Şehrin Kokusu

İş çıkışları is kokar. Deniz ya da orman kokusunu unutmuş insanlar için, aslında fena bir koku da değildir bu. Egzoz gazının ciğerlere işleyen dumanı ile yollarda çalışan araba motorlarının sıcaklığı vurur kaldırımlara. Şehrin maviye çalan kabuğu akşam saatlerinde grileşir. Otobüs duraklarının önünden havalanan toz bulutu, beyaz boyalı çitleri soldurup, yol kenarında ışıldayan ağaçların yapraklarına kurulur. Günışığına duyarlı floresanlar aldanır, ışığı kesen toz bulutlarını karanlığa yorarlar. En iyi mühendisin bile baş edemeyeceği bir problemdir akşam saatleri. Binlerce insan, toz bulutlarının içinde hızlı adımlarla yol alır. İnsanlar, rengarenk vitrinler, başkaları için aydınlatılmış gibi önlerine bakarak yürürken, dört yol ağzındaki çiçek satıcısına bakmadan geçerler. Parkın içinde yavrulayan sokak köpeğini, yeşil otların üzerinde kristalleşen su damlasını, vernik kokan ahşap büfeyi fark etmezler. Kalabalık bazen bir saatin dişlileri gibi birbirlerinin içine girip dönerek, bazen de domino taşları gibi devrile devrile yol alır. İnsanlar, trafik ışıklarının rengine göre kimi zaman bir ahtapotun kolları gibi açılıp, kimi zaman toplanırlar. Simitçi, denize oltasını atıp balıklar ürkmesin diye bekleyen balıkçılar gibi önce var gücüyle bağırır, sonra susar. Adım değiştirir birisi, simitçinin tezgahına çarpmamak için. Dudaklar kıpırdar bazen. Saatler önce konuşulan bir konu, camdaki siluetin gölgesinde yanıtlanır. Çevredekiler şaşırmaz. Çünkü, onlar da dalgındır. Onlar da kalabalığın içinde, konuşurlar kendi kendilerine. Parke taşlarının sesi karışır mırıldanmalara. Sokak kedileri çöp karıştırmayı bırakıp güvenli bir aralığa siner. Güvercinler saklanır ağaç dallarına. Kimi evinin önünde, kimi meyhane kapısında, kimi bilmem ne kuyruğunda saatine bakar. Kapılar, panjurlar, perdeler kapanır. Balkon demirine kaynatılmış saksıların ardında görünmez olur sardunyalar. Giderek yalnızlaşır sokak. Taş duvarlı, yola komşu bahçelerde, kavlak ağaçların altından sarı otlar görünür. Vapurları, sandalları, martıları unutsan, mavi bile sararır. Denizi kaplayan sis, kentin tozuna karışıp tüm şehri sarmalayan gri tonlarında bir gökkuşağına döner. Mekanik sesleri, tonlarca ağırlıkları ve içini göstermez camları ile araçlar geçer gökkuşağının altından. Manavların sergileri yola taşar. Kesik kesik korna sesleri ile yolcularını çağırır servis araçları. Yolun kenarındaki ızgaralar aşağı çökük. Ağzına kadar dolu minibüsler kaldırıma bitişik gider gene de. Göz ucuyla bakar sürücü, yeni binecek yolcuların yüzüne. Lastik tekerlekleri ve plaka yerine yapıştırılmış paslı levhasıyla bir at arabası geçer, şehrin en geniş yolundan. At, yolun her karışını dolduran motor seslerinden kendisi ürkmese de, asfaltı aydınlatan ışıkların altında parlayan açık kurşuni gövdesi ve arabaların aynasına yansıyan siyah gözleriyle, diğer insanları korkutur. Arabaların sürücüleri, göz göze gelmemek için çevirirler başlarını. Kentin damarlarına kadar işleyen griliği bozan tek ayrıntı, renkli giysileri ile sahilyoluna dizilmiş travestiler. Yol kenarındaki pazarlıkların en büyük izleyicisi ise, meraklarına yenilip, evlerine giden araçlara binmek yerine, göz ucuyla pazarlığın sonuçlanmasını bekleyen öğrenciler.

– Bıktım artık, gürültüden karmaşadan. Gönül diyor, çek git şu şehirden, yerleş bir kıyı kasabasına. Balık dersen balık, hava dersen hava.

– Boş ver. Şehrin gürültüsü, köyün gübresinden iyidir. Biliyorsun, Kazım’lar geçen yıl güneyde bir kasabaya taşındı. Yerleştikten üç ay sonra, karısı beni aradı. Gittiği günden beri birbirlerini yiyorlarmış.

– Sanki burada farklıydılar. Kadın, kayınvalidesine ad takmış, arkasından Asalak Hanım diye söz ediyordu.

– Ben konuştuğumda, Kazım gelmese de ben geri döneceğim diyordu.

– Nereye dönecekmiş kendi başına, kadın iki kere evden kovuldu da biz barıştırmadık mı?

– Ya Kazım’a ne demeli. Şehirdeki evini satıp köy yerinde internet kafe açmak da mı karısının suçu?

– Bana ne lan Kazım ile Züleyha’dan. Kadın geri dönecek diye ben en büyük hayalimden vaz mı geçeyim? Ben kararımı verdim, parayı topladığım gün, ilk işim bavulları dolaptan indirmek olacak.

Uzakta komşuları görünce yolumu değiştiriyorum. Şu anda istediğim son şey onlarla havadan sudan konuşmak. Oysa, yaz öncesi balkondaki saksılara ektikleri çiçeklerin adlarını sormak isterdim. Her bitkinin çiçeğine, alt yaprağına, üst yaprağına hatta her bir yaprağına ayrı ad verilen dillerde konuşmak isterdim. Yolumu değiştirmek değil, köşe başından turuncu bir pantolonla çıkıp, soyulup dilimlenmiş portakal ikram etmek isterdim. Havadan sudan konuşmak isterdim, saatlerce. Herkesten güçlü olmak, günlerce yüzmek isterdim denizde. Tüm doktorların yapacak bir şey yok dedikleri bir çocuğu ameliyat etmek isterdim. Bakışlara sinmiş umutsuzluğa aldırmadan, günaydın diyerek girmek isterdim çocuğun odasına. Ertesi gün katili mi kurtarıcısı mı olacağımı bilmeden bakmak isterdim gözlerine. Ameliyathanede sekiz saat boğuştuktan sonra, kan ter içinde kapıyı açıp, hafif bir baş selamı ile yanlarından geçmek isterdim. Sanki on dakika önce demlediğim çaya bakmak için dışarı çıkmışım. Yakınları merak içinde bakışırken, çocuğun annesinin kendiliğinden anlamasını isterdim. Gerçek kahramanlar zaferlerini kutlamaz. Çünkü en görkemli zaferler bile geçicidir, tıpkı yenilgiler gibi. Kutlamalar bitmeden söner ışıklar. Küçük bir gülümseme ise yaşam boyu akılda kalabilir.

Burak Kaya Hakkında52 Yazıları
Müzisyen, yazar.

Yorumlar

İlk yorumu siz yapın

Yanıt Ver

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.




Loading Facebook Comments ...