Kaçış – İsmail İlhan

Kaçış - İsmail İlhan

Önsöz

“Bırakın Aydede’yi Bulutlar” ve “Mavi Begonvil” isimli öykü kitapları ve “Şarkı ve Türkü Güfteleri” isimli şiir kitabından sonra, çocukluğumda büyük amcamdan dinlediğim kendi öyküsünü bir roman formunda yazmayı denemeğe karar verdim. Anadolu’yu iyi bilenler şunu da çok iyi bilirler ki; orada yazılmayı bekleyen pek çok çarpıcı hikâye vardır. Biraz araştırdığınız ya da kulak kabarttığınız zaman bu güzel hikâyelerden birine mutlaka ulaşırsınız. Anadolu’nun bu bahtsız insanlarının her birinin yaşamı başlı başına bir roman konusudur. Bugünkü bilgi ve anlayış düzeyi ile, genç birisi olmak ve Anadolu köy ve kasabalarını dolaşmak, insanların hayat hikâyelerini dinlemek, onların herkes tarafından okunmasını, bilinmesini sağlamak için elimden geleni yapmak isterdim. Ne yazık ki bunun için çok geç kaldım. Umarım bunu yazmağa gönül vermiş genç nesiller yaparlar.

Yazdığım hikâye, yakın geçmişte Anadolu’nun tarihinde çok sık yaşanmış olaylardan sadece bir tanesidir. Rahmetli büyük amcamın hikâyesidir. Osmanlı imparatorluğunun son dönemlerinde tam yedi yıl evinden, sevdiklerinden uzakta, inanılmaz kötü koşullarda, ölüme olağanüstü bir dirençle karşı koyarak, her anı keskin bir bıçağın sırtında geçen bir askerlik dönemi geçirmiş, sonunda şansının da yardımıyla evine dönmeyi başarmış olan amcamın hikâyesi. Çocukluğumda onun bu askerlik anılarını dinlemeye bayılırdım. Uzun kış akşamlarında, akşam yemeğinden sonra ya ben onlara geçer ya da amcamlar bize gelirlerdi. Aynı olayları dahi, birkaç kez de olsa, anlatmak zorunda bırakırdım onu. Merak, korku, üzüntü ve sabırsızlıkla dinlemeye doyamazdım amcamı. Benzer olayların bir gün benimde başıma gelebileceğini düşünür heyecanlanır, zaman zaman da kaygılanırdım.

O dönemlerde Anadolu’nun hangi köyünde, hangi kasabasında olursa olsun bir delikanlının yaşamının, amcamınkinden ya da askerden dönememiş olan birisinden farklı olamayacağını düşünürdüm. Çünkü amcamın anlattıkları başka şekilde düşünmeme engeldi. O devirde hiçbir gencin bu yazgının dışına çıkması olası değil gibi gelirdi bana. Erkek çocukları askerlik çağına gelmiş olan aileler, çocuklarının geri dönme olasılığının neredeyse yok denecek kadar az olduğunu bile bile hiç itirazsız, çaresiz bu yazgıya boyun eğmişlerdi. Kimsenin kaçmayı, karşı çıkmayı, değiştirmeyi aklından bile geçirmediği bu yazgı kurtuluş savaşının sonuna kadar sürdü sanırım.

Hikâyede mekanlara, tarihi olaylara, yönetenlerin düşünce ve çabalarına, halkların duygu ve davranışlarına, dinlemiş olduklarımdan çıkardığım sonuçlara göre, elden geldiğince sadık kalmağa gayret ve özen gösterdim. Anadolu insanının yardım severliği, yüce gönüllülüğü amcamın anılarından abartılmaksızın aktarılmağa çalıştım. Kendi evlatlarını, gözlerini kırpmadan askere, daha doğrusu ölüme uğurlayan bu insanlar, kendilerine sığınan bu çaresiz askerleri korumak, kollamak için her fedakarlığı göze almakta tereddüt etmediklerini öğrendim. Hükumet tarafından yerlerinden, yurtlarından kovulan, sürgün edilen Ermeni yurttaşlar, büyük bir bölümü nerede olurlarsa olsunlar, Anadolu’ya, Anadolu çocuklarına ve insanlarına sahip çıkmışlar, onları kollayıp kucaklamış, bağırlarına basmış olduklarını öğrendim.

Yazdığım hikâye tarihimizin kısa bir kesitine ışık tutup görüntülenmesine vesile olursa bundan mutluluk duyarım. Beğenilerinize mazhar olması, yeni hikâyelerle karşınızda olmama vesile olacaktır. Okuyucularım umarım beğeneceklerdir.

Kitabımı sabırla ve dikkatle okuyarak kelime ve imla hatalarını düzeltme görevini gönüllü olarak yüklenen çok değerli Dr.Dilber ve eşi Dr.Burhan İleriye dostlarıma ve sevgili Sezan Kaya’ya sonsuz teşekkürlerimi sunmayı borç biliyorum.

Bu vesileyle kitaplarımı rahat ve huzur içinde yazmama fırsat hazırlayan sevgili eşim Leman’a içten sevgi, saygı ve minnet duygularımla teşekkür etmeyi en yüce borcum sayıyorum. Sonsuz sevgilerimle.
İsmail İlhan

Birinci Bölüm

Birinci Dünya Harbi henüz başlamamıştı. Hüseyin Onbaşı, Osmanlı ordularının Balkanlarda ve Kafkaslarda birkaç ulusla birden sürdürmek zorunda kaldığı savaşlara ciddi şekilde katılmadığı için hayatta kalan az sayıda şanslı askerlerden birisiydi. Emsalleri Arabistan çöllerinde, Balkanlarda, Kırımda ya da Kafkaslarda dayanılmaz yokluk ve perişanlık içinde askerlik görevi adı altında, o cepheden bu cepheye sürülüyor, daha doğrusu kiminle, ne için savaştıklarını, ne zamana kadar savaşacaklarını bilmeden kırılıyorlardı. Birliklerdeki sefalet anlatılır gibi değildi. Çoğu zaman asker, harbi unutup hayatta kalmanın derdine düşüyordu. Geride bıraktıkları da kendilerinden daha az yokluk ve sefalet içinde sayılmazlardı.

Hüseyin Onbaşı, Balkanlarda önemsiz bir çarpışmada sol isabet eden bir merminin armağan ettiği hasar yüzünden aksayarak yürüdüğü için köylü kendisini Topal Hüseyin olarak lakaplandırmıştı. Altı yıldan beri aksayarak da olsa, henüz askere çağırılmamış olan, büyük oğlu Sadık’la ve bir çift iken, geçen yıl iki çift yapmayı başardığı, gözü gibi baktığı öküzleri ile kör, topal rençberliğini sürdürüyordu.

Altı yıl süren askerliği hep değişik cephelerde geçmişti Topal Hüseyin’in. Askerliği boyunca dört kez yaralanmıştı. Üç yıl boyunca Müşir Ahmet Paşa komutasındaki ordunun ikinci alayında görev yaptı. İlk yarayı, 1898 yılında, bu alaya bağlı birliklerden dördüncü bölükte, Yunan askerlerine karşı çarpışırken karnından almıştı. İki ayı aşkın bir süre değişik sahra hastanelerinde tedavi görmüştü. İyileşip birliğine döndüğünde yunan harbi bitmiş, anlaşma yapılmıştı. Yunanlılar karşısında zaferle sonuçlanan bu savaştan sonra onbaşı rütbesi aldı. On beş gün memleket izni çıktı Hüseyin’e.

Hüseyin Onbaşı 1904 senesine kadar büyük bir savaşa katılmamış olmakla birlikte terhis de edilmedi. Makedonya’da Osmanlı’ya karşı yer, yer çıkan ayaklanmaları bastırmak ve yağmacı çeteleri püskürtmek için oralara sevk edilen birliklerde görev aldı. İki yıl boyunca çetelerle savaştı. Onbaşı, katıldığı birçok önemli çarpışmalarda ciddi sayılacak yaralar almamıştı. Makedonya’da girdiği bir çete çatışmasında diz kapağından vurulup yaralandı. Bir ayı aşkın bir tedaviden sonra kendisine ‘Askerlik yapamaz’ raporu verildi. Böylece 1904 senesinin nisan ayı ortalarında evine dönme olanağı buldu.

***

Hüseyin Onbaşı’nın ailesi, Yozgat’ın merkez köylerinden Köçeğin Kömü köyünde yaşıyordu.
Karısı Adile dünya tatlısı, kendini üç çocuğuna adamış, arı gibi çalışkan bir kadındı. Altı yıl, sekiz ay önce askere giderken Hüseyin Onbaşı’nın beş yaşında bir oğlu, iki yaşında bir kızı vardı. Askerde değişik yerlerde, büyük yokluk, perişanlık ve o cepheden bu cepheye savaşlarla geçen dört koca yılın sonunda, yol hariç, on beş gün izin alarak köyüne dönmeyi başarmıştı. Adile üçüncü çocuğuna, yani ikinci oğluna bu izin süresinde hamile kaldı. Evdekiler için, en çok da Hüseyin Onbaşı ve Adile için on beş gün çabucak geçivermişti. İznin bitiminde Hüseyin Onbaşıyı, ilkine göre daha sönük bir uğurlamayla, Askerlik Şubesine teslim etmişlerdi. Sanki bir gün gibi çarçabuk geçip giden bu on beş gün Adileye bir düş gibi geldi. Hüseyin’in gidişiyle sona eren bir düş gibi.

***

Hüseyin Onbaşı’nın en büyük çocuğu Sadık artık her işte babasının bir numaralı yardımcısıydı. Sabahın köründe babasıyla birlikte kalkıyor, annesinin hazırladığı sıcak düğürcük, mercimek ya da soğan çorbasıyla karnını doyuruyor, malları önüne katıp otlakların yolunu tutuyordu. Tarlaların sürülme zamanı anası Sadığı gece yarısı uyandırıyor, hazırladığı azık çantasını oğlunun boynuna asıyor, sığırları önüne katıp yaylıma salıyordu. Sadık, güneş yükselinceye kadar malları doyuruyor, kuşluk vakti sürecekleri tarlada öküzleri bekleyen babasına yetiştiriyordu. Sabana öküzleri koşmadan önce, yanında annesinin bahçelerinde kendi yetiştirdiği taze soğan olan, çökelek ve yufka ekmekten oluşan azıklarını kuşluk vaktinde yerlerdi. Sadığın malları iyi doyurup doyurmadığını, onlara karşıdan bakınca, karınlarının görünüşünden anlardı babası. Özellikle öküzleri iyi doyurmuşsa babasından okkalı bir “Eferim lan, gozüme girdin” övgüsü alırdı. Babasının gülümseyerek, kıvırcık saçlarını okşaması, içine hoş duygular doldururdu Sadığın. Sevincinden adeta havalara uçar, kendisiyle gurur duyardı.

Sadık, ailenin pek çok işinin ucundan tutmaya başlamış olsa da sabanla tarla sürmeye henüz gücü yetmiyordu. Babasının aksaya, öksüre taşlı bayırlarda sık, sık kayıp düşerek, sıkıca kavradığı sabanı çizgisinde götürmeye uğraşması, bunu canla, başla başarmak için debelenmesi Sadık’ı üzüyordu. Bir an önce büyümek, bu işi üstlenmek ve babasının rahata kavuşmasını sağlamak istiyordu. Hüseyin Onbaşı’nın bir sıkıntısı daha vardı. Askerde sigaraya alışmış, günde en az bir paket (yirmi adet) sarma tütün içiyor, bu da onda göz ardı edilemeyecek bir düzeyde nefes darlığına ve öksürüğe neden oluyordu. Hüseyin Onbaşı yorulduğu zamanlar kafasını bir karaçalının gölgesine sokup uyuyarak dinlenirdi. Böyle anlarda Sadık, sabana koşulu vaziyette çizginin bir başında yatıp geviş getirerek dinlenen öküzleri kaldırır, tarlayı sürmeye devam etmeyi denerdi. Sabanın tutağına boyu tam olarak yetişemediğinden, hem, toprağa gömülmesi için sabanı yeterince bastıramıyor, hem de çizgiyi doğru götüremiyordu. Bu kaçamaklarıı bazen babası yakalıyor;

– Her işin bir zamanı var, çüt sürmen için o zaman daha gelmiş değel evlat. Daha en az üç senen var. Acele etme. Öküzlerin diğnenmesine de mâni oluyon. Çüt sürecek duruma geldiğinde sen isdemesen de ben sabanı eline dutuşdururum meraklanma.

***

Köçeğin Kömü seksen hanenin konuşlandığı, küçük sayılabilecek bir köydü. Köyün tarihi, kardeşim Celal İlhan’ın ‘Anadoluda Bir Nokta’ isimli araştırmasında kısaca şöyle anlatılıyor: “Malatyanın Arapkir ilçesinden, bir kan davasının yıkımından kendilerini korumak amacıyla ayrılan, sonunda Çapanoğullarının eğemenliğindeki Bozok beyliğine sığınan iki kardeşin öyküsüdür. Kardeşlerden büyüğün adı Koçak, küçüğün adı ise Ahmet’tir.” Koçak, karısı ve iki küçük oğlu, Ahmet ise henüz çocuksuz olarak karısı ile Çapanoğlu beylerinden sığınma ve iş talebinde bulunuyorlar. Beylerin yetkilendirdiği kişi, Koçağın anlattığı hikâyeden etkileniyor ve onlara yakınlık gösteriyor. Beyin adamları ona ‘Koçak’ demek yerine ‘Göçek’ demeyi daha uygun buluyorlar. Köyün şimdiki yerinde konuşlanmış, beye ait davar köm’ündeki kulübede kalması ve davar sürüsünün çobanlığını yapması için Göceği ve kardeşini işe alıyorlar. İlerleyen yıllarda Göçeğin üç oğlu ve bir kızı daha oluyor. Ahmedin de iki oğlu oluyor. Çocuklarıyla birlikte işine dört elle sarılan Göçek ve Ahmet, on yılda beyin sürüsünü birkaç katına çıkarmayı başarıyorlar. Böylece beyin adamlarının gözdesi olmayı, her konuda yardım ve destek görmeyi hakediyorlar. Bu süre içinde kömün olduğu yöre ‘Göçeğin Kömü’ olarak ünleniyor. Daha sonraki zamanlarda da Göçek kelimesi değişiyor, ‘Köçek’ şeklinde söylenmeye başlanıyor. Cumhuriyet döneminde ise Köçek Kömü olarak kayıtlara geçiyor.

Yaşlandığında ‘Göcek Goca’ diye ünlenen köyün kurucusunun ve beş oğluyla, kardeşinin iki oğlu büyümüş, komşu köylerden kısmetleriyle evlenmişler. Göçek koca kızını da yine kuzeybatıdaki komşu Dağyenicesi köyünden birisine gelin göndermiş. Göçek Koca’nın ve Ahmedin torunları olmuş, bunlar da birkaç istisna dışında, oğlanlar amca, dayı, teyze, hala kızları ile evlendirilerek ailelerin çoğalma süreci başlamış.

Hüseyin Onbaşı, Göçek Koca’nın dördüncü oğlu Kasım’ın, beşinci göbekten torunu oluyordu. Bu sülalenin dışında kalan ve köy halkından olan diğer altı ya da yedi hane daha vardı. Bunlar da köye sonradan gelip yerleşen Yunus (Herkes onu Yonuz diye ünlerdi) adında, komşu köyden bir kızla evlenip çoluk, çocuğa karışan bir davulcu ve üç kuşak kadar önce köylünün sığırlarına çobanlık yapmak üzere getirilen, yine yöreden bir kızla evlenerek köyde yerleşip kalan sığırtmaç Kel Arif’ten doğma oluyorlardı. Geriye kalan ailelerin tamamı Göçek Koca’nın öteki oğullarından geliyorlardı. Yani, neredeyse bütün köylü birbirine akrabaydı.

Hüseyin Onbaşı köyün orta halli ailelerindendi. Kır, bayır da olsa yüz dönüme yakın tarlası bir dönüm kadar bağı ve üç evlek bahçesi, bir o kadar kendirliği ve iki dönüm kadar yoncalığı vardı. Eğer buraları ekip biçme olanağı bulabilirlerse (ki bazı yıllar kötü hava koşulları yüzünden, bazen de hastalık vb. gibi bilinemez nedenlerden tarla, bağ ve bahçe işleri gerektiği gibi yapılamıyordu) kimselere muhtaç olmadan yaşayıp gidiyorlardı. Her yıl elli, yetmiş arası değişen sayıda koyun ve keçiyle, bir çift öküz, bir sığır ineği, bir manda ineği, bir ya da iki eşek haneden hiç eksik olmazdı. Ayrıca yirmi, otuz kadar tavuk, birkaç horoz, bir kedi ve bir köpek evin vazgeçilmezleriydi. Bahçelerinin bir köşesine yerleştirdiği, sayısı her yıl değişen, beş on sepet arı kovanı da vardı.

Köyde ileri yaşlarda erkek nüfus çok azdı. Erkeklerin çoğu, uzun seneler süren askerlik görevlerinden geriye dönememişlerdi. Harplerin ardı arkası kesilmek bilmiyordu. On altı yaşından itibaren askere alınan gençler dur, durak bilmeksizin o cepheden bu cepheye sürülüyorlar, düşman askerleri tarafından şehit edilmeseler bile bakımsızlıktan, yoksulluktan, salgın hastalıklardan telef oluyorlar, sözde dört yıllık, uygulamada ise süresi belirsiz, zorunlu askerlik süresinin sonuna ulaşamıyorlardı. Geriye dönebilenler çoğunlukla kolunu, bacağını ya da başka bir uzvunu kaybetmiş gazilerdi. Bu nedenle köyde ailelerin tün yükünü önce kadınlar, sonra da çocuklar omuzlamak zorunda kalıyorlardı.

Başka ailelerin çocuklarıyla kıyaslanınca Sadık şanslı sayılırdı. On iki yaşından beri, topal da olsa, babası yanındaydı ve her konuda en büyük dayanağıydı. Bütün işlerin öncelik sırasını Hüseyin Onbaşı belirliyordu. Her salı, satacağı ürünlerini eşeğine yükler, yorulduğu ya da bacağı ağrıdığı zamanlarda kendisi de binip şehre inerdi. Satacağını satar, alacağını da alır akşam olmadan gerisin geriye dönerdi.

Satmak için genellikle şehre iki sitil (üç litre kadar alan kulplu, kalaylı bakır kap) yoğurt, bir ya da iki topak (her topak yaklaşık iri bir portakal büyüklüğünde) tereyağı, yumurtlamayan bir, iki canlı tavuk ya da horoz, kırk, elli yumurta, mevsimine göre birkaç okka kuru fasulye, nohut, mercimek gibi ürünleri götürürdü satmağa. Eve ise birkaç metre bez, tuz, evde eksik olan keser, testere, nacak vb. gibi edevat ile eskiyip kullanılamaz duruma gelmiş olan kazma, kürek, saban demiri, kalıç(orak), tırpan gibi aletlerin yenileri alınırdı. Arada bir, çocuklar için kırık leblebi, kuru üzüm, mevsimine göre bir çıkın kiraz, vişne, kavun, karpuz, iki okka portakal, elma gibi yiyecekler de alıp getirirdi.

Çocuklar her Salı babalarının şehirden dönmesini büyük bir merak ve umutla beklerdi. Anaları Çakır Adile kocasının getirdiklerini yerli yerine koyduktan sonra çocuklarına da gelen yiyeceklerden bir miktar verir, gerisini akşam yemeğinden sonra sofraya getirmek üzere, çocukların ulaşamayacağı bir yere kaldırırdı. Kavun, karpuz, vişne, kiraz gibi meyveler, çökelek ya da peynirle birlikte, akşam yemeği olarak gelirdi sofraya. Her akşam yemek zorunda oldukları mercimek aşı, düğürcük çorbası, katık aşı, bulgur pilavı, kuru fasulye, mevsimin göre bahçeden devşirilen taze patates, taze fasulye, domates, biber yemeklerinden sonra bu meyveli yemekler çok değişik ve lezzetli gelirdi onlara.

Köyde, toplasan eli iş tutabilen on beş erkek bile çıkmazdı. Zaten çocukları saymazsanız kadınların sayısı yetişkin erkek nüfusun dört katı kadar vardı. Bu kadınların büyük bir çoğunluğu dul kalmış, kendisini çocuklarını büyütmeğe adamış analardı. Dul kalmış kadınların bir kısmı da, bir şekilde askerden dönmeyi başarmış kayınbirader varsa onunla evlendirilirdi. Bu evlilik, kayınbirader evliyse ikinci eş olarak, evli değilse, aralarındaki yaş farkına, kaynın sakat olup olmadığına bakılmaksızın, ilk evlilik olarak gerçekleşirdi. Yapılması gereken her iş kadınları ve çocukları bekliyordu.

Analar, babalar hatta yakın, uzak bütün Anadolu köylüleri, askerliğin, neredeyse geri dönüşü olmayan bir gurbetlik olduğunu iyi bildiklerinden evlatlarını on dört, on beş yaşına girince evlendiriyorlardı. Çocuklarının, gençliklerini yaşamadan, onların deyimiyle ‘murat almadan’ ölüp gitmesinden korkarlar, böyle bir vebalin altında ezilmek istemezlerdi. Analar, nineler bir an önce çocuklarının mürüvvetini görmek, torun sahibi olmak isterlerdi. Kocası askerden dönmemiş, dönememiş olan bu kadınların bakıp, büyütmek zorunda olduğu iki ile altı arasında çocukları bulunuyordu genelde. ‘Belki birkaçı yaşama şansı bulur’ diye daha çok çocuk yapma isteği ve gayreti hemen her ailede var olan bir inanç, bir duyguydu.

Köyde kadınların başlarını kaşıyacak zamanları olmazdı. Onlar ağır işçiydi. Çocuklarına bakabilmek için sabanla tarla sürerler, varsa bağını ve bahçesini bellerler, sularlar, davar, sığır güderler, onları sağar, kuzularını emzirir, sütünü, yoğurdunu, yağını, çökeleğini, peynirini yaparlar, çıplak elle burcak, mercimek yolarlar, orakla, tırpanla ekin biçip harman kaldırırlar. Bütün ev işlerini yaptıktan sonra yemek yapıp çocukları, yaşlıları doyururlardı. Hayvanların bakımı, küçük çocukların bakımı, bulaşık, çamaşır, yama, örgü, dikiş gibi her iş onları beklerdi. Kış ayları hayvanların iki öğün yemini, suyunu verirler, altlarını temizler, tımarını yaparlardı. Kışın on beş günde bir, işlerin yoğun olduğu yaz aylarında ise ayda bir çamaşır yıkarlardı. Biri köyün alt başında, diğeri yukarda olan iki pınar vardı köyde. Eve yakınlığına göre bunlardan birisinden, gün boyu birkaç sefer eve su taşınırdı helkelerle, testilerle. Hava uygun olduğu günler, çamaşır kazanını pınarın, iki metre kadar yüksek duvarla çevrili avlusunun, uygun alanlarına yapılmış ocaklara kurarak yıkarlardı çamaşırlarını. Çulla perdeledikleri, duş kabini benzeri bir alanda çocukları ve yaşlıları yıkarlar, kendileri de orada yıkanırdı.

***

Sadık, on beş yaşına bastığında sağlam yapılı, güçlü, yakışıklı, boylu, poslu bir delikanlı oldu. Babasının verdiği her işin üstesinden gelebiliyordu artık. Arkadan gelen kardeşi Nazife ile aralarında üç yaş vardı. O da artık anasının her bakımdan en büyük yardımcısıydı. Kendisinden iki yaş küçük kardeşi Mehmet’in büyümesinde çok emeği vardı. Ayrıca, iki yaşındaki kardeşi Ali’nin her türlü bakımından ve korunup kollanmasından da Nazife sorumluydu. Bütün bunlara ek olarak tarlada, bağda, bahçede çalışmaktan da geri kalmıyordu.

Hüseyin Onbaşı, Adile kadının ve Sadık’ın çabalarıyla köyde en varlıklı, en hatırlı ve itibarlı ailelerden biri haline gelmişti. Birkaç yerde tarlasına bitişik ‘Boz’ denilen meraları sürüp sökerek tarlalarını büyülttü. Dere boyunda olan tarla kenarlarına yüzlerce söğüt ve kavak dikti. Evden yetişen bir tosunun yanına bir de öküz satın alarak sabanı ikiye çıkardı. Kuzuların dişilerini satmadı, birkaç yıl içinde koyunlarının sayısı neredeyse ikiye katladı.

Hüseyin Onbaşı, arada bir kurşun yediği bacağında baş gösteren ve onu günlerce iş göremezliğe mahkûm eden, adını topala çıkartan bu dayanılmaz ağrıları ve başlayınca bir türlü sonu gelmeyen, göğsünü yırtar gibi zorlayan öksürük nöbetleri olmasa mutlu bir aile babası sayılırdı. Böyle anlarda, Makedonya ormanlarında vurulduğu çatışma gözlerinin önüne gelir, otururdu. Diz kapağına saplanan o kurşunu atan Hırvat çetecisini suçlamaktan çok kendi tedbirsizliğine kızar, lanet okurdu. Çetecilere biraz daha yaklaşırsa daha iyi nişan alıp, yakın mesafeden daha isabetli atış yapacağını varsayarak, korunaksız ileri atılmıştı. İşte tam o sırada da yemişti kurşunu diz kapağına. Çatışma sona erdikten sonra iki arkadaşının yardımıyla sağlık ekibinin çadırına kadar nasıl acı içinde yürüdüğünü hiç unutamıyordu. Çadırdaki sağlık memuru kendisini tepeden tırnağa süzdükten sonra;

– Bi de onbaşı olacaksın be! Bu ormanlık alanda siper alacak bi ağaç gövdesi bulamadın mı? Babanın tarlasında gezer gibi mi geziyodun da kurşunu yedin, de hele bana. Uzan şuraya da yarana bi bakalım. İşallah diz kapağın dağılmamıştır.

“O zaman bu sözler nasıl da ağır gelmişti bana. Sağlıkcının suratına bi sumsa geçirmek geçdiydi içimden. Soonadan düşününce adama hak verdim. Bu benim hatamdı.”

Sıhhiye çadırından Radovis’deki hastaneye sevk edilmişti ertesi gün. Morfin yokluğundan bayıltmadan yapılan ameliyat sırasında nasıl danalar gibi böğürdüğü gözlerinin önünde canlandı. O an, çektiği acıya asla uzun süre dayanamayacağını, öleceğini sanmıştı. Ameliyat masasından kalkamayacağını, pek çok arkadaşı gibi tanımadığı, bilmediği bu yabancı gurbet diyarlarında yok olup gideceğini düşünmüştü. Ameliyatın ortasında bayılmıştı. Kendine geldiğinde;

– “Ne oldu bana? Ölmedim mi?” diye söylendi.

Görevli hemşire; “Ameliyat sırasında bayıldın, eyi de oldu. Fazla acı duymadın. Doktor da dizinde rahatça çalıştı. Eyileşeceksin yakında.” diye açıklamıştı.

Hüseyin Onbaşı hemen iyileşemedi. Yarası uzun süre kapanmadı. Her dört günde bir yarayı açıp, temizleyip, merhem sürüp yeniden sardılar. Ancak bir ay sonra taburcu edildi. Taburcu edildi edilmesine de ameliyatlı bacağı üzerine rahat basamıyordu. Doktorlar dizindeki hasarın tam olarak giderilmesinin mümkün olmadığını ve olamayacağını söylediler. Bir hafta kadar sonra bir gün revirde dinlenirken posta Ramiz bir zarf getirip verdi Hüseyin Onbaşı’ya. Revirde okuma yazma bilen Zileli Hasan çavuş zarfı onbaşının elinden alıp açtı.

– “Müjdemi isterim onbaşı, yoksa bunu sana okumam, anladın mı?” diye yatakta zıplayarak bağırdı. Bir paket sigara vaadiyle anlaşma sağlandı. Hasan Çavuş kâğıdı evirdi, çevirdi, boğazını temizledi ve Osmanlıca olarak yazılmış -RAPOR- başlıklı kağıdı ağır, ağır okumağa başladı.
Yozgat sancağına bağlı Göceğin Kömü Köyünden 1263 doğumlu Ahmet’ten doğma, 2. alay, 4. bölük mensubu onbaşı Hüseyin, muharebe sırasında patella (diz kapağı kemiği) kemiğinden aldığı kurşun yarası hasarı muacehesinde vazife yapamaz duruma gelmiştir. Askerlikten men’ine karar alınması uygundur.

Kâğıdın üst tarafında evrak numarası, sayı numarası, alt yanında da iki doktorun imza ve mührü bulunuyordu. Hüseyin Onbaşı askerliğinin bitiyor olmasına sevinmekle birlikte, dizinin daha fazla iyileşmeyeceğini ve topal kalacağını öğrenmesi yüzünden de yüreğine bir ağırlık çökmüştü. Revir koğuşundaki arkadaşları;

– Onbaşım geçmiş olsun, bunu gutlayalım, öyle geçiştirilecek sıradan bir haber değil.

– Tamam arkadaşlar, ağşam yemeğinden soona çaylar benden, darısı başınıza demiyom, çünküm heç birinizin benim gibi acı çekmesine de, sakat galmasına da göğnüm razı gelmez.

O akşam Hüseyin Onbaşı tüm acılarını unutmuş olarak, koğuş arkadaşlarının yoktan var ettikleri eğlence ortamında, nasıl da güzel eğlenmişti. Çocuklarına en geç bir ay içinde kavuşabilecekti. Onları bağrına basıp istediği kadar öpecek, koklayacaktı. Kim bilir Sadık babasını karşısında görünce nasıl şaşıracaktı.

– “Herhal deligannı olmuşdur. Varısa bi sevdiği gız, onu hemen oğluma alırım” diye geçdi aklından.

Ayrıldığında üç yaşını henüz doldurmamış olan kızı Nazife babasını görünce tanıyabilecek miydi acep? Anacığını hasta olarak bırakıp gelmişti askere.

– “Anam yiğit gadındır. Öyle ufak defek hasdalıklara papıç bırakmaz. Muhakgak eyileşmişdir. Eve vardığımda onu şöyle bi gucaklayıp öpüyüm, hasdaysa bile hemen ayağa galkar valla.” diye geçirmişti içinden. En çok da helalini, çocuklarının anası, evin orta direği çakır gözlü Adile’sini özlemişti. Bir süre sonra bütün ailesine kavuşacağını düşündükçe neşesi artmıştı. Bir çatışmada omzundan yaralanmış olarak revirde tedavi gören Şarkışlalı arkadaşı Ali’nin çaldığı bağlama eşliğinde memleket türküleri söylemişti. Arkadaşları da ne güzel türküler söylemişlerdi. En son olarak Ali oyun havaları çalmış, hep birlikte yorgun düşünceye kadar oynamışlardı.

Hüseyin Onbaşı, gece yarısına doğru, biraz hafiflemiş olan diz kapağındaki ağrısından sonra, güzel rüyalar eşliğinde derin bir uykuya dalabilmişti. Sabah, güneşli bir güne gözlerini açtığında bütün koğuş arkadaşları ayaktaydı. Herkes karınca kararınca yolda ihtiyacı olabilecek şeyler hazırlamışlardı. Bunları bir çıkın yapıp kendisine verdiler. Tahta bavulunu akşamdan hazırlamıştı Hüseyin Onbaşı. Öyle üzeri gelecek olan treni beklemek üzere oturup hep birlikte sohbet ettiler. Herkes hayallerinden bahsetmişti. Asker oluşunun daha üçüncü ayında kasığından vurulup gelmişti buraya Kırşehirli Seyit. Askere çağrılmadan sekiz ay önce evlenmişti. Karısından beş aylık hamileyken ayrılmıştı. O zamandan beri eve iki mektup yazdırmış, ama bir cevap alamamıştı. Karısı doğurmuş muydu, doğurduysa oğlu mu yoksa kızı mı olmuştu habersizdi. Bunun için çok üzülüyordu.

– “Keşke senin gibi beni de çürüğe çıkarsalar onbaşım” diyordu ikide bir. Of’lu Kazım güreş tutargibi Hüseyin’in ensesini tutarak;

– Ula uşağum, sen şimdi melmekete varacayisun, karuna, çocuklaruna sarilup pizu hepden unutacayisun. Emme meraglanma pizler senu unutmayacağuk. Hareket vakdi yaklaşayi. İçimizde yürüyebilecek Kadir ve pen varuk. Seni tren garuna gadar geçirelum. Haydi toparlan pagayim, çigayiruk.

Tren beklenenden bir saat kadar sonra siyah dumanlar püskürterek, oflaya, puflaya gara girdi.
Elinde huni benzeri bir megafon olan görevli, trenin on dakika sonra hareket edeceğini, bileti olan yolcuların trene binmeleri gerektiğini birkaç kez tekrarlayarak duyurdu. Hüseyin Onbaşı önce Kazım’a, sonra da Kadir’e uzun, uzun sarıldı, öpüştü, buğulanan gözlerini göstermemeğe çalışarak kendini trene attı.

Tren çok kalabalıktı. Bavulunu ve çıkınını sahanlıkta bir boşluğa bıraktı. Bir yerlere tutunup kapı camından dışarı baktığında tren hareket etmişti bile. Arkadaşlarını zar, zor görebildi. Kendisini görmüyorlardı ama sanki bütün treni uğurluyorlarmış gibi el sallıyorlardı. O da el salladı.

Tren Sofya’da yarı yarıya boşaldı. Hüseyin Onbaşı bir kompartımanda boş yer buldu. Önce bavulunu üsteki rafa yerleştirdi sonra da kendini kanepeye attı. Ayakta hem yorulmuş, hem de dizi sancımağa başlamıştı. Tekrar doğruldu. Bir süre trenin penceresinden manzarayı seyretti. Dışarıda yağmur çiseliyordu.

– “Abrıl (april= nisan) ayı ne de olsa, hökmünü yörüdecek” diye geçti içinden. Sislerin arasından yeni, yeni uyanmağa başlamış kocaman ağaçlar görünüyordu yol boyunda. Ara sıra beyaz, pembe çiçeklerle bezenmiş meyve ağaçları da geçiyordu gözlerinin önünden. Trenin, beşik gibi sallayan ritmik hareketlerle yol alışı ve kompartımanın sıcak atmosferi Hüseyin Onbaşı’nın uykusunu getirmişti. O an bacağının sızısı da geçmişti. Bir süre sonra oturduğu yerde sızıp kaldı.

Gürültü, patırtı arasında uyandığında trenin Edirne’ye vardığını öğrendi. Yerinden kalkıp dışarı çıkmayı çok istiyordu ama, döndüğünde yerini birilerinin kapmasından çekiniyor, ayakta kalıp yine dizinin sızlayacağından korkuyordu. Kompartımandaki diğer yolcuların konuşmalarından İstanbul’a dört saatlik yolları kaldığını öğrendi. Trenin Edirne’de iki saat rötar yapacağı konuşuluyordu. Yanındaki şehirli görünüşlü adama;

– “Rötar ne demek dayı?” diye sordu. O da;

– Rötar gecikme demek, tren burada iki saat bekliyecekmiş. Anladın mı yiğenim.

Şöyle bir hesap yaptı, İstanbul’a gece varacaktı. O saatlerde bir han bulamayacağını düşündü.

– “Gayli isdasyonda sabahlarım. Sabahınan da Angara otopusunun nerden galkdığını oğrenir, gedip bilatımı alırım. Sabah ola hayrola” dedi içinden. Çıkınını açtı, arkadaşlarının, içini biraz alıp yerine tahin helvası doldurdukları bir tayın’ı büyük bir iştahla mideye indirdi. Trenin hareketine daha bir saatten çok zaman vardı. Yolcuların çoğu dışarıdaydı. Bu yüzden tren oldukça tenha sayılırdı. Onbaşı kalkıp ihtiyaçlarını gördü. Fazlaca oyalanmadan dönüp yerine oturdu. Trenin hareketini beklemeğe başladı.

***

Evde de, köyde de Hüseyin Onbaşı’nın geleceğinden kimsenin haberi yoktu. Çakır Adile Sadık’ın büyük desteyi ile tıpkı bir erkek gibi gayret göstererek ailenin ayakta kalmasını sağlamıştı. Çocuklarını aç ve açık bırakmamıştı. Köylüleri onun çok akıllı ve dirayetli bir kadın olduğunu, beribenzer erkeklere taş çıkartacağını söylerlerdi. Şehir pazarının kurulduğu salı günleri hafta boyunca biriktirdiği tereyağı, peynir, yoğurt, yumurta vb. gibi ürünlerini pazara getirip satıyor, evin ve çocukların gereksinimi olan şeyleri tanış olduğu dükkanlardan, çetin pazarlıklar sonucu az buçuk indirimler de sağlayarak satın alıp eşeğine yüklüyor, köye dönüyordu. Son zamanlarda pazara inerken Sadık’ı da yanına almağa başlamıştı. Böylece hem Sadık’a artık büyüdüğünü hissettirmek, hem de bu alışveriş işlerini öğrenmesini sağlamak istiyordu.

Sadık kısa sürede alışverişi öğrendi. Artık anasının şehre kadar, ara sıra eşeğe binse de, yürüyerek gidip gelmesini, yorulmasını istemiyordu. Adile kadın da zaten birkaç kez şehre inmekle birlikte bir şeylere karışmadan işleri oğluna bırakıp geriden onu izledi ve oğlunun her işin üstesinden gediğine kanaat getirdi. Ondan sonra da bu işi tamamen Sadık’a bıraktı.

Sadık on beş yaşına basmıştı. Dört yıldan beri köyün imamı Ali Hoca’dan Osmanlıca okuyup yazma öğreniyordu. O yıllarde pek çok köyde okul yoktu. Zaten devlet belli yerlerde Sübyan Mektebi, ya da Küttup denilen, İlkokul düzeyindeki bu okulları kimsesiz ve fakir çocukları okutmak için açmıştı. Bu okullarda yazı yazma, daha sora da okuma öğretiliyordu. Mektep de, Küttup da, yazı öğretilen yer anlamına geliyor. Önceleri sadece okuma yazma öğreten bu kurumlarda sonraları İslami bilgiler de öğretilmeğe başlandı. Buradaki eğitimin asıl amacı Kuranı okuyabilen, dindar insanlar yetiştirmekti. Bu mekteplerin öğretmeni şehir ve kasabalarda mahalle camilerinin, köylerde ise köyün imamı oluyordu. Bunlara imam denmekten çok Muallim deniyordu. Dersler, her seviyeden öğrencinin bir arada bulunduğu tek bir mekânda yapılırdı. Dayak, eğitim ve öğretimin en önemli unsurlarından birisiydi. Muallimler, imamlık hizmeti karşılığı ahaliden toplanan ve mezuniyet dönemleri velilerden alınan bağış ve hediyelerle geçiniyorlardı. Köylerde ise durum biraz farklıydı. Pek çok muallimin tarlası, bağı, bahçesi, koyunu, sığırı da oluyordu. Kız öğrenciler varsa onları genelde imamın karısı okuturdu. Sübyan okularında amaç üç yılda Kuranı ezberlemiş olan dindar nesiller yetiştirmekti.

Ali Hoca’nın mektebini, köylünün ricası üzerine Çapanoğlu Edip Bey açtırmıştı. Yani okulun devletle bir ilgisi yoktu. Ali Hoca’yı da belletici olarak bey göndertmişti köye. Hepsi de erkek olan on beş civarında öğrencisi vardı Ali Hoca’nın. Sadık bunların arasında, dört yılda okuyup yazmayı sökmüş olan üç öğrenciden biriydi. Kuranı da çat, pat okuyabiliyordu ama bir şey anlamıyordu. Bir düzine sureyi ezbere okuyor, namaz kılmasını, kıldırmasını, cenaze duasını, defnini öğrenmişti. Arada bir köye gelen asker mektuplarını da okuyabiliyordu. Evde bir kitap vardı. Hz. Ali’nin Cenkleri. Sadık okumayı söktükten sonra bu kitabı defalarca okumuştu. Anlamıyor olsa da Ali Hoca’nın ısrarıyla Adile kadının satın aldığı Kuranı bütün boş zamanlarında okumağa çalışıyordu. Ali Hoca kendisine;

– “Anlamasan da Kuran’ı her zaman oku. Kuranı sadece okumak da sevapdır evladım” diyordu. Dört yıl göz nuru dökerek çalışıp öğrendiği okuma yazmayı unutmamak için eline geçen her yazıyı okuyordu. Böylece Sadık köyde okuyup yazabilen birkaç kişiden biri olmuştu.

Sadık, on beşini tamamladığında güçlü, kuvvetli, boylu, poslu, yakışıklı bir delikanlı olmuştu. Anası ona çaktırmadan aileye ve oğluna münasip, güzel, marifetli olan köydeki on iki yaşını geçmiş kızları tekleyip, çiftleyerek bir gelin adayı aramağa başlamıştı bile. Sadık’ın ise, kızlara farklı gözle bakmağa başladığından beri gözünün önüne, Çolak Sabri’nin henüz on dört yaşına basmamış olan kızı Asiye geliyordu nedense. Asiye gerçekten köyün en güzel kızlarındandı. Akıllıydı, ağırbaşlıydı, saygılıydı, güleryüzlüydü. On üç değil de on beş yaşında gibi gösteriyordu. Üstelik Sadık onun bakışlarında bir sıcaklık, bir yakınlık hissediyordu. Asiye’yle karşılaştığında eli ayağı birbirine dolaşıyor, Asiye gözlerine baktığı zaman içi eriyordu adeta. Sadık’a manalı, manalı bakan, göz süzen, gülümseyen hatta işlediği mendili küçük bir çocukla kendisine gönderen başka kızlar da vardı. Sadığın gözü de gönlü de onlara kapalıydı. Sözün kısası, gözü Asiye’den başkasını görmüyordu.

O yıllarda o kadar çok savaş oluyordu ve bu savaşlarda o kadar çok asker kaybediliyordu ki Osmanlı hakimiyetinde kalan bölgelerden yeni askerler toplamak adeta imkânsız hale gelmişti. Zaman, zaman on altı hatta on beş yaşındaki çocukları bile askere çağırıyorlardı. Gerçi Sadığın askerliğine dada seneler vardı ama bu duyumlar Çakır Adile’yi çok endişelendiriyordu. Aklına geldikçe yeni bir harp çıkmasın diye dualar ediyor, adaklar adıyordu. Eğer oğlu da asker olursa iki küçük çocukla hayata tutunmaları çok zorlaşırdı. Aylardır kocasından bir mektup gelmemişti. Sağ mı, ölü mü bilmiyordu. Sağ salim döneceğine dair ne bir işaret, ne de bir umut vardı. İlk zamanlar onu çok arıyor, çok özlüyordu. Yıllar geçtikçe kocası olmadan yaşamayı, karşısına çıkan sorunlarla baş etmeyi öğrendi. Ona duyduğu özlem ve beklenti yavaş, yavaş çocuklarına kaydı. Kocası olmadan geçirdiği çok sıkıntılı ilk üç yıldan sonra bütün düzenini onun geri dönmeyeceği varsayımı üzerine inşa etmişti. Ama hiçbir zaman umudunu tümden kaybetmedi. Aklının ve kalbinin bir köşesinde hep onun bir gün çıkıp gelebileceği hissini taşıdı.

***

Kara tren İstanbul’a öngörülen süreden bir saat kadar daha geç vardı. Hüseyin Onbaşı öngördüğü gibi Sirkeci Garının bekleme salonunda bir koltukta sabahladı. Yanındaki koltukta oturan, adının Selim olduğunu öğrendiği bir ağabey ve hanımı ile sohbet etti. Onların yolculuğunun da Edirne’ye olduğunu, orada ikamet eden baba ve annelerini görmeğe gittiklerini öğrendi. Gün ağarınca bavulunu onlara emanet edip tuvalete gitti, çeşmede elini, yüzünü yıkadı. Döndüğünde Selim ağabeyin eşi açtığı çıkından çıkarttığı keteden Hüseyin’e de da ikram etti. Birlikte yediler. Kısa bir süre sonra da Edirne iskametinne gidecek trenin hareket etmek üzere olduğu anonsu yapıldı. Hüseyin ikisininde elini öptü. Vedalaşarak ayrıldılar.

Hüseyin sora sora Aksaray’daki otobüs yazıhanesini buldu. Güneş hayli yükselmiş, ortalık ısınmağa başlamıştı. Otobüs yazıhanesi olarak, önünde, oldukça eski görünümlü, uzun burunlu iki otobüsün durduğu, kapısı açık bir dükkânı gösterdiler. Hüseyin Onbaşı elinde bavulu ile içeri girdi. Sağ tarafına hafif kaykılmış, cilası silinmiş bir masanın ardında taburede oturan adama Ankara’ya bugün kalkan otobüste bir yer istediğini söyledi. Adam:

– Angara’ya otopus galdırmıyok. Sivazdan geçip Erzuluma gadar varan üç gune bi otopusumuz galkıyo. O da dün getdi. Bi soğnaki otopusumuz da Esgişehere gadar dolu. Senin anlıyacağan en erken beş gün soğnaya yer olur.

Hüseyin Onbaşı hiç beklemediği bu açıklamadan sonra dışarı çıkıp yandaki yıkık duvarın taşlarından birinin üzerine oturdu. Hem yorgunluk gidermek hem de bir durum değerlendirmesi yapmak istiyordu. Sirkeci tren istasyonundan buraya, elinde ağır bavulu ile, ancak bir saatte gelebilmişti. Taşın üzerine oturunca ne kadar yorulmuş olduğunu daha iyi fark etti. Bir süre oturduktan sonra tekrar otobüs yazıhanesine gitti. Masaya başını koymuş, horlayarak uyumakta olan görevliyi uyandırdı:

– Gusura gamla abi, sana bi şey danışacaam. Beni bağaşla. Ben Isdanbudan Yozgad’a nasıl giderim? Benim ailem Yozgat’da. Cepede dizimden yaralandım, harp malulü olarak beni melmekete saldılar. Bana yardım edersen yedi ceddine duacı olurum.”

– Bak şimdi aslanım; Sen buruya nerden geldin?

– Tren isdasyonundan geldim.

– Tamam, şimdi tekrar geldiğin yere döneceksin. Trenden indiğin muhidin adı Sirkeci, ağnadın mı? Sirkeci’ye vardığında garşı tarafa yolcu daşıyan tekneler vardır. Sorarak o tekneleri bul. Onların içinden Haydarpaşa’ya giden vapura bin. Garşıya geçdiğinde Haydarpaşa tren isdasyonunu goreceksin. İlk trene, ineceğin istasyonu söyleyerek, bilet al ve memleketine sağlıkla, selametle var get. Hadi yolun açık olsun, gule gule aslanım.

İki saat kadar bir süre sonra Hüseyin Onbaşı Haydarpaşa garındaydı. Sorup soruşturdu. Yozgat’a tren yolu toktu. En yakın Ankara’ya gidebilecekti trenle. Ankara’ya uğrayan Halep trenin akşamüstü saat yedide hareket edeceğini öğrendi. Bavulunu emanete bıraktı. İstasyondaki kocaman saat üçü gösteriyordu. Trenin kalkmasına dört saat vardı. Çıkınından içinde peynir ve taze soğan olan yarım tayın çıkarıp karnını doyurdu. Biraz ötede, şırıl şırıl akan çeşmeden su içti. İçi yanmıştı. Soğuk su ilaç gibi geldi. Yakındaki çimenlik alanda bulunan ağaçlardan birinin gölgesine uzandı. Bir hayli yorulmuştu. Uyuya kaldı.

Uyandığında güneş bayağı alçalmıştı. Görkemli gar binasının, denize bakan kapısının üsründeki kocaman saate baktı. Altıya geliyordu. Deniz kenarına indi, bir süre dolaştı. Köpüren dalgaları, düdüklerini çala, çala denizi yararak o yana, bu yana ‘vuuup’layarak koşuşturan vapurları, tekneleri, çığlık çığlığa onları izleyen martıları seyretti. Bu koca şehrin sürekli uğuldayan sesini dinledi. Güneyden gelip, kuzeye yol alan çok büyük bir gemiyi gözden kayboluncaya kadar bakışlarıyla izledi. Gara dönüp emanetten bavulunu aldı. Trenin yanına geldiğinde kalkışa on dakika kadar bir zaman kalmıştı. Serbest geçiş kağıdını kontrol memuruna verdi, memurun geç işaretiyle birlikte trene atladı.

Ertesi gün öyle saatlerinde tren düdük çalarak Ankara istasyonuna girdi. Hüseyin Onbaşı’yla birlikte bir kişi daha inmişti trenden. Orta yaşlarda görünen adam onbaşının yanına yaklaştı;

– Herhal sen de buralı değelsin onbaşı. Nerelisin, nereye yolculuk?

– Hee, birliğimden terhis etdiler, eve dönüyom. Buradan Yozgada gideceğem.

– Vay benim canım hemşerim. Ne gozel bi tesadüf. Biliyon mu ben de Yozgatlıyım. Geçmiş olsun aslanım, garşılaştığımıza çok sevindim. İşimiz bayağa zor, daha çok yolumuz var, biliyon değel mi? Allah yardımcımız olsun. Ben de Yozgadın İrecepli koyündenim. Yazgada bi buçuk saat çeker.

– İrecepliyi bilmez olurmuyum. Ben de Koçeğin komlüyüm.

– Hadi canım sende, Koçeğin Komü gomşu köy. Gaç dene aile tanırım ben ordan. Sen kimlerdensin?

– Çolak Ahmedin ikinci oğluyum. Babam da, ağam da sizlere ömür.

– Şu Allahın işine bak yav. Nerden neriye. Neyise çok sevindim. Benim adım İbraham. Polatlıya sürü gotürdüm, ordan dönüyom. Koyden çıkalı nerdeyse bi ay geşti.

– Benim adım da Üsöyün. Sizin koye gağnılarınan saman almıya getdiydim bi kere. Bizim koye bi buçuk saatlik bi mesafe. Osman ağa diye birinden üç çeten saman alıp geldiydik. Emme bu dediğim yedi, sekiz yıl önceydi.

– Bizim koyde iki dene Osman var. Sen herhal çopurların Osman ağayı diyon. Çünküm, öteki Osman’ın satacak samanı olması bek mümkün değeldir. Emme çopurların Osmanın halı, vakdı eyidir. Garşılaşdığımıza nasıl sevindim ağnadamam valla, emme biz şindi işimize bakalım. İkimiz de Yozgat’a gideceğemize gore bi vasıta bulmamız ilazım. Çarşıya enip soruşdurak. Yozgada nasıl gideciğemizi ağnıyalım değel mi canım gardaşım? En azından on gunlük yolu yayan getmek zorunda galmıyak.

Sora, sora, yarım saat yürüdükten sonra, şehrin merkezi olduğu söylenen ve hamam önü denilen yere ulaştılar. Araştırdılar, soruşturdular. Ankara’dan Yozgata, haftada iki kez, salı ve cuma günleri sabah erkenden hareket eden bir posta otobüsü olduğunu, onun da, yolcu olarak sadece hatırlı birkaç kişiyi aldığını söylediler.

Hüseyin İbrahim’e;

– Yozgada gadar yayan yörüyecek durumumuz yok değel mi İrbaam ağam? Bence yarın sabah posda otopusunu bekleyip şansımızı deniyek mi, ne dersin?

– Vallaa eyi diyon da, o zaman buralarda galacak bi han bulmamız gerek.

Neyse ki böyle bir han vardı. Kendilerine tarif edilen yoldan giderek hanı buldular. Han görevlisi ile konuşup anlaştılar. Hüseyin Onbaşı bavulunu hanın emanetine teslim etti. İbrahim’le handan ayrıldılar.

– Üsöyün gardaş, evela seniğnen bi lokantıya girip garnımızı doyurak. Soğna da şeheri gezerik. Bi gayfede oturup gayfe içerik, limonata içerik. Sen esgerliğinden ağnadırsın. Herhal seni bu yaşında durup dururken terhis etmediler. Aksadığına gore esgerlik yapmana mâni bi durum olumuş zahar.

– Doğru söylüyon İbrahan ağa. Dizimden yaralandım. İki kere ameliyat oldum. Sonunda gordüğün gibi çürüğe çıkardılar, eve tabırcı etdiler. Böylece, Allah gısmet ederse, sağ salim çoluk çocuğa gavuşacağam işallah.

– Çürüğe çıkdım diye sakın üzülme, vardır her iş de bi hayır. Esgerden heç dönemesen daha mı eyi olacağıdı? Allahı Taala çocuklarıyın, karıyın, anayın, babayın yüzüne bakıp seni onlara bağaşlamış, onlara kavuşdurmuş. Bundan daha gozel, daha hayırlı bi şey olur mu? Allaha şükür sapasağlam yörüyon, gozün gorüyo, gulağan duyuyo, elin, ayağan dutuyo. Bu durumda evine ailene dönüyon. Asgere gidennerin gaçı deri dönebiliyo ki? Emme sen dönüyon işde. Allahdan başga daha ne isdeyecen? Yat, galh dua et Irabbime Üsöyün. O gurban olduğum yaradan her şeyin en eyisini bilir.

– Sen öyle diyon da, adımız -çürüğe çıkdı- olacak ya. Koy yerde kimsenin ağzını büzemen ki. Neyse boş ver bunnarı, dediğin gibi ayileme gavışacağam ya gerisi vız gelir, tırıs gider.

Kapısının üzerinde yer, yer paslanmış, Arap harfleriyle -Lokanta- yazan bir tabelası, vitrin camının arkasında da birkaç çeşit mezesi olan, kapısı ardına kadar açık dükkândan içeri daldılar. Gerilerde boş bir masaya geçip oturdular. On, on iki yaşlarında bir çocuk elindeki, kirden kararmış, bezle masayı şöyle bir sildi. Ezberlediği yemek listesini bir solukta saydı.

– “Ne yemek istersiniz ağabeyler?” diye sordu. Kirden keçeleşmiş saçlarının arasına parmaklarını daldırarak kafasını kaşımayı sürdüren çocuğa İbrahim;

– Ben Batlıcannı Kebap yiyeceğem. Yozgatda bi kere yediydim, çok hoşuma getdi. Gine ondan yemek isdiyom. Bana galırsa sen de ye. Paran yoğusa heç meraklanma ben ısmallıyom. Sürü gotürmekden bayağa eyi para gazandım gardaşım. Onun için çekinme sen. Belki bi gun Yozgatda garşılaşırık, o zaman da sen bana yedirirsin. Ağnaşdık mı yiğenim.

– Sen heç zahmet etme. Benim yetecek gadar param var. Beni eve iletir. Sağol. Bunu teklif etmen de yeter. Şimdi herkes hesabını gendi ödesin, temam mı?

– Madem öyle isdiyon, öyle olsun bakalım.

Garson çocuk masaya önce iki bardakla su dolu bir sürahi, sonra da iki kaşık, bir sepet içinde dilimlenmiş ekmek getirip bıraktı. Ardından iki elinde patlıcanlı kebap sahanları, ile masaya yaklaştı, dökmeden elindekileri müşterilerinin önüne bıraktı. İbrahim;

– Hadi öyleyse şindi garnımızı bi güzel doyurak. Afiyet olsun.

Yemekten sonra lokantanın iki dükkân solundaki kahveye geçtiler, kahvelerini söylediler. İbrahim yeleğinin cebinden sigara kutusunu çıkardı. Kendine bir sigara sardı. Onbaşıya da içip içmediğini sordu. Hüseyin Onbaşı ara sıra içtiğini söyleyince ona da sardı. Çakmak taşıyla üçüncü çakışta kavı tutuşturdu, sigarasını yaktı. Yanmış olan sigarayı onbaşıya uzatarak onun da yakmasını yardım etti. Sigaralarından daha bir nefes çekmişken kahveler geldi. İbrahim, dudaklarında sigara dumanıyla karışan ilk yudumun ardından;

– Biliyon mu Üsöyün, yemekden soğna cuvaraynan beraber orta şekerli bir gayve canına can gatıyo insanın valla.

– Bilmez miyim, ben de çok severim. Bölükte iki ay gadar mutvakda, gayfe ocağanda gorevliydim. Her yemekden soğna cuvaramı yakar, yanında da gayfeynen bu keyfi yaşardım. Sahi sen esgerlik yapdın mı İbraham ağa?

– Yapmaz olur muyum. Hemi de altı sene yapdım. Cenabı Rabbil Alemin öldürmezse öldürmüyo. Girdiğim çatışmaların sayısını unutdum. Bu muharebelerde arkadaşlarımın yarıdan çoğu şehit düşdü. Bi çoğu da açlıkdan, sefaletden gırıldı, yok olup getdi. Dedim ya Irabbım çelik yeleğeni bana geydirdi sankim. Hep beni golladı, gorudu. Vızır, vızır geçen gurşunnar hep ısgaladı beni. İnanır mısın, altı yıl cepeden cepeye daşındım da, mühim sayılacak ağar bi yara almadım. Bi kere omzumdan, bi kere de baldırımdan gurşun yedim. İki seferinde de haftasına galmadan eyileşdim. En son Gafgasyada Urusa yenilince ordudan kalan az sayıda esgeri evlerine yolladılar. O zamandan bu yana da arıyan, soran olmadı şukür. Yani senin ağnıyacağan esgerden yırtdık.

– Evinde, ailenin başında olmakdan daha gözel bi şey yokdur herhal değel mi?

– Meraklanma, yarın sen de evinde, ailenin içinde olacaksın. Gözel mi, çirkin mi goreceğen.

Karanlık basmadan hana döndüler. Toprak zeminli, oldukça geniş, dört duvarla kapalı, ışığı tavandaki açık bir delikten alan bir yere girdiler. Bu kapalı mekânın dört bir yanında yere, yan yana on beş kadar şilte serilmiş, üzerlerine de katlanmış birer battaniye konulmuştu. Şiltelerin çoğunun üzerinde oturmuş, ya da uzanmış bir şeylerle meşgul ya da dinlenmekte olan adamlar vardı. Yan yana ve boş olan iki şilteyi belirleyip çıkınlarını üzerine bıraktılar. Hüseyin çıkınını açtı, arkadaşlarının, içine çökelek ve turşu koyarak hazırladığı bir tayın çıkartıp ortadan böldü, yarısını İbrahim’e uzattı. İbrahim gülümseyerek aldı.

– Demek ağşam yemeğimiz senden, öyle olsun bakalım. Haydi afiyet olsun. Bunu gayfede yapsaydık limonataynan birlikde daha keyfli olurdu emme, neyse.

– Haklısın, bunu akıl edemedim.

Diğer müşterilerden bazıları;

– Afiyet olsun yoldaşlar.

Temennisinde bulunarak konuşma ortamı yaratmayı denedi. Başarılı da oldular. İbrahim iki ötesindeki, adının Şahin olduğunu söyleyen, kendi yaşlarında biriyle hemen sohbete başladı. Bir süre sonra bir başkası ile daha tanışıp sohbeti koyulaştırdılar. Derken yavaş, yavaş diğer müşteriler de toplandı, herkes başından geçen ilginç olaylardan söz etti. Geç saatlerine kadar neşe içinde, güzel bir akşam geçip gitti.

Hüseyin uyandığında tavana yakın, küçük pencerelerden giren güneş ışığı içeriyi iyice aydınlatmıştı. Boşalmış olan yataklara bakılırsa bazı müşteriler çoktan kalkıp gitmişlerdi. Onbaşı, İbrahim’i dürtükleyerek uyandırdı. Giyindiler, bavullarını kaptıkları gibi posta otobüsünün hareket yerine koştular. Otobüs kalkalı nerdeyse bir saat olmuştu. Zamanında uyanamamışlar, otobüsü kaçırmışlardı. Hana döndüler, bavullarını bir köşeye bırakıp çeşmede el yüz yıkadılar, han görevlisinden saatin sekizi geçtiğini öğrendiler. Hancıya durumu anlattılar. Ne yapacaklarını bilemediklerini söylediler. Hancı;

– Akşam bana söylemiş olsaydınız ben sizi altı’da uyandırırdım. Amma Posta otobüsü şoforu sizi alır mıydı bilemem. Çünkü tanımadıkları yolcuyu almıyolar. Zaten otobus posda torbalarıynan dolmuş oluyo. İki, en fazla üç yolcu alıyo. Her sabah saat altı buçukda da hareket eder.

– “Pekey, biz buradan Yozgada nasıl gidebilirik? Başga bi vasıta yok mu?” diye sordu Hüseyin.

– Otobus yok, gamyon çok nadir bulunur. Bulunsa da şoforun yanında çoğu zaman patronu oluyo. Bi gişi ya alırlar, ya almazlar. Amma zamanınız varısa kiracı gağnılar var. Çorum’dan buğda, arpa, duz getiriler buruya. Devlet bunnara sefer başına kira öder. Bu kağnılar boş dönerler. Ben size onnarın yerini tarif ediyim. Onnarınan bi gorüşün, sizi gağnılarına alıllar belki. Yayan getmekden eyidir.

Hüseyin’le İbrahim, “Sen bu işe ne diyorsun?” der gibi birbirinin gözüne baktı. İkisi bir hancıya dönerek;

– “Hay aklınla bin yaşa, sen bize gağnıların yerini bi tarif etsene canım gardaşım” diyerek sevinçle hancının omuzlarını tuttu İbrahim. Hüseyin’e döndü heyecanla,

– Giderik değel mi yiğenim, birez gecikirik emme, yayan getmekden evladır. Sence de öyle değel mi?

– Emme o gağnılar Yozgada getmiyo ki, Çorum’a gediyomuş.

– Olsun, Sungurlu’da enerik, ordan ötesi en fazla iki gunnük yol. Bi gece yol üsdünde bi koyde yatarık, ertesi gun ağşama evimizdeyik.

Kağnıların yük bıraktığı yeri buldular. Tam da oraya vardıklarında üç tane kağnı yükleriyle deponun önünde durmuştu. Yüklerini boşaltıncaya kadar beklediler. Sonra kağnıcılardan birinin yanına gidip durumlarını anlattılar. Kağnıcı, her biri için üç kayme istedi. Sıkı bir pazarlık sonunda ikişer gaymeye anlaştılar. Adının Ramazan olduğunu söyleyen kağnıcı;

– Öküzler yemini yeyip, suyunu içsin, birez de diğnensin. Bizde öylen yemeğemizi yiyek, ilkindi okunmadan burada olun. İlkindi namazını gılar, yola düşerik. Temam mı gardaşlar. Şindi bize müsaade.

Hana döndüklerinde yakındaki camiden öylen ezanı okunuyordu. İbrahim hanın çeşmesinde abdestini alıp camiye gitti. Hüseyin de vakit geçirmek için hancının yanına gitti. Kağnıcıyla anlaştıklarını, ikindi olmadan yola çıkacaklarını anlattı ona. İbrahim namazdan gelinceye kadar şundan, bundan konuştular.

Namaz dağılınca İbrahim’le dünkü kebap yedikleri lokantaya gittiler. İkişer tas işkembe çorbası ile karınlarını doyurdular. İbrahim kahvede beklerken Hüseyin hana gitti, bavulları alıp döndü. Birlikte, İbrahim’in sardığı tütünü tüttürerek, birer kahve içtiler. Bavullarını kahveciye emanet edip dolaşmağa çıktılar. Kaleye kadar yürüdüler. Kaleden, Ankara’nın kuş bakışı görünüşünü seyrettiler. Sonra, Saman Pazarı denilen yerdeki dükkanlara baktılar. Küçük birer hediye götürmeyi önerdi İbrahim. Birer gayme vererek karılarına birer ipekli başörtüsü aldılar. İkindi vakti yaklaşırken kağnıların yanına döndüler.

***

Bavullarının üstüne yerleştirdikleri boş çuvalların üzerine oturdular. Üç kağnı, peşe peşe dizili, hareket ettiler. Öteki kağnılardan birinde dört, birinde iki yolcu vardı. Kağnı sahipleriyle birlikte on iki kişilik bir kafile olmuşlardı. Şehrin dışına çıktıklarında, ortadaki kağnıdan yanık bir bozlak yükseldi.

– Galkdı göç eyledi Avşar elleri. Yüce dağdan aşan yollar bizimdir.

Herkes, özellikle de Hüseyin duygulanarak dinledi. Türkü bittiğinde ıslanmış gözlerini silerken, “Ağzına sağlık usda.” dedi yavaşça ve hüzünle. Bir saat kadar sonra Hüseyin, kağnının beşik gibi sallamasının da etkisiyle, önce birkaç kez esnedi, sonra uykuya daldı.

İbrahim’in sarsmasıyla uyandı Hüseyin. Ortalık iyice kararmıştı. Şırıl, şırıl akan bir çeşmenin başında durmuşlardı. Kağnıcı Ramazan, geceyi burada geçireceklerini, ışırken yola çıkacaklarını söyledi. Boş çuvalları çimenlerin üzerine sererek oturacak yerleri hazırladılar. Heybelerinden azıklarını çıkarttılar, el yüz yıkadıktan sonra hep birlikte, şeherden aldıkları somun ekmekle çökelek ve hıyar’dan ibaret olan yemeklerini iştahla yediler.

Ankara’dan çıkıştan altı gün sonra, akşam ezanına yakın, Sungurlu’ya vardılar. Kağnıcıların parasını ödediler, vedalaşıp ayrıldılar. O gece kasabada kalmayı, sabah erkenden yola düşmeyi kararlaştırmışlardı. Önce kalacakları hanı soruşturdular. Kasabada tek bir han bulunduğunu, bir sigara içimlik mesafede olduğunu öğrendiler. Hana nasıl gideceklerinin tarifini aldılar, hanın yolunu tuttular.

Bavulla heybeyi hanın emanetine bıraktılar, uzanıp biraz dinlendikten sonra çeşmede ellerini, yüzlerinin yıkadılar, yemek için dışarı çıktılar.

Girdikleri lokanta oldukça büyük ve loştu. Biri mutfakta olan iki gaz lambası aydınlatıyordu lokantayı. Aşçı, yardımcısı, iki de yemek yiyen müşteri vardı içerde. Yardımcı çocuk yanlarına gelip yemekleri saydı. Ne istediklerini sordu. İkisi de kelle-paça çorbası istedi. Gelen çorbayı bitirince aynısından birer daha istediler. Arkasından birer de tulumba tatlısı yediler. Hüseyin’in karşı çıkmalarına aldırmadan hesapları İbrahim ödedi. Lokantadan çıktılar, yakınlardaki bir kahveye geçip oturdular. Kahvelerini sigara eşliğinde keyifle yudumladılar. Kahveleri de Hüseyin Onbaşı ödedi. Geç vakitlere kadar ondan, bundan konuşup vakit geçirdiler. Hana döndüler.

Sabah ışırken, akşama varmayı umdukları Boğazkale yoluna düştüler. O gece Boğazkale’de kalıp, yine sabah erkenden yola çıkarak akşama Yozgat’ta olmayı planlamışlardı. Planlarının aksamaması için var güçleriyle yürüdüler, yürüdüler.

Yozgat’a yaklaştıkça Hüseyin’in içini yavaş, yavaş korkuyla karışık bir heyecan kaplamıştı. Yolda bu duyguyu İbrahim’e anlattı. İbrahim bunun normal olduğunu, kendisinin bile heyecan duyduğunu söyledi.

– Yarin ağşam evde olacağan, bunu gozüyün önüne getir.

– Doğru diyon da, bu elimde değel ki.

Belki bir kağnıcı, ya da bavulu ve heybeyi yükleyecek eşeği olan birileriyle karşılaşma umudunu da yitirmeksizin yürümeyi sürdürdüler.

***

O gün sabah Yozgat’ın göğünde tek bir bulut bile yoktu. Gün, güneşin bütün parlaklığı, yumuşacık sıcaklığı ve içleri gıdıklayan ılık meltemi ile güzel bir nisan baharının eşsiz güzellikte bi günü olarak başlamıştı. Öyleye doğru gökyüzünü bulutlar kapladı. Bir süre sonra da yağmur atıştırmağa başlamıştı. Adile kadın ve Sadık yukarı bahçede, toprağı yarıp boy göstermeğe başlamış olan fasülye, patates, iki haftadan beri yemeğe başladıkları soğan, maydanoz ve geçen hafta fideledikleri domates, biber vesaire karıklarının otunu çapalamak için bahçede bulunuyorlardı. Yağmur birden bastırınca, önce bahçe sınırındaki söğütlerin altına koştular, bunun bir yararı olmayacağını anlayıca da evin yolunu tuttular.

Yağmur giderek hızını artırıyordu. Sağanağa dönüşen yağmur, kısa süre içinde, her yanda oluşan dereciklerden çamurlu suları taşıyarak, köyün alt başındaki aşağı özün coşmasına sebep olmuştu. İliklerine kadar ıslanmış çok sayıda çocuk çoban, özün öte yanında yağmurun dinmesini, onun sonucunda sularının çekilmesini ve salimen karşıya geçmeyi bekliyordu. Sağanak, yarım saat kadar sürdü. Bir yarım saat kadar da öz’ü taşıran selin azalıp, geçit vermesi beklendikten sonra karşı yakada bulanan çocuk çobanlar, mal, davar sürüleri fire vermeden evlerine döndüler.

Adile kadın ve Sadık eve vardıklarında tepeden tırnağa su içinde kalmışlardı. Nazife (Köyde Nazi diye kısaltılarak söylenirdi) ile Mehmet babannelerinin gözetiminde evde kalmışlardı. Anne ve ağabeylerini öyle görünce bir çığlık atmaktan kendilerini alamadılar. Adile hemen Sadığı don, gömlek kalıncaya kadar soydu, ıslak giysilerini minderlerin üzerine serdi.

– Nazi, Memet yanıma gelin. Sadık hadi şimdi donunu, goyneğini de çıkar. Oruya bırakdığım guruları gey. Ana sen de gozlerini gapa, çocuklar senden utanmasın. Sadık anasını kolundan sarsarak;

– Ana, değeşmesem olmaz mı, bunnar üsdümde gurur gider. Ebemin, çocukların yanında soyunamam.

– Olmaz oğlum, olmaz yavrım. Suya basılmış gibi ıslak don, goynekle hemen hasdalanırsın. Sen hasda olursan halımız nicolur? Haydi, ehdiraz isdemiyom, çabık geyin. Kimse sana bakmıyo, meraklanma.

Sadık, kimsenin kendisine bakmadığından emin olmak için babannesine ve çocuklara şöyle bir göz attı, bir tehlike göremeyince arkası onlara dönük olarak, kalan giysilerini de acele, acele çıkarttı, kuruları giydi. Oğlunun ğiyinmesini sonuna kadar izledikten sonra Adile kadın da kuru elbise ve çamaşırlarını alıp, değiştirmek için ahıra geçti. Biraz sonra giyinmiş olarak çocuklarının yanına döndü.

İkindi vakti yaklaşırken sağanağın köye verdiği zarar, ziyan bilançosu ortaya çıkmış, kulaktan kulağa yayılan söylentilerden, neredeyse bütün köylü olup bitenden haberdar olmuştu. İkisi gariban Fatma Bacının olmak üzere yedi koyun, bir de eşek sulara kapılarak boğulup yok olmuşlardı. Dölek Hamza ile Abidin Ağanın da bahçe duvarlarını yıkmış, bahçelerinin yarısını alıp götürmüştü sel suları. Bunların dışında, başta köyün önündekiler olmak üzere ekili tarlalarda da epeyce zarar oluşmuştu. Bu aylarda genellikle bu sağanak yağmurlar hep olurdu. Bazı seneler sağanak dolu yağışına dönüşürdü. O zaman hasar, zarar, ziyan çok daha fazla yakardı köylünün canını.

***

Kapı açıldı, içeriye elinde kocaman bavulla giren adam gülümseyerek ilerledi. İçerde Nazife’yle Mehmet vardı. Bir de ocak başında uyuklayan anası. Çocuklar, gülümseyen bu yabancıya ürkek, şaşkın ve merakla bakıyorlardı. Hüseyin Nazife’nin karşısına geçti,
– Sen Nazife misin yoğsa, hele bi bakıyım şöyle datlı gız.

Nazife mahcup, utanarak sadece, “Hee!” dedi. İkisi de bakışlarını bu yabancı adama dikmiş öyle baka kalmışlardı. Hüseyin yine Nazife’ye dönerek,

– Bu deligannı da gardaşın mı yoğsa?
Nazife yine daha kısık bir sesle, “Hee!” dedi.

– Pekey, ananız yok mu evde, o nerde?

– O abiminen bosdana getti.

– Ne zaman gelirler, ağşam oldu, hala gelmediler ya?

– Uzun sürmez herhal, şindi gelirler.

Konuşmaları sürüyordu ki kapı açıldı, Adile’yle Sadık içeri girdiler. Evin içi alacakaranlıktı. Çocukların karşısında dikilmiş adamı görünce Adile elinde olmadan, “Vıyh! Bu da kim?” diye bir çığlık attı. Dönüp kendilerine bakan kocasını tanıdı.

– Üsöyünüm, sen misin? Gozlerime inanamıyom. Hayal gormüyom değel mi? Biri beni cimciklesin.

– Helbet de benim, gozel garım. İşde döndüm gayrı. Bundan soğna esgerlik, falan galmadı. Ölenece yanınızdayım. Ayrılık bitdi. Ana, senin neden heç sesin çıkmıyo? Oğlun gayrı her zaman yanında. Sevinmedin mi?

– Sevinmez olur muyum canım, ciyerim, gozümün kokü yavrım. Dünyaları bağaşladın anana. Canıma can gatdın. Sevinmez olur muyum? Emme önce bilemedim kim olduğunu.

– “Bu deligannı da Sadık mı yoosa? Vay babam, aslannar gibi bi babayiğit olmuş. Allah nazardan saklasın. Hele şu dünya guzeli Nazife’me bak sen. O da genç gız olup çıkmış. Bu yakışıklı kim, Adile?” diye Mehmedi işaret etti. Evden ayrıldıktan sekiz ay sonra doğmuş olan Mehmet’ten hiç haberi olmamıştı.

– O Memmet. Sen getdikden soğna doğduydu. Yerin, yurdun belli olmadığından sana mekdup gonderip bildiremedik. Senden bi kere mekdup geldi emme bulunduğun yerden ayrılacağını yazmışıdın. Nasıl olsa eline geçmez deyi mektup yazdıramadıydım.

– Her neyise. Gayli bunnarın heç önemi galmadı. İşde buradayım.

– Elinde gosgoca bavılınan orta yerde dikilmesene. Goy şunu bi kenara. Allah bilir, eyice yorulmuşundur.

– Yoruldum yorulmasına, emme sizleri gorünce yorgunnuk felan galmadı çakır gozlüm. Canım Adilem.

Hüseyin bavulunu karısının çeyiz sandığının önüne bıraktı. Doğru anasına gidip ellerinden tutarak ayağa kaldırdı. İki elini de öpüp başına koyduktan sonra ona sarıldı. Elif karı;

– Yavrıııım! Gozümüm feri, canım guzum. Şukür Irabbıma, seni gormeden canımı almadı. Gayli ölsem de gam yemem.

– Canım anam benim. Daha beraber çok güzel gunlerimiz olacak, öyle deme. Torunnarını böyütmeden seni ezrayıla bırakır mıyım?

Hüseyin tekrar anasının yerine oturmasına yardım etti. Sonra o ana kadar ağzını açmamış, hala şaşkın bakınan Sadığa yöneldi:

– “Sadığım, canım oğlum, nasıl bu gadar böyüdün lan eşşek sıpası” diyerek oğluna sarıldı.

Sadık bilinç dışı olarak önce kayıtsız davrandı sonra babasına sımsıkı sarıldı. Hüseyin oğlunu yanaklarından, alnından, gözlerinden defalarca öptü, kokusunu içine çekti. Zor ayrıldılar. Hiçbir şeyin farkında olmayan, ürkmüş ve şaşkın, olup bitenleri izleyen Mehmet’i kucakladığı gibi havaya kaldırdı:

– Demek bu aslan parçası benim yokluğumda garışdı aranıza. Ben sana da adına da gurban olurum dedem benim.

Mehmet, Hüseyin’in yaklaşık dokuz yıl önce ölen dedesinin adıydı. Kucağında şaşkın, şaşkın çevresine bakınan Mehmet’i doya, doya öpüp kokladı. Mehmet tam ağlamak üzereyken Adile onu babasının kucağından aldı. Sıra Nazife’ye gelmişti. Hüseyin onu da belinden kavrayıp havaya kaldırdı, kucaklayıp sarıldı, öptü, saçlarını okşadı.

– Gozel gızım beni hatırladı mı acaba, yoksa unutdu mu?

Sorusunu sorarak kızının parıldayan ela gözlerinin içine baktı. Nazife duyulur, duyulmaz mahcup bir sesle;

– “Hatırladım, ağamsın” dedi.

Hüseyin Nazifeyi yere bıraktıktan sonra karısına sarıldı. İkisi de, özellikle Adile, yaşlı analarının ve çocukların yanında daha fazla yakınlaşmanın yakışık almayacağı düşüncesiyle, kısa bir kucaklaşmanın ardından, ayrıldılar.

Adile, evin yan duvarının dibine serili minderlerin arkasına yastıkları yerleştirdi, kocasına oturmasını söyledi. Hüseyin anasının yanına bağdaş kurup oturdu. Anasının elini tutup bir daha öptü. Karısına dönerek;

– Adile, bize bi yorgunnuk kayfesi yap da anamınan birlikde içek.

Adile kahveyi hazırlamak için uzaklaştı. Uzun zamandan beri eve misafir gelmediğinden kahve de pişirmemişti Adile. Cezveyi ve kahve fincanlarını bulup sudan geçirdi. Cezveye iki fincanlık su koydu, içine bir ölçü kahveyi boşattı, ocaktaki harı geçmiş ateşin içine sürdü. Cebinden çıkardığı bir tabakadan sardığı sigarasını yakması için, maşayla Hüseyin’e ateş götürdü. Eğilip sigarasını yaktı. Ocak başına döndü, kahveyi cezvede iki kez köpürttü, fincanlarına koyup anasına ve kocasına sundu.

Hüseyin, sigarası eşliğinde kahvesini yudumlarken sevgiyle, gururla çocuklarına, karısına bakıyordu. Onları hasarsız, dimdik ayakta bulması mucize gibi geliyordu ona. Kim bilir ne zorluklara göğüs germişlerdi kendisi yokken? Ne badireler atlatmışlardı? Üç tane ufak çocukla başlarına neler gelmiş, çarkı nasıl döndürebilmişti Adile? Nasıl bu günlere gelebilmişlerdi? Bir an önce kafasından geçen bu soruların yanıtını bilmek istiyordu. Kendisinin de anlatacakları vardı doğal olarak. Sırası geldiğinde onları da anasına, karısına, çocuklarına anlatacaktı elbet. Herkes için anlatacağı pek çok hikâyesi vardı Hüseyin’in.

***

Hüseyin’in döndüğü kısa sürede köyde duyuldu. Akrabalar, komşular birer ikişer gözaydına geliyorlardı. Her gelen elinde bir kap yiyecek getiriyordu. Kutlamaların arkası kesildiğinde Adile’nin evinde ailenin bir haftalık yiyeceği birikmişti neredeyse. Bu arada Hüseyin’in ‘Çürüğe çıktığı’ için terhis olduğu söylentisi de yayılmıştı. Ziyarete gelenler Hüseyin’i dikkatlice inceleyerek, sakatlığının ne olduğunu keşfe çalışmaktan geri durmuyorlardı. Bir şey göremeyince de kendi kendilerine;

– “Herhal içinde bi derdi var. Dışında bi sakatlığı gorünmüyo anam!” diye hükümler yürütüyorlardı.

Hüseyin bir gün kadar dinlendikten sonra, Sadık’la beraber ailenin işlerine balıklama daldı. Yürürken birilerini görüce, aksamasını elinden geldiğince göstermemeğe, gizlemeğe çalışıyordu. Ama çoğu zaman bu mümkün olmuyordu. Bir süre sonra, onun bacağından vurulduğu için çürüğe çıkartıldığını herkes öğrendi. Köyde ondan söz edilirken ‘Topal Üsöyün’ demeğe başladılar. Sonra da topal aşağı, topal yukarı derken lakabı Topal’a çıktı. İlk zamanlar ‘Topal’ ünlemesine canı sıkılsa da, üzülse de zamanla duyarsızlaştı, öyle ünlenmeğe alıştı gitti.

Hüseyin’in eve döndüğü yıl kuraklık oldu. Eve döndüğü gün yağmış olan sağanak, o yıl güze kadar yağmış olan son yağmur olmuştu. Teşrini sani (ekim) ayına kadar köye bir damla düşmedi. Kaldırdıkları ürün kışı dahi zar, zor çıkartabilecek kadardı. Derelerin suyu yetersiz kaldığından bahçeler sulanamamış, doğru, dürüst sebze de olmamıştı. Harman zamanı şehirden gelen ‘Mültezim’ adı verilen ve bağ, bahçe ürünleri de dahil olmak üzere, elde edilen mahsulün üçte birine el koyan, Osmanlının vergi memuru, köyden bir şey tahsil edemeden gitmek zorunda kalmıştı. Merada otlar kuruduğundan hayvanlar, karınları doymadan dönüyorlardı otlaktan. Bir süre sonra açlıktan zayıf düşen sığırlar, koyunlar hastalanıp ölmeğe başladılar. Ölümler kışın daha da arttı. Her iki üç günde bir davarı hastalanıp ölüyordu Topalın. O kış 62 koyunda 38 ini, 8 keçiden 3 ünü, 2 inekten birini ve iki yaşında bir düve’sini kaybetti Topal Hüseyin.

Kuraklık sürerken köyde bir dedikodu yayıldı. Köylünün başına gelen felaketin sorumlusu topal Hüseyin’di. Köye uğursuzluk getirmişti. O yokken her şey yolunda gidiyordu. Geldiği gün yağmur bıçak gibi kesilmiş, o günden sonra bir daha tek damla düşmemişti. Yaşlısı, genci, erkeği, kadını bütün köylü Topalı görünce yolunu değiştirmeye, onun bulunduğu muhitlerden uzak durmağa başlamıştı. Bu durum Hüseyin’i, anasını, karısını hatta çocukları bile üzüyor, onlarda suçluluk duygusu yaratıyordu. Bu dedikodular köyün imamı Ali Hocanın kulağına kadar gitmişti. Ali Hoca bir akşam, namazdan sonra Hüseyin’e uğradı. Olaydan söz edip, rahatsızlık duyup duymadığını sordu. Hüseyin, Ali Hocanın bu konuyu açmasından duyduğu memnuniyeti saklamadı.

– Hay senin dilini öpüyüm hocam. Koylünün bu şekil düşünmesi beni gahrediyo. Allahın verdiği guraklığı benim uğursuzluğuma yormuşlar. Olur şey değel vallaha. Sen ne diyon buna, Böyle bi şey olur mu hocam? Sayiden ben uğursuz biri miyim? Garıma, çocuklarıma kotü şeyler söylüyolarmış ırasladıkları yerde. Kime ne söylüyeceğemi bilemiyom. Sence ne yapmalıyım?

– Endişelenme, ben bu dedigoduların kimden çıkdığını biliyom. Onunla ve de garşılaşdığım insannarla gonuşur, gerekenneri söylerim. Bi daha kimse sizi irahatsız etmez.
Hüseyin biraz olsun rahatlamıştı. Adile kahveyi ocağa sürdüğü sırada Hüseyin de tütün tabakasını çıkarttı, sardığı sıgarayı Ali Hocaya uzattı. Kendisine de sardıktan sonra Nazife’ye;

– Ocaktan ateş al da, cuvaralarımızı yak, hadi bakıyım gızım.

Kahvelerini höpürdetip, sigaranın dumanını savururken Ali hoca konuyu değiştirdi:

– Eee, ağnat bakıyım, bunca yıl nerelerde, kimlerle savaşdın? Nerde, nasıl yaralandın?

Sorusunun ardından sohbet koyulaştı, güzel bir akşam keyfi yaşadılar.

Ali Hocanın söylediği gibi bir süre sonra Topal Hüseyin’in uğursuzluğu konuşulmaz oldu. Hatta bazıları Hüseyin’le karşılaştıklarında;

– “Ula Üsöyün, biz bi cahallık edip guraklığı senin uğursuzluğuna yorduyduk. Ali Hoca bunun yanış olduğunu söylemiş, Allahın işini sana yükleyip gunahını almışık, gusura galma” diyenler bile oldu. Sonra da unutulup gitti.

***

Osmanlı İmparatorluğunun çöküş süreci hızlanarak devam ediyordu. Balkanlardan sonra Arap yarımadasında İngilizlerin himayesinde, Osmanlıya karşı yeni oluşumlar belirmeğe başlamıştı. İngilizlerin silahlandırdığı yerli guruplar baskınlar düzenliyor, Osmanlı birliklerine kayıplar verdiriyordu. Ermenilerin 1887 de Maraş’ın Zeytun yerleşkesinde başlattıkları, 1891 de Siirt’in Sason yöresinde tekrar denedikleri direniş ve başkaldırıların benzeri hareketler 1895’ten itibaren bütün ülke sathına yayılmıştı. Başta, İstanbul Kumkapı’daki isyan kalkışması olmak üzere, batı kamuoyunu etkilemek amacıyla Ermeni militanların gerçekleştirdiği bu ayaklanmalar Osmanlı yönetimini çok rahatsız etmeğe başlamıştı. 1908’de 2.Abdülhamit’in İkinci Meşrutiyeti kabulü ile kurulan Kamil Paşa hükümeti, Anadolu’da ahalinin canını yakmağa, huzurunu iyice kaçırmağa başlamış olan bu isyanları bastırmak için Müşir Paşayı görevlendirdi. Ayrıca Doğu bölgelerindeki Kürt aşiretleri, nizami olmasa da, örgütlenip Ermenilerin üzerine salınarak, isyanlar bastırılamasa da, bir ölçüde denge sağlandı.

Bu olayların hemen ardından 31 Mart olayları patlak verdi. İstanbul’un Taksim kışlasındaki Avcı Taburu askerleri, kendilerini yönlendiren dinci, gerici kışkırtmacıların etkisinde subaylarına karşı ayaklandı. Gericiler önce Meclisi Mebusan binasına yürüdüler. Başlarında Volkan gazetesi başyazarı Derviş Vahdet olmak üzere isyancı güruh, yakaladıkları subay ve mebusları öldürdüler. İsyan çığırından çıkmak üzereyken Selanikte 3. ordu tarafından oluşturulan Harekât Ordusu süratle İstanbul’a intikal ettirildi. Gerici ayaklanma bastırıldı. Elebaşları yakalanıp asıldı. Orduda ve hükümet çevrelerinde bu olayın, Abdülhamit tarafından desteklendiği varsayılarak padişah tahttan indirildi. Yerine 5.Mehmet getirildi.

Bütün bu olup bitenlerden sonra da Osmanlının çöküşü devam etti. Yönetimde, üst düzey yönetici deşikliklerinin ardı arkası kesilmiyordu. İmparatorluğun her köşesinden tatsız haberler gelmeye devam ediyordu. İçeride de, çoğu asker kaçağı, silahlı eşkıya gurupları türemişti. Bunlar bulundukları yörelerde köylere, kasabalara baskınlar yaprak, yollarda kervanları durdurarak ahalinin malına, canına zarar veriyorlardı. Sayıları oldukça azalmış olan jandarma karakolları bunlarla başa çıkamıyordu. Dönemin Osmanlı Padişahı Abdülhamit Han, kendisinden sonra tahta oturtulan Beşinci Mehmet ve İttihat Terakki hükümeti, ülkenin her tarafında mantar gibi biten bu çetelerle baş etmekte çok zorlanıyordu.

Osmanlı İmparatorluğu sadece isyanlarla, başkaldırılarla, çetelerle, eşkıyalarla boğuşmuyordu. En az bunlar kadar önemli başka sorunlar da vardı. Bunların başında da mali zorluklar geliyordu. Hazinede maaşları ödeyecek kadar bile para kalmamıştı. Orduların, bırakın silah ve mühimmat gereksinimini, giyecek ve erzak gereksinimleri karşılanamıyordu. Batılı bankerler, simsarlar, tefeciler aç kurtlar gibi İstanbul’a üşüşmüş, durumdan yararlanmanın, en iyi, en büyük payı kapmanın derdindeydiler. Osmanlı hazinesi borçlarını, alacaklıların koşullarıyla yeniden ve daha fazla borçlanarak ödeyebiliyordu.

Batılı devletler (ki bunların en etkili olanları başta İngilizler olmak üzere, Fransızlar, İtalyanlar ve Ruslardı) devletten devlete borçlanmalarda genellikle, verecekleri borcun önemini göz önünde tutarak, çok ciddi taleplerde bulunuyorlardı. Bu talepler, ya bazı toprakların kendilerine ya da İmparatorluktan ayrılmış olan kendi istedikleri milletlere terk edilmesi, yahut da imparatorluğun gelir kaynaklarından kendi öngördüklerinin, yönetimi ve denetimi ile birlikte kendilerine bırakılması şeklindeydi. Borçları yüzünden İmparatorluk önemli topraklar kaybetti.

Arada bir barış dönemi yaşansa da imparatorluk uzun zamandan beri savaşlardan iyice bunalmıştı. Bir cephede bitmeden başak bir cephede yeni bir savaş başlıyordu. Savaşlarda kırılıp yok olduğu yetmezmiş gibi bir de yoksulluk, açlık ve bakımsızlıktan giderek tükeniyordu insan kaynakları. Orduya taze kan olacak asker sevkıyatı iyice azalmıştı. Mevcudu azalan birlikler, sağ kalan subayların komutasında birleştirilerek yeni alay, yeni tabur ve bölükler oluşturulmağa çalışılıyordu. Kışlalarda eğitilecek yetişkin aday bulunamadığından on beş yaşında sübyan birlikleri oluşturulmuş, kısa bir süre eğitildikten sonra cephelere bunlar gönderilmeğe başlanmıştı.

İmparatorluğun çöküşünün durdurulabilmesi konusunda çeşitli olasılıklar konuşuluyordu. Kimse bu koşullarda ve bu olanaklarla sürecin durdurulacağını ve tersine çevrilebileceğini düşünmüyordu. Büyük devletlerden birisinin himayesine sığınmaktan söz edenler vardı. Bu büyük devlet İngiltere mi olacaktı, Fransa mı yoksa Amerika mı olmalıydı. Kapalı kapılar ardında bunlar tartışılmağa başlanmıştı. Umutsuzluk, İmparatorluğun kalan toprakları içinde, özellikle de Anadolu’da giderek yayılıyordu.

***

1911 senesinin Eylül ayında Sadığı askere çağırdılar. Köyde akran olan Sarı Mahmut’un torunu Cemal de çağrılıyordu askere. Yozgat Askerlik Şubesinden, öyle vakti gelen bir jandarma, Hüseyin Onbaşı’nın evini sormuştu çocuklardan. Bir kız çocuğu jandarmanın önüne düşüp onu Adile kadına getirmişti. Adile avluda, omzunda mavzeriyle jandarmayı görünce çok korkmuştu. Kocasını götürmeye geldiğini sandı. Onu bir daha kaybetmeyi göze alamazdı. Çekinmeden yalan söyledi.

– Gocam Üsöyünü arıyosan o burada yok. Gayseriye çalışmıya getdi. Bi aydan evel de gelmez.

– “Yok teyze, ben gocan için gelmedim. Üsöyün ve Adile’den doğma Sadık için geldim. Bi de Gadir ve Fatma’dan olma Cemal var. Şubeden Sadık ve Cemal’ı isdiyolar. Onarı gotürmüye geldiydim. İkisinin de esgerlik yoklamaları varımış, öyle dedi çavuşum. Gelmezseler ceza yerler” dedi.

Adile jandarmayı avludaki sekiye buyur ettı.

– Adın ne senin yavrım? Aç mısın? İki lokma bi şey ye. Yorulmuşundur. Otur diğnen birez. Ben şindi Sarı Fatma’ya da haber gonderirim. Evdeyse gelir.

– Adım İsmayıl, teyze. Tokadın Niksar bucağı, Çavuşlu koyündenim. İki senedir asgerlik yapıyom. Yozgada geleli de altı ay oldu. Koyde senin gibi bi anam, üç de gız gardeşim var. Biri evli. Onun gocası da asgerde. Bir ay soğna gumandanım on gün izin verecek. Anamı gormüye gidecem işallah. Sizden eyi olmasın gumandanım çok eyi biri.

Mavzerini duvara dayayıp sekiye Nazife’nin getirdiği minderi üzerine oturduğunda İsmail ne kadar yorulduğunu fark etti. Arkasından, Adile kadının yoğurttan yaptığı soğuk çalkama (ayran) can suyu gibi geldi İsmail’e.

– Sen şindi diğnenmene bak İsmayıl oğlum. Garnın da açdır senin. Ben sana bi şeyler hazırlayıp getiririm. Gızı da Sarı Fatmıya gönderiyim, buraya gelsin. Senin onun ayağana getmene heç hacet yok. Naziş, gızım bi goş get Haçırların Sarı Fatmaya acele gelmesini söyle.

Nazife yalın ayak avlunun kapısından yel gibi koşarak çıktı. Adile, üzerine pekmez döktüğü küçük bir sahan yoğurdu, biraz yufka ekmekle birlikte getirip İsmail’in önüne koydu.

– Oğlum babasıynan bağda çalışıyo. Geçen yağan sağanakda bağın duvarının bi yanı uçmuş. Onu örüyolar. Oğlumun bu gun getmesi mecbur mu şubeye? Yarin, bürgün getse olmaz mı?

– Teyzeciğim bana niye yalan söyledin ki? Gocam Gayseriye çalışmıya getti, bir aydan evel gelemez dedin. Halbu ki bağda çalışıyomuş.

Adile, boş bulunup kocasının oğluyla bağda olduğunu söylediğine şaşırdı, utancından kıpkırmızı kesildi.

– Gusuruma galma güzel oğlum. Gocasızlıkdan çok çekdim. Gocam sekiz yıl esgerlik yapdı. Bu sekiz sene nasıl geçdi gel de bana sor. Seni böyle görünce, onu gotürmüye geldin sandım, çok gorkdum. Onun burada olmadığını söylersem dönüp gideceğeni düşündüm.

Yarım saat kadar sonra Fatma da Adile kadındaydı. Avluda jandarmayı görünce o da irkildi korkuyla. Adile:

– Gel Fatma, hoş geldin hele. Cendermeyi gorünce benim gibi senin de betin, benzin atdı gız. Gorkma, gorhacak bi şey yok. Bizim oğlannar böyümüş de heç haberimiz olmamış ayol. Sadığımınan senin Cemal’ı esgere çağarıyolar Fatma Bacı. İsmayıl oğlum onnarı esgerlik şubesine gotürmek için gelmiş. Yoklama mı ne olacağamışlar.

– Hay Allah eyiliğini versin Adile. Nazife, “Çok acele anam seni çığırıyo” deyince talaşlandıydım. Demek mesele buyumuş.

Fatma Jandarmaya dönerek;

– Sen de hoş gemişin yavrım. Çocuklar hemen mi gidecekler esgere?
– Esgere değel teyzeciğim, esgerlik şubesine yoklamıya gelecekler. Esgere ne zaman gideceklerini gumandanımız orda söyler her hal. Bana verilen gorev onnarı alıp gumandanımın garşısına dikmek. Gerisini o bilir.

– Cemalım garşı tallada ot biçiyo, haber salıyım da gelsin o zaman. Ağşam olmadan gedip dönsünler şeherden.

– Otur, diğnen birez, ağşama daha çok var, gedip döneller.

İsmail söze karıştı:

– Teyzeciğim, Fatma teyze doğru söylüyo. Dünyanın bin bir türlü halı var. Yolcu yolunda gerek. Arkadaşlar gelsinler de biz bi an önce yola düşsek eyi olacak. Siz hemen Sadığı, Cemal’ı çağırın. Bu en doğrusu.

Adile kadın Nazife’yi yanına çağırdı:

– Gızım, haydi guş gibi bağa gadar get de abini çağar gelsin. Durumu ağnat, oyalanmasın. Haydi fırla yavrım.

– Nazife, gözel gızım, benim Cemal da yazıdaki tarlada ot yoluyo. Yoluyun üsdünde sayılır. Geçerken ona da uğra. Acele size gelmesini söyle. Benim sizde olduğumu da söyle. Temam mı gızım.

Sarı Fatma jandarma İsmail’in yanına çömeldi:

– Yavrım sana bi şey diyecem emme yahışık alır mı bilemiyom.

– Ne diyeceğedin teyze, söyle hadi,

– Diyomki senin gumandana ufak, defek bi şeyler yollasak, tavık gibi, bi sitil yoğort gibi, tereyağ gibi mesela diyom, acep bizim yavrıları da senin gibi kolay bi yere çıkardır mı esgerliklerini?

– Vallaha teyzeciğim benim bildiğim bizim gumandan böyle şeyleri heç gabul etmediği gibi bunnara çok da gızıyo. Bence bu daha kotü netice verir.

– Yaa! Demek öyle diyon.

Yarım saat bile geçmeden Sadık ve Cemal geldiler. Nazife Cemal’e de abisine de söylemişti Jandarmanın neden geldiğini. Fatma oğlunu yanına alıp evine yollandı. Adile kadın da Sadık’la içeri girdi. Önce Sadığın karnını doyurdu. Oğluna düğünde bayramda giyinmesi için diktiği gömleği, şalvarı sandığından çıkardı. Elleriyle giydirdi. Cebine de ne olur ne olmaz diye birkaç akçe para koydu. İçerde işleri bitince tekrar dışarı çıktılar. Cemal’ın gelmesini beklediler.

Cemal de gelince Jandarma İsmail yerinden fırladı, tüfeğini omzuna geçirdi;

– Haydi gardaşlar, daha fazla vakıt gaybetmiyek. Bi saatlik yolumuz var önümüzde. Ne gadar erken varırsak o gadar erken dönersiniz, değel mi?

– “Çocuklar çok hızlı yörümeyin, zaten yorgunsunuz. Vakdında varırsınız meraklanmayın. İsmayıl evladım sen de fazla sıkışdırma çocukları. Haydi selametle gedip, selametle gelin” diyerek onları uğurladı Adile.

Yozgat’a vardıklarında şehrin meydanındaki saat kulesinin çanı, saatin üç olduğunu haber verdi. Lodos estiği zamanlarda saat kulesinin çanı köyden de duyulurdu. Çapanoğlu Edip Beyin yaptırdığı altı katlı bu kule şehrin büyük camiden sonraki ikinci simgesiydi. Tepesinde, dört ayrı yöne bakan, çapı bir metreden fazla dört adet saati hiç bozulmadan, zamanı hiç kaçırmadan, buçuklarda bir kez vurarak, güçlü çanı ile bıkmadan çalardı. Köylüler, kış günleri cami avlusunun duldasında oturup sohbet ederken bu çan seslerini sayarak saatin kaç olduğunu öğrenirlerdi.

İsmail, şubenin kapısında nöbet bekleyen arkadaşına durumu açıkladı. Onun işareti üzerine üçü bir nizamiyeden içeri girdiler. Askerlik şubesinin oldukça büyük avlusunun şurasında, burasında üçerli, dörderli guruplar olarak gençler toplanmış, hararetli bir şekilde birbirlerine bir şeyler anlatıyorlardı. İsmail asker adaylarını doğruca, aynı zamanda şubenin yazıcısı da olan ‘İriza çavışım’ dediği çavuş Rıza’nın odasına götürdü. Rıza:

– “Biraz bekleyin, kumandanıma haber veriyim” diyerek yerinden kalkıp odadan çıktı. Az bir süre sonra da geri döndü.

– Beni takip edin çocuklar, kumandanımın huzuruna çıkıyoruz, haydi bakıyım.

Kumandan otuz, otuz beş yaşlarında, siyah gür saçlı, saçı, sakalı bakımlı bakışları sert görünen birisiydi. Dumanı kıvrılarak tavana doğru yükselen nargilesinden fokurdatarak bir nefes çektikten sonra gençlere döndü;

– Hoş geldiniz aslan parçaları. Vatanın savunması sizleri dört gözle bekliyor. En kısa zamanda eğitiminizi bitirip uygun görülen birliklere sevk edileceksiniz. Bu vatan sizden çok şey bekliyor. Omuzlarınıza alacağınız yük hayati ve kutsaldır…

Kumandan söylevini bitirdikten sonra önündeki, yaprakları yıpranmış, kıvrılmış, kocaman defteri açtı;

– Köyünüzü, ana, baba adınızı söyleyin, kütükde kaydınız var mı bir bakalım şimdi.

Sadık ve Cemal kumandanın istediği bilgileri söylediler. Kumandan, önce köyün ismini, ardından da adayların kütüğünü bularak,

– Evet ikinizin kaydını da buldum. Bu iş tamam.

– Yiğitlerim, kahramanlarım. Osmanlı ordusunun genç askerleri. Size tam bir hafta izin veriyorum. Geldiğinizde sizi eğitim birliğinize götürecek vasıta ve diğer her şey burada hazır olacaktı. Hazırlıklarınızı tamamlayın, ananızla, babanızla, eşiniz, dostunuz, akrabanızla helalleşin, vedalaşın önümüzdeki hafta bugün burada olun. Şu andan itibaren bir haftalık izniniz başlamıştır. Haydi bakalım, size kolay gelsin.

Çavuşla birlikte kumandanın odasından çıktılar. Ne Sadık, ne de Cemal askere alınmalarının bu kadar kısa zamanda olacağını düşünmüşlerdi. Bir hafta içinde nasıl hazırlanılırdı? En erken iki, üç ay sonra çağırılacaklarını düşünmüşlerdi. İkisi de telaşa kapılmaktan kendilerini alamadı. Sadık sevdiği kızı, Asiye’sini istetecek, düğün yapamasa bile nişanlanıp öyle gidecekti askere. Buna kararlıydı. Babasıyla yapmayı planladıkları başka işler de vardı. Bir haftada bunların hiçbiri olmayacaktı. İkisi de konuşmadan, dalgın, çarşı boyunca yürüdüler. Büyük caminin avlusuna gelmişlerdi. Yan yana birer kurnanın başına geçip su içtiler, yüzlerini yıkadılar. Bir süre caminin merdivenlerinde sessiz oturdular.

Gün iyice eğilmişti. Cemal Sadığın omzuna elini koydu, yüzüne hüzünle bakarak;

– Galk yola düşek Sadık, evdekiler merak eder. Garannığa galmıyak. Hadi galk tertibim.

– Doğru diyon Cemal, burda gorecek bi işimiz galmadı, haklısın. Gidek gardaşlık, hadi bakıyım. Çarşıdan geçerken bizim çocuklara birez guru üzümünen leblebi alacağam. Benim başga heç bi işim yok.

– Eyi dedin Sadık yaa. Ben de alıyım, bizim ufaklıklar da çok sever. Haydi o zaman yörü tertip.

Gün batmak üzereyken Sadık avludan içeri girmişti. Adile ocakta ateşin üzerinde kaynayan düğürcük çorbasını karıştırıyordu kepçeyle. Yazları, yemekleri avluya kurduğu bu ocakta pişirirdi. İkindi vakti sağdığı koyunların sütünü pişirmiş, hepsini üç sitile paylaştırıp yoğurt mayalamıştı. Bu yoğurtlar yarın Salı Pazarına götürülüp satılacaktı. Adile kadın pazarlık başka şeyler de hazırlamıştı. Avlu kapısından oğlunun girdiğini görünce ocağın başından kalktı, oğlunu kucaklayıp öptü.

– N’etdiniz yavrum, meraklanmıya başladıydım. Ne söylediler şubede, neler isdiyolar? Esgere ne zaman çağaracaklarmış?

– Heç sorma ana, işler çok garışdı. Bi hafta içinde teslim olacağımışık. Nasıl olacaksa? Gumandan; “En geç gelecek hafta bu gun burada olacaksınız.” deyince Cemal da, ben de neye uğradığımızı bilemedik. Bu nasıl olacak bilmiyom valla.

– Sadık, oğlum beniminen eğlenmiyon değel mi? Gavırın eniği, gos goca ananınan dalga geçmiye utanmıyon mu? Yalan söylemediğine ekmek, guran üsdüne yemin et bakıyım haydi.

– Anacığım, niye sana yalan söyleyim ki. Gumandan aynen böyle dedi. Biz de çok şaşırdık dedim ya. İnanmıyosan get Cemal’a da sor. Onu bunu bırak da sen, gedip hemen Asiye’yi bana isdemeniz lazım. Esgere getmeden heç olmazsa nışannanak. Yoksa ben esgerdeyken birine veriveriller. Ben Asiye’den başgasıynan evlenmem, ağnadın mı anam? Şindi gorülecek en mühim iş bu, tamam mı? Babama söyle, Asiye’yle nışanlanmadan ben esgere, mesgere getmem. Bunu böyle bilin.

– Yavrım bi dur hele. Sen böyle diyon da garşı tataf, gız tarafı ne diyecek bakalım. Bi ağnayıp, diğnemeden gız isdemiye gedilmezki çocuğum. Yarin baban şeher bazarına gider. Ben de Şehriban’a giderim, gonuşurum. Gızının goğnü zaten sende. Koyde bunu bilmiyen yok. Gelin, isdeyin derse biz de gider isderik. Hayırlıysa olur işallah.

– Ben hayır, şer ağnamam ana. Ben getmeden bu iş bitecek, başka da bi yolu yok, bunu eyi belleyin.

Akşam yemekten sonra Adile oğlunun söylediklerini Hüseyin’le konuşmak için Sadığı halasına yolladı. Zaman o kadar daralmıştı ki nereden başlayacağını kestiremiyordu Adile.
Aklından geçirdikler, farkında olmadan yüksek sesle dudaklarından dökülüyordu. “Aksi gibi yarin şeher bazarı. Üsöyün evde olmıyacak. Ben tek başıma heç bi karar veremem. Anca gedip Şehribanınan gonuşabilirim. Durumu ona da ağnadırım. Bakalım o ne diyecek? İşallah garşı çıkmaz.”

Sofrayı topladıktan sonra Sadığın söylediklerini kocasına anlattı Adile. Hüseyin olumsuz bir tepki vermediği gibi gülümseyerek;

– Demek oğlum evelenmek isdiyo. Eşşek sıpası bunu neden daha önce söylemez sanki? Garşı çakacağımdan mı çekindi acep? Anlı, şanlı, üç gün üç gece bi düğün etmeden mi evlendireceğem oğlumu? Bu bize yakışır mı? Onun için yapılacak tek şey, oğlanın da sana söylediği gibi, asgere nışanlayıp da gondermek. Yarın ben şeherde işimi çabuk halledip erken dönerim. Sen gızın anasıynan gonuş, müsayit olursa ağşam isdemiye gidek. Çocuklar heç olmazsa bi gaç gün buluşup gonuşsunlar.

– Eyi diyon da, gız isdemiye eli boş, dımdızlak gedilmez ki Üsöyün. Yarin gıza şeherden bi fisdanlık al. Ben de çörek yapıyım. Ablanı da alalım, birlikde gidelim. İşallah bi terslik olmaz. Ertesi gün de yüzük dakar, kına yaparık. Adı gonunca koylü de bilir ki Asıye bizim gelin gızımız. Herkiş ona gore davranır.

– O zaman sen erkenden Şehribana get. Asiyenin barmak ölçüsünü al. Ben ona gore yüzük de alıyım.

– Delirdin mi be adam, daha gızı almadan barmak ölçüsünü nasıl isdeyim. Guyumcuyunan annaş. Uymazsa değeşdirmek şartıynan al yüzüğü. Ya da ne yaparık biliyon mu? Gızı verirlerse, ertesi gun Sadığı yollar yüzüğü aldırırık. Yarin sadece söz kesimi yapılır, yüzük dakmak olmaz zaten.

– Hayırlısı diyek Adile, oğlumu sevdiği gıza gavışdırmadan gonderirsek vebalı böyük olur. Altından galkamak vallaha.

– İşallah her şey Sadığımın goğnünce olur. Yavrım gozü arkada galmadan gider esgere. Keşgelerim hemen çağarmasalarıdı da bi hafda düğün gursaydık elaleme garşı. Emme esgerden dönüncü gine o düğünü yapacağam oğluma. Bu Sadığıma borcum olsun.

– İşallah, işallah hele o gunner bi gelsin, ayilemizin, oğlumuzun şanına yaraşır bi düğün benim de boynumun borcu garı.

Sabah ışımadan ayaktaydı Adile. Mercimek çorbasını pişirdi. Hüseyin’in pazara götüreceği ne varsa hepsini hazırladı. Sonra kocasını ve çocukları uyandırıp, kaldırdı. Avluda Nazife’nin taşıdığı ibrikle, büyükten küçüğe sırayla el, yüz yıkadılar. Adile’nin çağrısı üzerine, sabahın loş aydınlığında yuvarlak yer sofrasının çevresinde sıralandılar. İştahla, çökelekli peynir ve çorbadan ibaret kahvaltılarını yaptılar.

Hüseyin şehre götüreceklerini düzgün bir şekilde eşeğe yükledi. Satmak için sürüden ayırdığı iki tane kısır koyunu, boyunlarından geçirdiği ipleri eşeğin semerine bağlayarak, evden ayrıldı. Gün doğmak üzereydi yola çıktığında. Sadığa, giderken haşlık koyması gerekiyordu. Koyunları yedi, sekiz kayme’ye satabileceğini varsayarak yol boyunca hesap, kitap yaptı. Borç, harç etmeden, ele güne avuç açmadan oğlunu asker edebilecekti. Bir de askerliğini sağ, salim bitirip dönerse Allahın izniyle, daha ne dilerdi ki yüce Mevladan.

Adile, Mehmet’in azık çantasını hazırladı, oğlunun boynuna geçirdi. Ahırdan malları çıkarıp önüne kattı, onu da otlağa, yaylıma yolcu etti. Sadık, üç gündür babasıyla örmeğe uğraştıkları bağ duvarını tamamlamak için, gerekli malzemesini hazırladı, Nazife’yi de yanına alıp çıktı. Adile, herkes gittikten sonra sofrayı toplayıp, ortalığı derledi, bulaşığını yıkadı. Üstünü değişti. Eli boş gitmenin yakışık almayacağını düşünerek, pişirdiği mercimek çorbasından bir tas çorba doldurup Şehriban’a yollandı.

Köy yerinde hayat her zaman sabahın karanlığında başlar. Güneş doğduğunda büyük, küçük, kadın erkek herkes işinin başında olur. Evde yalnız işe, güce yaramayan yaşlılar ve hastalar, bir de bebekler kalır. Anadolu köylüsünün asırlardır değişmeyen bir yaşam biçimidir bu.

Şehriban da, aynen Adile gibi üç çocuğunu doyurup, işlerinin peşine yollamıştı. Elinde bir tasla avluda Adile’yi görünce şaşkın;

– Gız Adile, gozlerime inanamıyom, zabağan koründe hayırdır. Düşünde beni mi gordün? Bu ne ziyareti böyle?

– Sorma gız Şehri. İki ayağam bi papıça girdi. Al şu tası elimden. Hele oturup bi soluk alıyım gız. Sana diyeceklerim var.

– Gız niye zahmet etdin? ‘Çakır Adile bana eli boş geldi’ mi diyeceğem sanki mehliye (mahalleye)? Neyse, ellerine sağlık. Gel minder çıkarıyım da şöyle sekiye otur, soluklan. Ben ocağa bi kayfe sürüyüm. Hemi gayfelerimizi içek, hemi de gonuşuruk.

– Şehri, bacılığım, gayfe, mayfe çıkarma. Çok uzun oturamıyacağam. İrelide daha çok gayfe içerik seniğnen.

– Pekeyi sen bilin. Öyle istiyosan…

Adile, Şehriban’ın koyup düzettiği büyük minderin bir yanına oturdu. Şehriban da geçip yanına oturdu. Adile olanı, biteni bir, bir anlattı. Akşama Asiye’yi istemeye geleceklerini söyledi. Ne düşündüğünü sordu. Şehriban pek şaşırmış gibi görünmedi Adile’ye. Demek Asiye’yle oğlunun birbirlerini sevdiğini, birbirlerine evlenme kavli verdiklerini biliyordu.

– Az çok tahmin etdim bunun uçun geldiğini. Benim gız, Sadığın gendinde gozü olduğunu söylediydi. “Bi gün çıkıp beni isdemiye gelirlerse şaşırma ana.” dediydi.

– Dedim ya Şehri, oğlanın bi hafdası galdı. “Yüzük dakmadan esgere, mesgere getmem.” diyo. Nooreceğsek (ne yapacaksak) beraber yapacağak. Ne diyon, ağşam gelek mi Asiyeyi isdemiye?

– Ben bi şey demiyom da, Asiyeynen bi gonuşuyum. O ne diyecek bu işe, bi fikrini oğreniyim. Öylene galmaz seni durumdan heberder ederim.

– “O zaman ben galkıyım. Bi sürü işim var. Senden heber bekliyom. Şindilik sağlıcakla gal. Gozüm, gulağam sende olacak unutma” diyerek ayağa kalktı. Sarılıp öpüştüler. Hızlı adımlarla avludan çıktı, evine döndü.

Öylen olmadan Adile’nin beklediği haber geldi. Akşama bekleniyorlardı. Adile, vakit kaybetmeden hamur mayaladı, tandırı yaktı, Sacarası çörek yaptı. Kilerden bal çıkardı, en güzel yerinden bal kesip koydu bir kaba. Kalan hazırlıkları da Hüseyin geldiğinde yapmağa karar verdi, günlük, rutin işlerine döndü.

İkindiye doğru Hüseyin şehirden döndü. Avluda eşeğin yükünü boşalttı. Eve girmeden;

– Ben şu eşeğe bahcadan birez ot yolup getiriyim. Hayvan zabahdan beri ne bi lokma bi şey yedi, ne de bi yudum su içdi. Sen de önüne su goyuver hele.

Adile, eşekten indirilen öte, beriyi yüklendi, ikisi de başka bir şey söylemeden ters istikametlerde yürüyüp, avluyu terk ettiler.

Adile, kocasının getirdiklerini heybenin gözlerinden birer, birer çıkarıp inceledi. Bir kese kağıdında kuru üzüm, bir diğerinde leblebi, başka birinde de baston şeker vardı. Bir batman kadar, birkaç parçadan ibaret kaya tuzu, bir şişe gaz yağı, demircide yeni dövülmüş sapsız bir nacak, üç arşın kaput bezi, bol çiçekli bir entarilik basma ve Sadık için olduğunu düşündüğü beyaz bir ipek mendil çıkmıştı heybeden. Kocasının kendisi içinde bir fistanlık basma alacağını ummuştu. Bulamayınca üzüldü.

Kısa sürede Hüseyin ve Adile avluda bir aradaydılar. Adile;

– Ağşam yemekden soğna gızı isdemiye gediyok herif. Gelsinler deyi haber salmış Şehriban. Sacarası çörek yapdım, birez bal goydum, getirdiğin guru üzüme iki avıç leplebi gatdım, çocuklara birer dene bastun şeker goydum, fisdannık kumaşı da goyarım, bi sepet yapıp giderik. Ablan da gelecek biziminen.

– Şehri gadın gızıyınan gonuşmuş mu? Alemi gıçımıza bakdırarak evimize geri gelmiyek avrat, tamam mı?

– Olur mu öyle şey? Daha ben demeden gızı çağırıp konuşacağanı söyledi. Ondan soğna sana haber saların dedi. Zaten Asiye anasına çıtılatmış. “Beni isdemiye gelirlerse şaşırma.” demiş.

– Eyi bakalım, hayıllısı olsun.

Akşam erkenden, elinde bir sahan ıspanak yemeği ile Keziban hala kapıda belirdi. Sahanı sekiye bıraktı, kardeşine ve gelinine sarılıp öptü. Çocuklar da halalarının elini öptüler. Yanından her geçildiğinde dalgalanan idare lambası alevinin loş ışığında, sekide yemeklerini yediler. Adile, görümcesinin merak edip sorduğu soruları yanıtladı yemek boyunca.

Sadık yerinde duramıyordu. Heyecanı yüzünden okunuyordu. Doğru, dürüst yemek yemedi. Bir ara anasına;

– Ana, ben de sizinen geliyim, olmaz mı?

Halası hemen karşı çıktı bu isteğe.

– Olur mu, yakışık alır mı çocuğum? Bu zamana gadar gorülmüş, duyulmuş şey mi? Sen otur oturduğun yerde evladım. İş bi bitsin, soğna çok gorüşürsünüz.

– “Halan doğru söylüyo. Olmaz öyle şey” diye arka çıktı ablasına Hüseyin.

Adile, Nazife’nin de yardımıyla sofrayı topladı. Hazırladığı sepeti getirip görümcesine gösterdi. Onun olurunu aldı. Üzerindeki giysileri değiştirmek için içeriye geçti. Nazife bir kere daha anasına;

– Ana, gız nolur ben de geliyim sizinen. Ağzımı açmam vallaha, bi koşede otururum, ne var bunda garşı çıkacak canım anam?

– Yetdin artık gavırın eniği, get babana söyle. Gel derse gelirsin. Get şindi başımdan elekci.
Hüseyin, Nazife’nin de gelmesine izin verince Nazife birkaç kez havaya zıpladı sevinçten. Dördü bir, ay ışığında Şehriban’ın evin yolunu tuttular.

Şehriban ve Asiye hazırlıklarını tamamlamışlar, en yeni, en güzel giysilerini giyinmiş, takılarını takınmış olarak misafirlerini karşıladılar. Asiye, misafirlerin girmesi için kapıyı sonuna kadar açtı, kapanmaması için bir eliyle tuttu. Herkes girdikten sonra kapattı. Adile’nin elindeki sepeti alıp, sandığın üstüne koydu. Hanımlar birbirine sarılıp, kucaklaşarak öpüştüler. Asiye, önce Keziban halanın, sonra Hüseyin’in ve Adilenin elini öptü. Karşılıklı, biraz iltifat, biraz sitem sözlerinden sonra arkasına, duvara dayalı, halı yastıkların sıralandığı, büyük minderlere oturdular.

Asiye kahveleri getirdiğinde üç hanım hala, çok seyrek görüşebilmelerinin sorumluluğunu birbirine yüklemeğe çalışmakla meşguldüler. Sonunda herkes iş, güç nedeniyle, yaşam savaşının aman vermeyen zorluğu nedeniyle görüşemediklerini bir ölçüde kabullendi. Hüseyin tütün tabakasını çıkarttı. Üç tane sigara sardı. Birini ablasına, birini Şehriban’a verdi, üçüncüyü de kendi dudakları arasına koydu. Adile;

– Bana niye cuvara sarmıyon Üsöyün? Benim başım kel mi? Böğün ben de içeceğem, benim canım da çekdi. Bi cuvarayınan tiyreki olacak değelim ya.

– “Vallaha hanım, böyle diyeceğeni bekliyodum. Sana da sarıyım bi cuvara, hep bilikde içek anasını satıyım” dedi, cebine koyduğu tabakasını tekrar çıkardı, bir sigara daha sarıp Adile’ye uzattı. Asiye’nin, maşanın ucunda getirdiği köz parçasıyla, önce hala olmak üzere, sigaralar yakıldı. Keziban halanın günde bir, iki sigarayı geçmeyen, tiryakiliğini saymazsak hanımlar sigaraya alışık değillerdi. O yüzden Şehriban ve Adile boğazlarını yakan, ciğerlerine kaçan duman yüzünden öksürüğe boğulmaktan kendilerini kurtaramadılar. Hele de Adile’nin yüzü kırmızıya kesti, gözlerinden yaş geldi.

– Ayol bı zıkımı nasıl içiyonuz Allah aşğına? Bunun nesi hoşunuza gediyo bilmem. At gızım şunu ocağa. Nalet olsun. Bi daha tövbe elimi de sürmem, ağzıma da almam. Keyfi, kederi sizin olsun.

– Ulan gadın, bi dene cuvaramı gavır etdin. Bende gabahat. Eşşek hoşafdan ne ağnar. Neyse, sana bi tecrübe olmuşdur bu.

Keziban hala ve çocuklar gülüştüler. Ortalığı saran sigara dumanından çocuklar da etkilendi. Öksürenler oldu.

Kahveler, sigaralar içildi. Sıra asıl konuya geldi. Keziban hala yerinde kıpırdandı, mindere iyice yerleşti, arkasına yaslandı;

– Gız Şehri, sebebi ziyaretimizi biliyon da bi de ben söyleyim. Allahan emri, peygamberimizin gavliynen gızın Asiye’yi oğlumuz Sadığa isdemiye geldik. Bu hususda gararın nedir? Bunu öğrenmek isderik.

– Vallaa ne deyim Keziban bacım. Allah yazdıysa, diyecek bi şey yok. Hayıllısı neyse o olsun. Bi düşünelim, Akrabalara, eşe dosda danışalım, gonuşalım diyeceğem emme oğlanın zamanı galmamış ki. Hafdıya gediyomuş esgere. Gayli bu işi bağlamakdan başga çare yok gibi. Sizleri, yarin gelin, öbürgun gelin deyi oyalamak doğru olmaz. Allah yazdıysa ne deyim ki? Canım, ciyerim, gozümün kokü gızımı, Asiyemi veriyom size, Allah mutlu etsin işallah. Gızım hadi gel böyükleriyin elini öp.

Asiye, haladan başlayarak kayınbabasının ve kaynanasının elini öptü. Onlar da ayağa kalkıp Asiyeye sarıldılar, yanaklarından öptüler.

– “Keşgem İriza da olsaydı şindi. Gızının mürüvetini gorse, mutluluğunu o da paylaşsaydı biziminen. Ne eyi olurdu. Gozü çıksın bu esgerliğin. Ne İrizalar yedi, doymadı” dedi Şehriban mırıldanır gibi.

Benli Rıza’nın Yozgat kütüğüne, doğumundan tam altı yıl sonra kaydı düşmüştü. Bu yüzden askere geç çağırılmıştı. Bundan dokuz yıl önce, yirmi dört yaşında asker olmuş, üç yıl sonra Sırbistan topraklarında şehit düştüğü haberi gelmişti. Askere giderken en büyüğü altı yaşındaki Asiye olmak üzere üç kızını bırakmıştı Şehriban’a. Üç yıl boyunca Şehri kocasına nerdeyse bir düzüne mektup yazdırıp yollamıştı. O gittikten yedi ay sonra doğurduğu oğlu Halil’i anlatmıştı mektuplarında. Her hamileliğinde oğlan olacak umuduyla beklediği, ama görmek kısmet olmayan oğlu nihayet dördüncü doğumda gelmişti. Üç yıl boyunca iki kere mektup alabilmişti Rıza’dan. Bir ay bile bir yerde kalamadığını, ordan oraya sürüldüklerini, çocukları çok özlediğini yazmıştı. Üçüncü yılın sonlarına doğru da şubeden bir jandarma, elinde sarı bir zarfla gelmiş, zarfı Şehriban’a uzatmış;

– “Başın sağolsun abla” demişti.

Şehriban başından vurulmuşa dönmüştü. Ateşlerin içinde kavrulmuş, kalmıştı. Kızlarına sarılıp ağlamış, bağrını, dizlerini dövmüştü bitkin düşünceye kadar. Ölenle ölünmüyor ki. Dört çocuk barınmak, korunmak, giyinmek, doymak istiyordu. Üç yıldan beri sürdürdüğü hayatı devam ettirmek zorundaydı. Köyde kocası askerden dönemeyen daha bir sürü kadın gibi o da kaderine boyun eğdi.

Hüseyinler, geç vakitte Keziban halayı evine bırakıp kendi evlerine döndüler. Sadığa müjdeyi ilk Nazife verdi.

– Abi Asiye ablamı verdiler. Gayli nışanlandın. Müjdemi isderim, tamam mı?

Adile oğlunu kucakladı, öptü;

– İşallah mutlu olursunuz, eyi bi ayile, Asiye gızım da çok hanım, çok hörmetli, çok da gozel. Ben daha evel eyi bakmamışım zahar. Nasıl datlı, nasıl guleç ağnadamam. Çok eyi oldu çok. Hüseyin de sarılıp öperek oğlunu kutladı.
– Eyi bi seçim yapmışın evlat. Ben de anan gibi gelinimi çok beğendim. Bi yasdıkda gocayın işallah. Hayıllısıynan şu esgerliğin bi bitse her şey golay. Şindilik biz elimizden geleni yapdık. Gerisi Allaha galmış. Takdir onun. Hayıllısı olsun oğlum.

Sadık sevinçten uçuyordu adeta. İçinden, “Zabahı beklemeden Asiyelere getsem mi ki? Bu saatden soğna yakışık alır mı? Yok, yok doğru olmaz. Belki de yatmışlardır. Zabahı bekleyim en eyisi.” diye geçirdi aklından. Adile sanki oğlunun kafasından geçenleri okuyormuş gibi;

– Asiye’yi gormek için sabırsızlandığını biliyom Sadığım. Sakın bu saatde galkıp oruya getmeyi geçirme aklından. Zabahı bekle. Zabah galkınca bahciye enersin, Asiye’ye bi demet gül goparırsın, geyinir, guşamırsın, paşalar gibi çıkasın garşısına.

– Doğru diyon anam da, zamanım o gadar az galdı ki. Bi hafda dediğin ne? Gundüzleri işden, gücden vakıt bulamıyacağak zaten. Doğru dürüs gonuşamadan, ağnaşamadan çekip gideceğem böyle giderse.

– Gonuşursunuz, tasalanma. Ağşamlar sandığa girmedi ya. Gedince de esgerden ayda bi mekdup yazarsın. Okuman var, yazman var canım oğlum benim. Tasalanma boşuna.

O gece Sadığın gözüne uyku girmedi. Kafasını, kimi olumlu, kimi olumsuz bin bir düşünce esir almıştı sanki. Ortalık ışımadan anasından önce kalktı. Anasını uyandırdı. O da kalkıp diğerlerini uyandırdı. Bir süre sonra yuvarlak sofranın başında çorbalarını içmek üzere toplandılar. Sadığın hiç yiyesi yoktu. Sofrada bir süre oyalandı. Sonra kalktı, bir şey söylemeden evden çıktı. Bahçeye indi. Anasının söylediği gibi kırmızı, pembe ve beyaz güllerden bir demet yaptı. Bahçede, sırtını ihtiyar kaysı ağacına yaslayarak oturdu, ortalığın iyice aydınlanmasını bekledi. Gün doğarken Asiye’lerin kapısındaydı. Avlu kapısından girip evin kapısını birkaç kez vurdu. Az sonra kapı açıldı.

Kapıyı Asiye açmıştı. Sadığı bekliyor gibi bir hali vardı. Sadık elindeki gül demetini Asiye’ye uzattı,

– Bizim bahçeden sana topladım bunarı, çok güzeller değel mi?

– Ne zahmet etdin, eline sağlık. Buyur içeri gir. Sofra hazırlıyodum. Beraber içerik çorbayı.

Sadık içeri girdi. Doğru ocağın başında, bir elinde büyük bir tas, diğerinde tahta bir kepçe ile çorba kazanının başında dikilen Şehriban’a kadar yürüdü, tası tutan elini eğilip öptü, başına kaldırırken tas suratına çarptı. Şehriban;

– Vah çocuğum, yavaş ol birez. Yüzün acıdı mı? Ben de mal gibi bakıyom, tası elimden yere goymuyom gız. Şaşgınnıkdan heç gafam çalışmıyo ki. Neyise, hoş geldin yavrım, geç otur şöyle.

Sadık, “Biz içdik çorbamızı. Sofradan galkıp geldim. Siz buyurun, çorbanızı soğutmayın.” dediyse de, kayın validesinin ısrarını kıramadı, sofraya birlikte oturdular. Şehriban ana ve çocuklar, tarhana çorbasına kaşık sallarken Sadığın iştahı da yerine gelmişti. Onlarla birlikte bir kere daha kahvaltı yaptı.

Bir hafta göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Asiye’yle Sadık hemen her gün akşamları buluştular. Bu buluşmalar daha çok Asiye’lerde oldu. Evleri dışında bir yerlerde buluşmaları zaten mümkün değildi. Nişanlı da olsa dışarıda birlikte görülmeleri çok ayıp sayılırdı. Asiye’nin babası ya da ağabeyi olmuş olsa evde görüşmelerine de asla izin verilmezdi. Şehriban’ın hoşgörüsüne borçluydular beraber olabilmelerini. Şehriban eskiden de severdi Sadığı. Damadı olduktan sonra öz oğluymuş gibi geldi ona. Asiye’nin yanından hiç ayrılmasa daha mutlu olacaktı sanki. Sadık çocuklarla da çabuk kaynaştı. Bu bir hafta içinde Sadık tam dört kere Asiye’nin elini tutma fırsatı buldu, çok mutlu oldu. Bir kere de yanaklarından öptü nisanlısını. Havalara uçtu adeta. Bu arada Asiye’yle düğün konusunu konuştular. Sadığın ilk izne gelişinde düğünlerini yaptırtmağa karar verdiler.

Pazartesi sabahı Cemal, anası Sarı Fatma, karısı Döne ve üç aylık oğlu Halil hep birlikte çıktılar, akrabalarını, yakın komşularını ziyaret ettiler. Cemal büyüklerin elini öptü, helallik aldı. Eve kuşluk vakti döndüler. Anası, Çakır Adile’ye gitmek üzere onları eve bırakıp çıkmayı düşünüyordu. Cemal’in bavuluna neler koyacağını konuşacaktı. Adile neler hazırlamıştı. Onları bilmek, görmek istiyordu. Bunu Cemal’e söyleyince Cemal;

– “Ana ben de seniğinen geliyim, Sadığınan gonuşacaklarım var. Yola çıkmadan bu eyi olacak. Hazırsan hadi çıkak” diyerek anasının koluna girdi. Birlikte çıktılar.

Adile telaş içinde ortalıkta döneleyip duruyordu. Fatma’yı görünce;

– “Eyiki geldin Fatma, ben de sana gelmeyi geçiriyodum aklımdan. Ayol Cemal’ın bavılına neler goydun? Ben bi şeyler hazılladım emme ne eğsik bilemedim. Bak işte, goyduklarım bunnar” diyerek bavulun içindekileri çıkartıp, tertibini bozmadan sandığın üstüne istifledi.

– Üsöyün, çamaşıra gerek yok diyo. Orda giyeceğe her şeyi verillerimiş. Öyle olunca ben de sadece iki gazak, bi şavlar, yeni dikdiğim bi dakım don, göynek, bi çüt çarık, şu üç çüt çoraplar, bi havlı, iki mendil, tıraş dakımı goydum. Üsöyün’ün verdiği dört mecidiye altını da göyneğinin içine dikdiğim cebe goyacağam, ağzını da bi gozel dikerim olur biter. Başga ne gonur bilemedim vallaa.

– Eyi, eyi. Her şeyleri goymuşun. Ben de böyle hazırlayım. Gız Adıle, birez de yiyecek şeyler goysak mı bavıllarına, sence nasıl olur?

– Çok eyi olur. Turşu, bekmez, pendir goysak eyi de çocukların bavılı ağarlaşacak. Buradan şehere eşşeğenen daşınır daşınmasına da, soğna? Gidecekleri yere kim bilir ellerinde bu ağar bavıllarınan ne gadar yörüyecekler bilemiyok ki.

Hüseyin,

– “Bunnara bile ehdiyaç yok. Asger ocağanda hepisini veriler, boşuna talaş yapıyonuz” diye bu hazırlıklara karşı çıksa da, aslında askerlikte her şeyin verilmediğini çok iyi biliyordu. Sırf çocukların yükü daha fazla ağırlaşmasın diye karşıymış gibi davranıyordu. Gerçi ne Çakır Adile’nin, ne de Sarı Fatma’nın itibar ettiği vardı onun söylediklerine. Sonuçta Adile, fazla yük olmayacağını düşündüğü, bir torba peyniri de yerleştirdi bavula. Bavulu kapatıp eliyle kilitledi. Bavulun anahtarını ve Hüseyin’in harçlık olarak hazırlayıp verdiği beş mecidiye altını oğlunun gömleğinin iç cebine yerleştirdi, cebin ağzını bir güzel dikti.

Sadık, ellerini öpüp helalaşmak için halasının, amcalarının, dayılarının evlerine gitti. Yengeleriyle, kuzenleriyle kucaklaşıp, helalleşti. Hayatta kalmayı başarmış tek yakını olan Durmuş dayısını Hasta yatağında ziyaret edip elini öptü. Hayır duasını aldı. En son Asiyelere gitti. Kaynanasının elini öptü. Şehri kadın damadını kucaklayıp yanaklarından öptükten sonra çıkartıp bir mecidiye altın haşlık koydu cebine. Sonra da avluya çıktı. Asiye’yle baş başa bıraktı Sadığı.

Asiye kollarını nişanlısının boynuna doladı, onu yanaklarından öptü. Sonra el ele mindere oturdular. Ne yapıp, edip geri döneceğine söz vermesini istedi Asiye Sadık’tan. Nerde olursa olsun fırsat bulur, bulmaz mektup yazmasını istedi kendisine.

– Mekduplarını bizim Bayram’a okudurum. Her mekdubuna cuvap yazdırırım. Nerde olduğunu, ne yapdığını bilmek isdiyom. Beni merakda bırakma, olmaz mı?

– Sen heç meraklanma Asiyem. Gider gitmez yazacağam. Seni habersiz bırakmam. Esgere çağaracaklarını bilseydim seni çok evel isdedirdim gız. Getmeden düğünümüz de olurdu. Şindi evli olurduk. Ne eyi olurdu değel mi? Esgere bu gadar erken çağaracakları heç aklıma gelmedi biliyon mu?

– Olan oldu gayli. Beklemekden başga elden ne gelir? Hayıllısıynan get, geri dön işallah. Erken de dönsen, geç de dönsen ben seni bekliyeceğem. Sen gendine eyi mıkayıt ol. Canını goru. Bi soysuzun gurşununa hedef olma noolur. Belki de irahat bi yere düşersin. Harbe, darba girmezsin. Böyük Irabbım seni bana bağaşlar. Her gun duva edeceğem geri dönmen için.

– Ben de duva ederim Asiyem. Allahım, sana gavışmadan, muradımızı almadan canımı almasın.

Eller birbirine kenetlenmiş, Asiye’nin başı Sadığın göğsünde hiç konuşmadan hayallere daldılar kısa bir süre. Anasının sesiyle irkildi Asiye;

– Asiye, gızım, Sadığı çağarıyolar. Getme vakdı gelmiş. Sarı Fatma’nın Cemal Adilegilde bekliyomuş. Sadık çabık gelsin deyi heber yollamışlar.

Sadık ve Cemal, Topal Hüseyin’in ayarladığı davul, zurna eşliğinde, iki gencin yakınları ve köyün çocukları tarafından köyün harman yerine kadar güle oynaya uğurlandılar. Bir heybe ve iki bavulu yerleştirdiği eşeği önlerine katan Hüseyin, Cemalın iki yaş küçük kardeşi Veli ve asker adayları, geride kalanlarla vedalaşıp şehrin yolunu tuttular. Onlar uzaklaşırken Adile, Şehri ve akraba kadınlardan birkaçı ağlıyordu. Diğer bazı kadınlar da onları teselli ediyordu.

İkindi yaklaşırken şehre girdiler. Heybeyi, bavulları sırtından aldıktan sonra eşeği, harabe bir evin bol çimenli bahçesindeki bir ağaca, ipini olabildiğince uzun tutarak, bağladı Sadık. Hüseyin gençleri teslim etmeden önce bir kebapçıya götürdü. Birer buçuk Tandır Kebabı söyledi herkes için. Telaş ve heyecandan, evde canları çekip bir şey yememişlerdi. Kebaba kurtlar gibi saldırdılar. Arkasından baklava istedi Hüseyin. Zevkle, iştahla karınlarını doyurdular. Şehirde terzi dükkânı olan, şehre her gelişlerinde uğramadan gitmedikleri, uzaktan akraba terzi Ahmet Efendiye uğradılar. Gençler Ahmet ustanın elini öpüp hayır duasını aldılar. Kısa bir hasbıhalden sonra Ahmet ustanın dükkanından çıktılar, teslim olmak üzere, şehrin görkemli taş binalarından olan şube binasına geçtiler.

Mesainin bitmesine bir saatten az kalmıştı. Şube yazıcısına gittiler, köyleririni, isimlerini söylediler. Çavuş;

– Nerde galdınız çaylaklar, sizden başga gelmiyen galmadı. Hadi şimdi doğru gumandanın huzuruna.

Önlerine düştü, yazıcı çavuşla birlikte asker adayları kumandanın odasını tıklatıp içeri girdiler. Çavuş;

– Kumandanım son iki aday da geldiler. Gelmiyen kalmadı kumandanım.

Kumandan, kollarının üzerine koyarak uyuklamakta olduğu masadan başını kaldırdı, karşısındakilere baktı, gürledi;

– Nerde kaldınız şu saate gadar yavşak herifler? Bari heç gelmeseydiniz. Sizden başka teslim olmıyan var mı bi bakın çevrenize? Köyünüz uzak olsa neyse. Köçeğin Kömü iki adımlık yol. Sizden başka kıyafetini almıyan kalmadı. Çıkın dışarı, kapının önünde bekleyin. Çavuş gelip alacak sizi. Defolun karşımdan.

Çavuşla birlikte gittikleri başka bir binadan içeri girdiklerinde onları yoğun bir küf kokusu karşıladı. Dar ve ışıksız koridorun sonunda bir kapıyı yumrukladı çavuş. Kapıyı açan asker çavuşu selamlayarak;

– “Buyurun Çavışım. Siz şöyle geçin. Ben bu çaylakların bedennerini ölçüyüm. Galan elbiselerden onlar için de bi şeyler uydurmuya çalışıyım” diyerek boynunda sallanan mezroyu aldı. Önce Cemal’ın önüne dikildi, adını sordu, boyunu ve belini ölçtü. Tahtaları iyice yıpranmış masanın üzerinde açık duran deftere bir şeyler yazdı. Sonra Sadık için aynı şeyleri tekrarladı. Tahta raflarda kalan çok az sayıdaki elbiseleri karıştırmağa koyuldu.

– Al bakıyım şunu, bedenine uyacağanı tahmin ediyom. Daha ufak beden galmadı. İşde bu da sana. Seninki de birez böyük gelecek emme başga da yok. Getdiğiniz yerde arkadaşlarınızınan değeş, tokuş yaparak daha uyğununu bulabilirsiniz belki. Hadi size de hayıllı olsun.

Ellerinde elbise torbaları yanlarında çavuşla, şubenin avlusunda bekleyen Hüseyin ve Veli’nin yanına gittiler. Çavuşun, onları o gece kalacakları koğuşa götürüp oranın sorumlusu olan onbaşıya teslim etmesi gerekiyordu. Sadığın ricası üzerine babasının elini son kez öpmesine izin vermişti çavuş. Baba, oğul birbirine sarıldı, Hüseyin oğlunu doya, doya kokladı, öptü. Gözleri nemlendi, oğluna göstermek istemedi, gömleğinin kollarıyla gözlerini sildi. Veli de abisiyle kucaklaştı, sarılıp öpüştüler. Çavuşun uyarısı ile ayrıldılar. Koğuşa giderken sık, sık dönüp el salladılar.

Şube binasına ek olarak, sonradan yapıldığı fark edilen tek katlı bu binanın dıştan görünüşü asıl binanın asaletine hiç yakışmıyordu. Sıvası dökülmüş yamrı, yumru duvarları, bir tarafından çökmeğe başlamış ve kiremitleri kırık çatısı, taşları aşınmış ve kırılmış üç basamaklı merdiveni, boyası dökülmüş ve tahtalarının arası açılmış kapısı ile, terk edilmiş görüntüsü veriyordu. Kapıyı açıp içeri girdiler. İki kişinin rahatlıkla geçebileceği genişlikte bir koridor oluşturularak tahta ranzalar sıralanmıştı iki tarafa da. İçerisi vilayetin her tarafından gelmiş asker adaylarıyla doluydu. Çoğunluğu yeni elbiselerini giymiş, arkadaşlarının önerileri doğrultusunda düzeltmeler yapmağa çalışıyorlardı. Bazıları da henüz giyinmemişti, elbiselerini incelemekle meşgullerdi. Çavuş getirdiği bu yeni adayları sorumlu onbaşıya taktim etti. Onbaşı defterini açıp isimlerini buldu ve işaretledi. Sonra da onlara boş olan iki yer gösterdi gecelemeleri için. Yanlarından uzaklaştı.

İkinci Bölüm

Ertesi sabah erkenden borazan sesiyle uyandılar. Koğuş sorumlusu onbaşı, bitişik koğuştaki karavanaya hazır olmak için on beş dakikalık bir zamanları olduğunu, birkaç kez bağırarak duyurdu. Karavana bir tayın ve bir tas mercimek çorbasıydı. Yemeğe başlamadan onbaşı;

– “İçinizde sofra duvasını bilen var mı?” diye yüksek sesle sordu. İki aday ve Sadık el kaldırdılar. Onbaşı, bunlardan en başta bulunan gence verdi görevi. Çorbalar içildikten sonra da onbaşı kendisi, padişahımız efendimize şükür duası okudu. Padişahımız çok yaşa! Nidaları ile karavana faslı sona erdi.

Şube kumandanlığının hazırlattığı 4 adet at arabasına dokuzar, onar aday bindirildi. Yerköy’e doğru yola çıkıldı. Uğurlamak için orada bulunan az sayıdaki yakınlarla, arabalardakilerin karşılıklı el sallamaları, mendil sallamaları, giderek birbirinden uzaklaştı. Kulaklarda yalnızca tekerlek demirlerinin taş kaldırımlarda çıkardığı tıkırtı sesleri kaldı. Kafile kumandanı, öğlen vakti saat iki’ye doğru tren istasyonuna varacaklarını hesaplıyordu. Aynı gün öğleden sonra üçte gelecek olan tren kafileyi, Ankara aktarmalı olarak Konya’ya götürecekti.

Yozgat Yerköy arası, at arabasıyla dört saatten biraz fazla çeken bir mesafeydi. Normal olarak, kafile kumandanının hesabıyla saat ikide Yerköy’de olmaları gerekiyordu. Yol üzerindeki Sarayköy’de, oğulları da arabalarda olan, iki aile araba konvoyunu durdurup son kez çocuklarını görüp kucaklaşmak isteyince bir süre geç kaldılar. Ama trenin varışından önce geldiler Yerköy istasyonuna. Tren, istasyona yanaştığında herkes bavulları ve şubede verilen sırt çantaları ile hazır bekliyorlardı. Kapılar açıldı. Birkaç yolcu ile birlikte asker adayları açılan kapılara hücum etti. Aşağıda yolcu kalmayınca tren en tiz perdeden ıslığını çaldı, kara dumanlarını püskürterek ağır, ağır hareket etti.

Ortalık ağarırken tren, yine o tiz ıslığını çalarak, Ankara garına girdi. Görevli memur daha tren durmamışken, kompartımanları tek, tek dolaşarak, trenin Ankara’ya geldiğini, Konya yolcularının burada inerek, üç numaralı hattaki trene binmeleri gerektiğini, Eskişehir ve İstanbul istikametine gidecek yolcularının aynı trenle yollarına devam edeceğini, trenin yarım saat sora kalkacağını, saat tam yedide herkesin öteki trende olması gerektiğini birkaç kez tekrarlayarak duyurdu. Bunun hemen ardından da kafile kumandanı astsubay, adaylara;

– Bütün asker adayları burada iniyoruz. Trende kimse kalmasın. Anlaşıldı mı?

Tembihini yüksek sesle kafileye duyurdu.

Yol boyunca, başka istasyonlardan binen yeni adaylarla kafile ‘yüz’ sayısını aşmıştı. Trenden indikten sonra Ankara garının önündeki meydanda toplaştılar. Başçavuş rütbesindeki astsubay ve yardımcısı bir onbaşı, kafileyi ayrı, ayrı saydılar, aynı sayıyı bulduklarını öğrenince birbirlerine bakıp memnuniyetle gülümsediler. Yürüyüşe geçmeden önce başçavuş;

– Buranın çarşısı on dakikalık mesafede. Üçerli yürüyüş düzenini bozmadan oraya kadar yürüyeceğiz. Bizim trenin hareketine daha dört saat var. Çarşıda, ikişerli, üçerli guruplar halinde dükkanlardan ihdiyaçlarınızı karşılıyabilirsiniz. Çarşıya gitmeden, ihtiyacı olan varsa isdasyonda kenef var. Şuradan sağa dönünce göreceksiniz. Kapısında yazıyor ama çoğunuzun okuma yazması yok. Okuma bilen biri gösdersin. Hem büyük, küçük ehdiyaçlarınızı giderir, hem de elinizi, yüzünüzü yuyabilirsiniz. Yarım saat sonra herkes burada olsun. Toplanma yerimiz burası. İşini gören buruya dönecek, annaşıldı mı?

Ankara garı oldukça hareketli görünüyordu. Ülkenin diğer büyük kentleriyle en önemli ulaşım noktasıydı burası. Değişik yönlere her gün beş tane tren bu gara uğrayıp yolcu indiriyor, yolcu bindiriyordu. O yıllarda kara yolu taşımacılığı sadece kasabalara çalışan posta arabalarından ibaretti. Bunların da birkaçı döküntü görünümlü otobüsler, diğerleri ise at arabasıydı. Şehirde işi olanlar genelde yaya ya da at, daha çok da eşeklerle saatler, hatta günler süren yolculuklar yapmak zorunda kalırlardı. Motorlu taşıt neredeyse yok gibiydi. Köylünün, kısa mesafelerde trenle seyahat etme olanağı, hemen hiç yoktu. Trenler uzun mesafeler için yolcu kabul ediyordu. Zaten kısa yolculuklar köylünün altından kalkamayacağı kadar pahalıya geliyordu.

Konya treninin hareket saatine daha bir saatten fazla zaman varken herkes çarşıdan istasyona dönmüştü. Üçerli, dörderli guruplar halinde bir araya gelerek sohbet eden adaylar, kumandanın çaldığı düdükle o tarafa dikkat kesildiler. Yardımcı onbaşının da el işaretiyle başçavuşun önünde toplandılar. Kumandanın isteği üzerine üçerli sıra oldular. Bir kere daha sayıldılar, eksik bulunmadığından emin olunduktan sonra kumandan adaylarla birlikte, trenin hazır beklediği, üç nolu perona yürüdü.

Trenin yanında bekleyen iki görevliden biri, başçavuşun uzattığı kâğıtları inceledi, kapının yanına dikilerek, binmelerini işaret etti. Binenleri teker, teker saydı. Tamam olunca başçavuşa hayırlı yolculuklar diledi, kâğıtları tekrar iade etti.

Bindikleri vagonda kompartımanlar yoktu. Vagonun iki yanına da uzun, kalasa benzer tahtalardan oturacak yerler konulmuştu. Vagonda, asker adaylarından başka yolcu yoktu. Anlaşılan trenin iki vagonu sadece bu adaylara ayrılmıştı. Adaylar, bavullarını oturdukları tahtaların adlına yerleştirdiler. Karşılıklı olarak tahtaların üzerine dizildiler. Trenin hareketini beklemeğe başladılar.

Tren, tam saatinde düdüğünü çalarak, oflaya, puflaya hareket etti. Aşağıda koşuşanlar, bağırıp, çağıranlar, oğlunun, kocasının, kardeşinin vagonun penceresinden uzattığı elini tutup bırakmak itemeyen analar, babalar, kardeşler… Çok sayıda yolcu vagonların penceresinden sarkmış, kendilerini uğurlamağa gelen yakınlarını son bir kere daha görebilmek, onlara dokunabilmek umudu ve telaşı içindeydiler. Tam bir curcuna yaşandı kısa bir süre. Tren hızlandıkça gar binası ile birlikte, ellerini sallayarak bekleşen insanlarda giderek uzaklaştı, sonra kayboldular.

Tren sabahın altısında Konya’daydı. Yolda bir istasyonda, karşıdan gelmekte olan bir treni, iki saate yakın bir süre beklemişlerdi. Bu yüzden Konya’ya varışları gecikmişti. İstasyonda indiler. İstasyonun önündeki alanda başçavuş sayımını yaptı, eksik olmadığını saptadıktan sonra karşılarına geçip, herkesin duyabileceği bir sesle;

– Benim, sizi kumandanlık yetkililerine teslim ettikten sonra görevim sona eriyo. Burada on beş gün, belki de daha fazla bi süre eğitim göreceksiniz. Sonra da dağıtılacaksınız. Allah yardımcınız olsun. Haydi şimdi düzgün bi şekilde yürüyoruz. Gideceğimiz yer çok uzak sayılmaz. Yarım saate galmaz orada oluruk. Uygun adım marş.

Başçavuş önde, kafile arkada, hiç de uygun olmayan adımlarla yürüyüş başladı. Onbaşı ortalarda, yürüyüş kolunu arkadan ve önden kontrol ediyordu. Bir köşeyi dönüp yeni bir sakakta ilerlerken, bir aday ara sokağa sapıp hızla uzaklaşmak istedi. Durumu fark eden onbaşı, teçhizatını oracıkta bırakarak peşinden koştu. Kısa süre sonra da adayı yakalayıp getirdi. Ankara’nın Çubuk köyünde olan, on beşinden büyük göstermeyen çocuğu kumandanın karşısına dikti. Başçavuşun, sağlı, sollu tokatları çocuğun suratında patladı. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi yürüyüş devam etti. Sıralar düzgün olmasa da, yürüyüşü uygun adımla bir ilgisi olmasa da garnizona kadar fazlaca dağılmadan yürüdüler. Nizamiye kapısında görevli bir subay, kafile başkanı başçavuştan aday listesini kendisine vermesini istedi. Başçavuşun uzattığı listeden okuduğu isimlerin teker, teker nizamiye kapısından girişlerini denetledi. Yüz üç adayı teslim aldığını bir tutanak halinde yazarak başçavuşa verdi.

Sadık da, Cemal de gördükleri karşısında şaşkınlıktan donup kalmışlardı adeta. Bu kadar büyük bir alanın olabileceğini asla düşünmemişlerdi. Alan o kadar genişti ki, ne kadar bağırsan, bir ucundan öteki ucuna sesin ulaşmazdı. Alanın uzak bir köşesinde tek katlı, iki katlı bir yığın yapı vardı. Bu yapıların ortasında diğer binalardan daha büyük, dört katlı bir bina göze çarpıyordu. Alanın Kuzey tarafı ağaçlıktı, adeta bir ormanı andırıyordu. Geri kalan otlarla kaplı alanda onar, on beşer askerden oluşmuş onlarca küme görünüyordu. Bir başka köşede de çok sayıda at ve bu atlara inip binen, dolaşan askerler vardı.

Nizamiyede kafileyi teslim alan subay, başlarına bir çavuş vererek kafileyi garnizon binalarına yönlendirdi. On dakika kadar süren bir yürüyüşün sonunda bir binanın önünde durdular. Çavuş iki basamaklı merdiveni çıkıp taşlıktan, eliyle sağındaki binayı da işaret ederek herkesin duyabileceği bir sesle;

– Şindi hepiniz bana gulak verin. Burası ve şu yandaki bina sizin goğuşunuz. Alt gatlar yemekhane, banyoluk ve ayakyolu gatıdır. Üs gatlar da yatakhane. Şimdi size yarım saat dinlenme, yerleşme molası veriyom. Bu yarım saatin bitiminde hepiniz gine bu aynı yerde işdima olacaksınız. Herkeş ağnadı mı? Hadi goğuşlarınıza marş, marş.

Sadıkla Cemal ikinci binaya yöneldiler. Doğruca üst kata çıktılar. Goğuşun sonlarına yakın bir ranzayı belirleyip, bavullarını yatağın üzerine koydular. Sadık üstte yatmak istediğini söyledi. Cemal buna hiç itiraz etmedi. Bir hayli yorulmuşlardı. Bavulları ranzanın altına sürdüler, postallarını çıkartıp, elbiseleriyle yataklarına uzandılar. Kendilerini yatağa attıklarında, ne kadar yorulmuş olduklarını daha iyi duyumsadılar. Beş dakika bile geçmeden, diğer pek çok arkadaşları gibi, ikisi de sızıp kaldılar.

Tiz bir düdük sesinin ardından çavuşun gür sesiyle Sadık yerinden sıçradı. Ranzadan indiğinde Cemal hala gözlerini oğuşturuyordu. Çavuş;

– “Beş dakka içinde aşağıda tekmilde bulunmıyanı yakarım Allahama, kitabıma. Dışarıda bekliyom, hadi davranın bakıyım.” diyerek koğuşu terk etti. Koğuşta olağanüstü bir hareketlilik başladı. Beş dakika sonra alanda olabilmek için bazıları gömleğinin düğmelerini ilikleyemeden, bazıları da postallarının bağlarını bağlayamadan kendilerini dışarı atmak zorunda kaldı. Sonuçta, beş dakika sonra herkes koğuşun önünde hazır sayılırdı.

Çavuş, yüksek sesle herkese hitaben;

– Peygamber ocağına hoş geldiniz. Burası Konya Temel Eğitim garnizonu. Burada bir ay boyunca asgerliğin temel eğitimini alacaksınız. Bu gışlada 6 adet acemi bölüğü mevcut. Her bölükde yaklaşık 260 asger var. Bizim bölüğümüzle beraber üç bölük piyade bölüğüdür. Biz ikinci bölük oluyoruz. Her bölük beş tane takımdan meydana geliyor. Her takım da gine beş mangadan oluşuyor. Bölüğün gumandanı yüzbaşıdır. Takımın gumandanı başçavış, manga gumandanı da onbaşıdır. Buradaki eğitimi size manga gumandanınız yapdıracaktır. Bir ayın sonunda her biriniz zıpkın gibi birer asker olarak buradan birliklerinize dağılacaksınız. Soru sormak isdiyen var mı?

Kimseden bir ses çıkmadı.

O gün, bir gün sonra başlayacakları temel eğitim için gerekli hazırlıklar yapıldı. Önce, listeden okunan isim sırasına göre guruplandırılarak depoya götürüldüler. Kendilerine gerekli olan teçhizat, üzerlerine zimmetlenerek dağıtıldı. Sonra on ikişerli, manga dedikleri guruplara ayrıldılar. Manga kumandanı olan onbaşılar guruplarını toplayıp eğitim yapacakları alana götürdü. Dağıtılan teçhizatın ne işe yaradığını, nasıl kullanılacağın göstererek anlattı. Daha bir sürü gerekli, gereksiz şeylerden söz etti. Diğer guruplar da yanlardaki alanları doldurmuşlar, onlar da kumandanlarının anlattıklarını dinliyorlardı. Öylen yemeği zamanı yaklaşırken Onbaşı;

– “Az sonra garavana borusu çalacak. Şimdi doğru koğuşlara gidiyoruz. El, yüz yuma ve ehdiyaç giderme için on beş dakkanız var. İşini bitiren 4 numaralı goğuşdaki yemekhaneye gelecek. 4 numarayı bilmiyen sorup öğrensin. Bugün akşama gadar serbessiniz. Urbalarınızın söküğü, eğsik düğmesi vesaire varsa dikin, düzeltin. Üsdüne uymıyannar değiş tokuş yapsın. Sonra da hamama girip bi güzel yunun. Yarın hepinizi tertemiz, filinta gibi gormek isdiyom. Şimdi serbessiniz, hadi dağılın.” komutu ile o günkü görevini noktaladı.

Ertesi gün kalk borusu çaldığında ortalık yeni ağarmaya başlamıştı. Koğuş binasının alt katında üç tane musluklu çeşme vardı. Sadık bir süre kuyrukta bekledi, el yüz yıkadıktan sonra tekrar yukarı çıkıp giyindi. Cemal’le birlikte dışarı çıktılar. Yemekhaneye doğru yürüdüler. Yemekhaneye yaklaştıkça, başka koğuşlardan gelenlerle, sayıları giderek arttı. Henüz karavana borusu çalmamıştı. Bir köşeye çekilip beklediler. Güneş ufuktan oklarını dört bir yana uzatırken boru sesiyle alan hareketlendi. Herkes yemekhanenin kapısına hücum edince de izdiham oluştu. Bir başçavuş sahanlığa çıkıp, verdiği tehdit içerikli emirlerle ortalığı biraz yatıştırdı. Kısa bir süre sonra da kapının önü tamamen boşaldı.

Manga kumandanlarının uyarısıyla, yemekten sonra bütün mangalar dışarıda, belirlenen yerlerde toplandı. Sonra, kumandanları başlarında olmak üzere, koğuşlarına gittiler. Koğuştaki malzeme odasından, kazma sapını andıran birer sopa, çeşmelerden su doldurdukları matara ve fişek yuvalarına, gerçek mermi yerine, fişeği andıran ağaç mermiler yerleştirilmiş birer fişeklik alarak dışarıda bekleyen onbaşının yanına döndüler. Onbaşının gösterdiği şekilde fişekliği kuşandılar, mataraları palaskalara taktılar, sopaları da tüfekmiş gibi omuzlarına yerleştirdiler. Üçerli sıralar oluşturup onbaşının komutlarına uyarak eğitim yerine hareket ettiler.

Bir süreden beri askeri eğitim ‘Alman Askeri Eğitimi Sistemi’ne göre yapılmağa başlanmıştı. Orduların yapısı da Alman sistemine dönüştürülmüştü. Bütün askeri eğitim birliklerinde, ordu, kolordu ve tümen karargahlarında Almanya’dan getirtilmiş subaylar bulunuyordu. Bunlar, Osmanlı ordusunun yapısını yeniden düzenlemek ve gerekli eğitimi sağlamakla görevliydiler.

Askeri eğitimlerine, onbaşının teker, teker karşısına alarak -Rahat! Hazırol!- komutlarının gereğini yapmayı öğrenmekle başladılar. Arkasından selam vermeyi, emir almayı, uygun adım yürümeyi çalıştılar. Bir ara, Çorumlu bir aday sopasını izinsiz yere bıraktığı için onbaşıdan iki tokat yedi. Onbaşı;

– “Bunnar sizin silahınız, silah demek namus demekdir. Ölseniz de silahınızı bırakmıyacaksınız. Herkeş ağnadı mı?” diyerek mangayı uyardı. Dört saatlik öğle sonrası talimi boyunca onbaşı öğrettiklerini tekrarlattı. Arada bir toplaşarak onbaşının uyarılarını ve bilgilendirmelerini dikkatle dinlediler.

Akşam karavanasından sonra koğuşlarına çekildiklerinde Sadık bir hayli yorulduğunu fark etti. Ranzaya uzanır uzanmaz Asiye gözlerinin önünde canlandı. Onu ne kadar çok özlediğini fark etti. Birlikte oldukları zamanlarda söylediği bütün sözleri kulaklarında yeniden çınladı. Ona bir an önce kavuşmak için her şeyi göze alabileceğini düşündü. Nişanlısının, kendi elleriyle işlediği, “Baktıkça beni hatırla.” diyerek ona verdiği, hep gömleğinin iç cebinde taşıdığı beyaz mendili çıkarttı, kimsenin fark edemeyeceği şekilde, elinde gizleyerek uzun, uzun kokladı. Gözleri buğulandı. Ağlamamak için kendini zor tuttu. Alt ranzadaki Cemal’in sesiyle irkildi:

– Sadık, noorüyon la, sesin, soluğun kesildi. Yatar yatmaz uyumadın ya? Uyuyon mu yoosa?

– Uyumadım da köy geldi aklıma. Neydiyolardır ki şindi. Bizi gonuşuyolar mıdır sence?

– Bak ne diyom biliyon mu? Yarın öylen yemeğenden soğna birer mekdup yazak eve, olmaz mı? Önce gendiğinkini yaz, o bitince de benimkini. Sağ salim gelip birliğimize gatıldığımızı yazak. Meraklanmasınlar. Bizi merak etmeyin, biz eyiyik, çok irahatık deyi yazarsın. Neyise, o zaman aklımıza gelen başga şeyleri de yazarsın.

– Doğru diyon Cemal yav. Bi eve bi de Asiyiye yazıyım, emme Asiye ona yazdığımı da babama okudur herhal. Ona gore yazmam ilazım. Neyise, ne yazacağamı yarına gadar düşünürüm. Sen de yazdıracaklarını düşün.

– Kağadın, galemin var mı?

– Yok valla.

– Yarın onbaşıya sorar, nerde satıldığını öğrenirik, bu gadar asger mekdup yazacakdır helbet. Çaresini düşünmüşlerdir bence.

– Haklısın, yakın bi yerde muhakgak bi tükan vardır zahar. Yavu Cemal; bizim onbaşıyı nasıl buldun? Bence kotü biri değel. Gerçi bugün Çorumluya esaslı iki şamar vurdu ya. Sence Çorumlu hak etmiş miydi?

– Herhal hak etdiydi. Elindekinin onun silahı olduğunu söyledi. “Silah namısdır.” dedi. Demekki bi bildiği var.

– Emme herkeş biliyo ki o bi ağaç zopa. Silah olsa neyse. Bence birez haksızlık.

– Sen öyle diyoran…

Ertesi gün eğitim alanında koşu yaptılar, yat, kalk ve uygun adım yürüyüş talimleri çalıştılar. Öylen teneffüsünde onbaşıya, mektup yazmak için kâğıt kalemi nerden sağlayabileceklerini sordular. Onbaşı onlara kantinin olduğu binayı tarif etti. Sadık, Cemal’le birlikte gidip kantinden birkaç mektup kâğıdı, aynı sayıda zarf ve bir ‘sabit kalem’* aldı. Oradan doğruca koğuşa gittiler. Sadık;

– Cemal evela senin mekdubunu yazıyım. Ne de olsa sen diyeceğen, ben yazacağam ya. O daha golay olur. Ben gendiminkileri aklıma geldikce not ederim. Ağşam yatmadan evel de yazarım, temam mı?

-Benim için fargetmez. Sen nasıl diyosan öyle yapak. Yazacak olan sensin.

Sadık köydeyken, okuması için kendisine getirdikleri asker mektuplarından öğrendiği ‘mektup giriş kısmını’ aynen kâğıda geçirdi. Asker mektuplarının değişmeyen giriş şarblonu aşağı, yukarı şöyleydi:

Derunu dilden ve canı gönülden pek muhterem böyüklerim. Evela üzerime farz olan baki selamımı arz eder böyüklerin ellerinden, guccüklerin gozlerinden muhabbetle öperim. Mekdubumu diğniyen bütün gonu, gomşuya da selam eder ellerinden öperim. Ana, nasılsın, eyi misin. Eyi olmanı cenabı Allahdan niyaz eder, o gülden nazik ellerinden öperim. Baba, nasılsın, eyi misin. Eyi olmanı canabı Allahdan niyaz eder ellerinden öperim. Eğer siz de ben değersiz oğlunuzdan sual edecek olursanız, size yazmış olduğum bu mekdubumun son satırına gadar sıhat ve afiyetdeyim…

Sadık, Cemal için yazdığı mektubun girişini bu biçimde yazdıktan sonra Cemal’ın ağzından bu birkaç gün içinde neler yaşadıklarını yazdı. Talimgahta neler yaptırdıklarını, koğuşlarını, yemekhaneyi, hamamı, onbaşıyı yazdı. Sadıkla yatakhanede altlı, üstlü yattıklarını, aynı mangada olduklarını yazdırdı Cemal. Daha şimdiden hepsini çok özlediğini yazdırdı. Karısının adını zikretmeden;

– Anacığım, gelinini benim için öp. Çocukları öp. Sakın beni merak etme. İrahatım yerinde. Sizden başga bi düşüncem yok. Ellerinden öpüyom. Seni seven oğlun Cemal.

Sadık yazdıklarını baştan sona bir kere de okudu Cemal’e. Cemal’in;

– Çok gözel olmuş, elline sağlık, tertibim. Seninkileri de yazıncı hemen yolluyak. Kimbilir gaç gunde geçer ellerine. Ellerine acaba geçer mi dersin?

– Geçmezse bi daha yazarık. Mekdup onnarı bulana gadar yazarım.

– Sana bi şey deyim mi? Anam mekdubu kime okutdudurur bilemem emme, diğnerken durmadan ağlıyacağanı biliyom. Emme Zöhre ağlamaz. O heç bi şeye golay, golay ağlamaz.

– Garıyın ağlayıp, ağlamıyacağanı nerden biliyon ki? Belki anandan bile çok ağlar.

– Gaç yıllık garımı bilmezmiyim. Peki Asiye sence ağlar mı dersin?

– Ağlamasını isdemem doğrusu. Üzülmesini isdemem. Asiyenin her zaman gulmesini isderim ben. Niye ağlasın ki?

Sadık kendi mektuplarını yazamadan içtima borusu çaldı. Ellerindeki zarfı, kâğıtları, kalemi alel acele yatağın altına saklayıp, alt kattaki teçhizat koğuşuna indiler. İçtima yerine zamanında gidemeyip onbaşıdan tokat yemek, laf işitmek istemiyorlardı. Malzemelerini kuşanıp içtima yerine yürüdüler. On dakika kadar sonra da diğer mangalarla birlikte eğitim alanına vardılar.

O gün, sabahları koşu yürüyüş, spor, yat, kalk çalışmaları, öğleden sonra da tüfek tutuşu, tüfeği koruma, ateş etme biçimleri, süngü tanıtımı üzerine nazari bilgiler ve tüfek niyetine taşıdıkları sopa üzerindeki uygulamalar şeklinde gerçekleşti. Onbaşı, bir hafta sonra bu talimlerin gerçek tüfeklerle yapılacağını, herkese bir tüfek ve bir süngü verileceğini, bunların herkesin üzerlerine zimmetleneceğini söyledi. Bunu üzerine Zileli Mahmut elini kaldırıp;

– “Gumandanım, zimmetleme ne demek oluyo? Bilemedim de.” “diye sordu onbaşıya. Aslında mangada zimmet’in ne anlama geldiğini kimse bilmiyordu da, kimse onbaşının nasıl tepki vereceğini kestiremediğinden sormağa cesaret edememişti. Zileli’nin sorması herkesi rahatlattı. Herkes onbaşının vereceği yanıta dikkat kesildi.

– Zimmet demek, o şey size ait demek, sizin üzerinize gayıtlı demek. Sizden geri isdenecek demek. Geri isdendiğinde de teslim aldığınız gibi iyade edeceksiniz demek. Yani onnarı kimsiye veremezsiniz. Kimsiye emanet edemezsiniz, gaybedemezsiniz, gırıp, doküp zarar veremezsiniz, ağnadınız mı?

Günler, bu temel eğitim sürecinde yeni şeyler öğrenilerek ilerliyordu. Uzun mesafeli gece, gündüz yürüyüşleri, koşular, taarruz, savunma tatbikatları yaptılar. Birkaç kere tekrarlanan sanal atış talimlerinin ardından, gerçek mermilerle, yüz metre kadar uzaklıktaki hedefe, astsubay ve çavuşların nezaretinde, beşer mermi attılar. Dağıtıma gitmeden son bir taarruz tatbikatları kaldığı söyleniyordu. Çarşamba günü eğitim bitiyordu. Bir günlük şehir izninin ardından dağıtıma gidiyorlardı.

Posta eri Sadığa, memleketten mektubu olduğunu söylediğinde heyecandan kalbinin duracağını sandı bir an Sadık. Dağıtıma iki gün kala gelmişti mektubu. Mektubu alıp, fırtına gibi koğuşa girdi. Zarfın sol üst köşesinde “Gönderen Baban Hüseyin” yazıyordu. Zarfı yırtar gibi çabucak açtı. İki kâğıt çıktı zarfın içinden. Birisi, “Sevgili oğlum Sadık” diye başlıyordu. Öteki de “Nışanlım Sadığa” başlığı taşıyordu. Sadığın kalbi daha da hızlı atmağa başladı. Yazı çok kötü olmasına karşın Asiyenin yazdırdığı mektubu soluksuz okudu. Asiye, kendisine yazdığı mektubu aldığını, çok sevindiğini yazmıştı. Elinde, mektubunu değil de sanki Asiye’nin sıcacık elini tutuyor gibi geldi. Derin bir iç çekti, mektubu kokladı, yine gözleri buğulandı. Bir süre öylece baktı mektuba. Düzgünce katladı, koynuna sakladı. Sonra babasının mektubunu okudu. Babası, gönderdiği mektubu aldıklarını, aynı gün cevap yazdırdığını, burada herkesin iyi olduğunu, tek düşündüklerinin kendisi olduğunu söylüyordu. Kendilerini hiç merak etmemesini, kendine iyi bakmasını, yine mektup yazmasını istiyordu. Kumandanlarının ellerinden, küçüklerin de gözlerinden saygı ve hasretle öptüklerini yazarak bitiyordu mektup.

Sona yaklaştıkça talimler daha bir yorucu olmağa başlamıştı. Akşam, karavanadan kısa bir süre sonra sızıp kalıyordu Sadık. O akşam koğuşa gelir gelmez mektupları cevaplandırmayı kararlaştırdı. Tarihine bakmak bahanesiyle Asiye’nin mektubunu çıkarttı. Kokladı. Açtı. Mektuba tarih konmamıştı. Bir kere daha kokladı, öptü, katlayıp yine gömleğinin iç cebine koydu. Babasının mektubunu çıkardı bavulundan. Tarihine baktı, hesapladı, yazılalı on dört gün geçmişti. “Demekki mekdubun varıp dönmesi bir aya yakın sürüyo.” diye söylendi alçak bir sesle. Yatağının üzerine çıkarttığı bavulunu açtı, kâğıdı, kalemi çıkarttı, bavulun üzerine koyduğu kâğıda yazmağa başladı:

Çok gıymetli Asiyem

Evela, mahsus selamımı gönderir, sürmeli gozlerinden doya, doya öperim. Nasılsın gozümün feri, goğnümün sultanı. Mekdubunu aldım. Tıpgı senin gibi kokuyo. Arada bi açıp kokuluyom biliyon mu? Yazdığın mekdubu ya ayrı gonder, ya da babam gormeden zarfa gizlice goy. Yazdıklarını okumasın, ben utanırım. Biliyon mu gız, gün boyu hep seni düşünüyom. Aklımdan heç çıkmıyon. Ah, bi guş olup da uçup yanına gelebilsem, seni gorsem diye duva edip hayal ediyom emme olmuyacağanı da biliyom. Dağıtıma iki gunümüz galdı. Bundan soğnaki mekdubumu gettiğim yerden yazarım gayli… Allaha emanet ol. Seni çok seven Sadık.

Sadık yazdıklarını beğenmediği için iki kere kâğıdı yırtıp atmış, yeniden başlamıştı yazmağa. Mektubunu bitirdiğinde herkes yatmış, şurdan, burdan horlamalar başlamıştı. Cemal, mektubu gelmediği için üzgündü. O da Sadığa hayırlı geceler dileyip yatmıştı. Sadık bir süre daha Asiye’yle birlikte olduğu hayaller kurdu. Ona sarılıp yatacağı, sıcaklığıyla kavrulacağı zamanların özlemini derinden hissetti. Gözleri buğulandı. Bir süre bu duygu selinin geçmesini bekledi. Yazdığı mektubu yastığının altına koydu. Kalemi, kalan kâğıtları tekrar bavula yerleştirdi, kapatıp, sessizce bavulunu yerine koydu. Yatağına girip battaniyesini kafasına çekti.

Sabah karavanadan sonra ilk işi mektubu postaya vermek oldu. Babasına da akşam yazmayı planlamıştı. Bu arada belki Cemal’ın mektubu da gelir, ikisini birden yazardı. Yarın tüm askerlere tam dört saat şehir izni çıkacaktı. Bu bir ay boyunca sadece cuma günleri ikişer saat olmak üzere iki kere şehir iznine çıkmışlardı. İki saatte ancak cuma namazı kıldıktan sonra bir yemek yiyip, Lunapark’a gidebilmişlerdi Cemal’le. İkisi de Mevlâna türbesini ziyaret etmeğe kararlıydılar. Yarın muhakkak oraya gideceklerdi. O gün eğitim süresince dağıtımda nereye gönderileceğinin kaygısını yaşadı Sadık. Savaş olan bir cepheye mi, bir askerlik şubesine mi, ya da bir dağ başında ıssız bir karakola mı gönderileceğini düşündü durdu.

Akşam, yemekten hemen sonra bölük yazıcısı yemekhaneye geldi, bir sıranın üstüne çıkarak, ismi okunan erin gelip kâğıdını almasını herkesin duyabileceği bir sesle duyurdu. Yine aynı tonda isimleri okumağa başladı. İsmi okunan kalkıp çavuşun uzattığı kâğıdı alıp oradan uzaklaşıyordu. Buradakilerin pek çoğu okuma yazma bilmediklerinden, verilen kâğıtlarda dağıtım yerlerinin yazılı olduğunu tahmin etseler de, nereye gönderildiklerini bilmiyor, mangalarından ya da yatakhaneden tanıdıkları, okuma yazma bilen, birini gözlerine kestirip ellerindeki kağıtla birlikte soluğu o arkadaşlarının yanında alıyorlardı. Kâğıtta yazılan yeri öğrendiklerinde çoğunun suratı asılıyor, şansına küfredenler, “oralardan nasıl geri dönerim” diye sızlananlar, başlarını öne eğip sessizce uzaklaşanlar, arkadaşları tarafından teselli edilmeğe çalışılanlar giderek artıyordu. Arada bir sevinçten kâğıdını okuyan arkadaşının boynuna sarılanlar da olmuyor değildi.

Listenin sonlarına yakın, önce Cemal’ın ismi, hemen ardından da Sadığın ismi okundu. Cemal, Sadığın kâğıdını almasını bekledi. Sadık, yüzü allak, bullak elindeki kâğıdın titrediği açıkça görünür biçimde Cemal’a;

– Ben yandım Cemal. Yemen’e gonderiyolar. Yedinci Ordu, Üçüncü Tümen, yazıyo. Ben Yemen’den nasıl geri gelirim ki? Söylesene. Yemene giden birinin geri döndüğünü duyan, bilen var mı?

– Şindiden gaygılanıp üzülme be Sadık. Allah öldürmediğini öldürmez. Sen onu bırak da benimkini oku. Ben neriye gediyom okusana?

Sadık Cemal’ın uzattığı kâğıdı aldı,

– Seninki daha eyi, dördüncü ordu, birinci tümen, Trabzon. Keşgem benimki de Trabzon olsaydı.

– Yani sen şindi eyi mi diyon benimkine?

– Yavu Cemal Yemen gibi mi Trabzon? Aha şurda, burnuyun dibi. Emme 4. ordu harpde mi değel mi bilmiyom. İşallah harb etmiyolardır. Eğer öyleyse yan gelip yatacağan işde, gel keyfim gel.

***

1910’lu yıllarda Arabistan yarımadası, İngilizlerin, Fransızların, Almanların ve İtalyanların cirit attığı bir alandı. Bu ülkelerin, bölgede söz sahibi olma amacı ile, yerli halkı kışkırtmaları sonucu Osmanlı İmparatorluğu’nun başındaki en büyük sorunlardan biri oldu. Bu kışkırtmalarda, Arapçayı iyi konuşan Lavrens adındaki İngiliz’in büyük katkısı oldu. Kutsal topraklar, Bölge Şerifi adı verilen emirlikler tarafından yönetiliyordu. Bu emirliklerin yönetimindeki Müslüman Arapların bazı önemli ayrıcalıkları vardı. Vergi ödemiyorlardı. Askerlik yükümlülükleri yoktu. Bunun da ötesinde, Osmanlı sarayı her yıl bu şeriflere, kutsal yerleri korumaları için, çok yüklü paralar (altın olarak), kıymetli hediyeler gönderiyorlardı. Şerifler aldıkları bu yüklü altınlarla İstanbul’da, boğazda yalılar, köşkler satın alıyorlardı. Bu para ve hediyelere karşılık olarak ise sadece halifeye bağlılıklarını bildiriyor, dualarını yolluyorlardı.

Arapların Osmanlıya karşı isyanları 1800’lü yılların başına kadar uzanır. İlk isyan 1806’da, şimdiki Suudi Arabistanı yöneten Suud Ailesinin büyük dedeleri olan Abdullah tarafından gerçekleştirilmiştir. İsyancılar Mekke’yi ele geçirerek egemenliklerini ilan etmişlerdi. O tarihte Mısır Valisi olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Mekke isyanını bastırmış, Suud Abdullah’ı da yakalayıp İstanbul’a yollamıştır. 1819’da Abdullah idam edilmiştir.

Dünya harbi başlayınca bu şeriflerin önemli bir kısmı İngilizlerin destekleriyle Osmanlı birliklerine baskınlar yapmağa başladılar. Özellikle çöl şartlarına uyum sağlayamayan Anadolu çocuklarını gece baskınlarıyla kırıp geçiriyorlardı. Bu şeriflerin en güçlülerinden, aynı zamanda Osmanlı Şurası üyesi de olan, Mekke Şerifi Hüseyin hem Osmanlı sarayından yüklü miktarda altın alıyor, hem de İngilizlerden para ve silah alarak askerlerimize baskınlar düzenliyor, katliamlar gerçekleştiriyordu. Sultan Reşat, Osmanlı topraklarının her tarafında çarpışmak zorunda kalan ordularına gerekli hiçbir yardımı sağlayamazken Arap emirlerinin parasını İstanbul Bankerlerinden borç alıp göndermeyi, sarayın en önemli bir görevi olarak telakki ediyor, aksatmadan yollamayı sürdürüyordu.

Başta, Medine olmak üzere kutsal yerleri korumakla görevli birlikler her türlü imkânsızlıklarla boğuşmanın yanında, İngilizlerin silahlandırdığı Arap çetecilerin gece baskınlarıyla uğraşmak zorunda kalıyorlar, bu baskınlarla önemli can ve mal kayıpları yaşıyorlardı. Medine’nin savunması ile görevli üç bin kişilik savunma birliği altı yüz sayısına kadar gerilemişti. (Daha sonraki çarpışmalarda Fahrettin paşa komutasındaki bu birlik tamamen yok edildi) Süveyş kanalı çevresinde, Daçka’da, Filistin’de, Kudüs’te, Yemen’de ordunun durumu yürekler acısıydı. Osmanlı yönetimi ne yeterli takviye birlikler, ne de gıda, silah ve teçhizat gönderebiliyordu.

Bu bölgelerde görev yapan birlikler birkaç farklı nedenden dolayı yok olup gidiyorlardı. Bir yandan, güçlü bir donanıma sahip, İngilizlerle çarpışıyor, diğer yandan, çöl şartlarına uyum sağlamada hiçbir sıkıntısı olmayan, Arap çetecilerin gece baskınlarına, önemli miktarda kayıplar vererek, karşı koymağa çalışıyorlardı. Hepsinden daha feci olanı ise hayatta kalabilmeleri için yiyecek bulmak ve barınmak zorunda olmalarıydı.

Askerin ne üstünde giyebileceği bir ceketi, ne ayağında postalı kalmıştı. Giysileri artık yama da tutmuyordu. Sağ kalanlar, ölen askerlerin kullanılabilir nesi varsa onlara sarılıyordu. Yemek konusu daha da bir yürek paralayıcıydı. Askere günde tek bir peksimet verilebiliyordu. Bununla doyması mümkün olmayan asker ağaçların yaprağını, çok acı olmayan otları, en çok da yakalayabildikleri iri, yeşil çekirgeleri yiyordu. Ölen arkadaşlarının etini pişirip yiyenler olduğu söyleniyordu. Filistin tarafında bir yerlerde çocukların kaçırılıp, kesilerek yendiği söylentileri dolaşıyordu. İşte bu üç etken Osmanlı ordularını giderek güçten düşürüyor, çarpışmalarda başarı sağlamalarını olanaksız hale getiriyordu.

Sonuçta, Birinci Dünya Harbi bittiğinde Osmanlı İmparatorluğu hemen, hemen bütün Arap topraklarını ve halklarını kaybetti. Dünyada, özelikle de Avrupa ve Asya’da, sınırlar yeniden çizildi. Pek çok yeni devlet ortaya çıktı. Bunların en önemlisi de Türkiye Cumhuriyeti oldu.

***

Konya Temel Eğitim Tugayında büyük bir hareketlilik başlamıştı. Bir aylık temel eğitimi biten askerlerin en büyük bölümü, İstanbul ve Çanakkale boğazlarının savunulması için 1.Ordu emrine gönderiliyordu. İkinci büyük gurup Doğu Karadeniz ve Kafkaslarda Ruslara karşı savaşmak üzere 4.Ordu emri verilmişti. Daha az olan üçüncü gurup ise 7.Ordu emrinde Mısır ve Arap yarımadasına yollanıyordu. Az sayıda asker ise iç hizmetlerde görev yapmak üzere Anadolu’nun muhtelif şehirlerine gidiyordu. Herkesin torpilli olduğundan kuşku duymadığı beş kişi de Konya Eğitim Birliği’nde kalmıştı.

Sadıkla aynı mangada olan arkadaşlarından Çorumlu Salih de 7.Orduya gönderilenlerdendi. Yola çıkmadan önce, iyi muhafaza etmeleri sıkı, sıkı tembihlenerek, her askere gerekli olan evrakları verildi. Yanlarına, bavullarından başka bir şey almamaları, ihtiyaçları olan her şeyin gittikleri yerde kendilerine verileceği söylendi. Sabah erkenden tren garında olmaları tembihlendi.

Havanın kararmasına daha birkaç saat vardı. Cemal’le Sadık çarşıya çıktılar. İlk önce Sadık Akşam Asiye’ye, eve ve Cemal’lere yazdığı mektupları postaneye bıraktı. Kendilerine -yol harçlığı- olarak verilen ikişer gaymenin bir kısmı ile birer kemik saplı, açılır, kapanır bıçak aldılar. Sadık, gerektiğinde ateş yakabilmek için çakmak taşı ve kav satın aldı. Paranın kalanı ile de iki somun, çömlek peyniri ve helva aldılar. Sadık, kalem kâğıt da aldı. Koğuşa döndüklerinde aldıklarını bavullarına yerleştirdiler. Akşam olmuştu. Bir ay boyunca neredeyse kendi evleriymiş gibi alışıp, benimsedikleri eğitim garnizonunda yiyecekleri son akşam karavanası için yemekhanenin yolunu tuttular.

Konya tren istasyonunda tam bir ana-baba günü yaşanıyordu. 2.500’e yakın sayıda asker ve bunlardan bir kısmının yakınları ile dolu olan tren hattının iki yakası, görülmemiş bir karmaşa ve uğultu ile sarsılıyordu adeta. Kendi treninin ne zaman geleceğini öğrenmeye çalışan askerler, bilgi alabileceklerini düşündükleri bir kapının önünde toplanıyorlar, bir söylenti ile başka bir kapıya doğru akmağa başlıyorlardı. Doğru, dürüst bir bilgi edinemeden, geçip giden saatler boyu çaresiz çırpınıp duruyorlardı.

İlk, İstanbul’a giden tren girdi istasyona. Konya yolcularını indirip, başlarında kafile kumandanı baş çavuş olmak üzere, askerleri aldıktan sonra hareket etmesi yarım saati buldu. Nerdeyse boş olarak gara giren İstanbul treni tıklım, tıklım doldu, taştı. Tren istasyondan uzaklaştığında kalabalık yarı yarıya azalmıştı. İstanbul treninin hareketinin ardından istasyona giren ikinci tren, iki saat sonra Ankara’ya hareket edecek olandı. O trenin yolcuları da yerlerini alıp kalkış saatini beklemeğe başladılar.

İkindi ezanı ile birlikte Ankara treni de hareket etti. Cemal o trenle gitti. Trene binmeden Sadıkla kucaklaşarak vedalaştığında Cemal’in yanaklarından süzülen birkaç damla yaş Konya’nın sıcak topraklarına düşüp buharlaştı. Sadığın içi o kadar acıyordu ki Cemal’in kendisine sarılışı, trene binişi, trenin kara dumanlarını savurarak, bütün gücüyle ıslığını öttürerek uzaklaşması rüyada olup bitiyormuş gibi geldi ona. Yalnız kaldığında bir köşeye çekildi, kahırlandı, duygularına teslim oldu, hıçkıra, hıçkıra ağladı bir süre.

Sadığın böyle ağlaması hiç de sık olan bir durum değildi. Bunun nedeni Cemal’den ayrılması gibi görünse de gerçek bu değildi. Sadık bir bilinmeze doğru uzanıp giden bir yolun başındaydı. Fırtınalarla, acılarla, felaketlerle dolu bir yolun başındaydı. Geriye dönüş umudunun, hemen, hemen hiç olmadığı bir yolun başındaydı. O çok sevdiği, bir kere bile görebilmek için seve, seve canını vereceği Asiye’sini bir daha göremeyeceği için ağlıyordu, öyle olduğunu bilmeden. Yüreğindeki kor, askerliği, harbi icat edenlere, insanlara gençliğini yaşamayı, sevdasını yaşamayı yasaklayanlara karşı lanetli bir isyana dönüşüyordu.

Bağdat treninin düdüğü ile irkildi Sadık. Güneş henüz batmıştı. Tren giderek yavaşladı, madeni gıcırtılar ve tıslama sesleri ile istasyonda durdu. Birkaç yolcu indi. Elinde, huni benzeri bir boru ile istasyon görevlilerinden biri, ardı ardına iki kere, trenin geçeceği önemli istasyonları sayarak Bağdat’a kadar gideceğini, kalkışa yarım saat olduğunu var gücüyle bağırarak yolculara duyurdu.

Sadık vagona girdiğinde oturacak yer kalmamıştı. Bütün askerlerin ayakta olduğunu fark etti. İçinden, “Tren buraya geldiğinde oturulacak boş yer zaten yokmuş” diye geçirdi. Bavulunu uygun bulduğu bir yere bıraktı, bir süre sonra da bavulun üzerine oturdu. Göz ucuyla arkadaşı Çorumlu Salih’in oralarda olup, olmadığını aradı, ama kalabalığın içinde göremedi.

Tren, tekerleklerin raylarda çıkardığı ritmik seslerle, karanlıkları yararak ilerliyordu. Tiz perdeden ıslığını çalarak ulaştığı istasyonların bazılarında duruyor, bazılarında ise transit geçiyordu. Sadık acıktığını fark etti. Bavulundan çıkınını çıkarıp açtı. Bir somunu ortadan böldü. Yarım somunun içine peynir koydu, iştahla yedi. Susamıştı. Gece yarısına doğru tren bir istasyonda durdu. Görevlinin, “Karaman’da inecek varsa insin. Karaman’a geldik. On dakka sonra tren hareket edecek.” diyen duyurusu üzerine Sadık da indi. Görevliden çeşmeyi sordu. Öğrenince de hemen oraya koştu. İtişip kakışan kalabalığın arasında debelenerek bir süre sonra suya erişmeyi başardı. Tekrar yerine döndü.

Ayakta gitmekten iyi olsa da, bavulun üzerinde uzun süre oturmak oldukça rahatsız edici oluyordu. Hele de uykuya yenik düşmüşsen sıkıntı daha da fazlaydı. Sadık uyumamak için ne kadar direndiyse de sonunda uykusuzlukla baş edemedi. Gözleri isteği dışında kapandı. Kafası öne düştükçe sıçrayıp gözlerini açıyor, doğruluyor ama gözler anında tekrar kapanıyordu. Bu durumda uyumağa çalışan sadece Sadık değildi. Çoğu yolcu da aynı durumdaydı. İki yanında da tahta sıralardan başka oturacak yeri olmayan, uzun bir salonu andıran vagonun orasından, burasından horultular yükseliyordu. Bu durum, ortalık ağarıncaya kadar sürdü. Sadık uyandı, henüz önü fazla kalabalıklaşmamış olan, vagonun arkasındaki tuvalete gidip, ihtiyaç gördü. Yerine döndü.

Gümeş doğarken Tren yine ıslık çalarak yavaşladı. Yeni bir istasyona daha varmışlardı. Burada trenin on beş dakka kalacağı duyuruldu. Sadık, su içmek ve el, yüz yıkamak için indi. Adının Hamidiye olduğunu istasyon binasının duvarına çakılı levhadan okuduğu bu durakta yirmi civarında yolcu indi. Belki oturabileceği bir sıra boşalmıştır diye aşağıda oyalanmadı, tekrar trene bindi. Araştırdı, ama boş yer yoktu. Aşağı inenler ya bir kişiyi bekçi bırakarak ya da yerlerine bir şeyler koyarak, başkasının kapmasına fırsat bırakmamışlardı. Trenin hareketine yakın, gidip yine bavulunun üstüne oturdu.

Tren, iki yanı da yemyeşil ağaçlıklarla kaplı geniş ve düz bir ovada yol alıyordu. Sadık, “Böyle bir yerde doğmuş olmayı ne çok isterdim.” diye geçirdi aklından. “Hele Asiye’mle beraber…” Derin bir iç çekti. Burada yaşayanların Tanrının ve Padişahın şanslı kulları olduğunu düşündü. Köçeğin Kömünde ağustos sıcaklarında tarlada, kırda, bayırda gölgesine kafanı sokacak tek bir ağaç bile bulamazken buraların böyle olması Tanrının akıl, sır ermeyen hikmetlerinden biri olmalıydı. Sadık kendini hayallerinin kollarına bıraktı. Baş oyuncusu Asiye olan senaryolar yazdı. Birlikte oynadılar mutluluk içinde, coşkuyla.

***

Konya’dan hareketlerinin üçüncü günü, ikindi ezanıyla birlikte tren Halep garına ulaştı. Trende Salih’le Kilis’e kadar karşılaşamamış olan Sadık, orada Salih’in vagonuna geçmişti. Kilis’ten itibaren Halep’e gelinceye kadar ayrılmamışlardı. Bavullarını alıp trenden indiler. Halep’te hava oldukça sıcaktı. İlk dikkatlerini çeken durum oranın insanlarıyla ilgiliydi. Erkekler neredeyse çıplak görünüyorlardı. Kadın, erkek hiç kimsenin ayağında giydikleri bir şey yoktu. Erkekler, genelde belden üstü çıplak, sadece kafalarında bir sarıkla ve bacaklarında lime, lime olmuş bir şalvarla dolaşıyorlardı. Erkek çocuklar ise tümden çıplak dolaşıyordu.

İstasyonun her köşesinde dilenen yığınla çocuk, kadın göze çarpıyordu. Sadık’la Salih ellerinde bavulları ile askerlerin toplanmağa başladıkları yere yürüdüler. Oldukça sakin görünüşlü bir zabit el işaretleriyle, trenden inen askerleri yanına çağırıyordu. Yanında da bir çavuş vardı. Sadık dikkatli bakınca zabitin bir yüzbaşı olduğunu anladı. Sayıları yüz civarında olan bütün kafile önünde toplanınca yüzbaşı bezgin bir sesle;

– Hoş geldin asker. Ben Halep garnizonu zabitlerinden Yüzbaşı Seyfi. Sizi garnizona götürmekle görevlendirildim. Şimdi sıraya girin ve sıralarınızı bozmadan beni takip edin.

Birkaç dakika sonra yürüyüşe geçtiler. Askerlerden biri yanlarında yürüyen çavuşa, garnizonun ne kadar uzakta olduğunu sordu.

– “Çok uzak sayılmaz, yarım saat gibi yörüyeceğez.” cevabını verdi çavuş. Bunaltıcı sıcak, ağır bavullarla yürümeyi zorlaştırıyordu. Koynundan çıkardığı mendille terini silenlerin sayısı her adımda artıyordu. İnsanların perişan, pejmürde görüntülerine karşın Bağdat’ın fiziki ve coğrafi manzarası görülmeğe değerdi. Yolun her iki yanında yüksek duvarlarla çevrili, değişik pek çok ulu ağaçların süslediği, rengârenk çiçeklerin güzel kokularının çevreye yayıldığı bahçelerin içinde tek katlı, iki katlı, bakımlı evler vardı. Sadık, bu güzel manzara karşısında umutlandı. Eğer Arap toprakları böyleyse askerlik çok da zor geçmeyecekmiş gibi geldi birden. Garnizona varıncaya kadar hep buna benzer düşünceler geçti kafasından.

Akşam karavanasında herkese çeyrek tayınla, Yozgat deyimiyle, Çapanoğlu’nun abdest suyuna benzeyen birer tas bulgur çorbası verdiler. Yatakhaneye geçildiğinde, yanında yiyecek bir şeyleri kalmış olanlar, onları çıkarıp yemek suretiyle, midelerine takviye yapmak zorunda kaldılar. Bu olanağa sahip şanslılar arasında Sadık da vardı. Kalan son yarım somunu Salih’le paylaşarak, o gece midelerinin rahat etmesini sağladılar. Beş günden beri rahat bir uyku yüzü görmemiş olmalarının da etkisiyle hemen herkes, kafasını yastığa koyar koymaz uykuya teslim oldu.

Birer peksimet ve akşamkine benzer bir tas çorbadan ibaret olan sabah karavanasının ardından yüzbaşı, yeni gelen bütün askerleri yemekhanenin önünde topladı. Elindeki listeden isim okuyarak takımı, sayıları farklı olan, üç guruba ayırdı. Sadık, yaklaşık yirmi kişilik bir gurupta yer almıştı. Salih’in gurubu daha kalabalıktı. Sadık bu guruplanmanın nedenini anlamağa çalışıyordu ki yüzbaşı sağdaki gurubu işaret ederek;

– Bu gurup Basra’ya gidecek. Develerle, yaklaşık on günlük bir yol. Ordaki tabur emrine verildiniz. Diğer iki gurup Amman’a kadar birlikte gidecek, Amman’da nerelere gönderileceğiniz ayrıca bildirilecek size. Şimdi ihtiyaçlarınızı görün, hazırlıklarınızı tamamlayın, bir saat içinde yola çıkıyorsunuz.

Sadık Amman’a gidecek iki guruptan birinde bulunuyordu. Salih ise Basra yolcusuydu. İkisi de üzüntü içinde kucaklaştılar.

– Beraberliğimiz buruya gadarmış be Salih. Birbirimizi bu son gorüşümüz olur her hal. Hakgını helal et gardaşım.

– Helal olsun Sadık gardaş, sende benim ne hakgım var ki? Asıl sen helal et.

Hazırlıklarını tamamlamak üzere koğuşa döndüler.

Hareket saati gelmişti. Gurupların başında bir çavuş görevlendirilmişti. Yolculuk her guruba, sayılarının yarısı kadar, tahsis edilmiş olan develerin desteğinde gerçekleşecekti. Sadık’ların guruplarındaki develerden üçü önceden yüklenmişti. Bavullar ve teçhizatlar diğer develere yüklendi. Son defa arkadaşlar kucaklaşıp birbirlerine şans dilediler. Birinci gurup doğu, diğerleri batı istikametinde yola çıktılar.

***

Sadık köyden ayrılalı bir buçuk ay geride kalmıştı. Bu süre içinde Asiye, Sadık’tan iki mektup aldı. Bunlara fırsat bulur, bulmaz cevap yazdırmıştı. Mektubun ikisi de Konya’dan gönderilmişti. İkinci mektubunda Sadık Konya’dan dağıtım olacaklarını, kimsenin nereye gideceğini bilmediğini yazmıştı. Gittiği yere varır, varmaz hemen mektup yazacağını, meraklanmamasını istemişti. Gideceği yerin Yozgat’a yakın olması için dua etmesini istiyordu Asiye’den. Asiye de o günden beri, her akşam yatağa girer girmez duaya başlıyor, dua ile uyuyor, sabah uyanır uyanmaz, kalkıncaya kadar yine dua ediyordu. Dualarının menziline ulaşacağından emin olarak ferahlıyor, rahatlıyordu. Arada bir kayınpederlerine uğruyor, Adile anasına yardım ederken birlikte Sadık’tan konuşuyorlardı.

Sadık ayrıldıktan sonra Hüseyin’in işleri ters gitmeğe başladı. Öküzlerinden biri, nasıl olmuşsa komşunun yonca tarlasına girmiş, zamansız yediği yoncadan zehirlenmişti. Farkına vardıklarında iş işten geçmişti. Bütün çabalara rağmen kurtaramamışlardı. Bu Hüseyin’e önemli bir darbe oldu. Hemen ardından bir gece ahırın duvarı çökmüş, altında kalan tek ineği ve eşeği ölmüştü. Hepsinden beteri, gece ayakyoluna çıktığında avluda bırakılmış keserin üzerine basmış, ayağı kesilmişti. Kocakarı ilaçlarıyla iyileştirmeğe çalışırken yara azdı. Boydan boya şişen bacağının ağrısından rahatı, huzuru kalmamış, yataklara düştü. Sonunda doktora gitmek zorunda kaldı. Doktor muayene sırasında hastasının Köçeğin Kömlü olduğunu öğrenince çok kızmıştı.

– İki adımlık mesafedesin be adam, insan bunu bu kadar geciktirir mi? Seni şimdi hastaneye yatıracağım. İlaçla tedavi etmeyi deneyeceğim. İki gün içinde iyileşme emareleri göremezsem bacağını kesmek zorunda kalacağım. Bu da senin ihmaliyin bedeli olacak.

Hüseyin’i karısı getirmişti doktora eşeğe bindirerek. Adile doktorun söyledikleri karşısında telaş ve şaşkınlıktan ne yapacağını, ne diyeceğini şaşırmıştı.

– Tokdur baam, gurbanın oluyum gocamın bacağanı kesme. Ne istersen veririk. Ne ilacı gullanırsan gullan eyileştir yarasını. Geçmişleriyin hayırına, Allah için gocamı gurtar. O evimizin direğe. Eli iş dutan oğlumuz esgerde. Biz gocam olmadan ne ederik? Gulun, kolen oluyum tokdurum, elini ayağanı öpüyüm, bize acı, gurtar Üsöyünümü.

– Allahdan umut kesilmez, ben elimden ne gelirse yapacağım, bana güvenebilirsin bacım sen merak etme. Gel şimdi seninle yatış işlemini yaptıralım, tedavisine hemen başlıyalım.

Hastane, on kadar yatağı, iki doktoru, bir hemşiresi, bir hasta bakıcısı ve bir hademesi olan şehrin tek sağlık kuruluşuydu. Hüseyin iki gün boyunca, dayanılmaz ağrılar içinde kıvrandı. Yoğun ilaç tedavisine rağmen yara giderek kötüleşti. Adile, şiddetle karşı olmasına rağmen, Hüseyin’in hayatta kalması için tek sansının bacağının kesilmesi olduğuna ikna oldu. Başarılı geçen bir ameliyatla Hüseyin’in sol bacağı, diz kapağının biraz üstünden kesildi.

Ailenin talihsizliği bununla da bitmedi. Hüseyin’in hastaneden taburcu olmasının üzerinden iki hafta geçti geçmedi Nazife bahçede erik toplamak için çıktığı ağaçtan, bastığı dal kırılınca, düştü, kolu kırıldı. Sadık gittiğinden beri ailenin üzerine musibet yağıyordu adeta. Adile, bunları önlemek için Ali Hoca’ya günlerce büyü bozan dualar akuttu. Muskalar yazdırdı, hocanın söylediği yerlere gömdü. Kem gözler içim kurşunlar döktürdü. Bu kötülüğü kimin yaptığını bulmak için gizli, açık araştırmalar yaptı. Elle tutulur hiçbir sonuç çıkmadı. Sonunda Allah’ına sığındı, bütün bunların ailesinin alın yazısı olduğunu kabullendi. Kocası askerdeyken üç tane küçük çocukla her şeyin üstesinden nasıl geldiyse yine öyle yapmağa karar verdi.

***

Gökyüzü sonsuz bir maviliğe bürünmüştü. Güneş giderek daha fazla ısıtıyordu. Yaklaşık seksen kişilik kafile sırılsıklam ter içinde, menzile bir an önce ulaşabilmek için, bütün gücüyle yürümeyi sürdürüyordu. Bu cehennemden etkilenmemiş görünen sadece develerdi. Ağır adımlarla, aynı bir tempoda yürüyorlardı. Birkaç yaşlı ağacın altındaki bir gölet’in başında mola verildi. Çavuş nezaretinde, develerden birinin üzerinden bir çuval indirildi. Çuvaldan herkese ikişer peksimet dağıtıldı. Çavuş, herkesin peksimetini suya batırıp çıkarırsa daha rahat yiyebileceğini söyledi. Ardından da;
– Beni diğneyin arkadaşlar. Bilmiyenner için söylüyom. Dağadılan bu ekmeğin adı beksimet. Böyle gurp guru olduğuna bakmayın. Suyu yedi mi yumuşayıverir. Hadi şimdi herkeşe afiyet olsun.

Bir saat kadar süren bu mola herkese iyi gelmişti. Develere ve katırlara yem ve su verilmişti. Tekrar yola dizildiklerinde, sanki varacakları yere yaklaşmışlar gibi canlı ve moralleri yüksek görünüyorlardı. Ama yol bitecek gibi değildi. Sıcak yine etkisini gösterdi. Kısa bir süre sonra oflayıp, puflamalar başladı. Herkesin gözü, bir an önce sıcağını bu derece etkin gönderemeyeceği bir konuma gelmesini bekledikleri, güneşteydi. Bu şekilde dört saat daha yürüdükten sonra yine mola verdiler.

Yorgunluktan, nerdeyse bütün asker toprağa serildi. Yarım saatlik bu molada ihtiyaçlar giderildi, birçok asker postallarını çıkartıp ayaklarını dinlendirerek rahatladı. Yolculuğun devamı için güç topladı.

Yeniden yola koyulduklarında güneş hayli eğilmiş, sıcaklık etkisini yitirmeğe başlamıştı. Molanın sonunda kafile kumandanı başçavuş, gece istirahata çekilmeden, 4 saat daha yürüyeceklerini söylemişti. Sadık içinden “Demekki gunde 12 saat yürüyeceğez.” diye geçirdi. Gövdesinde bir kırıklık, bacaklarında yürümesini zorlaştıran bir halsizlik hissetmeğe başladı. Bir süre sonra da gözleri karardı. Olduğu yere yığılıp kaldı. Kendine geldiğinde bir devenin üstündeydi. İkinci dört saatlik yürüyüşün önemli bir bölümünü Sadık deve üzerinde katetti. Kafilede dört, beş tane deve Sadık gibi hastalanarak, yaralanarak ya da başka bir nedenle yürüyemez duruma düşen asker için binek amaçlı hizmet veriyordu. Deve sırtında geçen yaklaşık üç saatlık bu yolculuğu Sadığın kendine gelmesini sağlamıştı. Bu moladan sonraki yürüyüşüne zinde bir şekilde başlayabileceğini umuyordu. Bölük içinde ara sıra hasta numarası yaparak deve sırtında yolculuk yapan da olmuyor değildi. Böyle bir şey fark edildiği zaman bütün bölük ona, neredeyse aforoz edilmiş muamelesi yapıyor, yaptığı sahtekarlık yüzünden onu çok sıkıntılı dururmlara düşürüyorlardı. Bu yüzden, birçok askerin aklından böyle bir cinlik geçse de uygulamağa koymaktan çekiniyorlardı. Bir günde yaklaşık on iki saat kadar yaya yürümüş oluyorlardı. Yolu kaybetme korkusuyla gece, belli bir saatten sonra mola verip gecenin bitmesini bekliyorlardı. “Gündüzleri bu kadar sıcak olmasa daha fazla da yürüyebiliriz.” diye düşündü Sadık.

Halepten ayrıldıktan tam on sekiz gün sonra vardılar Amman’a. Yolda, kafileden bir arkadaşları çok hastalanmış, onu Hama’da hastanede bırakmak zorunda kalmışlardı. Onun dışında bir fire olmadı. Amman’da guruplar birbirinden ayrılacaklardı. Bir gurubun batıya, diğerinin güneye gideceği söyleniyordu. Sadık, güneye gidecek olan gurupta olduğunu biliyordu. Onların gurubunun yolu daha uzundu. Batıya gidecek olan 48 kişilik gurup Süveyş Kanalı savunma birliğine katılacaktı. 30 kişilik ikinci gurup da Yemen’e gidecekti. Sadığın çavuştan öğrendiği bilgi bundan ibaretti.

O gece Amman’da kaldıkları garnizonda yeni, başka askerler de vardı. Bir süre sonra Sadık, buraya başka birliklerden de asker sevki yapıldığını, böylece gerek kanal savunmasına ve gerekse Yemen’e daha kalabalık bir gurup olarak gideceklerini öğrendi. Daha çok olmaları Sadığı birazcık olsun rahatlatır gibi oldu. Askerlerin aralarındaki dayanışma isteğinin daha çok arttığı duygusuna kapıldı. Böylece, kendine güveni arttı sanki. Halep’ten beri birlikte yürüdüğü Nevşehirli Kazım diye birisiyle hayli samimi olmuşlardı. Kazım da Yemen yolcusuydu. Güney yolculuğu başlamadan önce Kazım’a bu duygularından söz etti. Aynı duyguyu Kazım’ın da hissettiğini söylemesine oldukça şaşırdı.

Sabah erkenden kaldırıldılar. Karavana yendikten sonra çavuş kafilesini topladı. Gurupların, burada ki diğer askerlerle takviye edilerek birer bölüke dönüştürüleceğini, 240 kişilik birinci bölüğün Kanal’a, 210 kişilik ikinci bölüğün de Yemen’e doğru, bir saat içinde hareket edeceğini öğrenmiş olduğunu anlattı. Kendisinin görevinin burada sona erdiğini, buradan tekrar birliğine döneceğini söyledi. Bütün askerlere iyi şans dileyerek ayrıldı.

Yemen bölüğü, erzak ve bavulların yüklü olduğu 50 civarında deve eşliğinde, sabahın ilk ışıklarıyla yola çıktı. Hastalanarak develerle taşınmak zorunda kalınan birkaç askerin sorunları ve gündüz yürüyüşlerinin, ağustos sıcağındaki zorlukları dışında, çok fazla bir sıkıntı çekilmeden yirminci günün akşamı İslamın ikinci kutsan şehri olan Medine’ye ulaşıldı. Burada bir gün dinlenme ve kutsal yerleri ziyaret izni verildi. Birkaç guruba ayrılan askerlerin tamamı, birer rehber eşliğinde Mescid-i Cuma, Uhut Şehitleri, Mecid-i Resul ve Hz. Muhammed’in kabrini ziyaret ettiler. Namaz vakitlerinde bu kutsal mescitlerde topluca namazlarını kıldılar. Dua ettiler. Ancak akşam saatlerinde dönebildiler garnizona. Amman’dan ayrıldıklarından beri yıkanamamışlardı. Garnizonda bu ihtiyaçlarını giderdiler. Postallarının bakımını yaptılar. Söküklerini diktiler. Geceyi, rahat sayılabilecek şilteler üzerinde, büyük bir avluda, göğün yıldızlarını seyrederek çölün gece serinliğinde güzel bir uykuyla, Medine Garnizonunda geçirdiler.

Medine’de bölüğe bir miktar askerin, yine bir miktar deve ile katırın daha verileceği söylentileri asılsız çıktı. Bölük için, Medine’de yapılan erzak takviyesi dışında ne yeni bir asker, ne techizat, ne yardımcı personel, ne de deve ilavesi oldu. Askerlerin arasında, Medine’de kalabileceklerini umanlar olmuştu, o da olmadı. Sadece yola devam edemeyecek kadar hastalanmış ve hastaneye yatırılmış olan üç er orada kaldı. Yine, sabahın ilk ışıklarıyla Mekke’ye doğru yola çıkıldı. Söylendiğine göre Mekke’ye beş günde ulaşabileceklerdi. Gündüzleri hava sıcaklığı göz açtırmaz noktalara ulaşıyordu. Pek çok asker sıcağın etkisini azaltabileceğini düşünerek soyunuyor, don, gömlek devam ediyordu yürüyüşe. Bazı askerler de hem eskimesin, hem de ayakları rahatlasın diye postallarını çıkartıp, kumlu, sıcak toprakta ayaklarının yanmasına aldırmadan, yalın ayak yürüyordu.

Sadık, Halep’ten beri mektup gönderememişti Asiye’ye. Yazdığı üç mektup iki aya yakın bir süredir koynunda duruyordu. Mektubu yollamak için bir postaneye rastlamamıştı. Nışanlısından Konya’dayken aldığı tek mektubu da koynunda saklıyordu. Fırsat bulduğunda çıkarıp yeniden okuyor, kokluyor, öpüyor, katlayıp tekrar koynuna koyuyordu. Her adımda Asiye’den biraz daha uzaklaştığını hissediyordu. Onu çok özlüyordu. Artık, ilk zamanlardaki gibi rüyasında da göremiyordu Asiyeyi. Bir süreden beri, hiç rüya görmediğini anımsadı. Medine’de ziyaret ettiği kutsal mescitlerde hep Asiye’nin rüyalarına girmesini diledi. Bunun için etti dualarını. Ama o gece sadece korkunç bir kâbus gördü. Kendi ölümünü gördü. Kendini, hem, bugün ziyaret ettiği Mescid-i Resul’de tabutun içinde, hem de kendi cenaze namazını kılanların arasında gördü. Kan, ter içinde uyandı. Sabaha kadar da uyuyamadı. Erkenden kalkıp ayakyolu, el yüz yıkama gibi işlerini görüp yatağının üzerine oturarak düşüncelerinin, hayallerinin yumuşak kollarına bıraktı kendini.

Bölük, hastanede kalan üç er dışında tam kadro, sabahın erken saatlerinde Medine’den yürüyüşe geçti. Bütün sıkıntıların, şikâyetlerin, yakınmaların yakan, bunaltan, nefes aldırmayan sıcaklardan kaynaklandığı yürüyüşün hedefinde, Mekke şehri vardı. Şimdiye kadar fazlaca bir yiyecek, içecek sıkıntısı çekmemişlerdi. Ama susadıklarında, çöl sıcağında iyice ısınan suyu içmek kimsenin içini serinletmiyordu. Her konaklama yerinde boşalan peksimet çuvalları yenileniyor, su tulumları dolduruluyordu. Askerin, varması gereken yere ulaşması için elden gelen çaba harcanıyordu. Sadığın, çevresinden edindiği duyumlarına göre, önlerinde yürüyecekleri daha çok uzun mesafeler vardı. Oldukça sıkıntı içinde geçen yolculuklarının altıncı günü Mekke’ye ulaştılar. Aynen Medine’de olduğu gibi, Mekke’deki kutsal yerleri de görmeleri için yine bir günlük orada kalma izni verildi.

Bölük Mekke’ye ikindi ezanından sonra varmıştı. Garnizona gitmeleri, yatacakları açık hava koğuşlarına yerleşmeleri, hamama girip yıkanmaları, üst baş tamiri akşamı buldu. Bu arada Sadık ve Kazım garnizon berberine giderek saçlarını sıfır numara kestirdiler. Akşam, karavanasından sonra, uzandıkları şiltelerin üzerinde, neredeyse bütün bölük, yorgunluktan ve uykusuzluktan sızıp kaldı.

Ertesi gün guruplara bölünen asker, yanlarına verilen, Türkçe bilen rehberlerle, önemli kutsal yerleri görmek için erkenden garnizondan ayrıldılar. Önce Kabe-i Muazzama ziyaret edilip tavaf yapıldı, dua okundu. Sonra peygamberin doğduğu ev ziyaret edildi. Arkasından Mescid-i Haram gezildi. Buradan, beş kilometre kadar uzakta olan Hıra dağına çıkıldı. Peygamberin gizlendiği mağarayı gördüler. Hacerül Esved ve Zemzem-i Şerif’i ziyaretlerinin sonrasında tekrar garnizona döndüklerinde öğlen ezanı okunmuştu. Bölüğün önemli bir kısmı yakındaki camiye geçerek öğle namazını kıldılar. Cami dönüşü karavana yendi. Sonra, olağan ihtiyaçlar giderildi. İkindi ezanı okunmadan önce bölük iki eksikle tekrar yola koyuldu. Mekke’ye develerin sırtında taşınmış ola iki hasta asker daha, yürüyüşü sürdüremeyecek durumdaydı ve hastaneye kaldırılmıştı.

Yemen’e varmak için, hala çok yol yürümeleri gerektiği söyleniyordu. Başlarındaki kumandanları fazla bilgi vermiyordu. Daha sonraları onun da buraların yabancısı olduğu ortaya çıktı. Yüzbaşı çavuşlara, bölüğü Yemen’de Sana’ya götüreceğini söylemiş. Sadığın bildiği tek şey buydu. Ama kimse Sana’nın bir kasaba mı, şehir mi yoksa bir bölgenin adı mı olduğunu bildiği yoktu. Yolculuğun ne kadar süreceği hakkında da kimsenin bir bilgisi yoktu. Yol boyunca hastalanan erlerin sayısı giderek artıyordu. Hastalıklar daha çok sıcaktan kaynaklanıyordu. Geceleri gündüzlere hiç benzemiyordu. Oldukça soğuk oluyordu. Gündüzleri, terden sırılsıklam olan erler gece üşütüyorlar, arkasından hasta oluyorlardı. Bunu önlemenin yolunu bilen de yoktu. Hasta taşımak için ayrılmış olan birkaç deve yüklü iken, malzeme taşıyan develere hasta bindirmek hiç de kolay olmuyordu. Yol boyunca, hastalanarak yola devam edemiyecek durumda hasta olanlar için hiçbir şey yapılamıyordu. Medine ve Mekke’de hastanelerde kalan askerlerin iyileştirildikten sonra başka görevlere verileceğini söylemişti yüzbaşı. “Onların nereye gönderileceğine, tedavi edilip iyileştikleri zaman karar verilecek” demişti.

Mekke’den sonraki yolculuk için, yöreyi ve Sana’ya kadar olan yolları iyi bilen ve Türkçe konuşan bir Arap rehber verilmişti bölüğe. Rehber varken yolu kaybetme riski olmadığından, daha çok geceleri yol alıyorlardı. Bazı günler ise güneşin yakıp, boğan sıcaklarında, bulabilmişlerse, bir ağaçlık alanda, güneşin etkisi azalıncaya kadar mola veriyorlardı. Böyle bir mola yeri bulamadıklarında ise, ceketlerini tüfeklere geçirerek oluşturabildikleri küçücük gölgeye kafalarını sokarak güneşten korunmaya ve dinlenmeğe çalışıyorlardı. Yol, zaman zaman taşlı, sarp yamaçlara sarıyor, sonra birden bir kum deryasına gömülüyordu. Sadığa öyle geliyordu ki, ne yolların, ne de yazın çöl sıcağının biteceği vardı. Gündüzleri, bölüğün içinden geçtiği yerleşim yerlerinde kimse yaşamıyor gibiydi. Terkedilmiş gibi ıssız, sessiz görünüyorlardı. Ortalıkta birkaç tavuk, horoz, kedi, köpek gibi hayvanlar da görünmese, orada bir köyün ya da kasabanın var olupta insanların yaşadığına asla ihtimal vermezdiniz. Rüzgâr ya hiç esmiyor, estiği zaman ise tam bir fırtınaya dönüşüyordu. Savrulan kumlar göz açtırmıyordu. Ne kadar önlemeğe çalışsalar da ağızlarına, burunlarına kumların dolmasını engelliyemiyorlardı. Böyle zamanlarda rehber karar veriyordu. Ya, birkaç saati bulan molalar veriliyor veya uçuşan kumlardan korunmak için kafalar iyice sarılarak, rehberin izinden, yürümeğe devam ediliyordu. Bu fırtınalar bazen birkaç gün sürebiliyordu. Mekke’ye varıncaya kadar bu tür fırtınalarla karşılaşmamışlardı. İyiki de yanlarında rehber vardı. Gerçekten de bu fırtınalı havalarda rehbersiz yol alabilmek olanaksızdı. Oraya kadar verilmemiş olan rehberin, Mekke’den sonrası için neden verildiğini Sadık şimdi daha iyi anlıyordu.

Mekke’den ayrıldıktan tam 28 gün sonra, bölük Sana’ya ulaştı. Sana’da, oldukça geniş bir avlusu olan, iki kanatlı giriş kapısının tepesinde Osmanlı sancağı dalğalanan tek katlı bir binanın önünde durdular. Kapıdaki nöbetçi askere bir şeyler şöyledikten sonra yüzbaşı, kapı önünde toplanmış olan bölüğe hitaben;

– Arkadaşlar, yolculuğumuz burada bitmiş oluyor. Çok meşakkatlı, çok zor bir yolculuğun başarıyla üstesinden geldiniz. Burada size verilen görevleri en iyi şekilde yerine getireceğinize yürekten inanıyorum. Sizler Osmanlı İmparatorluğu’nun yılmaz, yıkılmaz, yenilmez askerlerisiniz. Bu kutsal toprakları ecnebilere karşı korumak, bu uğurda kanımızı akıtmak, canımızı verip şehit olmak en kutsal vazifemizdir. Bu topraklar önce peygamberimiz efendimizin, sonra da padişahımızın bize emanetidir. Bu emaneti kanımız, canımız pahasına korumak vazifelerin en kutsalıdır. Bunu böyle bilelim.

Saçı, sakalı ağarmış, yorgun ve bezgin görünüşlü bir binbaşı, yine sakallı bir teğmen, başçavuş rütbesinde bir astsubay ve bir de çavuş binadan çıkarak yüzbaşının yanına gelmişlerdi. Arkası dönük olduğu için yüzbaşı onların gelişini fark etmedi, konuşmasını sürdürdü. Ancak, yakınında duran çavuşun uyarması üzerine toparlanıp geriye döndü ve esas duruş pozisyonuna geçerek binbaşıyı selamladı. Pozisyonunu bozmaksızın;

– Dört asker hasta, 201 asker sağlam olarak 205 askerden ibaret yeni piyade bölüğü görüşe hazır, emrinizdedir kumandanım.

– “Sağolasın yüzbaşı. Siz şimdi yorgunsunuzdur. Karavanayı yedikten sonra akşama kadar dinlenin. Akşam ezanından yarım saat kadar öce bölüğü avluda toplayın. Gereken bilgi ve talimatların bir kısmını o zaman vereceğim. Şimdi başçavuş ve çavuş bölüğü koğuşuna götürecekler. Siz benimle gelin lütfen yüzbaşım.” diyerek dönüp binaya doğru yürüdü. Yanındakiler ve Yüzbaşı onu takip ederek hep birlikte binaya girdiler…

***

Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan’ın birleşerek Osmanlıyı balkanlardan arındırma amacı ile başlattıkları Balkan Harbi 1913 yılında, Osmanlı ordularının yenilgisiyle sona ermişti. Harbin sonunda Osmanlı İmparatorluğu Balkanlarda birçok şehir ve kasabayı, Ege ve Akdenizde de başta Girit adası olmak üzere önemli adaları kaybetti. Arnavutluk bağımsızlığını ilan etti. Balkanlarda ki Osmanlı ordusu dağılıp, neredeyse yok olma durumuna geldi. Bu dağılma sonucu, doksan bin kişilik ordu, doğru, dürüst yönetilmeyen, emir kumanda zinciri iyice bozulmuş, başıbozuk bir durumda, kırk bin kişiye düşmüştü. Generaller, zabitler siyasi ve kişisel çıkarlarının peşinde, görevlerinden oldukça uzak bulunuyorlardı. Bazıları devlet yönetiminde söz sahibi olabilmek, bazıları durumunu sağlamlaştıracak bir mevki elde edebilmek için entrikaların, komploların içine savruldular.

İstanbul, Balkanların yitirilmesinin şokunu yaşarken 1914 yılının Haziran ayında Avrupayı sarsan bir olay yaşandı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun veliaht prensi Arşidük Ferdinant, Saraybosna’da bir Sırp suikastcısı tafından öldürüldü. Bu olay sonunda Avusturya Sırbistan’a savaş açtı. Bunun arkasından da Rusya’nın da içinde bulunduğu bütün Avrupa karıştı. Almanlar Rusya’ya saldırdı. Ruslar, İngilizler, Fransızlar, Sırplar daha sonra İtalyanlar, Yunanlılar birlik olup Almanya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan ve sonradan Osmanlının katıldığı ittifaka karşı savaştı. 28 Temmuz 1914’te başlayan dünya savaşı, başını Almanya’nın çektiği blokun yenilgisiyle, 1918’de sona erdi. Savaşın sonunda Osmanlı topraklarının bir bölümünün daha kaybedilmesi kaçınılmaz oldu. Kaybedilen bu toprakların en önemli bölümü Arap Yarımadası’nda bulunuyordu.

Daha Birinci Dünya Harbi’nin başında İngilizler başta olmak üzere Fransızlar ve İtalyanlar Kuzey Afrika’dan başlattıkları işgal hareketlerini Arabistan Yarımadası’na kadar getirmişlerdi. Buralarda yaşayan Arap kabilelerini Osmanlıya karşı ayaklanmaları için kışkırtıyorlardı. Kışkırtma motivasyonu olarak, onların bağımsız birer ülke olmalarının sağlanacağı vaadinde bulunuyorlardı. Kabile reislerine, ihtiyaçları olan paranın, modern silahların ve mühimmatın derhal verileceği sözlerini veriyorlardı. Bulundukları yerlerde kabilelerin örgütlenmelerini ve silahlanarak çete savaşları için eğitilmelerini sağlıyorlardı. Pek az sayıdaki kabileler dışında, Arap toplulukların, özellikle de aşiretlerin büyük kesimi, İngilizlerin isteği ve denetimi altında çeteler oluşturarak Osmanlı birliklerine gece baskınları düzenlemeğe başladılar. Çöl şartlarına çok iyi uyum sağlayabilen bu çete mensupları gündüzleri halkın arasına rahatlıkla karışıp, işinde, gücünde insanlarmış gibi, kendilerini kolayca gizliyebiliyorlardı. Osmanlı birlikleri, bu çetelerle baş etmenin yollarını geliştirmekte yetersiz kalıyordu. Bazı baskınlarda silah ve cephane kayıpları da yaşıyorlardı. Beklemedikleri yerlerde ve zamanlarda gerçekleşen bu saldırılar karşısında birlikler, önemli kayıplar vermeğe başladılar. Hatta çoğu şehit düşen, kalanları da dağılıp yok olan askeri birlikler bile vardı.

***

Sana’da, çevre karakollara birer ya da ikişer mangalık guruplar halinde dağıtılacakları emrini alan bölük askerleri, sabah erkenden hazırlıklara başladılar. Sadığın bulunduğu yirmi kişilik gurup iki manga olarak Aden şehrine gönderiliyordu. Sadık buranın deniz kıyısı olduğunu öğrendiğinde heyecanlandı. O güne kadar denizi görmemişti. Bir yanını denize dayamış olmak her halde daha güvenlidir diye bir düşünce geçti aklından. Belli mi olur fırsat bulup denize bile girer, yüzmeyi de öğrenirdi belki. Hazırlıklarını yaparken buna benzer düşüncelerin hayalleri geçiyordu kafasından

Sana’da Sadığın Kazım’la yolları ayrılmıştı. Kazım dört arkadaşıyla Manaha denilen bir karakolda görevlendirilmişti. Karakol, şu an bulundukları yere bir günlük mesafede bulunuyordu. Kazım’la tekrar görüşebilme umutlarını yitirmeksizin kucaklaşıp ayrıldılar Sana’da.

Başlarında bir başçavuş, bir onbaşı ve bir rehber vardı. Yedi tane deve ile iki katır taşıyordu birliğin yükünü. Rehber, yolun kötü olmadığını, yolculuğun beş gün süreceğini söylemişti. Askerlerin moralleri iyi sayılırdı. Gurupta potansiyel hasta görünmüyordu. En önemli sorun postallarıydı. Hepsinin ayağında Konya’da verdikleri postallar vardı. Bu kadar uzun yürüyüşe dayanmışlardı dayanmasına da artık giyilecek durumları da kalmamıştı. Kiminin altı delik deşik olmuş, kiminin topuğu gitmiş, kiminin burnu kopmuş, yamulmuş, yama, tamir tutmaz duruma gelmişti. Hatta, yola çıkar çıkmaz postalını atıp yalın ayak yürüyen bile vardı. Sadık postalını iki kez tamir etmişti. Fatat artık onunki de diğerlerininki gibi onarım kabul etmez duruma gelmişti. Gittikleri yer için beslediği umutların içinde, yeni postal verileceği umudu da bulunuyordu. Ama Sadığın postaldan daha çok olmasını umduğu şey, mektup gönderebileceği bir postaneydi. Üç aydan beri ne mektup gönderebilmiş, ne de almıştı.

– Bu gadar uzun zaman mektup gelmeyince Asiye’m öldüğümü bile düşünmüşdür. Onu daha fazla üzmek isdemiyom. Mektubumu muhakgak gondermeliyim.

Yanındakinin de duyabileceği sesle bunları söylemişti farkında olmadan.

Daha çok geceleri yürüyorlardı. Başlarındaki rehber yolları, sanki evinin yoluymuş gibi karış, karış biliyordu. Akşamüstü vardıkları bir köyde bir süre mola verilmişti. Rehber ortalıktan kayboldu. Mola süresi bitmek üzereyken elinde bir sepetle döndü. Koca bir sepet hurma getirmişti. Herkese birer tas dolusu hurma ikram etti. Sadığın da olduğu gibi, bu herkesin çok hoşuna gitti. Aylardır boğazlarından tatlı bir şey geçmemiş olan bu çocukların, hiç de beklemedikleri bir anda böyle tatlı, nefis bir meyveyi, hem de azımsanmayacak miktarda, yemenin hazzını ve mutluluğunu yaşaması mucize gibiydi. Rehberi kucaklayıp öpenler oldu. Sonra da parıldamağa başlamış olan yıldızların ışığında yürüyüşe geçtiler.

Dördüncü günün akşamı Taif denilen bir şehre varmışlardı. Sadık, ilerleyen aylarda buranın, padişahlarının cezalandırmak istedikleri devlet erkanını gönderdikleri, en büyük zindanların bulunduğu şehir olduğunu öğrenecekti. O gece Taif’te askeri birliğin garnizonu sayılabilek, kapalı bir yerde konakladılar. Sadık, akşam yemeğinden sonra bir köşeye çekilip Asiye’ye yeni bir mektup yazdı. Zarfa koyduktan sonra rehbere, mektubu gönderip, gönderemeyeceğini sordu. Rehberden aldığı yanıt olumsuz oldu. Sadık bu mektubu da koyun cebine yerleştirdi. Birlik kumandanı yarbayın isteği üzerine iki er orada kaldı. Bazı askerler, bu iki arkadaşlarının çok şanslı olduğunu söylediler. Böyle düşünmeyenler ise, bunu zamanın göstereceğini savunmuşlardı.

Aden’e hareket edecekleri gün şanslarından hava bulutlu ve serindi. Sabahın ilk ışıklarıyla Taif’den hareket ettiler. Aynı günün akşamı, geç saatlerde Aden’e vardılar. Sadık daha önce hiç duymadığı, tanımadığı, yoğun bir koku duyuyordu. Rehbere, böyle kokusu olan şeyin ne olduğunu sordu. Rehber gülümseyerek,

– Nerelisin, İsdanbullu olmadığın belli oluyo.

– Yozgat’lıyım da, bunun melmeketiminen ne alakası var ki?

– “Anlaşılan sen hiç deniz görmemişin. Yozgat’ta deniz yok belli ki. Bu burnunuza gelen koku okyanusun kokusu. Birkaç gün içinde bu kokuya alışırsınız, sonra farkına bile varmazsınız. Buruya yeni gelenler bu nemli yosun kokusuna bayılır. Sizler de seveceksiniz yakında.” diyeyerek, neredeyse tamamı deniz görmemiş olan, askerleri de bilgilendirmiş oldu.

Akşamın ilerlemiş saatleri olmasına karşın şehir gürültülü ve hareketli görünüyordu. Bulundukları yerden çok uzak olmayan bir mesafeden, o güne kadar Sadığın hiç duymadığı garip, vuup, vuup! diyen sesler geliyordu. Sonradan bu sesleri gemilerin çıkardığını öğrendi. Askeri birliğe vardıklarında o garip sesler de, hareketlilik de uzakta kalmıştı. 7.Kolorduya bağlı olan Aden Tugayının garnizonu şehrin iki kilometre kadar dışında bulunuyordu. Oraya vardıklarında garnizonun avlusunda toplanmaları, birazdan garnizon kumandan vekili Miralay (Albay) Mehmet Emin beyin gelip konuşma yapacağı söylendi.

Mehmet Emin Bey oldukça yakışıklı ve genç görünen bir zabitti. Konuşmasına başlamadan, zabit ve erbaşlara sert emirler vererek, bölüğün muntazam sıralar halinde karşısında yer almasını sağlamalarını istedi. Yeni gelen askerlere “Hoş gldiniz evlatlarım” dedikten sonra garnizonda en küçük itaatsizliğe, laubali davranışlara, görev ihmallerine asla göz yumulmayacağını söyleyerek başladı konuşmasına. Yarından itibaren birer manga olarak çevre karakollara dağıtılacaklarını, oralarda kendilerine verilecek olan görevleri eksiksiz olarak yerine getirmekle yükümlü olduklarını anlattı. Zaman, zaman sıkıntıların çekilebileceğini, bunların doğal karşılanması gerektiğini söyledi. Payitaht’tan çok uzakta bulunduklarını, istek ve ihtiyaçların karşılanabilmesinin uzun zaman aldığını, bu yüzden her şeyi tasarruflu kullanmaları gerekeceğini anlattı. Bu kutsal mekanların Küffara karşı canla, başla, kanla korunmasının en ulvi bir görev olduğu, bu uğurda can vermenin, yaradılışın en yüce mertebesi olan şahadet mertebesine ulaşmak olacağını heyecan içinde aktardı.

– “Görev başındayken siz bütün evlatlarımın benim duyduğum aynı şevk ve heyecanı duyacağınıza yürekten inanıyorum. Hepinizi sevgiyle bağrıma basıyor, vazifenizde üstün başarılar diliyor ve bekliyorum.” diyerek bitirdi sözlerini.

Garnizon bir Tugay olmasına karşın az sayıda asker vadı. Avlunun girişinin tam karşısında yer alan iki katlı, üç adet taş bina oldukça eski görünüyordu. Avlu, kırılmasında ve döşenmesinde yeterli özen gösterilmemiş iri, yassı taşlarla döşenmişti. Avlunun iki yanı, yüz yıllıkmış gibi görünen palmiye ağaçlarıyla çevrelenmişti. Orta binanın giriş kapısının üstündeki yekpare bir mermer taşın üzerine Osmanlı arması, kabartma olarak işlenmişti. Tugayın karargâh binası olduğu ilk bakışta anlaşılan bu orta binanın sahanlığına altı basamak merdivenle çıkılıyordu. Merdivenin yekpare sarı taştan yapılmış basamaklarından bazıları kırlmış, kırılmamış olanlar da bir hayli aşınmış görünüyordu. Diğer bütün Arap binalarında da olduğu gibi çatılarda kiremit kullanılmamıştı. Hafifce bombeli damlar, üzeri kireçle sıvanmış kilden oluşuyordu. Garnizonun bu üç binasından birisi, yemekhane ve hamamların yer aldığı binaydı. Bu binaların arka tarafında, üstü eskimiş, yer, yer yırtılıp yok olmuş, bu nedenle çoğu askerin yıldızlara bakarak hayaller kurmasına elverişli hale gelmiş, bez ve kamışlarla kapatılmağa çalışılmış koğuşlar bulunuyordu. Avlunun iki yanında, suyu az da olsa durmaksızın akan, önlerinde ağaçtan oyulmuş birer oluk bulunan iki pınar görünüyordu. Sadık bu olukların deve ve atları sulamak için yapıldığını daha sonra öğrenmişti.

Gece, ağaçtan yapılmış, her dokunuşta garip sesler, gıcırtılar çıkartan ranzaların yerleştirilmiş olduğu bu koğuşta, yıldızları seyrederek Asiye’yle beraberlik hayalleri kurarken daldı Sadık uykuya. Pek çok rüya görmüştü o gece. Rüyalarından hatırlayabildiği tek sahne, Asiyenin, yalın ayak, başı açık ve kolları olmayan bedeninin ağlayarak, kendisine yakınlaşamadan, uzun süre peşinden koştuğuydu. Uyandığında kalbi normalden daha hızlı atıyordu. Rüyalarından, hatırlayabildiği bu küçük bölümün ne anlama geldiğini çözmeğe çalıştı. Köyde, Ali Hoca’nın hediye ettiği ‘Rüya Tabirleri’ kitabını anımsadı. Oradan öğrendikleriyle bir anlam çıkartmağa çalıştı. Bir sonuca varamadı. Böyle bir rüyayı başka biriyle paylaşmayı da uygun bulmadığı için merakı, tasası gün boyu içinde kaldı.

Sabah karavana yendikten sonra bir başçavuş bölüğü topladı, isim okuyarak, kimlerin hangi karakollara gideceğini açıkladı. Sadık, on dört kişilik bir gurubun içinde Turba Karakoluna gönderiliyordu. Başçavuşun söylediğine göre Aden’e en uzak olan karakoldu Turba. Sıkı bir yürüyüşle iki günlük yoldaydı. En küçük gurup altı, en kalabalık olanı ise on dört askerden oluşan Sadığın gurubuydu.

– “Bütün guruplar hazırlıklarını yapsın. Tam bir saat sonra garnizondan hareket edilecek. Şimdi serbestsiniz. Hadi dağılın.” diyerek sözlerini bitirdi başçavuş.

Sadık, Aden’in son nokta olduğunu, askerliği bu şehirde yapacağını düşünmüştü. Burasıyla ilgili ilk izlenimleri de olumlu sayılırdı. Küflü yosun kokan havasına bir süre sonra alışacağını umuyordu. Havası çok da sıcak değildi. Geldiğinden beri durmaksızın esen rüzgâr serinletiyordu havayı. Sonra, burada mutlaka bir postane bulunduğunu düşünmüştü. Yazdığı mektupları kolayca verebilecekti postaya. Böyle bir yerde şavaş olabileceğine ihtimal veremiyordu. Sonuç olarak burada rahat bir askerlik yapacağını öngörmüştü. Bu yüzden bu dağıtım işi biraz canını sıktı. Ama yapabileceği hiçbir şey yoktu. Sonuçta emir kuluydu. Mektuplarını gönderme umudunu Turba’ya saklayarak yol hazırlıklarına başladı.

Başlarında bir çavuş, bir rehber, iki deve ve bir katırla kuşluk vakti yola çıkmış bulunuyordu Sadığın gurubu. Hava çok da sıcak olmadığından hızlı ve rahat yürüyorlardı. Sadık, yol boyunca birlikte yürüdüğü Akdağmadenli hemşehrisi Ahmet’le memleket özlemini dile getirdiler. Ahmet üç aylık evliyken çağırılmıştı askere. Bir süre erteletmek için dedesi çok uğraşmıştı ama başaramamıştı. Annesi, ince hastalık denilen verem illetine kaptırmıştı yakayı. Biri onbir yaşında oğlan, üç kardeşi vardı ve üçü de kendinden küçüktü. Evi çekip çevirecek karısından ve yaşlı dedesinden başka kimseleri yoktu. Bunları anlatırken, Sadık, Ahmet’in gözlerinin dolduğunu fark etti. Ahmedin içtenliğinden etkilendi. Onunla iyi arkadaş olacağı düşüncesi geçti aklından. Kendisi de Ahmede nişanlısından, ailesinden, köyünden söz etti.

İkinci günün sabahı güneşin doğuşu ile birlikte Turba’ya vardılar. Burası da deniz kenarıydı. Sadık da, Ahmet de denizi ilk kez görüyordu. Aden’de uzaktan görmüşlerdi sadece. Böylesini çok ve göz alabildiğince büyük bir suyun karşısında şaşkınlıktan donup kalmışlardı. Sadık, kıyıya yaklaşırken kırılıp köpüren dalgaları izledi, dalgaların çıkardığı sesi dinledi bir süre. Gurubun uzaklaştığını fark edince koşarak onlara yetişti. “Nasılsa bunları daha çok goreceğem” diye geçirdi kafasından. Ahmedin yanına sokuldu;

– Sen denizin bu gadar böyük olduğunu heç düşünmüş müydün?

– Nerden düşünüyüm, bu suyun ucu bucağı yok ki. Herhal bizim düşündüğümüzden daha derindir. Seni, beni golayca yutar valla.

– Yüzme bilirsen yutmaz herhal. İşallah burada yüzmeyi öğrenirik. Koydeyken kendir goletinde yüzdüydüm. Ayağam yere deymeden bir, iki gulaç yüzdüm gibi geldiydi bana o zaman. Bence yüzmek golay. Çabuk oğrenirik goreceksin.

Önünden geçtikleri yerleşim yerinin bir köy mü, kasaba mı olduğunu anlayamadılar. Karakol, yerleşim yerine beş yüz metre kadar mesafede ağaçlık, küçük bir tepeciğin üzerindeydi. Etrafı ağaç bir çitle çevriliydi. Avlunun ortasında iki katlı bir yapı, onun arkasında da tek katlı uzunca bir baraka görünüyordu. Avlunun giriş kapısındaki tahta kulübenin önünde duran nöbetçi asker çavuşla konuştuktan sonra kulübeye girdi, manyetolu telefonla birileriyle konuştu. Kısa bir süre sonra karakol binasından bir astsubay, yanında bir onbaşıyla çıkıp geldi. Çavuşla tokalaştıktan sonra yüksek sesle, “Selamün aleküm, hoş gelmişsiniz arkadaşlar.” diyerek yeni gelenleri avludan içeriye buyur etti.

Askerler barakaya bavullarını bırakarak, ihtiyaçlarını gidermek üzere dağıldılar. Ellerlini, yüzlerini yıkadılar, sabah karavanası için yemekhane olarak belirtilen yere geçtiler. Sabah yemeği, tıpkı pilav gibi pişirilmiş birer tabak tel şehriye’den ibaretti. Yeni gelenler bu yemeği ilk kez görmüş olduklarından nasıl yenileceğini bilemediler. Kimi ekmeğin arasına doldurup yedi, kimi önce ekmekle karnını doyurdu, sonra üstüna tabaktakini yedi, kimisi de bilmediği bu şeyi yemek istemedi, ekmekle yetindi.

Yemekten sonra tekrar barakaya geçildi. Herkes kendine bir şilte ayarladı. Bavullarını başuclarına yerleştirdiler. Assubayın, barakanın önünde söylediği toplanma saatine yaklaşık bir saat vardı. Yenilerin, neredeyse tamamı, bu süreyi şiltelerinin üzerine uzanarak dinlenmek suretiyle geçirmeyi seçmişti. Gerçekten çok yorulmuşlardı. Konya’dan ayrılalı üç ay olmuştu ve onlar bu üç ayın tamamını bu uzun, yorucu yolculuğu sona erdirmek için gece, gündüz demeden, çöl sıcaklarına meydan okuyarak yürümüşlerdi. Aslında, değil bir saat, bir tam gün yatıp, uyusalar bile yeterince dinlenmiş olabilirler miydi bilinmez. Ama onlara dinlenmeleri için verilen süre bir saat kadardı.

Çavuşun tiz düdüğü herkesi uykusundan zıplattı. Çavuş herkesi uyandırmış olduğundan emin olunca duyabilecekleri bir sesle, “İki dakka içinde avluda iştimaya hazır olunacak. Başçavuşumun emri” diye uyarısını yapıp dışarı çıktı.

Baskına uğramış gibi yerlerinden fırlayan askerler, çavuşun söylediği süre içinde avluda toplandılar. Az bir zaman sonra da, elinde, oklava benzeri bir sopa ile başçavuş karşılarındaydı. Verdiği komutla herkesi hizaya sokup, hazırola getirdikten sonra;

– Ben bu garakolun gumandanı başçavış Ahmet. Baba adı Abdurrahman, melmeket Malatya, Pötürge. Üç yıldır bu garakoldayım. Bi yıldan fazla bi zamandan bu yana da garakolun gumandanıyım. Bu gune gadar görevini eyi yapan, işine dört elle sarılan asger burada çok rahat etmişdir. Görevden gaytaranlara, üçkağat yapmıya galkışannara acımam yokdur, önce bunun bilinmesini isdiyom. Burada iki önemli gorev var. Biri nöbet gorevi, öteki de bizim mıntıkamızda bulunan köylerde asayişi sağlamak. Burada aşiretler çok sık gavga ederler. Bunun için ikişerli ekipler guracağam ve sürekli koylere gidilecek. Olay çıkması önlenecek. Çıkan olayların failleri derdest edilip derhal garakolumuza getirilecek. Göreve çıkmamış olanlar benin veya çavuşun gostereceği, garakolun onarım işlerini yapacaklar.

Başçavuş konuşmasının kalan bölümünü izinlerin ne zaman ve nasıl verileceğine, Turba’nın gelenek- göreneklerine, yerlilerle senli, benli olunmamasına, görevleri içine girmeyen konulara karışmamalarına, kadınlara, yedi yaşından büyük kızlara asla dokunmamalarına, dönüp bakmamalarına ve her türlü beladan uzak durmalarına ilişkin nasihatlarda bulundu.

– Her ağşam, ertesi günün iş programı duyuru panosuna asılacakdır. Okuma yazması olmıyannar çavuşa sorarak o günkü gorevini oğrenecek. Belirtilen saatde gorevinin başında olmuş olacak. Bana soracağanız bi şey var mı?” diyerek sözlerini bitirdi.

* Silinmeyen, katı mürekkepli kalem

Üçüncü Bölüm

Sadık Turba’daki yeni hayatına kısa sürede alışmıştı. Çözemediği tek ve en önemli sorunu yazdığı mektupları gönderemeyişiydi. Burada posta diye bir şey bilinmiyordu. Kimsenin kimseye mektup, filan yazdığı da yoktu. Sadık, yazdığı mektupları koynunda saklamayı sürdürüyordu. Bir gün onları postaya vereceği umudunu kaybetmemişti. Arada bir Ahmet’le beraber gidiyorlardı köylere. Yeni askerlerden oluşan ekipler, üç beş kelime dışında Arapça bilmediklerinden, gittikleri yerlerde insanlarla iletişim kuramıyor, ne olup bittiği hakkında bilgi sahibi olamıyorlardı. Köy kahvehanelerinde bir köşeye oturup Yemen kahvesi içiyorlardı. Bazen yaşlı bir amca yanlarına sokulup, bir şeyler anlatıyor, onlarsa sadece anlamadıklarını belirten işaretler yapıyorlardı. Sonra da kalkıp diğer köyün yolunu tutuyorlardı. İlk bir ay içinde ne Sadık, ne de Ahmet kayda değer bir olayla karşılaştılar. Sadık bazen karakolda nöbete kalıyor, bir saat ara verilerek dörder saatlik iki nöbet tutuluyordu günde. Sayıca fazla olmasa da halktan karakola gelip, kumandanla görüşenler, ağlayıp, sızlanarak şikâyette bulunanlar oluyordu. Sonuçta Turba sakin sayılabilecek, yaşanılabilir bir yer gibi görünüyordu.

Cuma günleri nöbetçiler dışında karakoldaki askerlerin tamamı izinli oluyordu. Sadık önceleri boğulmaktan korkuyor olsa da kısa sürede yüzmeyi öğrendi. İzninin önemli bir kısmını denizde yüzerek geçiriyordu. Ahmet’le birlikte kasabanın küçük ve tek camisinde Cuma namazını kıldıktan sonra denize yüzmeye gidiyorlardı. İkisi de yüzmeyi çok sevmişlerdi. Sadık, anasının gömleğine diktiği mecidiyelerden birini bozdurmuştu. Denizden sonra kasabanın tek lokantası olan ‘Abdullah’ta kebap yemeyi alışkanlık haline getirmişlerdi. Yemek parasını çoğunlukla Sadık ödüyordu. Yemekten sonra birlikte bahçelerin arasında dolaşırken memleketten, ailelerinden konuşmayı çok seviyorlardı. Sadık, Asiye’den bahsederken hep gözleri buğulanır, içlenirdi. Ahmet gerçekten kafa dengi bir arkadaştı. O da evlerini, karısını çok özlüyordu. Sadık’la arkadaş olmaktan, bu cuma gezintilerinde ona arkadaşlık etmekten mutluluk duyuyordu. Sadık, bu yabancı ülkede bilmediği bitkileri, ağaçları yakından görmek, tanımak için her fırsatı değerlendiriyordu. Kahve ağaçları, Hindistan cevizi ağaçları, hurma ağaçları onu büyülüyordu adeta. Hoşlandığı çiçeklerin tohumlarını topluyordu. Bir gün köye dönerse, Asiye’yle birlikte onları bahçeye ekmeyi geçiriyordu aklından. Bir de yörenin türküleri, şarkıları hoşuna gidiyordu. Bunların dışında ilgilenecekleri, gidebilecekleri ya da görmeğe değer başka şeyler, başka yerler yoktu Turba’da.

Yine bir tatil günü Ahmet’le sahil boyunda gezinirken denizin ortasında bekleşen iki kişi Sadığın ilgisini çekti. Yarı bellerine kadar denizin içinde, ellerinde mızrak gibi, ok gibi sivri uçlu sopalarla bekliyorlardı. Arada bir mızrağı suya fırlatıyorlardı. Sadık merakla ne yaptıklarını izlemeğe koyuldu. Bir süre sonra, atılan mızraklardan birinin ucundaki çırpınan balığı gördü ve bunun bir balık yakalama yöntemi olduğunu kavradı. Sahilden ayrılıp bahçelere yürüdüler. İki ağızlı çakısıyla, bir erik ağacından, gözüne kestirdiği iki düzgün dal kesti Sadık. Sopa haline getirdiği bu iki dalın ucunu tıpkı bir ok gibi sivriltti. Birini kendi aldı, diğerini Ahmet’e verdi, yeniden sahile indiler. Soyunup suya girdiler, çevrelerini dikkatle gözetleyerek beklemeğe başladılar. Yakınlarında dolaşan küçük balıkları umursamadan avlarına yoğunlaştılar. Sopasını ilk fırlatan Ahmet oldu. İsabetsiz bir atış oldu bu. Her üç, beş dakikada bir iri balık yanlarına yaklaşıyordu yaklaşmasına da her ikisi de hedefi bir türlü tutturamıyordu. Akşam ezanına kadar her biri belki yüzden fazla ok fırlatmış olmalarına karşın tek bir balık yakalayamamışlardı. Ertesi gün nöbetleri bittiğinde sopalarını alıp yine gittiler denize. Bu sefer Sadık, iki saatlik bir çaba sonucu, amacına ulaştı. Oldukça iri bir balığı zıpkınına geçirmeyi başardı. “Vurdum, vallaha vurdum balığı, vurdum Ahmet vurdum çabık gel.” Sopanın ucunda çırpınan balığı kumsala taşımak Sadığı çok heyecanlandırmıştı. Dün akşam üstü balık yakalayıp oracıkta pişirerek yiyen iki adamı birlikte izlemişlerdi. Aynısını onlar da yapabilirdi. Sadık balığın içini boşaltıp deniz suyu ile temizledi. Ahmet’in sahilden topladığı odun parçaları, çalı, çırpı ile kayaların arasında ateş yaktılar. Ateşin harı geçtikten sonra közde avlarını pişirdiler, lezzetine doyamadıkları ve yaşamları boyu hiç unutamadıkları bir ziyafetin mutluluğunu yaşadılar birlikte.

***

İlk birkaç aydan sonra karakola tatsız haberler ulaşmağa başladı. Arap çetelerinin geceleri bazı karakolları bastıkları, Osmanlı askerlerini şehit ettikleri şeklindeydi bu haberler. Karakol kumandanı başçavuş, askerlerini toplayıp, bu duyumların gerçek olduğunu, daha sıkı önlemler almaları gerektiğini anlattı. Baskın çetecilerin, gündüzleri halkın arasında, işinde gücünde olan, dikkat çekmeyen genç ve orta yaşlı Arap milliyetçileri olduğu söyleniyordu. Gece karanlığında sessizce gelip, ucu eğri, Cembiye adını verdikleri hançerlerle nöbet yerlerine sızıp nöbetçileri şehit ettikleri anlatılıyordu. Nöbetçi askerin tüfeğini, mermilerini alıp kayboluyorlardı. Başçavuşun söylediğine göre bölgede iki nöbetçi kulübesine sızılmış, bir de karakol baskını gerçekleştirilmişti. Bu olaylarda dokuz asker şehit edilmiş, üç asker de ağır yaralanmıştı. Bir gün kendilerinin başına da gelebilecek böyle bir olaya karşı çok uyanık olmaları gerektiğini söyledi.

Başçavuşun uyarılarında ne kadar haklı olduğunun ortaya çıkması uzun sürmedi. Birkaç gün sonra bir cuma gecesi uzun, beyaz entarileri ile Arap oldukları belli olan sekiz on kişilik bir çete gurubu gecenin ileri bir saatinde karakola baskın düzenledi. Bir nöbetçiyi şehit ettiler. İkinci nöbetçinin yaklaşan militanı fark edip ateş etmesi üzerine karakoldaki askerler uyanıp silahlarıyla dışarı fırladılar. Mevzilenerek yaklaşan karartılara ateş etmeğe başladılar. Çeteciler beklemedikleri bu savunma karşısında iki ölü bir de yaralı bırakarak kayıplara karıştılar. Yaralı çete mensubu da sorgusu sırasında arkadaşlarının adını veremeden öbür dünyayı boyladı.

Bu olay çetecileri durdurmadı. Haftanın en az iki gecesi baskını deniyorlardı. Karakola yaklaşamazlarsa, uzaktan da olsa, nöbet yerlerini ve koğuş binasını ateşe tutuyorlardı. Bu çatışmalarda, bir ay içinde, iki asker daha şehit düştü. Bir asker de ağır yaralı olarak Aden’e, hastaneye gönderildi. Bir daha da o arkadaşlarından haber alamadılar. Herhangi bir nedenle orada ölen veya şehit düşen Osmanlı devlet görevlileri ve askerler için belirlenmiş bir mezarlık bulunmaktaydı. Şehit askerler oraya defnedildi. Cenazelere, yerli halktan önemli sayılarda katılım oldu.

Olayların giderek yoğunluk kazanması yerli halkı ikiye bölmüştü. Daha çok orta yaş üstü Araplar, Osmanlı uyruğunu ve Halifeye bağlılıklarını savunuyorladı. Bu yüzden milliyetçilere asla destek vermiyor, hatta ellerinden geldiğince onlara karşı duruyorlardı. İkinci guruptakiler, İngilizlerin maddi, manevi desteğini arkalarına almış olan gençlerdi. Bunlar, İngilizlerin kafalarına soktuğu, bağımsız Yemen Arap devleti kurma hayali peşinde koşuyorlardı. Bunun için Osmanlı askerlerini her fırsatta yok etmenin derdindeydiler. Bunun en güvenli yolu da onlara göre, gece baskınlarıydı. Karanlık gecelerde arkadan sessizce ve sinsice yaklaştıkları düşmanlarının tam kalbine çembiye’lerini saplıyorlardı. Böylece birkaç ay içinde, bölgede şehit etikleri Osmanlı askerlerinin sayısı yüzleri buldu.

Karakollara ne yeni asker, ne de silah ve mühimmat geliyordu. Asker kendi olanaklarıyla ayakta kalmak zorundaydı. Artık yakın köylere ‘devriye görevi’ çıkışlarına tamamen son verilmişti. Bağlı oldukları tugay karargâhı ile iletişimleri tümden kesilmişti. Erzak stokları tükenmek üzereydi ve takviye olanakları neredeyse kalmamıştı. Giysileri, postalları iyice eskimiş, tamir, yama tutmaz duruma gelmişti. Uzun bir süreden beri her gün, sabah karavanasında yağsız bulgur aşı, öyle yemeginde birkaç hurma eşliğinde, ıslatarak yumuşattıkları çeyrek tayın, akşama da bir kepçe ayranla üç, beş lokma mısır ekmeği yiyebiliyorlardı. Unutulup gitmiş bir karakol durumuna düşmüşlerdi. Başçavuşun moral konuşmaları giderek etkisini kaybediyordu. Bütün bu çaresizliğe ve olanaksızlıklara karşın kimsenin, karakoldan ayrılıp, bir başka yerlere gitmeyi ya da kaçmayı düşünecek hali de, cesareti de, umudu da yoktu. Ortalıkta her türlü melanet kol geziyordu. Karakol kumandanı Aksaraylı Cemil başçavuş başta olmak üzere kalan askerler şaşkınlık ve çaresizlik içinde, Aden garnizon kumandanlığından gelecek bir haber bekliyorlardı.

Kasım ayı artalarıydı. Gündüzler hala çok sıcak geçiyordu. Karakolda sözde görevli Sadık ve arkadaşları sadece on iki kişi kalmışlardı. Nöbetçiler dışında kalan askerler günün önemli bir bölümünü yatakhanede ya da bir ağaç gölgesinde uyuyarak geçiriyorlardı. Bir görev için orada bulunuyor olmaktan ziyade gidebilecekleri başka bir yerleri olmadığı için oradaydılar. Başçavuşun, firar etmek isteyen birini engellemek isteyeceği gibi bir düşüncesi yoktu. İsyancı çeteleri desteklemiyor olsalar da halkın bir bölümünün ilk zamanlardaki gibi, askeri sahiplenme ve destekleme arzusu da yavaş yavaş yok oluyordu. Hilafete bağlılıklarını sürdüren bu halk kesimi de olanlardan rahatsız ve şaşkındı. Askerlere isteseler de yardım etmekten korkuyorlardı. İki arada bir derede kalmış görünüyorladı. Hergün karakola baskın yapılacağı söylentileri dolaşıyordu ortalıkta.

Sadık sabaha karşı silah sesleriyle ve çığlıklarla yatağından fırladı. Giyinip, sürekli hazır tuttuğu silahını kaparak barakanın kapısından dışarı adımını atar atmaz arkadan bir kolun boynuna dolandığını hissetti. Tam da o anda göğsüne aldığı şiddetli bir darbenin etkisiyle beraber yoğun bir acı hisseti. Gözleri karardı, dizlerinin bağı boşandı, göğsünde giderek uyuşan bir sızı duyumsadı, olduğu yere yığıldı.

Bir yanında anası, diğer yanında Asiye; Sadık başını anasının dizine yaslamış sırt üstü uzanmıştı. Asiye yumuşacık ve sıcacık eliyle yüzünü okşuyordu. Sadık Asiye’nin gözlerine baktıkça sevgilisinin yanakları pembeleşiyor, gülümseyen gözlerini kaçırmağa çalışıyordu. Sadık elini tuttu Asiye’nin,

– “Asiye’m beni bırakma, ne olursa olsun beni bırakma.” diyordu yavaşça. Sadık çok susadığını söyledi. Asiye fırlayıp bir tas su getirdi. Sadık suyu içiyordu ama su boğazından geçip içini serinletmiyor, susuzluğunu gidermiyordu.

– “Uykum var.” dedi Sadık,

– Günlerdir uyumadım, anacığım dizinde uyuyum nolur, ikiniz de yanımda galın. Beni bırakmayın e mi?

Adile oğlunun saçlarını okşadı, alnına küçük bir öpücük kondurdu.

– Sen nasıl isdiyosan ben öyle yaparım canım oğlum. Ebediyen bekle de ben beklerim. Yeter ki sen yanımda ol gınalı guzum.

Sadık anasının elini alıp öpmek istedi. Adilenin eli kan içindeydi.

– Gorkma Sadığım, başını bi yere vurmuşun, ganamış. Eyileşecek, meraklanma yavrım. Seni eyileşdireceğek Asiye gızımınan.

Sonra birden yanında tanımadığı kadınlar gördü. Anasını ve Asiye’yi kollarından tutup ayağa kaldırdılar. İki yandan destek vererek hep birlikte oradan uzaklaştılar. Sadık, “Gitmeyin, beni bırakmayın” diye ellerini onlara uzatarak arkalarından bağırmak istedi, ama hiç sesi çıkmadı. Öylece baktı kaldı.

Sadık gözlerini hiç tanımadığı bir yerde açtı. İyice yere yapışmış, yamalı bir minderin üstünde yatıyordu. Çevresine bir göz gezdirdi, kapısı çuldan olan, çadırı andıran bir odadaydı. Başucunda orta yaşlı, uzun beyaz entarili, yalın ayak bir adam, bir nine, daha genç bir kadın ve en büyüğü on yaşın biraz üzerinde görünen, biri oğlan üç çocuk vardı. Sadığın uyandığını görünce bir şeyler söyledi adam, ama Sadık ne dediğini anlamadı. Nine işaretlerle göğsünden yaralanmış olduğunu, yaraya ilaç sürdüklerini ve sardıklarını anlatıyordu. Sadık olayı hatırlamağa çalıştı. Arkadan boynuna birisinin sarıldığını anımsadı. Sonra da göğsüne inen darbeyi. Göğsü sızlıyordu. Dokunmuş kuşak kumaşı gibi bir şeyle sarmışlardı yarasını. Çok susamıştı, dili, damağı kurumuştu. Su istedi, kimse anlamadı. İşaretle anlatınca, kadın hemen bir tas su getirdi. Sadık suya uzanmakta zorlanınca kadın suyu onun ağzına kadar uzattı. Sadık suyun hepsini içti. Yine el kol işaretleriyle yemek isteyip istemediğini öğrenmeye çalıştılar. Sadık el ve baş işaretleri yaparak istemediğini anlatmağa çalıştı.

Sadığın yarası hızla iyileşiyordu. Kalbi hedeflemiş olan cembiye, Sadığın koynundaki mektuplara saplandıktan sonra şiddetini azaltmış olarak vücuda saplanmıştı. Bu yüzden kalpte anında öldürücü bir yara açmamıştı. Sadığın yaşadığını, ona yardım eden Osmanlı yanlısı bu aileye, arkadaşı Hayrettin haber vermişti. Kendisi de saraya bağlı olduğunu bildiği, bir başka Arap ailesinin evine sığınarak ölümden kurtulmuştu. Çok kan kaybetmiş olmasına karşın evdekilerin beceri ve bilgisi, Sadığın da sağlam, dayanıklı bünyesi sayesinde tehlike savuşturulmuştu. Evdeki herkes Sadığa sanki aileden biriymiş gibi baktılar. Onun yattığı odaya kimseyi sokmadılar. Çünkü kimin kimden taraf olduğu iyice karışmıştı. Orada bir Osmanlı askerinin kaldığını öğrenen birisi bunu hemen milliyetçilere yetiştirebilirdi. Bu da doğal olarak onun sonu olurdu.

Yaralanmasının altıncı günü Sadık ayağa kalkmıştı. Gitmeğe hazırlandığını gören nine el, kol hareketleriyle bir süre daha kalması gerektiğini anlatmağa çalıştı. Sadık ninenin ellerini saygıyla öptü. Kendi işaret diliyle gitmesi gerektiğini anlattı onlara. Evin erkeği ve onun eşi olduğunu düşündüğü kadın evde değillerdi. “İyi ki onlar yok. Onlar da olsaydı gitmek daha zor olacaktı.” diye geçirdi aklından. Nine gitmesine mâni olamayacağını anlayınca çantasına ekmek, hurma, bir tane de Hindistan cevizi koydu. Sadık çantasını omzuna almış, kapıya yönelmişti ki, kapı olarak görev yapan çul açıldı. İkisi silahlı, üç Arap kişi Sadığı kollarından yakalayıp ite, kaka dışarı savurdular. Sonra da ellerini bağlayıp, rastgele yerlerine attıkları tekmeler eşliğinde sürüklercesine alıp götürdüler.

Dördüncü Bölüm

Dünya harbi, bir kara delik gibi, içerisine yeni ülkeleri çekerek ve her geçen gün yıkım gücünü artırarak yayıldıkça yayılıyordu. Enver Paşa’nın padişaha bile haber vermeden, iki Alman zırhlı savaş gemisinin boğazları geçerek Karadenize açılmalarına ve Rusya’nın Odesa ve Sivastopol gibi limanlarını bombalamalarına izin vermesi sonucu, İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu’na resmen savaş ilan etmiş, Osmanlı İmparatorluğu da böylece, Almanların safında fiilen savaşa dahil olmuştu. Bu gemilerin peşinden İstanbul’a ve oradan da Karadenize geçmek isteyen, başta İngiltere olmak üzere, İtilaf Devletleri donanmaları Çanakkale’de Osmanlı ordusunun büyük direnişi ile karşılaşmıştı. Gelibolu Yarımadası’nda ve Çanakkale Boğazı’nda, Mustafa Kemal’in olağanüstü yetenek ve öngörülerinin de etki ve katkısıyla İtilaf Devletleri büyük bir yenilgiye uğratılmış, donanmaları Çanakkale Boğazı’nın sularına gömülmüştü.

Öte yandan Kuzey Afrika’da da, diğer cephelerde olduğu gibi, Almanlar ve müttefikleri yenilgiye uğramış, Almanların yanında savaşa girmiş olan Osmanlı da bu yenilginin en çok kaybedenlerinden biri durumuna düşmüştü. Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, Fas gibi Kuzey Afrika ülkelerini geri almayı planlamış olan Osmanlı Devleti, Birinci Kanal Savaşları yenilgisiyle başlayan süreçte elindeki birçok yeri de kaybederek Suriye’ye kadar çekilmek zorunda kalmıştı. Böylece, Arabistan Yarımadası dahil, Kuzey Doğu Afrika’daki Osmanlı toprakları yavaş, yavaş, başta İngilizler olmak üzere itilaf devletlerinin denetimine geçiyordu.

Kuzey Afrika’dan Almanların silinmesi ve Osmanlı ordularının hemen her cephede yenilmesi sonucu orduda inanılmaz bir çöküş, bir yok oluş süreci başlamıştı. Birliklere ne malzeme ve silah takviyesi yapılabiliyor ne de erzak ve diğer gereksinimleri sağlanabiliyordu. Donanımlı İngiliz birliklerine karşı hiçbir şansları olmadığını bildikleri halde birlik kumandanları teslim olmayı asla düşünmüyor, canlarının, kanlarının son damlasına kadar direniyorlardı. Askerler, başlarında kumandanları sağ kaldığı sürece çarpışmayı sürdürüyor, başsız kalan biçok asker de gece karanlığından yararlanarak cepheden uzaklaşıyordu. Sağ kalan bu askerler başsız, başıbozuk bir vaziyette ne yapacaklarını, nereye gideceklerini, nerede barınacaklarını bilemez bir halde, kendilerini Tanrının ve kaderlerinin insafına terk etmiş vaziyette, bilmedikleri bir diyarda, bilmedikleri istikametlerde durmaksızın yürüyorlardı. Çöl sıcaklarında aç, susuz binlerce asker kum fırtınalarına meydan okuyarak yürüyor, yürüyor, sonunda kumlara serilip, gömülüp yok oluyorlardı. O gün azraile çalım atmayı başaranlar ise açlıktan ölmemek için, eğer bulabilirlerse en çok ot kökleri olmak üzere, yenilebileceğini düşündükleri her şeyi yiyerek ayakta kalmağa çalışıyorlardı. Ölen arkadaşlarının etini yiyenler bile çıkıyordu aralarında.

Binlerce, on binlercesinin artık bir daha evini, ailesini görme şansını yakalayamamış olan bu genç insanların ne mezarlarının, ne de hangi ülke topraklarında yattığının bilinmiyor olması, aradan iki yüz yıl geçmesine karşın hâlâ yüreğimizi dağlayan bir yara olarak sızlamağa devam ediyor. O uğursuz yıllar süresince bu genç insanların ailelerinin, özellikle de annelerinin acılarına sonsuz saygılarımızı sunmaktan başka gönlümüzden ve elimizden bir şey gelmiyor. Nur içinde yatsınlar.

***

Sadık, elleri çözülerek başka insanların da bulunduğu kapalı bir yere iteklendi. Elleri uyuşmuştu. Uyuşukluğu gidermek için bir süre ellerini oğuşturdu. Büyükçe bir çadırı andıran, yan yana iki küçük pencere ile aydınlanan bu yerde, bazılarının suratında ya da vücudunda taze yaraları olan, perişan görünümlü bir düzine kadar adamla bir aradaydı şimdi. Hemen hemen tamamının Osmanlı askeri olduğu, üzerlerinde, yapraklarının çoğunu dökmüş sonbahar ağaçları gibi soyunmuş, birkaç parçası kalmış giysi artıklarından anlaşılıyordu. Sadık bunlardan birisinin yanına sokuldu;

– Osmanlı Asgeri misin hemşerim?

– Hee, Sen de öylesin değil mi, gıyafetinden belli oluyo zaten.

– Benim adım Sadık, Turba garagolundanım. Garakolumuz dağaldı. Çoğumuzu öldürdüler. Nasıl oldu bilmiyom, ben gurtuldum. Emme yakaladılar, buruya ellerim bağlı olarak ite, kaka getirdiler. Buruya gelmek için zannedersem bi saatden fazla yürüdüm herhal.

– Biz üç kişiyi dün akşam üstü Ahwar yakınlarında bir köyde yakaladılar. Gece boyunca yürüdük. Işımadan önce getirip buraya dıkdılar. Bu arkadaşların bir kısmı biz geldiğimizde buradaydı, bir kısmı da bizden sonra geldi. Onları da saklandıkları yerlerde yakalamışlar.

– Pekey, bura neresi oluyo? Biz nerdeyik şindi? Bi fikrin var mı? Ya da bunu bilen var mı?

– Vallaha sabah gelenlerden biri buranın Aden yakınlarında bir yer olduğunu söyledi. Ne kadar doğrudur bilemem.

Sadık, kendisinden başka Turba karakolundan kimsenin bulunup bulunmadığına göz gezdirdi, tanıdık kimseyi göremedi. Arkadaşlarının öldürülmüş olduğunu düşündü. Görünürde bir düşmanla karşı karşıya gelmeden, doğru dürüst çarpışamadan, pisi pisine ölmenin korkunçluğunu düşündü. Hiçbir anlam veremediği, kendilerine yapılan bu acımasız saldırıların ne için olduğunu düşündü. Çevre insanlarına asla kötü davranmamışlardı. Onlara her konuda yardımcı olmağa gayret göstermişlerdi. Onlar burada rahat yaşasınlar diye ta memleketlerinden aylarca yürüyerek, her türlü sıkıntılara göğüs gererek gelmişlerdi buralara. Onlar rahat yaşasın diye ölümleri göze alıyorlardı.

Arap isyancıların amaçlarından biri, İngilizlerin vaat ettiği Bağımsız Arap Devleti ise de ikinci amaçları öldürdükleri ya da yakaladıkları her Osmanlı askeri karşılığında İngilizlerden bir İngiliz Lirası ödül almalarıydı. Bu ödül yüzünden pek çok masum Anadolu çocuğu hayatını kaybetti veya esir alınarak İngilizlere satıldı. Bu durum çeteciler nazarında bir nevi Osmanlı askeri avına dönüştü. Yörede görev yapan askerlerin tamamı yok edilinceye kadar da bu vahşi, bu insanlık dışı eylem sürdürüldü.

Sadık düşüncelerine dalıp gitmişken kapı açıldı, perişan vaziyette dört asker daha içeriye kakıldı. Bunlardan üçü tanıdıktı. Halepten birlikte yola çıktıkları kafileden olduklarını hatırladı. Birisinin adını da unutmamıştı, İhsan. Onlar da Sadığı tanımışlardı. Göz göze geldiler. Bakışlarından acı bir gülümseme geçti belli belirsiz. Sadık, “Hoş geldiniz, geçmiş olsun” dedi. Teker teker el sıkıştılar. Giderek bir hapisane koğuşuna dönüşen mekân ikindi vaktinin parlak ve sıcak güneşiyle bir cehenneme dönüşmüştü. O ana kadar kimseye ne bir yudum su, ne de bir lokma yiyecek verilmişti. Bu kapalı alanın bir köşesinde, paravanla ayrılmış, birkaç metrekarelik bir alanı kenef gibi kullanıyorlardı. Sıcakla birlikte artan dışkı ve sidik kokusu dayanılır gibi değildi. Ne olup bittiğinden, geleceklerinin, ne olacağından kimsenin haberi yoktu. İçlerinden birinin önermesi üzerine, güneşin durumuna göre tahmin ettikleri vakitte hep beraber ikindi namazı kıldılar, herkes bildiği dualara yüreğinin sesini katarak menziline yolladı.

Akşam karanlığı basmak üzereydi. İçerisinin ışığı azalmış, ısısı azalmamıştı. İçerdekiler ter akıtararak sürekli su kaybediyorlar, ama yerine koymaları mümkün olmuyordu. Bazıları burada aç, susuz öleceklerini düşünmeye başlamışlardı. Birçoğu iki gündür uyku uyumamıştı. Gözleri acıyordu. Ama uyumalarına olanak yoktu, bu mümkün olmuyordu. Karanlık içeriye yayılmağa başlamıştı ki kapı tekmelenerek açıldı. Ellerinde bir torba ve bir testi ile içeri daldılar. Getirdiklerini kapının arkasına bırakıp hiçbir şey söylemeden kapıyı çekip çıktılar. İçerdekiler kısa bir süre kuşkulu bakışlarla bırakılanları süzdü, kapıya yakın olan birisi gidip torbayı açtı. Ekmek! Diye bağırdı. Testi de su doluyudu. Hepsi birden o yana üşüştüler. İçlerinden, diğerlerine göre daha yaşlı ve deneyimli görünen biri;

– Arkadaşlar, beni diğneyin. Burada beraber yaşıyacaksak, bir düzene, disipline ihdiyaç var. Eğer gabul ederseniz beni çavuşunuz belleyin, birlikde hareket edelim. Zaten buraya gelmeden de birliğimde çavuşdum ben. Adım Zeki. Ne dersiniz, gabul mü?

Öneri kabul gördü. Zeki torbayı alıp içindeki ekmeğin miktarını kestirdikten sonra el kadar parçalara ayırarak herkese dağıttı. Suya gelince, testiden herkesin sırayla beşer yudum içmesi talimatını verdi. Kalırsa yine paylaştıracağını söyledi. Biriki itiraz sesi yükseldiyse de sonuç olumlu oldu. Doyuracak miktarda olmasa da midelerine bir şeylerin girmiş olması herkesi birazcık rahatlattı.

Yemekten sonra Sadık, İhsan ve diğer iki yol arkaşı ile bir araya gelerek konuşmağa giriştiler. İhsan, o güne kadar nerelerde görev yaptıklarını, son dönemlerde uğradıkları gece baskınlarını, ölen arkadaşlarını, kendilerinin nasıl kurtulduğunu, sonra nasıl yakalandıklarını, buraya nasıl getirildiklerini anlattı. Sadık, İhsanı ve diğer arkadaşlarını dinledikçe sadece Turba’da değil, aynı durumların oralarda da yaşandığını öğrendi. Osmanlı birliklerinin, karakollarının her yerde başsız, hiçbir yerden yardım alamayan, perişan bir durumda olduğunu düşündü. Bölgede bulunan Osmanlı karakollarındaki askerlerin kurtulma şanslarının olmadığını, eğer öldürülmemişlerse yakalanmalarının kaçınılmaz olduğunu düşündü. Hiçbir yardım göndermeyerek, onları burada tutanlar tarafından esir edildiklerini düşündü. Önünde, olacakları tahmin etmenin olanaksız olduğu bir gelecek duruyordu. Arkadaşlarına dönerek;

– “Sizce bizim buradan gurtulma şansımız va mı, ne dersiniz arkadaşlar?” diye sordu. Yanıtı beklemeden de,

– Beraber hareket edek. Ne olursa olsun, birbirimizden ayrılmıyak. Akıllarımızı birleşdirmeliyik. Bir akılla dört akıl aynı olmaz. Koyunnar gibi boğazlanmayı beklemiyek. Gafalarımızı gullanırsak belki bi gurtuluş yolu bulunur. Allah bize yardım eder. Çünkü heç bi günahımız yok. Kimsiye zarar vermedik. Umudumuzu ve inancımızı gaybetmiyek yeter.

İhsan’ın arkadaşlarından biri,

– Ben senin gadar eyimser olamıyom gardaşım. Eyimser olacak bi durum yok ki zaten. Neyi umudedeceğek ki? Elimizde bi deyneğimiz bile yok. Bu adamlar kimdir, bizden ne isdiyolar bilmiyok. Bizi buruya niye getirdiler bilmiyok. Heç bi şeyi bilmiyok. Sadece bize dost olmadıklarını biliyok. Sen nasıl eyimser oluyon, nasıl umut daşıyon onu da bilmiyom doğrusu.

İhsan araya girdi;

– Şu an bunnarı gonuşmanın bize bi yararı yok. Sakin gafayınan düşünüp çıkış yolu aramalıyık. Bunun için yatıp uyumalı, eyice diğnenmeliyik. Zabah ola hayrola. Emme zabaha gadar bizi burada dutarlar mı orasını bilemem.

Üçü de İhsan’a hak verdiler. Zaten koğuştakılerin yarıdan fazlası oldukları yerlerde uzanıp sızmışlardı bile. Sırayla ihtiyaç giderdiler. Sonra da bulundukları yerlerde toprağın üzerine serildiler.

Kapının tekmelenerek açılmasıyla içerdekiler yerlerinden fırladılar. Arkasına kadar açılan kapıdan içeri giren iki kişiyle kapıda bekleyen, uzun beyaz entarilerinden Arap oldukları anlaşılan, silahlı iki kişiye diktiler bakışlarını. Ortalık aydınlanmıştı. İçeri girenlerin üzerinde üniforma vardı. Guruptan biri, alçak sesle, “Bunlar İngiliz asgeri, ben onların gıyafetini tanıyom. Bu esbapları İngilizlerin geydiğini daha evelden eyi biliyom ben” diye konuştu. Koğuştakiler önce, konuşan kendi arkadaşlarına, sonra da dönüp İngiliz askerlerine baktılar şaşkın bir vaziyette. İngilizler bağıra, çağıra bir şeyler diyordu içerdekilere. Kimsenin bir şey anlamadığını fark edince onları iterek, yumruklayarak, tekmeleyerek dışarı çıkartmağa giriştiler. Hepsi dışarıya çıkınca da gösterdikleri istikamette yürümelerini işaret ettiler.

Güneş yükselmeğe başlamıştı. İkisi İngiliz askeri olan silahlı bu dört kişi, kendileri develerin üzerine oturmuş olarak, gurubu güney istikametinde bir saat kadar yürüttü. ‘Vuup’layarak giren, çıkan gemilerin halat bağladığı, halat çözdüğü yosun kokan, martıların çığlıkları ile yılgın, kalabalık, gürültülü bir deniz kıyısına geldiler. Tutukluların çoğu Aden Limanı’nı tanıdılar. Ama buraya neden getirilmiş oldukları hakkında hiçbir bilgileri ve öngörüleri yoktu. İki yük gemisinin arasında demirlemiş olan bir iç hat vapuruna bindirildiler. İşaret edilen merdivenleri inerek kapısı açık olan makine dairesine dolduruldular. Kapıyı kapatıp kilitlediler. İçlerinden birinin kazan dairesinde bir kenefin bulunduğunu keşfedip haber vermesi herkesi çok sevindirdi. Derhal kuyruğa girdiler. Kenef kuyruğu bittiğinde vapur çoktan hareket etmişti.

Vapura alındıktan yaklaşık bir saat sonra kapı açıldı, silahlı bir İngiliz askerinin eşliğinde bir başka asker, yine torba içinde bir miktar kuru ekmek ve bir damacana su getirip kapının arkasına bıraktı. Söylediklerini kimse anlamasa da getirilenin, yiyecek ekmek ve içecek su olduğunu kavramışlardı. Zeki Çavuş’un talimatlarına uygun olarak sıraya girdiler ve onun uzattığı ekmek parçasını kaparcasına aldılar. Daha köşelerine varmadan öğüttüler. Ardından su kuyruğuna girdiler. Çavuşun, herkese yetmesi için idareli şekilde içilmesini sağladığı suyu içtiler. İkişerli, üçerli guruplar halinde herkes köşesine çekilirken çavuş;

– Arkadaşlar, siz de görürüyorsunuz ki bi düzen, bi disiplin içinde hareket edersek yani birlikde hareket edersek garşılaşacağımız meseleleri daha golay hallederik. Beni çavuşunuz olarak gabul ettiğiniz için size arzı şükran ederim. Elimden ne gelirse selamete çıkmamız için çalışacağam.

İçlerinden biri;

– “Çavuşum, bizi nereye götürüyolar, bi bilginiz var mı?” diye sordu.

– Heç bi bilgim yok. Sadece bindiğimiz vapurun Gızıl Deniz denen bi denizde yolcu daşıdığını duyduydum. Bunun dışında siz ne biliyosanız ben de onu biliyom. Sizlerin de tahmin ettiğiniz gibi, İnglizlerin elindeyik, öyle görünüyo. Allah hepimizin yardımcısı olsun. Her şeye rağmen beraberliğimizi bozmıyak ve Rabbımıza sığınak, ne olacağanı birlikde göreceğez, umudumuzu gaybetmiyelim tamam mı arkadaşlar?

Sadığa birkaç gün gibi gelen bu süre içinde sadece iki kere ekmek ve su verilmişti. Bu birkaç günün sonunda makina dairesinde motor seslerinin yavaşladığını, vapurun ‘vuup’layan sesi ile bir yerlere yanaşmak üzere olduğunu fark etti. Nitekim, birkaç kez hissetikleri sarsıntıların sonunda vapur durdu. Herkes bunun bir mola mı, yoksa son durak mı olduğunu tartışıyorken kapı açıldı. İçeriye silahlı iki İngiliz askeri girdi. El kol işaretleriyle herkesin dışarı çıkmasını sağladılar.

Gözlerini güneşin parlak ışıkları kamaştırmıştı. Sadık gözlerini oğuşturarak güneşin durumuna baktı, günün ikindi civarlarında olduğuna hükmetti. En az iki günden beri vapurda yol aldıklarını düşündü. Aceba nereye gelmişlerdi. Kimbilir, içlerinden biri belki buraları tanır, nerede olduklarını söylerdi. Diğer arkadaşları da gün ışığına gözlerini uyumlaştırdıktan sonra, belli ki, bulundukları yeri tanıyabilmek için bildik bir nesneye raslayabilecekleri umuduyla çevrelerini dikkatle tarıyorlardı. Ama kimsenin suratında şaşkınlık ve yabancılık ifadesi dışında bir görüntü yoktu.

Liman, ana baba günüydü. Yolcusunu bekleyen insanlar, taşıyacak bir yük bulma peşinde yaygara yaparak koşuşturan hamallar, birkaç kuruş sadaka için kalabalıkların cazibesine kapılan, sakat uzvunu en görkemli bir şekilde ortaya dökmüş olarak her geçene el açan, dua okuyan dilenciler, su, kete, simit, bıçak, tesbih, ayna, tarak ya da tütün satan çocuk, yaşlı insanlar, yakan yaz güneşinin altında, tam bir curcunayı yaşıyorlardı. Limanın sağ yanında, gemilerin arkasında, bir kısmı görünmeyen, oldukça büyük bir tabeladaki yazı gözüne ilişti Sadığın. Tabelanın tamamını görebileceği bir pozisyon aramasına İngiliz askeri izin vermedi. Sadık yine de tabeladan bir sonuç çıkardı. Çavuşun yanına sokuldu, kısık bir sesle ona,

– Çavışım, buranın adı ‘Sharm’ olabilir. Ordaki tabelada bu ad yazılı da.

– Senin adın neydi gardaş?

– Sadık çavışım.

– Senin okuman, yazman var ağnaşılan. Bu çok eyi. İçimizde başga okur-yazar olduğunu zannetmiyom. Gözünü dört açmalısın. Okuduğun önemli yazıları bana bildir, tamam mı? Buranın neresi olduğu çok da önemli değel. Bize ne yapacakları önemli.

Konuşmayı fark eden İngiliz askeri koşup çavuşun yanına geldi ve tüfeğinin dipçiğini çavuşun sırtına indirdi. Askerin, küfür olduğundan kuşku duymadıkları, böğürmelerinde ne dediğini kimse anlamadı.

Güneşin bunaltıcı sıcağında aç, susuz bir süre bekletildiler. Şadi adındaki bir arkadaşları açlık ve susuzluğun da etkisiyle birdenbire olduğu yere yığıldı. İngiliz askerlerinden biri matarasından su alarak Şadi’nin elini, yüzünü ıslattı. Suratını birkaç kez patakladı. Onu uyandırmayı başardı. Şadi kendine geldiğinde askeri bir kamyon, kenarında bulundukları yolun soluna yanaşıp durmuştu. İngiliz askerlerden biri kamyon sürücüsüyle bir süre konuştu, sonra arkadaşına dönüp bir şeyler söyledi. O da guruba dönerek bağırmağa başladı. Kimsede bir hareket göremeyince yine el, kol işareyleriyle kamyona binmelerini istediğini anlatmağa koyuldu. Guruptan birini adeta sürüklercesine kolundan çekerek kamyona bindirdi. Arkadan gurubun tamamı kamyonun kasasına çıkıp oturdular. Kamyon hareket etmeden birer peksimet ile boğazlarını ıslatacak kadar su verildi. Yoğun bir mazot kokusu eşliğinde kamyon vozurdayarak hareket etti.

Üç saati aşkın, yılan gibi kıvrılan, sık sık küçük dereciklerle bozulmuş, yokuş yukarı sayılabilecek dar bir toprak yolda, yamula, savrula yol aldılar. Sık sık patlamaların ve balyoz seslerinin duyulduğu, yaklaştıklarında sadece kafaları ve kıçları kapalı, ellerinde kazma, kürek, balyoz, küskü olan çok sayıda insanın, yılgın, bezgin hareketlerle gidip, geldiği, eğilip kalktığı, kayaları kırmak için ter döktüğü bir taş ocağının önüne vardılar. Şoför, girip çıkan taş yüklü kamyonların geçişine mâni olmayacak bir konumda kamyonu durdurdu. İngiliz görevlilerin işaretleri ile herkes kamyondan indi. Yine onların rehberliği ile taş ocağının idare binası olduğu anlaşılan, tek katlı bir yere götürüldüler. İngiliz asker, kafasına baret geçirmiş birisiyle bir süre konuştu. Sonra getirdiği tutsakları saydı, çantasından bir kâğıt çıkarttı, baretli adama uzattı. Adam kâğıda bir göz attıktan sonra içeri girdi ve elinde bir kalemle çıktı. Kâğıdı imzaladı, askere uzattı. Sonra İngliz askerleri içeri davet etti. Sadık’lar yarım saate yakın, güneşin kavurucu sıcağı altında bulundukları yerde beklediler. Nihayet İngiliz askerler ve askeri aracın sürücüsü işletme binasından çıkıp kamyona yöneldiler. Kamyon ardında egzoz ve mazot kokuları bırakarak ve homurdanarak uzaklaştı.

Beşinci Bölüm

Sadık, bu taş ocağında yoğun bir çalışma temposu içinde buldu kendini. Birkaç tonluk mermer blokların çıkıntılarını balyozla kırarak, dikdörtgen ya da küp şekline getirmekti işi. İlk günler iş çok ağır gibi geldi. Geceleri sabahlara kadar elleri, kolları ağrıdı, sızladı, onu uyutmadı. Elleri parçalandı. Ellerine bez sararak balyoz sallamayı sürdürdü, işini aksatmadı.

İşinin bütün zorluklarına göğüs gererek, kötü muameleyle karşılaşmaya fırsat tanımadı.

Ocakta çalıştırılanların büyük bir çoğunluğu esir olarak burada bulunan Osmanlı askerleriydi. Geriye kalan az sayıda esir ise Habeşlerden oluşuyordu. Her gün iki saat kadar çalışıyorlardı. İş ne kadar ağır olsa da yaşamları bir düzene girmişti. Tatsız, tuzsuz, etsiz, yağsız olsa da günde iki öğün yemek veriliyordu. Susadıkları vakit su içebiliyorlardı. Sıkıntıya düşmeden tuvalet ihtiyaçlarını gideriyorlardı. Geceleri altlarına serecek çul, üstlerine örtecek bir battaniyeleri vardı. Yalnızca hastalanmamak ve de yaralanmamak gerekiyordu. Çünkü hastalanan ya da yaralanan biri hemen bir arabaya konulup oradan götürülüyordu. Nereye götürüldüğünü kimse bilmiyordu. Götürülenlerden, bugüne kadar geri dönen de olmamıştı. Haftada ya da on günde bir, bu durumla karşılaşılıyordu. Karanlık basmadan görevli bölüm şefi gelip yapılan işi denetliyor, beğenmez ya da yapılan işi yeterli bulmazsa tutukluya o akşam yiyecek verilmiyordu. Sadık böyle bir durumla karşılaşmamak için var gücüyle çalışıyor, her akşam denetçinin, memnuniyetini ifade eden gülümsemesi ile ödüllendirildiğini hissediyordu. En büyük sıkıntısı, ötekiler için de geçerli olan, öğle sıcağında çalışmanın olağanüstü zorluğuydu. Üzerlerinde başlarına doladıkları bir poşu, altta ise köyde ‘don’ dedikleri, sadece edep yerlerini örten kısacık bir bez parçası vardı. Gömleği olan varsa da giymesine izin verilmiyordu.

Sadık, birlikte geldikleri arkadaşlar ile mermer ocağında ikinci ayını doldurmak üzereydi. Bu süre içinde guruptan Seyfi adında bir arkadaşları, dinamit patlatılması sırasında ayağına düşen bir taş yüzünden yaralanmış ve ocaktan gönderilmişti. Gideli iki hafta olmasına karşın ondan bir daha haber alınamadı. Yakın arkadaşları, iyileşince onun tekrar buraya geleceğini boş yere umdular, beklediler. Akşamları yemekten sonra çok kısa bir süre de olsa bir araya gelebiliyorlardı. Burada daha ne kadar tutulacaklarını, ondan sonra nereye götürüleceklerini, bu esaretten kurtulup, kurtulamayacaklarını konuşuyorlardı. Başlarındaki şef ve çavuşlara bakılırsa burası İngilizlere ait olmalıydı. Ocakta çalışanların içinde, Sadığın kafasından geçen soruları yanıtlayacak birileri belki vardı. Ama oradaki herkesle konuşma, tanışma fırsatı asla olmuyordu. Zaman buldukça İhsan’la bir araya gelebiliyor, kısacık da olsa memleket, aile muhabbetleri yapıyorlardı. Buraya geldiğinden beri Asiye’ye üç tane daha mektup yazmıştı. Mektupları gönderemeyeceğini biliyordu bilmesine, ama mektup yazmak, duygularını kâğıda olsun aktarabilmek onu birazcık rahatlatıyor, özlemini azaltıyor gibiydi sanki. Asiye’sini çok özlüyordu. Bir daha göremeyeceği korkusu, endişesi yüreğini kor gibi dağlıyordu. Hasret, Turba’da Arap çetecinin kalbini hedefleyen cembiye’sinden çok daha fazla acıtıyordu kalbini. Talihine lanet okuyup günleri sabırla karşılıyor, bir gün mutlaka kavuşacağı umudunu yitirmemeğe çalışıyordu. Masallardaki gibi bir kuş olup uçarak buradan uzaklaşmayı, sevgilisinin penceresine konmayı, en güzel, en yumuşak sesiyle onu uyandırmayı hayal ediyordu. Daha başka da o kadar güzel şeyler hayal ediyordu ki…

Günler, haftalar hatta aylar bütün zorluklara karşın akıp gidiyordu. Taş ocağında çok az şey değişiyordu. Gündüzleri, yakıcı sıcağı ile ocaktakileri kavuran, canından bezdiren güneşin o gaddarlığı neredeyse yok olmuştu. Geceleri soğuktan uyuyamayanlar vardı. Sadık, kış aylarından birini yaşadıklarını bilse de hangi ayda oldukları konusunda bir fikri yoktu. On gün kadar önce otuz kişilik bir yeni gurup esir daha gelmişti taş ocağına. Çoğu Türkçe konuşuyordu. Bunların da kendileri gibi başsız kalarak, bir şekilde İngilizlerin eline esir düşen Osmanlı askerleri olduğunu düşündü Sadık. “Bu melmekette, bu diyar ellerinde başsız galıp da hayatta galabilmenin tek yolu İngilizlere esir düşmek galiba” diye geçirdi aklından.

İş bitimi, el yüz yıkama kuyruğunda yan yana geldiği Sivaslı Muharrem’le tanıştı Sadık. Muharrem, Yemen’in Shab kasabasında yakalanmış, aynı birlikten sağ kalan bir arkadaşıyla birlikte getirilmişti taş ocağına. O arkadaşı da galiba sıtma hastalığına tutulmuş ve ocaktan götürülmüştü. Bir daha da geri gelmemişti. Burada çalışmaktan yılmıyordu. Gücüne de gitmiyordu böyle yaşamak. Güvenilir birisiyle konuşmağa çok ihtiyacı vardı. Etrafını kollayarak;

– “Ömür boyu ben böyle yaşıyamam Sadık.” diyerek, sadece Sadığın duyabileceği bir sesle söze girdi.

– Benim melmeketime getmem lazım. Biliyon mu Sadık, askere çağrılmadan yirmi gün önce birisi oğlan, ikiz bebeklerim doğduydu. Onnarı öylece bırakıp geldim. Buraya getirildiğimiz ilk haftalardan bu yana burdan nasıl gurtulacağımı düşünüp duruyom. Lakin bi yolunu bulamıyom. Uzun zamandır buradakileri izliyom. Bizimkileri izliyom. Bana arkadaş olacak birisini kesdirmiye çalışıyom. Şimdilik öyle birine ıraslamadım. Kimseyi bulamasam da bi gun tek başıma da olsa gaçacağam. Bi süredir seni de izliyom. Düzgün bi arkadaşa benziyon. Onun için bunnarı sana ağnadıyom. Zaten birine annatmasam patlıyacak duruma geldiydim biliyon mu?

– Muharem gardaş, eyi diyon da yolunu, izini bilmediğin bu ücra yerden neriye gedilir ki? Ne nerde olduğumuzu biliyok, ne de gedilecek yönü. Vallaha bence heç şansın yok gibi, gine de sen bilin.

– Burda kalırsak bi şansımız var mı sence? Sonuçda bu gayaların içinde, bu toz toprakla boğuşarak yok olup getmiyecek miyik? Bence burada heç bi şansımız yok. Gaçarsak bin de bir bile olsa bi şansım olacak.

– Bu dediğin de doğru ya. Burada sahiden de heç şansımız yok gibi. İki ucu da boklu deynek işde. Ne yandan dutarsan dut. Biliyon mu Muharem gardaş, ben de koyden ayrılmadan bi hafda önce nışanlandıydım. Onu nasıl özlüyom bi ben bi de Allah biliyo. Kaç kere mekdup yazdım, gonderemedim. Hepisi yanımda duruyo. Keşke mümkün olsa da seniynen gaçabilsek. Emme bu heç mümkün gibi gelmiyo bana.

Bu sırada kuyruk da sıra onlara gelmişti. El-yüz yıkadıktan sonra en yakın zamanda yine görüşme temennisiyle el sıkışarak ve birbirine gülümseyerek ayrıldılar.

Muharrem’in söyledikleri Sadığın aklına da yüreğine de çöreklenmişti. Böyle bir şey olabilir miydi? Burada kalmanın hiçbir geleceği yoktu. Bu ocakta telef olup gitmek istemiyordu Sadık. Daha bir yıl dolmadan ocaktan kaç kişi yok olup gitmişti. Böyle bir sonucu kabullenip oturamazdı. Muharrem doğru düşünüyordu. Şansını denemeliydi. Kaybedecek nesi vardı ki? Asiye de babası da hiçbir zaman umudunu kaybetmemesi gerektiğini tembihlememişler miydi? Ama buradan kurtulma yönünde umut edebileceği bir ışık, bir emare de göremiyordu ki. Buradan kaçmak neredeyse bile bile ölüme atlamak olmaz mıydı? Nereye kadar gidebilirlerdi ki? Nereyi biliyorlardı ki gidebilecek? Ne yöne gidecekleri hakkında Muharrem’in bir bilgisi var mıydı acaba? Yakalanmama umudu var mıydı? Yakalanmasalar açlıktan, susuzluktan ölmeyecekler miydi? Hem gece boyunca, hem de gün boyu taş kırarken bunları düşündü Sadık. Bazen Muharrem’i haklı çıkardı, bazen de, aklını böyle karıştırıp huzurunu kaçırdığı için, ona kızıp lanetledi onu. Yine de bir sonuca varamadı. İşi olacağına bırakmağa karar verdi.

Her gün, en az on saat balyoz sallamaktan, kol ve bacak kasları başta olmak üzere vücudundaki tüm kasları gelişmiş güçlenmişti Sadığın. İlk zamanlar kan, revan içinde kalarak sızısından geceler boyu uyku yüzü göstermemiş olan elleri iyice nasırlaşmış, dış etkenlere karşı duyarlılığını yitirmişti adeta. Çalışmasından memnun kalan ekipbaşı Sadığa ötekilerden biraz daha farklı davranıyordu. Bir süre İstanbul’da bulunmuş, az miktarda Osmanlıca bilen ekipbaşı arada bir yemeklerde fazladan hurma ya da helva veriyordu Sadığa. Ara sıra yanına gidiyor İngilizce kelimeler, küçük cümleler öğretiyordu. Birbirlerinin dilini konuşabilseler neredeyse arkadaş olacaklardı. Sadığın çevresinde bu durumdan kendilerince farklı sonuçlar çıkartanlar bile vardı. Hatta bir akşam Sadık torpilli yemeğini yerken yanında oturan Cevat adındaki boşboğazın biri kulağına eğilip;

– Sadık hadi gine eyisin, ekipbaşı seni eyi besliyo, helal olsun vallaha. Belli ki seni çok beğeniyo. Yoksa geceleri heskeş uyudukdan soğna buluşuyonuz mu lan?

Sadığın birden kan beynine sıçradı. Yerinden fırlayıp Cevat’ın suratına balyoz gibi bir yumruk çaktı. Cevat neye uğradığını saşırmış bir durumda yere yuvarlandı. İkinci yumruğu indirmesine arkadaşları fırsat bırakmadı. Araya girip Sadığı tuttular. Daha sonra buna benzer bir olay daha yaşandı ocakta. Başka bir ekipte yine Sadık gibi göze girip ayrıcalık kazanmış Serdar adında birini, o ekibin başı olan İngilizle cinsel ilişkiye girdiği söylentileri üzerine, bir gurup tutuklu adamakıllı pataklamıştı. Böyle bir durumun olmadığı sonradan anlaşılmış, Serdar’ın yediği dayak yanına kalmıştı. Bu olay, bazı dedikodular kulağına kadar gelen, Sadığı da biraz olsun rahatlatmıştı.

Sadık, adı Wictor olan ekip başından, kendisine öğrettiği beş on kelimelik İngilizce ve onun İstanbul’da öğrendiği Osmanlıca kelimeler yardımıyla küçük, küçük bilgiler edinmeğe başlamıştı. Taş ocağını bir İngiliz şirketi işletiyordu. Üç yıl önce işletmeye açılmıştı. İki yüz civarında çalışan vardı. Bunların çoğu esir alınmış Osmanlı askerleriydi. Buraya en yakın yerleşim yeri, yol üzerindeki iki obayı saymazsan, kuzey doğuda bulunan Süveyş’ti. O da, hızlı bir yürüyüşle en az on günlük mesafedeydi. Taş ocağının iaşesi, Süveyş’ten sağlanıyordu. Her hafta bir kamyon erzak geliyordu. Sadık, hastalandıkları ya da yaralandıkları için buradan götürülenler hakkında bir şey öğrenemedi Wictor’dan. Nereye götürüldüklerini o da kesin olarak bilmiyordu. Bunun için üzgün olduğunu söylemişti Sadığa.

Sadık, Muharrem’in söylediklerini aklından çıkartamıyordu. Asiye’sini bir daha görmek istiyorsa bunun tek yolu vardı, buradan kaçmak. Asiye’ye, döneceğine söz vermişti. Sözünü tutmalıydı. Burada eli, kolu bağlı beklemenin bir yararı yoktu. Muharrem’le ilk fırsatta konuyu ciddi şekilde görüşmeye karar verdi. Onun bu konudaki düşünce ve planlarını bütün ayrıntılarıyla bilmek istiyordu. O’na, kaçma fikrini kabul ettiğini, gerçekten de buradan kaçmaktan başka çareleri olmadığını söyleyecekti. İşlerine yarayabileceğini düşündüğü, Wictor’dan öğrendiği, bazı bilgileri Muharrem’le paylaşmalıydı. Eğer fikrini değiştirmemişse onunla kaçmağa hazır olduğunu bile söylemeliydi.

Taş ocağından kaçma düşüncesi beynine düştükten bu yana her gece çok karışık rüyalar görüyordu. Başta Asiye olmak üzere her rüyasında evdekileri görüyordu. Bahçedeki ceviz ağacının gölgesinde Asiye’yle el ele oturduklarını görmüştü dün gece. Sonra, tanımadığı birsi geliyor, Asiye’nin elinden tutup alıp götürüyordu. Yerinden kalkıp buna mâni olmak istiyor, bir türlü kıpırdıyamıyordu. Bulunduğu yerden, hüzünle bakıp kalmıştı arkalarından. Ceviz ağacının altında birden babasını ve anasını gördü. Anası Sadığın saçlarını okşuyordu. “Bırak peşini canım yavrım bırak getsin” diyordu. Babası da başıyla anasını onaylıyordu. Üç gün önceki rüyasında da bağ yolunda Asiye’yle el ele yürürken arkalarından yetişen Şehriban Ana bir şey söylemeden kızının elinden tutup onu alıp götürmüştü. Sadık yine hiçbir şey diyememiş, hiçbir şey yapamamıştı. Sonra bir cenaze alayı belirdi oracıkta. Sadık kalabalıktan birine korkuyla, “Kim öldü?” diye soruyor, “Şehriban” yanıtını alıyordu. “Neyse, Asiye ölmemiş” diye geçiriyor kafasından, biraz rahatlıyordu. Yine birkaç gün önceki bir rüyasında Sadık Asiye’yi evlerinin önünde bir taşın üzerinde otururken görüyor, yanına gitmek için ona doğru yürüyor ama yol bir türlü bitmiyordu. Sadık koşmağa başlamış, dönüp baktığında hiç yol kat etmediğini görmüş, daha hızlı koşmağa çalışırken kan ter içinde uyanmıştı.

Bütün bu ve benzeri rüyalar Sadığı hayli tedirgin etmeğe başlamıştı. Memlekette kötü şeyler mi oluyordu yoksa? Asiye’ye bir şey mi oldu? Ya da evdekilerden birine? Evden ayrılalı iki buçuk yıl dolmak üzereydi. Konya’dan ayrıldıktan bu yana ne bir mektup almış, ne de gönderebilmişti. Rüyalarında hep çekip giden Asiye bütün gün hayallerini terk etmiyordu. Sadık soluduğu havada onun kokusunu duymayı umarak nefes alıyordu adeta. Kocaman kayalara balyoz sallarken sadece nişanlısının gülümseyen hayalinden güç alıyordu. Rüyalarının ne anlama geldiğini çözmeğe çalışıyor, ferahlatıcı bir sonuca varamıyordu bir türlü. “Ali Hoca’nın hediye ettiği ‘rüya tabirleri’ kitabı yanımda olsaydı keşke. Bu rüyaları neye yormam gerekdiğini bilirdim” diye geçirdi aklından. Rüyalarından duymağa başladığı endişe ve kaygıları, taş ocağından kaçma arzusunu ve hırsını daha da kamçılıyordu. Kaçacaktı buradan. Muharrem’le ya da Muharrem’siz. Kesin kararlıydı. “Bu ağşam Muharem’i görmem gerek. Ne yapacağsak bi an önce yapak. Ölsem de burada galamam. Bunu Muharem’e hemen söylemem gerek.”

O akşam yemekhanede Muharrem’i bekledi. Gelir gelmez yanına sokulup, alçak bir sesle,

– “Muhakkak gorüşmeliyik Muharem, gonuşacaklarım var, tamam mı?” dedi alçak sesle.

– Ben de zaten seni arıyacağadım. Benim de sana söylüyeceklerim var, eyi oldu bu. Yemekden soğna yemekhanenin arkasına gel. Ben de gelirim. Kimsiye bi şey söyleme, tamam mı?

– Tamam, kim önce varırsa garannık da ıslıkla işaret versin ki bi sakatlık olmasın.

– “Doğru diyon. Ben önce varırsam bi garartı görünce kanarya gibi bi kere ıslık çalarım. Sen de öyle yap isdersen.” diye fısıldaştılar, ayrıldılar.

Sadık buluşma yerine Muharrem’den önce vardı. Kısa bir süre sonra Muharrem de oradaydı. Çevrelerini kolaçan ettikten sonra Sadık Muharrem’e iyice sokuldu;

– “Ben seniynen buradan gaçmağa garar vedim Muharem. Sen bu gonuyu başga kimsiye açmadın değel mi? Sadece ikimiz mi varık? Bence başga kimse olmasın. Ayağamıza dolaşır.” dedi. Fısıltı halinde konuşuyordu. Muharrem’in yüz ifadesini karanlıkta seçemiyordu.

– Ben de öyle düşündüm. Sadece ikimiz olmalıyık. Garar vermene sevindim. Şindi bunu nasıl yapacağımızı plannamamız ilazım. Ben bazı gozlemlerde bulundum. Şindi beni eyi diğne: Daş ocağının çevresinde dört nöbetçi var. Bunun ikisi giriş, çıkış gapısında bekliyo. Diğer biri bizim barakaların önünde, öteki de çevrede geziniyo.

– O zaman çıkış gapısından gaçamıyacağak demekdir, öyle mi?

– Haklısın, gapıdan çıkamak. Önce yatakhaneden çıkmamız gerek. Üç gun gozetledim. Işımadan önce, zabaha garşı yatakhaneyi bekliyen nöbetci bi süre, sırtını barakanın duvarına dayayıp, uykuya dalıyo. O saati gollayıp barakadan çıkmamız gerekiyo.

– Ocakdan dışarıya nasıl çıkacağak? Tel örgüyü aşamayık biliyon değe mi?

– Onu da düşündüm. Telörgünün en uzak yerinde toprağı gazıp tellerin altından geçeciğik. Tabii gazabileceğemiz toprak bi yeri önceden belirlemek lazım. Hatta fırsat buldukca kimseye çakdırmadan geçeceğemiz yerdeki toprağı gevşetmemiz lazım.

– Peki, oruya nasıl gidip de yeri belirliyeceek, toprağı gevşedeceğek? Bunun da bi yolu var Sadık. Ağşam yemek sırasında ortalıkta kimseler olmuyo. Birimiz kenefde oyalanıp herkes yemeğe oturduğunda çıkıp ne gerekiyosa yapacağak, tamam mı? Bi hafda içinde tüymüye hazır olmalıyık. Gaçacağımız gunü ayrıca gararlaşdırırık.

– Ben de Wikdor’dan bi şey öğrendim. Beş, altı gunnük mesafede Süveyiş diye bi şeher varımış. Daha berilerde yokmuş. Şeher guzeydoğu yönündeyimiş. Oraya varabilirik, ne dersin?

– Bu bilgi çok işimize yarıyacak, goreceksin. O gune gadar Vikdor’dan başga şeyler de öğrenmiye çalış sen. Her bilgi işimize yarıyabilir.

– Ah bi ağnaşabilsek, o bana her bilgiyi verir emme birbirimizi ağnıyamıyok ki Muharem. Ağnadığım tek bi kelimeden el, gol işaretleriynen bi şeyler çıkarmıya çalışıyom gardaşım.
Senin annıyacağan heç de golay olmuyo yani.

– Yarın akşam üsdü telleri geçeceğemiz yer için bi araşdırma yapacağam fırsat olursa. Sonucu yemekten hemen soğna sana bildiririm. Hadi şindi yatakahaneye dönelim. Heç kimsenin dikgatini çekmememiz gerek.

Önce yemekhaneye uğradılar. Kimse kalmamıştı. Sağda solda yiyecek bir şeyeler araştıdılar, bulamadılar. Beş on saniye farkla yatakhaneye geçtiler. Bazı arkadaşları, soyunup yatağa girmeye hazırlanırken bazılar horlamağa bile başlamıştı. Sadık, yorgunluğun üstüne bir de aç kalınca o gece uyuyamayacağını düşündü. Bunun hiç de bir önemi yoktu. Sevinçten, heyecandan içi içine sığmıyordu. Nihayet buradan da, esaretten de kurtulacaktı. Asiye’sine biraz daha yaklaşacaktı. Birkaç gün öncesine kadar tümden yitirmiş olduğu ‘umut’ denilen o sihirli kelime beynine de, yüreğine de yeniden gelip oturmuştu. Şimdi içinde yaşamı gerçekten hissediyor, bir anlam kazandığını duyumsuyordu. Her zorluğun üstesinden gelecek kadar kendini güçlü hissediyordu. Başarısızlık olasılığını aklının ucundan bile geçirmiyordu. Muharrem’e, kendisine olduğu kadar güveniyordu. Birlikte kaçmayı başaracaklardı. Bunun başka bir yolu yoktu artık.

Sadık, taş ocağına en son gelen esir gurubundan, kendisi gibi balyozla blok taş yapan birisiyle konuşmaları sırasında bazı bilgiler edinmişti; İngilizlere ve onların güdümündeki Araplara karşı sürdürülen çarpışmalarda Osmanlı birliklerinin hiçbir şansı kalmamış. Bunu pek çok birlik kumandanları kendi askerlerine söylüyormuş. Hatta sağ kalan askerlerine; “Canınızı kurtarmağa bakın. Bu savaşı kazanmamız imkânsız. Burada bizim savaşımız bitti. Memlekete dönebilme şansı olanlar bunu deneyebilir. Kaçmakta serbestsiniz.” diyorlarmış. Bu yüzden de ortalık kaçak askerlerle doluymuş. Hayatta kalabilmek için birbirlerini, gözlerini kırpmadan, harcayabiliyorlar, hatta öldürmekten bile çekinmiyorlarmış.

Askerlerin arasında eşkıya çeteleri kurmuş olan, yakaladıkları başka askerleri soyup soğana çeviren, canını alanlar varmış. “Biliyon mu arkadaş, bence en güvenli yer bu taş ocağı.” diye bitirmiş sözünü.

Bu duyumlardan sonra Sadık bir kere daha umutsuzluk sularında bir süre kulaç salladı. Ama bu uzun sürmedi. Kaçma kararı baskın çıktı. Her türlü tehlike ile karşılaşabileceklerini Muharrem’le konuşmuşlardı zaten. Bunları göze alıyorlardı. Ama birlik kumandanlarının askerlerine “kaçabilirsiniz” demesi ne anlama geliyordu? Sadık askerden kaçmanın, hele de savaş zamanı firar etmenin, çok ağır bir suç olduğunu biliyordu. Yani memlekete vardıklarında yakalanırlarsa asker kaçağı sayılmayacaklar mıydı? “Bizi kumandan saldı. Bize, kaçmak serbest, dedi.” diyerek ceza almaktan kurtulabilirler miydi? Biraz kafası karışmıştı Sadığın.

Akşam yemeği sırasında, yine aynı yerde, Muharrem’le buluştular. Muharrem,

– Bugün Salı, Perşembe, yani yarından soğna zabaha karşı, bi terslik, aksilik olmazsa buradan tüyüyok Sadık. Dün, ben telleri geçeceğemiz yeri belirledim. Bi daşınan yeri işaretledim. Toprak golay gazılacak gibi. Kazmak için iki ağaç parçası da atdım oruya. Telden dışarı çıkdık mı gerisi golay. Çalılıklara sardırırık. Işımadan en az bi saat yol almış oluruk.

– Bi şey söyleyim mi gardaşım? İngilizler epey bi süre bizim peşimize düşemiyecek. Neden dersen, biliyon bunarın burada topu, topu yedi, sekiz asgerleri var. Onarda burada nöbet dutuyo. Yani, ben diyom ki bunarın ardımızdan salacak asgeri yok. Senin ağnıyacağan, eğer buradan çıkabilirsek bizim için tehlike buradan değel, başga yerlerden olabilir.

– Öyle diyon da, iki dene bekçi iti var ocakda. Bi asgerinen bu itleri peşimize dakarlarsa işimiz gine zor.

– Doğru diyon, benim aklıma bu gelmedi. Allah kerim, bunun da bi çaresi vardır helbet. Yatakhanede itlere kokladacak heç bi eşyamızı bırakmıyak. Onar koku üzerine iz sürer biliyon değe mi? Hadi şindi yemekaneye gidek. Şüpe çekmememiz ilazım. Ha, bi de Wikdor’dan şeyi öğrendim; Süveyiş şeherine kadar arazinin böyük bi gısmı böyle gayalık ve çalılığımış. Bu gaçmamızı golaylaştırır bence.

– Helbet de, bu bence de çok önemli. Açık arazide keklik gibi avlanmamış oluruk böylece. Yörü şindi, ortalıkdan gaybolduğumuz fargedilmesin, gidek yemekhaniye.

O gece Sadığın kuşkuları tekrar dağılmıştı. Kurtulacaklarına dair inancı ve umudu bir kere daha zirve yapmıştı. Her şeyden önce Muharrem’e güveniyordu. Birbirlerine güveniyorlardı. Çok gerektiği durumlarda kullanabileceği dört tane Mecidiye lirası hala yanındaydı. Bazen postalının sökük yerlerine gizleyerek, bazen midesine indirerek ve akla, hayale gelmez başka yollar bularak onları saklamayı başarmıştı. Birkaç günden beri hava kapalıydı. Eğer böyle devam ederse gündüzleri de yol alabilirlerdi. Her şey yolunda görünüyordu. Yarını da kazasız, belasız atlatırlardı inşallah.

***

Sadık’la Muharrem’in taş ocağından firar edişleri ertesi gün öyle yemeğine kadar fark edilmedi. Yemekte sayım alan görevli İngiliz iki kişinin eksik olduğunu saptadı. Vakit kaybetmeden yetkili görevliye durumu bildirdi. Kısa bir süre sonra eksik iki kişinin Sadık ve Muharrem olduğu belirlendi. Ocağın komutanı durumu telgrafla merkeze bildirdi. Merkez komutana, “Kendi olanaklarınızla yakalamağa çalışın. Yakalayamazsanız da bizim açımızdan pek bir önemi yok. Ama bu kaçışın başarılmış olduğunun asla ocakta duyulmaması, bilinmemesi gerekiyor. Kaçakların yakalanmasalar da yakalanmış oldukları ve derhal kurşuna dizildikleri haberi ocakta çalışanların hepsine duyurulmalı” talimatını iletti. Taş ocağındaki yetkililer, zaman kaybetmeden bir ciple kaçakların peşine düşme kararı aldılar. İki görevli, şoför iki de köpek akşam karanlık basmadan yola koyuldular.

Kaçakların yolu takip etmeyeceklerini az çok biliyorlardı, ama onların takip edeceğini düşündükleri yoldan ciple gitmeleri olanaksızdı. Böylece umutsuzca bir süre yol aldılar. Sonra karanlık bastı. Önlerinden başka bir yeri göremiyorlardı. Gece yarısına kadar çukurlara düşe kalka yol aldılar. Şoför diğerlerine dönerek, “Bu kadar mesafe yürümüş olmaları mümkün değil. Gün boyu yürümüş olsalar bile otuz, otuz beş km yol yürüyebilirler. Biz ise elli km geldik. Ya geri döneceğiz ya da cipi burada bırakıp köpeklerle arazide arayacağız onları” dedi. Arkadaşları şoförü haklı buldular. Arabayı durdurup indiler. Yarım saat kadar oralarda gezinerek, ne yapacaklarına karar vermeği tartıştılar. Sonunda sabahı beklemeyi, ışıyınca köpeklerle çalılıkların içinden geriye doğru aramayı uygun buldular.

Aslında Sadık’ların tutturduğu yönle cipin gittiği yolun yönü aynı değildi. Yönler arasında kırk beş derecelik bir açı vardı. Taş ocağı yetkilileri kaçakların Sharm’a doğru gittiklerini düşünmüşlerdi. Oysa Sadıklar Eriat istikametinde yol almaktaydılar. Bu yüzden arama ekibinin Sadık’ları bulabilme şansı sıfırdı. Nitekim ışıyınca başlattıkları, akşama kadar süren, köpekli aramadan bir sonuç alamadılar. Geceyi yine cipin yanında geçirdikten sonra çalılıkları tarayarak tekrar taş ocağına döndüler. Arama faaliyeti de bu aşamada sona erdi.

Altıncı Bölüm

Asiye’nin kaygıları her geçen hafta biraz daha artıyor, morali daha çok bozuluyordu. Sık, sık kendince bir bahane uydurup bahçeye iniyor, olmayacak hayaller kuruyor, türküler yakıyor, avunmağa, sıkıntılardan kurtulmağa çalışıyordu. Sadığından ayrıldıktan sonraki ilk iki ayda iki mektup almış, sonra mektup kesilmişti. Elinde adres olmadığı için mektup gönderemiyordu. Çaresizdi. Özlemini, acısını kimselerle paylaşmıyordu. Anası kızının durumuna üzülse de elinden fazla bir şey gelmiyordu. Arada bir, “belki bir haber vardır” diye Adile anasına gidiyor, kaygıları artmış olarak dönüyordu. Giderek içine kapanıyordu.

Cephelerden gelen haberler hep iç kararatıcıydı. Hüseyin Onbaşı her hafta gittiği şehirden hiç güzel bir haberle dönmüyordu köye. Şehre indiğinde önce askerlik şubesine gidiyor, doğru kumandanın odasına yöneliyordu. Kumandanın kapısında bekleyen asker artık Hüseyin Onbaşı’yı ve onun kumandanı ile olan yakınlığını bildiğinden, hiçbir şey sormadan içeri girip kumandanına haber veriyor, ardından da çıkıp Hüseyin Onbaşı’yı içeri buyur ediyordu. Onbaşı kapıyı usulen tıklatıp içeri giriyor, Adile’nin kumandana hediye olarak hazırlayıp eline verdiği bir sitil yoğurt ya da iki topak tereyağı kapının arkasına bırakıyor, el sıkıştıktan sonra, oğlundan yana bir haber edinebilme umuduyla, kumandanın karşısına geçip oturuyordu.

Şube kumandanı Kolağası yani Yüzbaşı Abdullah Efendi kırklı yaşların sonunda, saçları kırarmış, gür sakallı, burma bıyıklı, yakışıklı sayılır, pehlivan görünümlü birisiydi. Yozgat’a, Sadık askere alındıktan on beş gün kadar sonra gelmişti. Üç yıldan beri görev yapıyordu. Çevresinde sevilen, sayılan biriydi. İmparatorluğun halini hiç iyi görmüyor, devleti ne padişahın ne de İttihat Terakki Partisi’nin kurtaracağına inanıyordu. Kurtuluşun batı medeniyetini, batı kültürünü benimsemekle, yenileşmekle olabileceğine bel bağlayanlardandı. İstanbul’da ordu karargâhında önemli bir görevi varken, sarayın hoşlanmadığı bu fikirlerinden dolayı buraya sürülmüştü.

– Evet Hüseyin Onbaşı, tekrar hoş geldin. Evde dirlik, düzenlik iyidir inşallah. Yenge Hanıma teşekkürlerimi her daim iletiyorsun değil mi? Onun yaptığı yoğurdu hiçbir yerde bulamıyorum inan. Elinde bir keramet olmalı. Maşallah, maşallah, Allah nazarlardan esirgesin. Öyle bir hatunun olduğu için vallahi de billahide çok şanslısın Hüseyin Onbaşı.

– Vallaha bi sıkıntımız yok gumandanım. Sizlere duacıyık. Biliyon oğlandan heç bi heber alamıyok. Tek endişemiz oğlumun nerde, ne durumda olduğunu bilememekden kaynaklanıyo. Her hafda mahdumenize verecek eyi bi haber verirsin deyi bi umutla huzuruna gelip duruyom kumandanım.

– Bu dünya harbi, bizim açımızdan hiç de iyi gitmiyor Hüseyin Onbaşı. Orduya yazacak yeni asker adayı kalmadı memlekette. On altı yaşındakşleri bile askere yazıyoruz. Amma bu meseleyi halletmiyor. Ordulara merkezi hükümet ne silah, mühimmat desteği, ne de doğru dürüst yiyecek, giyecek gönderebiliyor. Böyle olunca her cephede birliklerimiz düşman karşısında uzun süre tutunamıyor. Yenilgi kaçınılmaz oluyor. Yenilgi haberi, bozgun haberi gelmeyen bir cephe kalmadı savaştığımız bölgelerde. Askerlerimiz ya şahadet mertebesine erişiyorlar, ya düşmana esir düşüyorlar ya da başsız kalarak cepheyi terk edip, o huyunu, husunu, adını, dilini bilmedikleri ülke topraklarında hayatta kalma savaşı veriyorlar. Bizim elimizden hiçbir şey gelmiyor mateessüf.

– Başsız galan asgerler dediniz ya gumandanım, Pekey bu sağ galannardan heç evine ulaşan oluyo mu? Bu zamana gadar böyle birine rasladınız mı kumandanım?

– Böyle birini haber aldığımız an jandarmayı gönderip onu aldırıyoruz. Cezalı olarak tekrar cepheye yolluyoruz. Çünkü asker kaçağı sayılıyor. Gerçi bu onların suçu değil. Ne yapsınlar? Yapabilecekleri başka hiçbir şey yok. Amma kanun öyle demiyor. Askerden firar etmek büyük bir suç. Askerlik yaptın bunu iyi bilirsin onbaşı.
– Bilirim bilmesine de kumandanım, bu çocuklar başsız galınca hayatda galmak uçun gendi başlarının çaresine bakmak zorundalar dediydin ya. O zaman niye asger gacağı sayılıyolar ki. Ne yapsınlar, ille ölmeleri veya esir düşmeleri mi gerekiyo?

– Vallahi orasını bilemem Hüseyin Onbaşı. Dediğim gibi kanun, bize tamimle gelen emir öyle diyor. Biz de bunun gereğini yapıyoruz.

– Gumandanım sen şindi beni gine Sadığımdan heç bi haber veremeden eve eli boş gönderecek misin? Evdekiler eyi veya kotü benden bi haber bekliyolar. Oğlumun anası da, nışannısı da perişan durumdalar. Ben ne diyeceğem onara, hadi sen söyle.

– Hüseyin Onbaşı, biliyorsun seni çok severim. Birkaç yıldan beri bir ahbaplığımız, bir hukukumuz var. Buna isdinaden araştırttım, oğlunun Yemen’e gittiğini öğrendim. Ama sonrası benim için de tamamen karanlık. Tek bildiğim, oralarda ayakta kalmış bir birliğimizin olmadığı. Ama Allahtan umut kesilmez. Sabredeceksin, sabredeceksiniz.

– Sence oğlumun geri dönme ehdimali var mı gumandanım? Bunu söyle bari, kolen oluyum, elini ayağanı öpüyüm. Evdekilere her hafda söylediklerimi tekrarlamak isdemiyom, onnara başga bi şey söylememe yardım et gozüyün yağanı yeyim beyim. Gelinimin de, anasının da yüzlerine, gozlerine bakamıyom.

– Seni çok iyi anlıyorum Hüseyin Onbaşı. Keşke sana umut verebilsem. Keşke oğlun yaşıyor, ona kavuşacaksın diyebilsem. Ne dememi istiyorsun? Şimdi tutup sana yalan mı söyleyim. Olanı biteni anlattım. Başka ne diyebilirim ki?

Hüseyin Onbaşı bir kere daha eve, Sadığa dair söyleyecek bir haberi, bir sözü olmadan dönüyordu. Başta Asiye olmak üzere herkes evde onun gelmesini, yüreklerine su serpecek bir haber getirmesini dörtgözle bekliyorlardı. Onbaşı içeri girdiğinde merakla sorgulayan bir yığın bakışın karşısında buldu kendini. Nazife fırlayıp babasının omzundaki heybeyi aldı, kilerin önüne götürüp bıraktı. Asiye, elini öpmek için Hüseyin babasının mindere oturmasını bekledi. Çocuklar da sırayla babalarının ellerini öptüler. Yanına oturdular. Adile sabırsızlığını belli etmemeğe gayret gösteriyordu.

– Üsöyün çatlatma insanı, hadi söyle gayli, neler oğrendin şeherde? Tek kelime atlamadan ağnat şindi.

Hüseyin, kendisinin de beklemediği bir hiddetle karısına;
– Ulan gadın, yetdin artık. Her hafda sana gıçımdan heber mi yımırtlıyacağam. Yok işte, yok! Hep aynı haber. Habersizlik haberi. Yeni bi haber olsa hemen söylemez miyim? Melmeketin halı hal değel. Bütün cepelerde Osmanlı bozguna uğruyomuş. Bunu söylüyen kosgoca şube gumandanı. Şavaş alannarı şehitden geçilmiyomuş. Sadığın olduğu yerde ordu, birlik filan galmamış. Tek umudumuz, oğlum ölmediyse evimize dönmek için yollara düşmüş olması. Gat’i bi haber alıncıya gadar umudumuzu gaybetmiyeciğik. Gayli şube gumandanına da getmiyeceğem. Onun da bi bok bildiği yok. Bana hekaye ağnadıp duruyo deyus.

Bu lafları duyunca Asiye’nin dizlerinin bağı çözüldü adeta. Olduğu yere yığıldı kaldı. Adile’nin de durumu farklı değildi. Kocasına ne diyeceğini bilemedi. İçinden, “dilim dutulsaydı da keşge bi şey sormasaydım” diye geçirdi. Gözlerinden dökülmeye başlayan yaşlara engel olamadı. Fadime, önce yengesinin kendine gelmesi için su getirdi. Eline yüzüne döktü. Sonra da anasına sarıldı, birlikte ağladılar. Asiye kendini tutamayacağını fark edince yavaşca yerinden kalktı, kimseye bir şey söylemeden dışarı süzüldü. Avluda, dama çıkan merdivenin ilk basamak taşına oturdu. Oturmasıyla birlikte içinden kopup, taşarak gelen ağlama arzusu ve duygusunun kollarına kendini bıraktı. Çevresinde kimse de olmadığından Sadığa yaktığı ağıtları diye, diye ağladı, ağladı.

***

Sadık, taş ocağını çevreleyen çiti geçerken, sol bacağının arka tarafını topuğuna kadar, dikenli tel çizmişti. Bunu önemsemese de zaman zaman rahatını kaçıracak kadar sızlıyor, yürümesini zorlaştırıyordu. Kayalıkların arasında, çalılıkların içinde iki saate yakın bir süredir yürüyorlardı. Ortalık ağarmağa başlamıştı. Hava kapalı görünüyordu. Hafif, hafif esen poyraz yürüyüşleri süresince terlemelerine mâni olmuştu. Kısa da olsa bir süre dinlenmeye ihtiyaçları vardı. Kayalık bir tepenin çalılıkla kesiştiği bir yerde durdular. Önce birbirlerini görmeyecek şekilde ayrılıp ihtiyaç giderdiler. Sonra da bir yarma oluşturmuş olan, yanlarına kadar gelinmedikçe görülme riski olmayan, iki kayanın arasına uzandılar. Gece boyunca da uyumadıklarından hemen sızıp kaldılar.

Uyandıklarında, bulutların arasından arada bir kafasını çıkartan, güneşin konumuna bakarak öğle vakti olduğunu anladılar. Taş ocağından ayrılmadan hazırladıkları bir çıkına bir miktar ekmek de koymuşlardı. Çıkını açıp ekmeği paylaştılar. Çıkının içinde, Sadığın Konya’dan beri gömleğinin içinde, Mecidiyelerin yanındaki, yine anasının diktiği, başka bir cebinde o güne kadar koruduğu bir çakı, bir çakmak taşı, demir parçası, kav, Asiye’nin verdiği mendil ve zor anlarında okuması için Ali Hoca’nın katlayıp, yanından ayırmamasını tembihlediği bir sayfa dua vardı. Bunları, her gittiği yerde kimselerin bulamayacağı yerlerde saklayarak şu ana kadar korumayı başarmıştı. Şans eseri bugüne kadar, bu kıymetli varlığı üzerindeyken, hiçbir yerde ciddi, sıkı bir aramadan da geçmemişti zaten. Eğer aramış olsalardı muhakkak bulur, her şeyini alırlardı. Bavulu, karakol baskınları sırasında Arap eşkiyalar tarafından götürülmüştü. Bütün varlığı bu saydıklarımdan ibaretti. Çıkının içindeki diğer şeyler Muharrem’e aitti.

Etraf çok sessiz, sakin görünüyordu. Ayrıca çalılıklar, kimseye görünmeden yürümelerine olanak sağlayacak durumdaydı. Muharrem,

– Sadık, bizim yörümemiz ilazım. Daşocağanadan ne gadar uzaklaşırsak o gadar emniyetde oluruk. Ayrıca, şansımızdan hava, yörümek için çok elverişli. Hadi davran gardaş.

– Bende öyle düşünüyom. Fırsat varıkan ne gadar yol alırsak bizim için eyi olur. Ardımızda iz bırakmıyak. Sağa, sola bak da bi şey galmasın.

– Şindi isdikametimizi eyi belirlemeliyik.

Eliyle güneşin doğduğu yönü göstererek,

– Guneş buradan doğduğuna gore bizim o tarafa getmemiz gerekir. Senin Vikdordan öğrendiğine gore böyle olması gerek.

– “Vikdor Doğu demedi, Guzeydoğu dediydi. O zaman böyle yörümemiz ilazım Muharem.” diyerek sol kolunu Kuzeydoğu yönüne doğru uzattı. Sonra da Sadığın gösterdiği istikamette yürüyüşe geçtiler.

Bulutların arasından arada bir yüzünü gösteren güneşin konumu, ikindi vaktinin de geçmiş olduğunu gösteriyordu. Yaklaşık dört saattir yürüyorlardı. Hem yorulmuşlar, hem de susamışlardı. Ayrıca yol boyunca, bacağındaki, kan üzerinde kurumuş olan, yaraya saldıran sinekler hiç rahat yüzü göstermemişlerdi Sadığa.

– Bi yerde su bulmalıyık Muharem, çok susadım. Şu bacağamdaki cızığın ganını da yumam ilazım. Gahrolasıca sinekler gan kokusuna üşüşüyo. Hemi de birez diğnensek eyi olacak, ne dersin?

– Doğru söylüyon, ben de hemi susadım, hemi de yoruldum. İleride bi dere var galiba. Belki su da vardır. Yiyecek bi şeyler de araşdırırık. Heç bi şeyimiz yok yemek için biliyon değel mi?

– Eyi de ne bulunabilir ki yemiye? Meyva mevsimi de değel ki çalılardan meyva toplasak. Gerçi daha ben acıkmış değelim. Yarına gadar yemesem de olur. O zamana gadar da Allah kerim.

– Aslına bakarsan ben de aç değelim. Emme eninde sonunda acıkacağak değel mi? Tedbir almakda yarar var.

– O zaman nasıl tedbir alacağamızı da söylersen memnun olurum gardaşım.

– Düşün işde. Bu mevsimde böyle çalılık, daşlık, gayalık yerde ne olabilir?

– Neyse ben düşüneceğem. Sen de düşün. Şindi bunnarı bırakalım da dereye gadar enip su bulmaya bakalım.

Dikenli, dikensiz çalıların arasında yol almak hiç de kolay olmuyordu. Ayaklarında, bacaklarında hatta tüm vücutlarında çizilmedik yer kalmamıştı. Gece boyunca dikenlerin çizdiği derilerinden, özellikle de bacaklarından sızan kanlar kurumuştu. Kanamaya devam eden yeni çizikler ise anında sineklerin saldırısına uğruyordu. Bir an önce güvenli bir bölgeye ulaşabilme azmi, umudu acı duymamalarını sağlıyordu adeta.

Bir umutla dereye indiler. Ama görünürlerde su emaresi yoktu. Dere çoktan kurumuştu. Dere akağının yönünde bir kaynak bulma umuduyla yürüdüler. Umutları tükenince güvenli olduğunu düşündükleri bir yere uzanıp, serildiler. Aşırı yorgunluktan ve vücutlarında zonklamağa başlayan çizik yaralarının acısından ikisini de uyku tutmadı. Sadık,

– Muharem biliyon mu? Galiba biz bu işi gıvıramıyacağak.

– Nerden çıkdı şindi bu?

– Baksene, daha ilk gunde çuvalladık. Su yok, ekmek yok. Her yanımız yara, bere. Ne ayağamızda, ne sırtımızda doğru dürüs giyecek var. Neriye gadar gotürebilirik ki?

– Ben sana başdan söylemedim mi Sadık? İlk garşılaşdığın zorlukda umudunu yitirip pes edeceğsen bu iş yörümez gardaşım. Bundan beter durumlarınan da garşılaşabilirik daha. Bi gun su bulamadık diye böyle söylemen, senin için düşündüklerimde beni gaygılandırıyo doğrusu.

– Mesele sadece su olsa, yiyecek, giyecek olsa temam da o gadar çok sıkıntı varki, hangi birini deyim?

– Helbet de sıkıntı olacak. İki gunde su goyverirsen seniğnen işimiz var demekdir. Biz bunnarı gonuşduk. Gaçmıya garar verdiğimizde bütün bunnarı goze almadık mı aslanım? Bu düşünceleri gafandan sil. Hadi şindi, uyuyamasak da yatıp biraz diğnenek. Soğnası Allah Kerim.

Muharrem, otlardan kendine uzanacak bir yer yapıp oraya serildi. Bir süre oturduğu yerde, elindeki çöple toprağı karıştırdıktan sonra Sadık da sırt üstü uzandı olduğu yerde. Önce Muharrem horlamağa başladı. Ardından, bacağının ağrımasına rağmen Sadık da uykuya yenik düştü.

İri yağmur damlalarının, vucutlarının çıplak yerlerine düşerek, yarattığı soğukluk ve ürpertiyle ikisi de uyandılar. Kalkıp yüz, yüzelli metre kadar uzaktaki kayalara koştular. Yağmurdan korunacak bir kovuk bularak altına siper aldılar. Yağmur, onlar kayalara ulaşıncaya kadar şiddetini artırdı. Ortalığı gündüz gibi aydınlatan şimşekler, yakınlarına düştüğünü görerek korkudan yürekleri ağza getiren yıldırımlar, ardından gelen şakırtılar, gümbürtüler eşliğinde en fazla on dakika sürdü. Çevrelerinde, yukarılardan kopardığı toprakla çamur gibi akan derecikler oluşmuştu kısa sürede. Sadık eğilip akan suyla avucunu doldurdu, içmek istedi, ağzı kumlu çamurla doldu, içemedi, tükürdü. Sonra sağanak giderek azaldı. Bir süre sonra da tamamen durdu. Kaynaşan simsiyah bulutlar şimşeklerini ve ardından gelen gümlemelerini toplayıp güneye doğru kayarak uzaklaştı.

Sağanağın geçmesinden kısa bir süre sonra ortalık aydınlanmağa başladı. Aç, susuz da olsalar uzun süreli bir uykudan uzak kalamamışlardı. Yağmur, açık tenlerini, serin tıpırtılarla gagalamasaydı belki daha da uyuyacaklardı. Yine de tam zamanında uyanmışlardı. Alaca karanlıkta kalktılar, kayaların oyuklarında birikmiş yağmur sularından kana kana içtiler. Gidecekleri yönü tartışıp karara bağladılar. Yürüyüşe geçmeden önce midelerinin kazınmasını durduracak bir şeyler bulmaları gerekiyordu. İki gündür ağızlarına bir lokma bir şey girmemişti. Sadık,

– Muharem, yiyecek bulabilmek için aklıma iki şey geliyo.

Muharrem soran bakışlarını Sadığın yüzüne çevirdi.

– Birncisini hemen araşdırıp, uyguluyabilirik. Sen de bilin ya, yağmırın ardından toprakdaki soğulcannarın bi çoğu toprağın yüzene çıkar. Bunarı toplayıp, bişirip yiyebilirik.

– Yani soğulcan mı yiyeceğek? Ben töbe yiyemen vallaha. Öteki şey ne aklına gelen? Hadi sen onu söyle.

– Yağmırdan soğna guneş açarsa, belli yerlerde toprakdan mantar fışgırır. Ben mantar biten toprağı eyi tanırım. Ayrıca yiyebileceğemiz zehirsiz mantarı da eyi bilirim. Bunu sen de bilirsin herhal. Emme bu, bögün olmaz. Yarın olabilir.

– O zaman yiyebileceğsen sen hemen solucan avına çık.

Muharrem de yardım edince, yarım saatte yakın bir sürede bir okkadan fazla solucan toplamışlardı. Öte yandan gökyüzündeki bulutlar son sürat Güneydoğuya doğru akıp uzaklaşmış, gök gürültülerinin sesi uzaklardan, hafif de olsa, hala duyuluyordu. Yükselmeğe başlayan güneş, gece boyunca soğuğa direnmiş vücutlarını ısıtmağa başlamıştı. Kayaların altında, ıslanmamış kuru yaprak, ot, çöp topladılar. Sadık gözü gibi koruduğu çakmak taşlarını ve kav’ı çıkardı. Birkaç kez taşları birbirine vurarak kavı tutuştumayı başardı. Hafiten üfleyerek malzemeyi tutuşturdu. Alevler yükselmeğe başlayınca da ateşi besleyerek büyüttüler.

Sadık, yanıp, köz haline dönüşen ateşin üzerine solucanları üçer, beşer koymağa başladı. Kısa bir süre sonra, şaşkınlıkla ve üzülerek, ateşte solucanlardan geriye bir şey kalmadığını fark ettiler. Közün üzerinde, koskoca solucandan, iplik gibi bir parça kalıyordu geriye. Bu iplikleri de kaybetmemek için, Sadık ateşin üzerinden elleri yanarak topladı. Hepsini bir araya getirdiğinde ancak birkaç lokmalık bir yemek çıkmıştı ortaya. Sadığın, tatması için Muharrem’i zorlaması üzerine, o da çekinerek ağzına bir parça koydu. Çok aç olduğundan mıdır, yoksa gerçekten lezzetli oluşundan mıdır közlenmiş solucanı, çamur tadı da içermesine karşın, oldukça lezzetli buldu.

Solucan közlemesinin çamurlu tadı ilk anda tuhaf gelse de sonuçta ikisi de beğenmişti. Ama topladıkları onca solucan Sadığın bile dişinin kovuğunda kalmıştı. Bir kere daha solucan avına çıkmağa karar verdiler. Yarım saat kadar sonra ikisinin bulabildiği solucan ilkinden daha azdı. Ateşi harlandırdılar. Alevler bitince solucanları ateşe koydular. Bu sefer solucanlar iyice kuruyup incelmeden topladılar. Solucan kebabı ilkinden birkaç kat daha fazla görünüyordu. Önceki yediklerinin tadını alamadılar bu kere. Ağızlarında yayılan toprak kokusu iştahlarını azalttı. Ama, tek solucan bile bırakmadan yediler.

Daha birkaç dakika geçmeden ikisinin de mideleri bulandı, tepe taklak oldu. Mideleri dışına çıkacaktı neredeyse. Kustular. Yediklerinin tamamını çıkarttılar. Bir süre dinlenip toparlandılar, Muharrem henüz sönmemiş olan közün üzerene toprak attı ve yeniden yola koyuldular.

Bir su birikintiyle karşılaştıklarında tepelerinde parıldayan güneş vaktin öğlen olduğunu haber veriyordu. Suyun akağı yoktu. Sızıntı halinde bir kaynak olmalıydı. Bir iki kulaç genişlikte ve en çok iki karış derinliğindeki gölet berraktı. Suyun içinde, tabanındaki çamura tutunmuş, S harfine benzer devinimlerle salınan, kıl gibi incecik, sayısız canlı görünüyordu. Ayrıca, henüz yumurtadan çıkmış siyah, ufacık kurbağa larvaları su birikintisinin içinde cirit atıyordu. İkisi bir yüzükoyun yere uzandılar, kafalarını suya eğdiler, gözleriyle de o yaratıkların ağızlarına kaçmamasını kollayarak sudan içtiler. Suyun kenarına oturduklarında Sadık bacağındaki çizik yarasının, rahatsız edici boyutta, ağrı yaptığını duyumsadı. Dönüp baktığında yaranın önemli bir bölümünün su toplamış olduğunu gördü. Bacağını Muharrem’e de göstererek, ne yapabileklerini sordu. “Yaranın suyunu boşaltıp, sarmakdan başga yapacak bi şey yok. Emme yarayı saracak bezimiz yok” dedi Muharrerm. Ateş yaktılar, sadığın çakısının ağzını ateşe tutarak dezenfekte ettiler, yaradaki su kabarcıklarını çakının ucuyla delerek, suları akıttılar. Temizlemek için yarayı biraz açtıklarından şaşkınlıktan dona kaldılar. Yaranın içinde, boydan boya küçük ve incecik, yüzlerce kurtçuk kıpır, kıpırdı. Ne yapacaklarına bir süre karar veremediler. Sonra Muharrem;

– Yarayı böyle bırakamayız Sadıkcığım. Gurtlardan temizlemek ilazım. Eğer bunu yapmazsak bu yara irelide başımızı çok ağrıdır. Sen şindi yüzüsdü yat. Ben hepisini temizzliyeceğem. Bu arada canın epeyce yanacak. Dişini sıkmaktan başga çare yok. Haydi uzan bakıyım şöyle.

– Tamam, uzanıyom. Canımı çok acıtma gardaşım, gözünü yeyim.

– Acıyacağa kesin de, sen birez dişini sık abim.

Güneş yükselinceye kadar operasyon sürdü. Bu süre içinde Sadığın canının çok yandığı anlar oldu. Bağırmamak için, ağzına alıp ısırdığı bir ağaç dalını dişlerinin arasında ezerek saman halıne dönüştürdü. Muharrem “Bitdi” dediğinde, sıkmaktan adeta dişleri birbirine geçmişti.

– Gorünürde heç gurt bırakmadım. Bundan soğna sinekleri yaklaştırma. En eyisi goyneyinle (gömleğin ile) yarayı sarmak. Yoksa sineklerle baş edemen.

– Bence de sineklerinen başa çıkmanın tek yolu bu. Öyle yapıyım.

Uzun bir yürüyüşün ardından yine mola vermişlerdi. Karınları açlıktan zil çalıyordu. Çevrelerinde yiyebilecekleri bir şey görünmüyordu. Sadık yine elindeki bir çöple toprağı kaıştırıyor, açlık sorununa bir çözüm bulmak için beynini zorluyordu. Yandaki bir çalının dibinde çiçeğini çoktan dökmüş, tohuma kaşmış olan yemyeşil çiğdem yapraklarını fark etti. Çocukluğunda, baharın müjdecisi olan, bu çiğdemleri kazar, toprağın içinde olan topçuğunu (soğanı) çıkartıp, soyarak yerlerdi. Hemen Muharrem’i dürttü;

– Muharem, çiğdemi biliyon değel mi? Bak çalının altındaki çiğdemlere. İşde sana midemizin sancısını alacak bi yiyecek.

– Haklısın galiba, bundan eyi yemek mi bulacağak. Melmeketdeyken, çocukluğumuzda, bahar geldiğinde, bütün çocuklar toplanır çiğdem gazmıya giderdik. Çok çiğdem gazardık. Koyde bi garaçalıyı çiçekli çiğdemlerle donadır, gapı, gapı dolaşarak bulgur, yağ toplardık. Onnarınan böyük bi gazanda çiğdem pilavı yapardık. Herkeşe dağadırdık. Bütün koye yeterdi.

– Bizim koyde yağ, bulgur toplamazdık. Sizdeki gibi çalıyı çiğdemle donadır, gapı, gapı gezdirirdik. Bize yımırta verirlerdi. O yımırtaları gaynadır öyle bi lezetle yerdik ki sorma.

– Burada yağ da, bulgur da, yımırta da yok, emme çiğdem var. Haydi, hemen iş başına.

Çalılardan birer dal kestiler, ucunu sivrilterek ‘Kazgıç’ haline getirdiler. Çiğdemleri kazmağa koyuldular. Kazgıçların ucu körleştikçe yeniden sivrilterek yarım saat içinde bir yığın çiğdem kazdılar. Çiğdemlerin, tohum görevi üslenen ilk kafaları (soğanları) yok olmuş, ertesi yıl tohum olacak olan esas soğancıklar oluşmuştu. Bu soğancıklar daha bir lezzetli olurdu. Karşılıklı oturdular, çiğdem soğancıklarının dış kabuğunu soyarak bu lezzetli bitkiden doyuncaya kadar avuç, avuç yediler. Ve çalıların gögesine serilip uykuya daldılar.

Yakınlarından geçmekte olan bir domuz sürüsünün gürültüsüle uyandılar. Domuzların saldırısına uğrama korkusuyla, onlar uzaklaşıp kayboluncaya kadar kıpırdamadan yattılar. Çok az uyumuşlardı. Muharrem,

– Sadık, birez daha çiğdem kazsak mı, ne dersin? Yolumuzun üsdünde belki bi daha bu fırsatı bulamak. Heç olmazsa bir öyün savacak gadar yanımızda bulundursak diyom ben.

– Ben de öyle düşünüyom. Ver şu gazgıç’ını, ucunu sivrildiyim. Gazabildiğimiz gadar gazalım. Soyup çıkınnarımıza doldururuk.

Yola koyulduklarında güneş hayli eğilmişti. Bugüne kadar bu kayalık ve çalılık arazide kimseyle karşılaşmamışlardı. Bu, onların da istediği şeydi. Taş ocağından iyice uzaklaşmadan kendilerini birilerinin görmesi çok tehlikeli gibi geliyordu Muharrem’e. İçinden, “İşallah bi gaç gun daha kimseyle garşılaşmak” diye geçirdi. Yollarını bir bayıra sardırdılar. Önlerindeki tepeyi aşıp arkayı görmek istiyorlardı. Ne yana devam edeceklerine ondan sonra karar vereceklerdi. Bir süre daha yürüyünce aşmaları olanaksız bir uçurumla karşılaştılar. Yön değiştirip güney batıya doğru inmeye başladılar. Güneş batıncaya kadar aynı yönde yürüdüler. Sonra arazi elverdiği ölçüde yeniden kuzeydoğuya yöneldiler. Alaca karanlıkta, çalıların arasında bir külube yıkıntısı fark ettiler. Temkinlice yaklaştılar. Kapısı olmayan, damının bir kısmı çökmüş, batıya bakan duvarı yıkık, tek göz bir kulübe kalıntısıydı bura. Sadık içeri girdi, en çok beş, on gün önce yakılmış olan ateşin küllerini fark etti. Muharrem’e dönerek;

– Geçtiğimiz gunnerde burada birileri varımış. Ayrıca, biri buraya bu gulübeyi yapdıysa bence yakınnarımızda bi köy ya da bi gasaba var demekdir.

– O zaman daha bi dikgatli olmalıyık Sadık. Bu bölgeden eyice uzaklaşmadan heç bi kimseye görünmemeliyik.

– Sence geceyi burada geçirmemiz uygun olur mu?

– Ben olmaz diye düşünüyom. Çünkü buralarda burayı bilen biri varısa, gecelemek için buruya gelir, değel mi?

– Yani emniyetli değel diyon. O zaman yola devam edek.

Ay ışığında, mola vermeden yürüyüşleri gece yarısına kadar sürdü. Ara, sıra önlerindeki çalıların içinden fırlayan, ilk kanat çırpışlarında çıkardıkları sesle yüreklerini hoplatan, bir kuş ya da ayak seslerini işiterek yine çalıların arasındaki yuvasını terk etmek durumunda kalan bir tavşan, tilki, çakal vb. gibi hayvanların çıkardığı sesler dışında çalılıktaki yürüyüşleri oldukça sakin geçiyordu. Yorulmuşlardı. Sadığın bacağı yeniden ağrımağa başlamıştı. İkisi de “Gayri bi mola versek” cümlesini diğerinin sesinden duymayı umuyor ve bekliyordu adeta. Sonunda Muharrem;

– Yoruldun mu Sadık, benim sol ayağam acımıya başladı. Diğnensek mi birez?

– Hemi de çok yoruldum, ayrıca bacağam sızılamıya başladı. Goyneği açıp yaraya bakmam ilazım. Gine su toplamış olabilir. Ben de mola teklifinin senden gelmesini bekliyodum.

– O zaman uzanacak düzgün bi yer bakalım mola vermek için.

İrice bir çalıyı işaret ederek;

– Bak burada uyuyabilirik. Emme senin yarayın durumuna bakamak. Baksak da garannıkda bi şey ağnıyamak.

Sadık bacağındaki sargıyı açtı, yaranın ne durumda olduğunu göremedi. Sadece bacağının biraz şişmiş olduğunu fark etti. Havalanması için tekrar yarayı sarmadı. Çalıların arasında uygun buldukları bir yerde çimenlerin üzerine sırtüstü uzandılar.

Gökyüzü pırıl pırıldı. Sadık, uzun zamandır ilk kez yıldızları bu kadar berrak ve parlak görüyordu. Göğün şu yanından, bu yanından durmadan kayan yıldızları izlerken Asiye’yi düşündü. Aynı yıldızları o da seyrediyor olabilirdi. Birden, yıldızların hepsi Asiye’nin gözlerine dönüştü. Bütün yıldızlar, sanki onun gözbebeğinde parlıyor, oradan yayıyordu ışıklarını. Bir rahatlık, bir sıcaklık duydu bedeninde. Vücudundaki ağrılardan, sızılardan eser kalmamıştı adeta. Ağlıyordu. Gözyaşları yanağından aşağı süzülüp, boynunda, göğsünde, omuzlarında buharlaşıyordu. Sonra yıldızlarda, Asiye’nin parıldayan gözlerini yitirdi. Yıldızlar parlaklığını yitirdi. Gömleğini tekrar bacağına doladı. Muharrem’e baktı, “insanın ağrısı, acısı olmayınca nasıl da güzel uyuyo.” Diye geçirdi kafasından. Sessizliği dinledi bir süre. Yorgun ve bitkin düşmüş bedenini yavaş, yavaş saran uyku, bacağının zonklayan ağrısını bile hiçe sayarak, tıpkı bir karadelik gibi, her şeyi süpürüp yuttu.

Güneş gözlerine girene kadar uyumuşlardı. Yüzlerine konan sineklerin küçük ısırıklarının ve kulaklarının dibindeki vızıltılarının rahatsızlığı ile uyandılar. Kalktılar, birbirlerini görmeyecek şekilde, birer çalının arkasına geçerek ihtiyaç giderdiler. Sadık, çalıların arasında vızıldaşan bal arılarını fark etti. Muharrem’e döndü;

– Muharaem gardaş, şu arılar var ya, eğer bi ağaç kütüğünde ya da bi gaya govuğunda yuvaları yoksa bu yakınnarda yaşıyan birileri var demekdir. Bu yüzden çok dikgatlı olmalıyık.

– Daşocağandan ayrılalı altıncı gunümüz bugün. İki gün daha yörür, ocakdan uzaklaşırsak ocağı unudabilirik. Sahi, Vikdor gideceğemiz şeherin on gunnük yolda olduğunu söylemişdi sana değel mi? Adı ne demişdin oranın?

– Siveyiş mi, Süveyiş mi öyle bi şey dediydi. Yolu yarıladık sayılır. İşallah sağ, salim ulaşırık o dediğin yere.

– Orda da İngiliz askerleri vardır, biliyon değel mi? Daşocağının erzağı oradan getiriliyomuş dediydin. O şeherde ortalıkda görünmememiz ilazım. Bu gadar umutlanmışıken yakalanıp başa dönmek heç eyi olmaz.

– Hele bi o şehere varak da.

– Şindi ısıcak basdırmadan birez yol almalıyık. Hemi gonuşur, hemi de yörürük. Hadi davran, yörümezsek bu yollar bitmez.

– Dur hele, evela şu bacağama bi bak da eyice saralım. Baksene şuruya, burası niye şişmiş böyle, bi fikrin var mı?

– Uzat şöyle eyice bi bakıyım. Oğlum Sadık bu yara gine iltihap gapmış, yani mikrop gapmış. Emme gurtlanma yok. İltihap da sadece az bi yerde gorünüyo. İltihabın nasıl giderileceğeni ben bilmiyom. Şindilik gine eyice sar da yola çıkalım.

Ertesi gün kuşluk vakti, çalılık ve taşlık tepecikler yerini yavaş, yavaş bir kum çölüne terk etmeğe başlamıştı. Dün yürüyüşe geçtikten saatler sonra, gün batımına yakın, buldukları bir subaşındaki birkaç yabani söğüdün gölgesinde mola vermişler, çıkınlarındaki çiğdem soğanlarını yiyerek, kazınan midelerini biraz rahatlatmışlar, su içmişler, sonra da kalkıp gece yarısına kadar yürümüşlerdi. Bir yerde mola verdiler. Muharrem hemen uyudu. Ağrımayı sürdüren bacağı, sadığın uyumasına uzun süre mâni oldu. Ortalık aydınlanırken o da uyumuştu.

Sabahın ilk ışıklarıyla uyanan Muharrem Sadığı uyandırmış ve hemen yola koyulmuşlardı. O zamandan beri yaklaşık üç saattir de yürüyorlardı. Çalılıklar, taşlı, kayalı tepecikler artık gerilerde kalmıştı. Onların yerini kum yığınlarından oluşmuş, daha ufak tepecikler almağa başladı. Kendilerini böyle beyaz, sıcak kum yığınları içinde bulmaları her ikisini de endişelendirdi. Kumda yürümek çalılıklardaki kadar kolay olmuyordu. Güneş yükseldikçe kum daha da ısınıyordu. Çıplak ayakları kumların yakan sıcağına karşı duyarlılığını yitirinceye kadar zıp, zıp zıplayarak koşmak zorunda kaldılar. Sadık Muharrem’e yetişmek için olağanüstü çaba harcıyordu. Ayrıca böyle açık bir arazide, görülme riski çok daha fazlaydı. Sadık Muharrem’in kolundan çekerek;

– Bana bak Muharem, bu şekilde yörümeğe devam edemek. Gendimize, saklanacak bi yer bulup ortalığın gararmasını beklemeliyik.

– Bence de öyle de, bu gum denizinde saklanacak yeri nerde, nasıl bulacağak, söyler misin Sadık gardaş?

– Benim bi fikrim var da olur mu bilemiyom.

– Neyimiş o? Belki bi oluru vardır.

– Gumu derince gazarak birer çukur açsak, içine uzanıp ağşamı beklesek. Ne dersin?

– Vallaha pes derim. Bu ısıcakda gendimizi ataş gibi guma komüp, senin Yozgadın tandır kebabına dönüşmeden ağşamı nasıl bulacağımızı heç düşündün mü aceba?

– Düşünmez olur muyum, düşündüm düşünmesine de bu meret yerde aklıma başga bi şey gelmiyo. Varısa senin bi fikrin söyle, duymuya can atıyom.

– Gorülme tevlikesini goze alarak yörümüye devam etmekden başga çıkar yol yok. Hem biri gorse bile bizi ihbar edeceğini nerden biliyok ki. Belki eyi biridir. Belki bize yardım bile eder.

– Olur mu dersin Muharem? Belki evine gotürür, garnımızı doyurur, su verir, yatacak bi şilte verir altımıza. Belki bacağanı feraadecek (iyileştirecek) bi ilaç da vardır. Ne eyi olur yav!

– Ondan soğna yolu da tarif eder, belki bize yardım edecek birini bulur. Keşge bu söylediklerimiz gerçek olsa. Olmasa da başga bi çaremiz mi var Sadık. Onun için yörüyüşe devam edeceğek gardaşım. Bi gaç gun daha dayanmalıyık. Başımıza ne gelecekse başımızın üsdünde yeri var. Hoş geldi, sefa geldi.

Kum tepeciklerinin gölgesi üzerlerini kaplamıştı. Dinlenmek için, hala sıcak olan kumların üzerine kendilerini ölü gibi bıraktılar. Dün öyleden beri kursaklarına bir şey girmemişti. Mideleri kazınıyordu. Arada bir, vızıldayarak üstlerinden uçup kaybolan kanatlı bazı canlıların dışında bir canlı kıpırtısı mevcut değildi. O anda onları mutlu eden tek güzel şey hafifçe eserek, akşama kadar depoladıkları güneşin hararetini söndürmeğe yardım eden kuzey rüzgârıydı. Günlerdir güneş altında yürümüşlerdi, ama ilk kez, sıcaktan bu kadar çok etkilenmişlerdi. Gölgede olmalarına karşın, ikisinin de kolları, bacakları sırtları, göğüsleri hala alevlerin içindeymiş gibi yanıyor, kavruluyordu. Hangi taraflarına yatsalar, acıdan durmadan pozisyon değiştirmek zorunda kalıyor, böylece oldukları yerde fırıl, fırıl dönüyorlardı. Uzun süre uyuyamadılar.

Gecenin ortasında uyandılar. Gece oldukça serindi. Hatta uykudayken bir hayli üşümüşlerdi. Uyumadan öncesine göre vücutları daha az sızlıyordu. Muharrem üzerine yapışmış kumları silkeleyip, dökerken Sadığa;

– Gun doğmadan birez yol almalıyık Sadık. Isıcakda yörümek zor uloyo, biliyon.

– Şuruya biyere bi ayakyoluna oturuyum, soğna hazırım. Gusura galma goz önünde olacak ya, başka çare yok.

– O zaman yola çıkmadan ben de yapıyım. Sen de beni gorme, tamam mı?

Kısa bir süre sonra, iyice serinlemiş kumlara ayakları gömülerek yürümeğe koyuldular. Doğu yönünde ufukta hafif bir ağartı görünüyor gibi olsa da sabahın olmasına bir hayli vakit var gibi görünüyordu.

– “Guneş gumları ısıtmadan dört, beş saat yörüyebilirsek eyidir.” dedi Muharrem.

– “Meraklanma, sırtım, gollarım, bacağam dünki gadar acıyıp sızılamıyo. Herhal sen de eyisin. Bu zindeliğimizinen bence rahat beş saat yörürük.” diye karşılık verdi Sadık. Adımlarını daha bir kararlı, daha hızlı atmağa başladılar. Bembeyaz bir kum denizinde iki siyah nokta olarak deviniyorlardı.

Kumlar ayaklarını yakacak kadar ısındığında güneş tam tepelerindeydi. En az yedi saatten beri yolda olduklarını düşünüyorlardı. Yorulmuşlardı. Susamışlardı. İki günden beri midelerine lokma girmemişti. Görünürlerde ne bir köy, ne bir kasaba ne de su içip dinlenebilecekleri yeşillik, ağaçlık vaha benzeri bir yer vardı.

– Birezden gumlar ataş topuna dönüşecek. Şurda oturup az diğnenek. Yarım saat soğna bu guma oturamak, biliyon değel mi Muharem?

– Doğru söylüyon gardaşım. Hadi otur şuruya o zaman.

Henüz yakma kıvamına gelmemiş kumların üzerine sırt üstü uzandılar.

– Yavu Sadık, biz hangi aydayık şindi. Bu gadar ısıcak olduğuna gore yaz aylarındamıyık aceba, ne dersin?

– Bence Nisan, ya da Mayıs’dayık. Buraların baharı çabık gelip geçiyo. Bizim melmeketde ki gibi öyle uzun, garlı, dipili gışlar da olmuyo. Yemen’den hatırlasan ya, iki gış geçirdik, ne gar gordük, ne dipi.

– Seni bilmem de Sadık, ben evime, anama, çocuklarıma gavışsam var ya bu çekdiklerimin hepisini hemen unudurum biliyon mu? Ekizlerim şindi üç yaşını geçdiler. Bahcede, bağda, harmanda goşup oynuyolardır. Hatda anam onları gazların çobanı bile yapmışdır. Vıcır vıcır gonuşuyolardır şindi hergeleler. Kime benzemişlerdir ki. Dedelerine mi, ebelerine mi, bana mı, yoğsa ana tarafınamı çekmişlerdir acep? Irabbim beni bi guş etse, memlekete uçsam, uzakdan da olsa onnarı bi görüp dönsem diyom içimden. Böyle bi şeyin olamıyacağını bile, bile bunnarı hayal ediyom gardaş.

– Benim de senden heç fargım yok. Aynı şeylerin hayalını kimbilir gaç kere gurdum bi bilsen. Hayallarımız, umutlarımız olmasa hayatda olmamızın bi manâsı da olmaz ki, değel mi? Bizi ayakda dutan onnar. Yitirmemiye bakak. Bunarı sen söylediydin bana, unutdun mu?

– Ne unutması, be Sadık. Unudur muyum? Aylarca daşocağında, benim gibi hayalerinin, umutlarının peşinden, ölümü goze alarak gidebilecek, guvenebileceğem birini araşdırdım. Sonunda seniynen gaçmayı başardık. İşalah sonuna gadar da başaracağak.

– İşallah Muharem, işallah gardaşım.

Tekrar yürümeğe başladıklarında kumlar güneşin sıcağını adeta emmiş, kora dönüşmüştü. Dünkü yanıklar ayaklarının acısını katmerliyordu. Uzun süre, kor’un üzerinde yürüyormuşcasına, zıplayarak sürdürdüler yürümeyi. Bu şekilde yürümekse hem tam bir işkenceydi, hem de yorgunluklarını bir kat daha artırıyordu. Bir ara Sadık,

– “Ben artık dayanamıyacağam Muharem, isdersen sen devam et. Ben ağşamın olmasını bekliyeceğem.” diyerek olduğu yere yığıldı. Aslında Muharrem’in de yürüyecek hali kalmamıştı. O da kendini yere bıraktı. Vücutlarına deydiği yeri kor gibi yakan kumun, güneşin altında kalan kısmını elleriyle kazıp yana çekerek ortaya çıkardıkları, daha az sıcak olan çukurlara uzandılar. Muharrem;

– Sadık, bu guneşin altında ağşama gadar yatarsak gavruluruk, bi daha galkamak gibi geliyo bana. İçine uzandığımız bu çukurlar mezerimiz olur, biliyon değel mi? Bence, şöyle yarım saat gadar diğnendikden soğna, ne olursa olsun galkıp yörümeliyik.

– Hele bi yarım saat diğnenelim de, ona o zaman garar veririk. Bizim bi yerden su bulmamız lazım. Susuzlukdan gebermek üzereyim. Dışım gibi içim de gurudu.

– Ben de öyleyim, açlıkdan çok susuzluk öldürüyo. Bi su içsem var ya garnım da doyacakmış gibi geliyo bana.

– Şindi birlikde dua edek de buradan galkıp yörüyecek gucümüz olsun. Elimizde duadan başga bi şeyimiz galmadı.

Muharrem güçlükle yerinden kalktı, Sadığın hala ölü gibi yattığı çukurun başına geldi,

– “Hadi Sadık, yörümemiz ilazım. Daha ne gadar yolumuz var, heç bilmiyok.” diyerek eğilip Sadığın eline yapıştı, onu yukarı çekti. Yürümeğe başladılar. Ayakları belki acıya uyuşmaktan, belki de sıcağa uyum sağlamaktan, şimdi daha az yanıyor, canlarını daha az yakıyordu. Bu fırsatı değerlendirmek için hızlarını artırdılar. Ğüneş eğilinceye kadar yürüdüler. Sonra yine Sadığın kendini yere bırakması üzerine Muharrem de olduğu yere çöktü. Güneşin durumuna bakıp umutlandı. Sekiz gün olmuştu Taş ocağından ayrılalı. Doğru yolda iseler, yarın akşam, ya da yarından sonra Sadığın dediği şehrin yakınlarına varmış olmaları gerekiyordu. Açlığa, susuzluğa bir, iki gün daha dayanabilirlerdi herhalde. Bu nedenle, güçleri elverirse bütün gece yürümeyi düşünüyordu Muharrem. Düşündüklerini Sadık’la paylaştı. Sadık;

– “Haklısın Muharem gardaşım, başga bi çaremiz mi var?” demekle yetindi.

Birkaç kez, yarımşar saat kadar dinlenerek, sabaha kadar yürümüşlerdi. Ortalık aydınlandığında adeta sürüklenir gibi yürümeyi sürdürüyorlardı. Görünürlerde umutlarını güçlendirecek hiçbir farklılık yoktu. Ne pahasına olursa olsun güneş doğucaya kadar yürümeğe kararlıydılar. Rüzgâr, kumları savuracak kadar kuvvetli olmasa da hızını biraz artırmıştı. Su bulabilseler açlığa bir, iki gün daha dayanabilirlerdi. Elleri, yüzleri, dudakları, dilleri yani bütün vücutları yavaş, yavaş kuruyordu adeta. Dudaklar kaç yerinden yarık, yarık yarılmıştı. İki gündür ne büyük, ne de küçük abdest ihtiyacı duymuşlardı. Sadık Muharrem’in elini tuttu, fısıltı halinde;

– “Muharem, sonumuz geldi mi, sence de? Benim gayrı bi umudum galmadı. Biz bu çölden çıkmayı başaramadık canım gardaşım. Emme üzülmüyom, biliyon mu? Heç olmazsa denedik.
Böyle olmıyabilirdi. İçimizde bi umut varıdı. Biz onun peşine düşdük. Başaramadık. Senin hala umudun var mı bilmiyom. Umut beslemek eyi bişey de imkânsız bi şeyi umut etmenin de bi anlamı yok bence.” diyerek, Muharrem’in elini bıraktı. Birkaç adın daha attıktan sonra bir kere daha külçe gibi kendini kumların üzerine bıraktı. Muharrem geriye döndü. Sadığın başucuna çömelip, gözlerini kısarak çevreyi çaresiz bakışlarla taradı. Önlerinde, fazla uzak sayılmayacak bir mesafede, oldukça yüksek görünen bir kum tepesi görünüyordu. Sadığa;

– Şu gum depesini gorüyon değe mi Sadık. Başarabilirsem o depeye çıkıp edirafımıza bi bakacağam. Durumumuz, gonumumuz nedir, ağnamam ilazım. Ben öyle ecele, azrayıla kellemi golay, golay uzadacak birisi değelim. Son nefesime gadar yılmıyacağam, ağnadın mı Sadık can?

– Gucün varısa get, bak yoldaş. İstesem de seniğnen o depeyi çıkamam. Seni beklerim, hadi selametle. Bi aksilik olur da geri dönemezsen hakgını helal et gardaşım. Benden yana, varısa bi hakgım, sana helal olsun. Hadi yolun açık olsun.

– Böyle de gonuşsan benim moralımı bozaman. Geri döneceğem, goreceğen. Muhakgak gurtulacağık. Yeter ki sen de pes etme.

– Senin gibi eyimser olmayı çok isdiyom, inan. Emme umut edecek bi durumumuz galmadı ki canım gardaşım.

Muharrem, canını dişine takarak, yürüye, emekliye, sürüne kum tepesine tırmanmayı başarmıştı. Zirveye ulaştığında başı dönmüş, gözleri kararmıştı. Bir süre çevresinde hiçbir şey göremedi. Oturup kendine gelmeyi, güç toplamayı bekledi. Beş dakika kadar sonra gözlerinin önü aydınlanmağa başladı. Şimdi, kumların üzerine serilmiş, hareketsizce yatmakta olan Sadığı görebiliyordu. Çevreyi, bakışlarıyla incelemeye başladı. Arkasına döndüğünde gözlerine inanamadı. Kuzeyde, en çok on dakikalık bir mesafede ev mi ya da ağıl mı, ne oldukları net olarak anlaşılamayan birkaç yapı ve aralarında hurma ağacına benzeyen ağaçların da bulunduğu, yeşillik bir alan görüyordu. Gözlerini oğuşturup yeniden baktı, bu bir serap değildi. Gördükleri yerli yerinde duruyordu. Kalktı, çevresinde bir tur döndü, gözlerini yeniden oğuşturdu, dikkatlice bir kere daha baktı. Gördüğü yapılar ve ağaçlar gerçekti. Yakınına kadar gelmeyi başardıkları o çukurluk gibi görünen yerde kesin bir yaşam vardı. Kum tepeciğinden aşağı, Sadığın yanına koşarken bedeni, ayakta olmaktan çok yuvarlanmayı uygun bulmuştu adeta. Kısa sürede Sadığın başucundaydı. Heycandan boğulacak gibi, güçlükle nefes alan Muharrem’in ilk sözü;

– “Gurtulduk! Gurtulduk Sadık, Gurtulduk! Yemin ederim gurtulduk!” oldu. Kendini Sadığın üzerine attı. Onu kucakladı, alnından, yanaklarından durmaksızın öperken gözyaşlarına boğuldu.

– Dediydin sana başaracağak diye. Guşgulanmayı bırak, umudunu yitirme, dediydim değel mi?

– “Ne oldu, ne gordün orda, söylesene? Nasıl gurtulduk?” diye, kendinden başkasının duyması mümkün olmayacak kadar yavaş bir sesle, adeta inledi Sadık.

-Aha, hemen şurda ağaçlar, evler var. Bana inanmıyacağan, galk, gendi gozlerinnen gör. Irak da değel. Haydi kalk, toparlan gediyok.

-Muharem, canım gardaşım, can yoldaşım. Sen bi serap gormüşün. Bu çölün ortasında ev ne arasın, ağaç ne arasın? Bırak artık yakamı da şurda huzur içinde, irahatca ölüyüm.

Gerçekten de Sadığın sesi, son nefesini vermekte olan bir hastanın sesiydi sanki.

-Yavu Sadık, serap merap gormedim. Aha şuruya gadar yörü sen de goreceğen.

Sadık, Muharrem’in de yardımıyla, bütün gücünü toplayarak ayağa kalktı. Muharrem’in, kolundan dayanmasına karşın, bir süre sürüklenerek yürümeğe çalışması bir fayda etmedi. Bir kere daha olduğu yere yığıldı.

Sadık gözlerini açtığında, üzeri hurma yapraklarıyla örtülmüş bir sundurmanın altında serili bir çulun üstünde yatıyordu. Beyaz entarili, orta yaşlı bir adam bir elinde tuttuğu, Hindistan cevizi kabuğundan yapılmış bir bardaktan, öteki eline döktüğü suyla Sadığın yüzüne, dudaklarına, boynuna su akıtıyordu. Kucağındaki genç adamın kendine geldiğini görünce;

– Muharem, evladım arkadaşın gözlerini açtı. Yardım et önce biraz su içirelim.

Elindeki bardağı Muharrem’e uzatarak;

– Şu bardağa biraz su goyup getir bana çocuğum. Biraz su içsin, eyice gendine gelecekdir. Sonra da birkaç lokma bi şeyler yediririk. Sen şimdi daha iyisin değil mi? Meraklanmayın ikiniz de iyi olacaksınız. Üç günde toparlarsınız. Ondan sonra karar sizin. Ne isderseniz onu yaparsınız.

Muharrem suyu getirdi. Sadığa gülümsedi,

– Gordün mü Sadık, sana gurtulacağımızı söylediydim. Sağ olsun Artin emmi bizim için her şeyi yapıyo. Duydun değe mi? Türkce gonuşuyo. Türkiye’den goçüp gelmişler buruya. Burda üç ev olarak yaşıyolarımış. Bu bize Allahın bi lutufu. İnanması zor, emme böyle işde.

Sadık henüz görmekte olduğu bir rüyanın ortasında hissediyordu kendini. Olup bitenin ayrımında değildi. Dudaklarını ıslatan suyu istiyordu özlemle. “Su, su” diye inlediğni sadece kendisi duyuyor, biliyordu. Sesi çıkmıyordu çünkü, boğazı kurumuştu. Artin Amca bakışlarından anlıyordu suya duyduğu özlemi. Bir eliyle başını yerden kaldırdı, öteki elindeki, Muharrem’in getirdiği su dolu bardağı Sadığın ağzına götürdü, iki yudum içmesine izin verdi. Bardağı yanına, çulun üstüne koydu. Böyle durumlarda suyu azar, azar vermek gerektiğini, Muharrem’e su verirken, ona da söylemiş ve uygulamıştı.

Muharrem ertesi gün kendini toparlamıştı nerdeyse. Sadığın durumu ise hala endişe vericiydi. Yediğini çıkarıyor, gücünü toplayıp ayağa kalkamıyordu. Artin Amca bu tür vakalarda ne yapılabileceğini, nasıl bir yol izleneceğini biliyordu. Kurutmuş olduğu bazı bitkilerle yaptığı çorbalardan, çaylardan içirdi. İlk zamanlar çok az katı yiyecek verdi. Suyunu ise kısıtlamadı. Üçüncü gün Sadığın bağırsakları düzelmeğe başladı. Mide bulantıları azaldı. Dimağı berraklaştı. Algıları güçlendi. Geriye doğru, olup bitenleri aklından ve gözlerinin önünden geçirdi. Bir mucizenin gerçekleştiğine hükmetti. Muharrem’in yardımıyla ayağa kalkmayı başarmıştı.

Gençlerin sıkıntısı sadece açlık ve susuzluktan kaynaklanmış olan sorunlar değildi. Kızgın kumlarda yürürken ayaklarında ikinci dereceden yanıklar oluşmuştu. İkisi de zorunlu olmadıkça yürümüyorlar, yürüyemiyorlardı. Artin Amca durumu fark ettikten beri yaptığı merhemle, yanıkları iyileştirmek için uğraş veriyordu. Kısa sürede ilaçlarının etkisini görerek seviniyor, mutlu oluyordu. Çocuklar, Artin Amca’nın tedavisinin dördüncü gününde sıkıntısız yürümeye başlayabildiler.

***

Artin Amca ve ailesi altı ay önce Türkiye’den göçüp gelmişlerdi. Bir oğlu ve iki kızı, eşi ve kendisi, üç çocuklu erkek kardeşi Samir, Pınarbaşı’ndan komşusu ve arkadaşı olan iki oğlan babası Karabityan olmak üzere on beş nüfuslu bir mezraydı burası. Bu üç aile, bir yandan, kendilerine yardım etmedikleri için, halkına bile zulmetmekten çekinmeyen Ermeni çetecilerin baskı ve şerrinden, diğer yandan bu çetelere karşı savaşan Osmanlı çetelerinin zulmünden kaçıp kurtulmak için, hiç bilmedikleri bu yerlere gelmek zorunda kalmışlardı. Yollarda akıl almaz zorluklarla karşılaştılar. Hepsi de doğup büyüme Kayseri’liydi. Pınarbaşı ilçesinde çok güzel arkadaşlıklar, dostluklar bırakmışlardı. Oralardan söz ederken gözleri doluyor, boğazlarına bir şeyler düğümleniyordu.

Anadolunun pek çok ilinde, ilçesinde, köyünde yüzyıllardır rahat, mutlu ve huzur içinde yaşamayı sürdüren, Ermeni kökenli bu insanlar, Başta Ruslar olmak üzere İngilizlerin, Fransızların, İtalyanların kışkırtmalarıyla Osmanlıya karşı çete savaşlarına girişen bir kısım kendi insanları yüzünden, rahatları da, mutlulukları da sona ermişti. Doğup büyüdükleri topraklarda huzurları kalmamış olan bu insanlar Suriye, Lübnan, Arabistan ve Mısır topraklarına göç etmek zorunda kalıyorlardı. Bu göçler ara, ara devam ediyordu. Ermeniler göç yollarında önemli miktarlarda kayıplara uğruyorlar, büyük acılara göğüs germek zorunda kalıyorlardı. 1915 yılında ise çıkartılan bir yasayla bu göç zorunlu hale getirildi. Bu zorunlu göçün sonunda yapılan hesaplarda veya tahminlerde, göç edenlerin sayısının bir milyonu bulduğu, bunlardan 250 bin kadarının yollarda öldüğü söylendi. Günümüzde de bu olayın Türkiye ve Ermenistan üzerindeki olumsuz etkilerinin devam ettiği bilinmektedir.

Artin Amca, Samir ve Karabit bu zorunlu yolculuklarında ikisi yaşlı, biri de sekiz yaşında kız çocuğu olmak üzere üç kayıpla dört ay kadar önce Süveyş’e ulaşmışlardı. Orada yaşayan bir Ermeni tanıdıklarından, satılık olduğunu öğrendikleri bu araziyi bulmuşlardı. Güçlerini birleştirerek burayı satın almışlardı. Vahanın eski sahibi, burada kendi yetiştirdiği, on beş kadar devesi ile Süveyş’te taşımacılık yapan bir ihtiyarmış. Artık çalışacak gücü kalmadığına inandığı için satmak zorunda kalmış. Birisi çok yaşlı olan, iki karısını alıp Kahire’ye göçmüş. Yüz elli dönüm kadar olan bu topraktan en verimli bir biçimde yararlanmak için bu on üç nüfuslu, küçücük köyün insanları, işlere dört elle sarılmışlardı. Mevcut kuyunun biraz ötesine ikinci bir kuyu kazmışlar. Su, çok derinde değilmiş. Samir’in ustalığı sayesinde ve Süveyş’ten bulup satın aldıkları bazı alet, edevat yardımıyla emme- basma tulumbaları yenilemişler. İçme ve sulama suyu sıkıntıları kalmamış. Birçok sebzeyi yetiştirebilecekleri güzel bir bahçe yapmışlar. Şehirden temin ettikleri tohumları, eski sahibin develerinden kalma gübre yığınını kullanarak, usulüne uygun olarak ekmişler. Sadık ve Muharrem orayı bulduklarında, bahçenin soğanı, sarımsağı, maydanozu, salatalığı, turpu, pancarı, fasülyesi, mısırı, biberi, domatesi yemeklerde boy göstermeye başlamıştı. Arazinin bir bölümüne de elma, armut, erik, kaysı, dut gibi meyve fidanlarının her birinden üçer, beşer dikmişlerdi. Süt yoğurt gereksinimleri için yeni doğum yapmış birer deve, tarlaları sürmek için de birer katır edinmişlerdi.

On dönüm kadar bir araziye yonca, kalan araziye de önemli miktarda buğday, arpa ve nohut ekmişlerdi. Hatta bir dönüm kadar bağ çubuğu bile dikmişlerdi. İki, üç yıl içinde üzümleri de olacaktı. Artin amca bütün bunları, yolda vefat eden anacığının, ölümüne kadar saklamayı başararak, ölürken çıkartıp kendilerine verdiği bir kese dolusu altın sayesinde yapabildiklerini anlattı. “Anacığım, nur içinde yatsın. Onun sayesinde her şeyimiz var çocuklar, İsa babamıza şükürler olsun.” demeyi de ihmal etmedi.

Sadık ve Muharrem dört gün sonra ayrılmak, yola düşmek istedilerse de Artin Amca izin vermedi. Yumuşak, ikna edici ve kararlı bir sesle;

– Çocuklar, birkaç gün daha kalmalısınız. Gücünüzü toparladığınızı görmeden sizi bırakmam. Sadık hala çok bitkin. Hiç olmazsa iki gün daha kalın, ondan sonra karar verelim.

– Sağol Artin Emmi. Bu yapdıklarınızı heç ödüyemek, biliyonuz. Beni siz hayata döndürdünüz. Sizin sayenizde yaşıyom. Allah sizden ırazı olsun, dutduğunuzu altın etsin. Emme bizim getmemiz ilazım. Daha çok yolumuz var. Ben gendimi eyi hissediyom. Zor gunneri atlatdık sanıyom.

– Sadık, evladım. Ben senin durumunu senden iyi biliyorum. Sen büyük sözü dinle. İki gün daha burada kalın. Ayakların, sırtın iyileşsin. Size ne kolaylıklar sağlıyabiliriz, bizimkilerle bir konuşalım, düşünelim. Sonra hep birlikte karar verir, sizi yola vururuz.

Muharrem söze karıştı:

– Sadık, galiba Artin Emmi haklı. Senin tam olarak eyileşdiğine ben de emin değelim. İki gun daha galmamızın bize bi zararı yok. Bence Artin Emmimi diğnemeliyik.

Sadık ikiye bir kalınca onların kararına boyun eydi.

– Pekey emmi, senin dediğin olsun. Amma iki gun de olsa bize de iş vereceksin, biz de çalışmak, bi işin ucundan dutmak isderik. Tamam mı?

– Orası kolay çocuklar. Burada iş çoktur. İstediğiniz iş olsun. Anlaştık o zaman, haydi bakalım iş başına! Muharrem, yoncanın sulanma zamanı geldi, sen o işi alıyorsun. Sadık sen de çiftliğin etrafını dolaş. Çitlerin tamir isteyen yerleri vardı. Onları tamir et. Hadi ikinize de kolay gelsin. Benim de yapacak işlerin var. Öylen sofrasında görüşürüz. Hoşça kalın.

İki gün, göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Sabah güneş doğmak üzereyken Sadık uyandı. Esnedi, gözlerini oğuşturdu, şöyle bir gerindi, yatağından çıktı. İki adım ötedeki yatağında hala horlamakta olan Muharrem’i sarsarak uyandırdı. Sonra da dışarı çıktı, avlunun bir ucundaki kenefe yürüdü. Ortalıkta kimsecikler görünmüyordu. O an uykuda olan sadece üç yaşın altındaki bebeklerdi. Diğer herkes kalkıp işine koyulmuştu çoktan. Birazdan, kahvaltı için herkes mutfak olarak kullanılan yarı kapalı yerde toplanacaktı. Gündüzlerin yakıcı sıcağından fazla etkilenmemek için, ortalık aydınlanmağa başlar başlamaz, işe koyuluyorlardı. Güneş bir mızrak boyu yükseldiğinde kahvaltı için iş bırakılıyordu. Kahvaltı sonrası öyleye kadar çalışıyorlar, öyle yemğinden sonra güneş iyice eğilip etkisini yitirene kadar yatıp uyuyarak dinleniyorlardı. Sonra da karanlık basıncaya kadar çalışmayı sürdürüyorlardı. Akşam yemeğinden sonra üç aile bir araya geliyorlar, oyunlar oynuyor, günlük meseleleri konuşup, tartışıyorlardı. Değişik konularda yeni öneriler, projeler varsa bunları da değerlendiriyorlardı.

Kahvaltıdan sonra Muharrem kalktı, Artin Amca’nın elini öptü, iznini istedi. Artin Muharrem’e sarıldı, yanaklarında öptü.

– “Artık sizi durduramıyacağımı biliyorum Muharem. Akşam siz yatdıkdan sonra bir arkadaşıma mekdup yazdım. Oraya ne zamam ulaşırsınız bilemem amma, arkadaşım yolunuzun üzerindeki bir gasabanın yakınında olan bir köyde oturuyor. Mekdubumu ona verirseniz size yardım edecekdir. Gasabanın ve köyün adını buraya yazdım. Onu bulmanız çok da zor olmaz. Ayrıca, Süveyş’e uğramanızı tavsiye etmem. Orada çok İngiliz askeri var. Ne olur, ne olmaz. Belki sizi arıyor olabilirler. Yakalanırsanız çekdiğiniz bunca sıkıntı, bunca eza, cefa boşuna olmuş olur.” diyerek yazdığı mektubu Muharrem’e uzattı. Karısına dönerek;

– Ariyel çocuklar için hazırladığım çarıkları ve çorapları getir. Giyinsinler, kumlar ayaklarını kavurmasın.

Sadık ve Muharrem seki taşına oturup, çorapları ve çarıkları sevinç dolu bir mahcubiyet içinde giydiler, bağladılar. Ne diyeceklerini, minnetlerini nasıl ifade edeceklerini bilemediler. Gözyaşlarına boğulmamak için, ikisi de kendini zor tutuyordu. Sadık kalktı, Artin Amca’ya, tıpkı babası eve döndüğü zaman ona sarıldığı zamanki duygularıyla sarıldı. Muharrem de aynısını yaptı. Ardından ikisi de diğer büyüklerin elini saygı ve minnet duygularıyla öptü, kucaklaştı. Ariyel Yenge yolluk diye iki çıkın hazırlamıştı. Onları getirip ellerine tutuşturdu. Karabityan da, küçük bir deri tuluma doldurmuş olduğu suyu, çanta gibi Muharrem’in boynuna geçirdi. Ayrılık anı gelmişti. İkisi de artık gözyaşlarının yüzlerinden aşağı süzülüşüne mâni olamadılar. Son kez, eller karşılıklı olarak havaya kalktı. Artin Amca’nın tarif ettiği istikamette ve yazgılarının peşinde, bu dost insanları arkalarında bırakarak, sabahın serinliğinde, güçlü ve umutlu bir şekilde, sonu bilinemeyen geleceklerine doğru yürüyüşe koyuldular.

***

Kum çölü yer yer, kayalıklarla bölünmeğe, yeşil alanların boy gösterdiği kırsal topraklara dönüşmeye yüz tutmuştu. Bir yorgunluk duymamalarına karşın durup, çevrelerine şöyle bir göz atma önerisi Sadık’tan geldi. Bir kayanın üzerine çıktılar. Dikkatlice etrafa baktılar. Görüş alanları içinde yerleşim yerine benzer bir şey görünmüyordu. Kayanın üzerinde kısa bir süre oturduktan sonra tekrar yola koyuldular.

İzledikleri patika yol arada bir çatallaşıyordu. Böyle durumlarda Artin Amca’nın tarifine uyarak ya sola ayrılanı izliyorlar, ya da daha belirgin olanı seçiyorlardı. Güneş, alevden oklarını fırlatmağa başlamıştı. Ama ikisi de bunu umursamadılar. Çünkü başlarında sarıkları, ayaklarında çarıkları vardı şimdi. Güneş tepelerinden aşıp, eğilmeye meyledinceye kadar yürüdüler. Karınları acıkmağa başlamıştı. Bir kayanın gölgesine oturdular. Çıkınlardan birini açtılar. Birbirlerine karışmasın diye, aralarına mısır yaprağı yerleştirilmiş, dört farklı yiyecek koymuştu Ariyel Yenge. Bir kalıp peynir, börek, taze soğan ve köfte. Muharrem;

– Evela böreği yiyek Sadık, börek ısıcakta fazla dayanmaz, biliyon, bozulabilir.

– Sen onu bırak da şu insannarın bize yapdığı eyiliğe, insannığa bak. Gendi koylümüz olsa bunarın heç birini yapmaz vallaha. Bi de, bu insannarı bizimkiler yerinden, yurdundan sürmüşler, ta buralara gadar gelmek zorunda bırakmışlar.

– Onu heç deme Sadık. Artin Emmi, “Bizi yerimizden, yurdumuzdan sürdüler. Heç bilmediğimiz bu yabancı diyarlara gadar geldik işde” deyince utancımdan yerin dibine geçdim, ne diyeceğemi bilemedim.

– Bence dünyayı kotü insannar idare ediyo muharem. Aza ganaat etmiyen, herkeşe hökmetmek isdiyen muhderis, zalım insannar. Ulan ne isdiyon gomşundan? Onun olan her şeye neden goz dikiyon? Niye elinden almak isdiyon? Niye elindekiynen yetinemiyon? Harpler hep bu açgozlülükden çıkıyo bence.

– Koyde bile öyle olmuyo mu Sadık. Gendini guçlü goren bi ayile, bi de zalımsa, vicdansızsa gomşularının bağına, tarlasına, malına goz dikmiyo mu? Her fırsatda hır çıkardıp ona saldırmıyo mu? Onu sindirmiye uğraşmıyo mu? Onun elindekileri almak için fırsat gollamıyo mu? Ülkeler de böyle demekki gardaşım.

– Bu ülkelerin en açgozlü olanı da İngilizler bence biliyon mu? Her yerde onnar var. Her daşın altından onnar çıkıyo. Şu başımıza gelenner bile onarın yüzünden.

-Doğru diyon da, Osmanlı da geçmişde aynı şeyi yapmış. Talimgahda golağası ağnatdıydı. Gucüne garşı goyamıyan gomşularını depelemiş, melmeketlerini ellerinden almış, onnarı haraca kesmiş vakdıyla. “Guçden düşünce şindi onnar bize saldırıyo” dediydi. Endir, bindir dünyası. Böğün bana, yarin sana.

Ariyel Yenge’nin nefis böreğiyle karınlarını doyurdular. Sularını içtiler. Bir süre gölgede uzanıp dinlendiler. Sonra yola düştüler.

Az gittiler, uz gittiler, karanlık basarken bir kasaba mı, yoksa büyükçe bir köy mü olduğunu anlayamadıkları, tek kat, kerpiç duvarlı, toprak damlı evlerin gelişigüzel serpiştirilmiş olduğu bir yerleşim yerine vardılar. Önlerine çıkan ilk kapıyı çaldılar. Kapının arkasından önce bir köpek havlaması duyuldu, ardından da gıcırtılı seslerle kapı aralandı. Orta yaşlarda, başına örttüğü damalı örtü sadece gözlerini açıkta bırakmış olan, bir kadın kapı arasından başını uzattı. Sorgulayan bakışlarla gözlerini kapıdakilere dikti. Sadık, buraların yabancısı olduklarını, geceyi geçirebilecekleri bir han aradıklarını, kendilerine yol gösterecek birinin bulunup bulunmadığını sordu. Kadının hareket ve davranışlarından Sadığın söylediklerini anlamadığı açıkça belli olmuştu. El, kol hareketleriyle maksadını anlatmayı denedi. Bunda da başarılı olamadı. Bir sonuç alamayacaklarını anlayarak yürüdüler. Arkalarından kapanan kapının sesini duydular. Muharrem;

– Sadık, han aramıya ne lüzum var ki? Sessiz, sakin bi yere çekilek, orda geceliyek. Allaha şukür her şeyimiz var.

– Doğru söylüyon vallaha. Handa pis kokuların, horultuların içinde uyumıya galkışmanın heç bi annamı yok. Haydi o zaman koyün dışına gadar yörüyek.

O gece deliksiz bir uykunun ardından güneşin ilk ışıklarıyla yola çıktılar. Önlerindeki toprak yol doğu, batı istikametindeydi. Sadık, kuzeye gitmeleri gerektiğini düşünüyordu.

– Muharem, bizim guzeye doğru getmemiz ilazım. Şindilik bu yolu tagıp edek. İlk sapakda guzeye dönerik. Ne dersin?

– Vallaha sen bilin, öyle diyosan?

– Artin Emmi de “guzey’e gedin” dediydi biliyon.

– Mekdubu gotüreceğemiz yere daha çok var. Buralarda orayı bilen biri olacağanı sanmam. Daha en az on gun yörümemiz gerek. Sahi neyidi oranın adı?

– Zarfın üstüne bakmam ilazım, adı aklından çıkdı getdi.

Zarfı koynundan çıkardı, üzerindeki Arap harfleriyle yazılmış adresi okumağa başladı;

– Arman Erekyan Ağa, Sadeh, El Amra köyü.

– Neyse, madem guzeye getmemiz gerek, gozünü aç da sapakları gaçırmıyak.

Bir saat kadar yürümüşlerdi ki yol ikiye ayrıldı. Biri doğru ileri gidiyor, diğeri güneye dönüyordu. Hiç tereddüt etmeden ileriye doğru olana devam ettiler. Hafiften esen poyraz güneşin etkisini oldukça azaltıyordu. Açlık, susuzluk gibi sorunlar da yaşamadıklarından hızlı bir biçimde yol katediyorlardı. Yol taşlık, çalılık bir arazide, hafif bir yokuş olarak ilerliyordu.
Güneş tepelerinden batıya eğilinceye kadar durmadan yürüdüler. Bir şeyler atıştırmak ve biraz dinlenmek amacıyla yol kenarındaki, bodur bir ağaca evrilmiş bir çalının gölgesinde mola verdiler.

Artin Amca’lardan ayrılalı tam beş gün olmuştu. İki gün önce ne çıkınlarında bir lokma yiyecek, ne de tulumlarında bir damla su kalmıştı. Dün akşamüstü, yol kenarında rastladıkları bir pınardan, boşalmış olan tulumlarını yeniden doldurmuşlardı. Ama yiyecek temin edebilecekleri bir yere rastlamadılar. İki gündür bir şey yemeden yürüyorlardı. Açlık hissinden ziyade, ağrıyla karışık midelerinin kazınmasından rahatsızdılar. İkisi de, kökleri, gövdesi ya da yaprakları yenilebilen bazı bitkileri tanıyorlardı. Bunlardan akıllarına gelenleri, pırçalık, yaban turpu, keven, çiğdem, kangal, madımak, kuzukulağıydı. Bu bitkilerden bazılarının mevsimi değildi ama, diğer bazıları bu çalılıklarda da olabilirdi pekâlâ. Yürümeye bir saat kadar bir süre ara vererek, çalılıkları araştırma kararı aldılar. Farklı yönlerde gitmek kaydıyla çalılıklara daldılar.

Döndüklerinde Muharrem’in elinde sadece, kökleriyle birlikte kopartılmış az miktarda kuzukulağı vardı. Sadık ise yumruk büyüklüğünde dört tane mantar bulabilmişti. Onlar da zamanı geşmiş olduğundan, kurtlanmıştı. Muharrem, mantarlardan birini Sadığın elinden aldı, sapını ayırıp ortadan ikiye böldü. Mantarın içinde vıcır, vıcır küçük, beyaz kurtlar kıpır, kıpır kıpırdanıyordu. Muharrem;

– Sadık, gardaşım bunnar sadece mantarınan beslenen tertemiz hayvancıklar. Ataş yakıp mantarı bişirek. Onnar da beraber bişer. Etli mantar yemiş oluruk, ne dersin?

– Zaten bu gadar gurtcuğu ayıtlıyamak da, ben gine isdifra edersem diye gorkuyom Muharem. Evela sen yersin, bişey olmazsa ben de yerim. Haydi şindi birez çalı, çırpı topluyak ataş için.
Yiyemezsem şu guzugalağıynan idare ederim bi süre.

Muharrem, közde pişen mantarlardan birini iki lokmada mideye indirdi.

-Sadık, bildiğin gibi değel, harika olmuş. Mantar kebap gardaşım. Keşge daha fazla gurtlu mantar bulabilseydin. Olmazsa bi daha arıyak çalılıkda, belki goremediğimiz yerlerde başgaları da vardır.

– “Vallaha beni de heveslendirdin. Bi tane yemeyi deneyim bari.” diyerek ateşin üzerinde kalan iki mantardan birini aldı, küçük, küçük ısırarak tadını almağa çalıştı, hoşlandı. O kadar açtı ki kalanı bir lokmada yuttu. Bir çırpıda öteki mantarıda mideye indirdi. Kuzukulağını da paylaşıp yediler. Yola düşmek üzereyken Sadığın midesi gene karıştı. Birkaç kez öğürdü, böğürdü ama kusmadı.

Akşam karanlığı çökmek üzereydi. Yolun solundaki açık bir alanda mola vermiş bir kervanla karşılaştılar. Kervan, yirmi kadar yüklü deve, beş katır, bir eşek ve altı adamdam ibaretti. Sadık ve Muharrem adamların yanına yaklaştılar, saygılı bir tavırla;

– Selamın aleyküm ağalar.

– “Aleyküm selam.” dediler gelenleri meraklı bakışlarla süzerek. Muharrem;

– “İçinizde bizi ağnıyan, yani dilimizi bileniniz var mı aceba?” sorusuna hiç beklemeden, oldukça yaşlı görünen biri,

– Ben turkçe biliyo. Antep de iki sene yaşamışam. Bir gısım akrabam hala orda yaşıyo.

Bu güler yüzlü adamın Türkçe konuşması ikisini de çok sevindirdi. Muharrem Sadığın boynuna sarıldı, şapır, şupur yanaklarından öptü. Sevinç gözyaşlarıyla bakışlarını adama çevirdiler yeniden. Bu karşılaşmadan kendisi de memnun görünen adam, konuşmasını sürdürdü;

– Ben burada ticaret yapıyor. Ayilem Amman’da. Siz neden buralarda gençler? Yolculuk neriyedir?

Kâh Sadık, kâh Muharrem söz alarak, birliklerinin yok edilişinden itibaren maceralarını, ayrınrtılarına girmeden anlattılar. Sadık;

– Bizim de kervanınan beraber yörümemize izin verirseniz size minnetdar kalırık. Yolları bilmiyok. Yiyecek heç bi şeyimiz galmadı. Üç günden beri yediğimiz ikişer gurtlu mantar oldu. Biz şeye getmek istiyok.

Mektubu koynundan çıkardı. Heceleyerek,

-Sadeh’e. Sen orayı bilirsin herhal. Sadeh’in yakınnarında El Amra koyü varımış. O koyde oturan Arman adında birisine bi mekdup vermemiz ilazım.

– Ben bilmez mi Sadeh, oraya goyacağam iki deve yük de var. Ben size yardım edecek. Lakin aşımız çok değil. Hepimiz yetmez.

Muharrem, Sadığ’ı yana itti, adamın karşısına geçti;

– Biz çok yemiyok, ayakda galacak gadar ekmek versen yeter bize. Suyumuz var şindilik. Bağaşlayın adınız neydi? Benimki Muharem, arkadaşın Sadık.

– Benim adım da Abdulvahap. Kervan, benim ve Salih’in.

Eliyle Salih’i işaret etti.

– Öteki adamlar yük sahibiler. Peki para var mı sizde, yolda yiyek almak için?

Sadık Muharrem’in bir şey söylemesine fırsat vermeden atıldı;

– Bir mecidiyem var. Onu sana veririm.

– Pekey senin hiç altın yok mu Muharem?

– Bende vallahi de billahi de metelik yok Apdulvahap Ağam, olsa ben de verirdim vallaha.

– Sizi Sadeh’e ben vardıracak. Kervana hoş gelmiş olasız çocuklar. Şimdi size az bir ekmek verem. Çok açlık var sizde, belli. Sonra yola çıkmak.

Katırlardan birinin üzerindeki heybeyi indirdi, gözlerden birinden bir çıkın çıkardı, açtı. Yarım çöreği ikiye bölerek, bir el büyüklüğündeki parçaları yeni müşterilerine uzattı.

– Bunu idare edin. Ekmek satacak bir yer bulana gadar böyle olacak. Çünkü ekmek bizde az var. İdare etmek lazım.

Yola koyulduklarında karanlık iyice yayılmıştı. Sadece davelerin ve katırların ayak sesleri duyuluyordu. Abdulvahap en önde, beyaz entarisiyle, develeri çeken eşeğin sırtında tıpkı bir hayalet gibi ilerliyordu. Kafilede, Abdülvahabın “Seyid” diye hitabettiği yaşlı görünen biri vardı. O da bir katıra binmişti. Onun dışında herkes develerin, katırların yanında ikişerli sohbet ederek ve yaya olarak yürüyorlardı. Arada bir çalıların arasından fırlayan bir kuş, develer pek etkilenmese de eşeği ve katırları ürkütüyordu. Bu ürkmeler sırasında, bir kere katırın üstündeki adam, iki kere de Abdulvahap yere düştüler. Bereket versin ikisine de bir şey olmadı. Kervanın hareketinden yaklaşık üç saat sonra ufuktan, dolunaya yakın büyüklükteki, ay parlamağa başladı. Kısa bir süre sonra Sadık ve Muharrem çevrelerindeki çalıları, kayaları, bastıkları yeri açık seçik görebiliyorlardı. Adımlarını daha bir güvenle atmağa başladılar. Muharrem Sadığın kulağına eğilerek;

– Böyük bi şans yakaladık Sadık. Dediğin gasabıya varanaca guvendeyik sayılır. Abdulvahabın Türkce bilmesi harika. Sence de öyle değel mi?

– Babam, “Gul sıkışmadan Hızır yetişmezimiş” derdi. İki kere sıkışdık, ikisinde de Hızır yetişdi. Sağ salim eve varacağamıza kesin inanıyom artık. Asiye’me gavışacağam. Anama babama, kardaşlarıma herkeşe gavışacağam. Bu yollar ne zaman biterse bitsin. İsderse bi sene, iki sene sürsün. Sonunda bitecek Muharem. En kotü gunneri geride bırakdık işallah.

– Bizimkiler garşılarında beni gorünce şaşgınnıkdan dillerini yutacaklar. Ben de ekizlerimi görünce öyle olurum herhal. Dört yaşın içindeler biliyon mu? Bıcır, bıcır gonuşuyolardır şindi. Analarına yardım ediyolardır eşek sıpaları.

– Bi yandan da, bazen içime bi gorku düşüyo, elim ayağam püsgül gibi dokülüyo. Ya ölüm haberimi alıp da Asiye’mi başga birine verirlerse? Çünkü yaşadığımızı kimse bilmiyoki. Asiye’me galsa ömrünün sonuna gadar beni bekler, bundan bi şüpem yok. Emme çevresidekiler irahat vermez ki.

– Böyle saçma sapan şeyler düşünme. Goreceğen, her şey yolunda gidecek. Nışanlına gavışacağan. Sakın umudunu gaybetme.

Ağaçlık alanda vedikleri mola güneş batarken sona ermiş, Abdulvahabın tiz sesiyle birlikte hareket başlamış, kısa süre sonra da kervan yola dizilmişti. Eşeği yularından çekerek en önde yürüyen Abdul (ona diğerleri öyle hitabediyordu),

– Muharem, Sadık, yanıma gelin siz. Söylemek var ben size, haberler var.

İkisi de koşarak öne, Abdul’un yanına vardılar.

– Gençler, yarın size yol bitiyo. Yarın ağşam Sadeh’e ulaşırık. Sizi birine tanışık yapacağam. O yardım yapacak size. Sıkılmayın tamam mı, beni ağnadınız?

– Seni ağnadık Abdul ağam, sağolasın. Yapdığın eyiliği heç unutmuyacağaz. Sana böyük bi minnet borcumuz oldu. Bunu nasıl öderik bilemem. Biz seni babamız bildik. Sen de bizi evladın görürsen bizi çok sevindirmiş olun. Allah senden razı olsun.

Sadığın bu sözleri Abdul ağayı duygulandırdı. Eşeğin yularını bırakıp Sadığa sarıldı, yanaklarından öptü. Sonra da Muharrem’e.

– Allah sizin gibi vermedi evlatlar bana, keşge benim siz çocuklarım olsanız. Allah ana, babaya bağaşlasın. Siz getmek, sonra ben üzüleceğem çocuklar.

Sadeh’te, kerpiç duvarlarla çevrili geniş avlusuna, ardına kadar açık duran bir çatal kapıdan girilen, tek katlı, toprak damlı bir yapının önünde durdular. Abdul Ağa Salih’e bir şeyler söyledi, sonra da gençleri yanına çağırdı.

-Çocuklar, Salih bırakacak yükleri buraya. Onları teslim etmek işini yapacak. Ben de şimdi sizi bir yere götürmek var. O size yardım edecek. Benim kervan buradan ta Gudüs’e yörüyecek. Yol ayrılıyo sizden. Hadi adamıma gidelim, yallah.

On dakika kadar, iki yanı her türden dükkanların yer aldığı dar, eğrü büğrü, özensiz taş kaldırımlardan oluşan bir sokakta ilerlediler. Abdul, bir terzihanenin açık kapısından içeri daldı. İçeride ikisi çocuk, beş kişi vardı. Bir masanın başında, makasla beyaz bir kumaşı kesmekte olan, kısa kıvırcık saçlı, yaşını belli etmeyen, esmer birisinin yanına gitti. Ona bir şeyler söyledi. Sonra gençlere dönerek;

– Çocuklar, siz gitmek nereye isdiyorsunuz, adı ne o yerin?

Sadık mektubu koynundan çıkardı, tane tane okudu:

– “Arman Erekyan ağa, Sadeh, El Amra köyü”

– “Tamam, tamam Abdul.” dedi adam, diğer söylediklerini anlamadılar. Abdul Ağa gençlere döndü;

– Vahdet gardaş biliyo koyü, sen dedin. Tarif yapacak size. Yani bana. Benim de size.

Yeniden Vahdet Ağa’ya döndü, işaretlerle bir süre konuştular. Sadıklarla birlikte dışarı çıktılar.

Vahdet Ağa Abdul Ağa’ya bir yerleri işaretlerle tarif etti. Sonra hepimizi selamlayarak içeri girdi. Abdul Ağa’nın tarifi üzerine köyü kolayca bulacaklarına kanaat getirmişlerdi. Önce Muharrem, ardından da Sadık, Abdul Ağa’nın ellini öpüp ona sarılarak veda ettiler. Buğulu gözlerle yola koyuldular.

Abdul’un da söylediği gibi iki saatlik bir yürüyüşün sonunda El Amra’ya ulaştılar. Köyün girişine yakın toprak damlı bir yapının önünde oturan birkaç yaşlı adam görünüyordu. Oraya yöneldiler. Adamlara, Arman Erekyan Ağa’yı aradıklarını söyledi Sadık. Adamlar, bu yabancıların ne istediğini anlamasalar da Arman ismini duyunca gençlerin onu aradığını anladılar. İçeriye seslendi biri. Sekiz, on yaşlarında bir çocuk koşarak geldi. Adamlardan biri ona, içinde Arman’ın da geçtiği bir şeyler söyledi. Sonra da gençlere, işaretlerle çocuğu izlemelerini belirtti. Çocuk önde, gençler arkada köyün içlerine doğru epeyce bir süre yürüdüler. Bahçeye bitişik avlusu kerpiç duvarla çevrili, avlu kapısı mor bir renge boyanmış, iki katlı bir evin önünde durdular. Çocuk eliyle kapıyı gösterip, geldiği yoldan hızla uzaklaştı.

Muharrem kapıyı elinin ayasıyla birkaç kez vurdu, bekledi. Ses çıkmayınca tekrarladı vuruşunu. Üçüncü kez yumrukladı. İçerlerden, anlaşılmayan cılız bir bayan sesi duydular. Az sonra kapı açıldı. Karşılarındaki, gür ve kıvırcık saçları beyazlaşmış, oldukça yaşlı görünen hanım teyze, merakla onları süzdü, ardından da bilmedikleri bir dilde bir şeyler söyledi. Muharrem;

– Teyzeciğim, biz Arman ağayı arıyok. Bu adiresde oturuyomuş. Yoğsa biz yağnış mı geldik?

– Yanlış gelmediniz çocuklar. Siz Türkce gonuşuyor. Anadoludansınız. Hoş gelmişsiniz. Buyurun içeri girin. Kapıda kaldınız. Arman, benim oğlumdur. Evde yok, amma birazdan gelir. Benim adım Mariya. Melmeketde herkes Mari derdi bana. Burada da öyle derler. Siz de Mari Teyze deyin, daha golay olur. Siz yoldan geldiniz, oturun, dinlenin şu sekide. Su mu istersiniz, yoksa ayran mı yapıyım size? Bu ısıcakda susamışınızdır.

İkisi de uzun zamandır özlemiş olmalarına karşın “Ayran olsun” demeye çekindiler, utandılar. “Su içek Mari teyze” dediler.

Sırtlarını duvara dayamış, oturdukları yerde uyuklamağa başlamışlardı ki avlunun kapısı açıldı, içeriye uzun boylu, siyah, gür saçlı, esmer, pala bıyıklı, kırk yaşlarında görünen birisi girdi. Sekide oturan gençleri görünce meraklı bakışlarla önlerine kadar gitti, durdu. Çocuklar ayağa kalktılar. Başlarını eğerek selam verdiler. Adam, gür bir ses tonuyla içeriye seslendi. Mari Teyze dışarı çıktı. Adamın gözlerine bakıp gülümsedi;

– Geldin mi oğlum? Bu gençler seni bekliyo. Anadoludan misafirler. Yemek yaparken ilgilenemedim ben. Sen geldin ya, bak artık çocuklara.

– Tamam anacığım, sen işine dön. Ben ilgilenirim. Hoş geldiniz gardaşlar. Hayırdır işallah. Sizi ta buralara hangi rüzgâr atdı? Benim adım Arman. Malatyalıyık. Daha doğrusu iki yıl eveline gadar oralıydık. Amma gördüğünüz gibi şimdi buradayık.

İkisi de biraz şaşırmış gibiydi. Yaşlı başlı birisini düşünmüşlerdi. Sadık koynundan mektubu çıkartıp Arman’a uzattı. Arman mektubu açmadan arkasına, önüne şöyle bir baktı. Dörde katlanmış sarı kâğıdı açarak sessiz okumağa koyuldu. Bitirdikten sonra gençleri şöyle bir süzdü, gülümsedi;

– “Artin Abi benim babam gibidir. Babamı ne yazık ki göç sırasında gaybettik. Artin Ağabeyler beş ay gadar önce burada, bizde galdılar. Onun her isdeği benim için emir olur. Benden ne isderseniz çekinmeden söyleyin çocuklar. Elimden gelen yardımı yaparım. Tekrar hoş geldiniz. Şimdi biraz dinlenin. Ben birazdan gelirim.” diyerek içeri girdi. Muharrem;

– Sadık gardaş, bu Arman Ağa da eyi bi adama benziyo da yardımını istiyeceğemiz bi sıkıntımız yok ki, ne diyeceğek adama?

– Doğru diyon Muharem. Gelsin de biz galkalım. Artin Emminin mekdubunu vermek için geldik, başga bi isteğemiz yok diyek.

– Burdan neriye gideceğemizi tarif etsin, nasıl gideceğemizi söylesi bize yeter.

– Bu mekdup meselesi olmasaydı Abdul’la yolumuza devam ederdik. Belki daha eyi olurdu.

– Kervan neriye gadar gediyodu heç sormadık ki.

– Emme, Artin Emminin mekdubunu yerine ulaşdırmamak olmazdı tabi.

– Doğru diyon.

Arman yanlarına döndüğünde ortalık kararmıştı. Gülümseyerek;

– Gusuruma bakmayın gardaşlar, biraz geciktim. Sizinlen ilgilenemedim.

Sadık yerinden kalktı;

-Arman Ağam, bize müsaade edin. Biz Anadoluya getmek için yollardayık. Ben Yozgada gideceğem, Muharem Sivas’a gidecek. Biliyonuz yolumuz çok uzun. Biz size mekdubu vermek için uğradıydık. Başga bi isdeğemiz yok. Sağolun. İzin verin biz galkak.

Muharrem de ayağa kalkmış, yola çıkmağa hazır bekliyordu. Arman Ağa hayret ifadesiyle yüzlerine bir bakış fırlattı;

– Bu da ne demek oluyo gençler? Bu saatden sonra sizi bırakacağamızı nasıl düşünürsünüz? Hiç lamı, cimi yok. Bu gece bizim misafirimizsiniz. Sizi misafir etmeden gönderirsem ben Artin Abinin yüzüne nasıl bakarım? Olmaz öyle şey. Boşuna çenenizi yormayın çocuklar. Birazdan eşimle oğlum da gelir bahceden. Oturup hep birlikde yemeğemizi yeriz. Bu gece rahat bi uyku uyursunuz, güzelce dinlenirsiniz. Gitme işini yarın düşünürüz. Haydi şimdi içeri geçelim. Burası garannıklaşdı.

Sadık’la Muharrem birbirlerine baktılar, Muharrem;

-Size irahatsızlık vermek isdemiyok Arman Ağa, sağ olun, var olun. Galmasak daha eyi olurdu.

Sadığa dönerek;

– Sen ne diyon Sadık, Galmasak daha eyi değel mi, gardaşım?

– Eyi, eyi olmasına da Arman Ağa’yı gırmak da olmaz, bilmiyom ki ne diyeceğemi.

Tam bu sırada Mari teyze evden çıkıp yanlarna gelmişti.

– Nooluyo burada çocuklar, neyi bilemiyorsun Sadık oğlum? Haydi içeri gelin gayrı. Bura garannık olmuş.

– Teyzem, biz getsek diyoduk. Size zahmet vermek isdemiyok. Emme Arman Ağam “getmen, galın bu gece burada” diyo. Ne diyeceğemizi bilemedik.

– O nasıl söz evladım. Bu saatde gitmek olur mu? Sizi Artin bize yollamış. Ayrıca taa Anadoludan buralara gadar gelmişsiniz. Bir gece bile misafir etmeden bırakır mıyım ben sizi? Haydi şimdi hiç itiraz isdemiyom, hep beraber içeri. Yalınız, çarıklarınızı çıkardıp eşikde bırakıyorsunuz. Kimseyi dışarı pabuçlarıynan içeri sokmuyom, yerlerde kilim var.

İçerisi, biri idare lambası, biri de fener olmak üzere iki lamba ile aydınlanıyordu. Sadık istem dışı çevresine göz gezdirdi. Kendi evlerini andırıyordu. Ocakta, alevleri geçmek üzere olan birkaç odunun ateşinde, buharları kapağının kenarından fışkıran bir tencere, kapağının üzerinde kepçe, yerde birkaç odun ve maşa vardı. Yan duvarlardan binin önünde üst üste yığılı yataklar ve yastıklar görünüyordü. Ocağın tam karşısındaki duvara çakılmış tahta raflara da testiler, helkeler, bakraçlar, sitiller, yukarıya doğru raflarda bakır taslar, sahanlar, bardak ve fincanlar sıralanmıştı. Yatak, döşek yığınının ve karşı duvarın önüne, evde dokunmuş, içi yün dolu minderler, arkalarına da halı yastıklar sıralanmıştı. Yerler boydan boya kilim ve çul seriliydi. Bu büyük odanın bir köşesinde dokuma tezgâhı bulunuyordu. Yatakların önündeki minderlere geçip oturdular. Sadık, Mari Teyze’ye dönerek;

– Mari Hanım Teyze, eviniz tıpgı bizim evlere benziyo. Gendi evime geldim sandım bi an. Bu koyün evleri de hep böyle mi?

– Olur mu evladım? Bu evi geçen yıl gendimiz yapdık. Malatya’nın Darende kasabasıdaki bırakdığımız evimizin aynı. Evin içinde gordüğünüz öteberinin çoğunu ordan getirdik.
Getirebildiklerimizi tabii. Orda çok eşyamız, malımız, mülkümüz galdı. Sebep olannarın ocağa batsın. Bizi elimizden, yurdumuzdan etdiler. Gomşularımızdan, dostlarımızdan etdiler. Yollarda aç, susuz perişan olmamıza, gırılıp güz yaprağı gibi patır, patır toprağa dökülmemize sebep oldular. Allahlarından bulsunlar işallah. Bizden sonra sürülenner çok daha fazla eza, cefa görmüşler. Allaha, İsa’ya bin şükürler olsun bize bu günneri gösderdi. Emme yurdumuzu, gasabamızı en çok da komşularımızı özlüyoruz. Çocukları bilmem de ben hâlâ bir gün geri dönmeyi umarak dua ediyom.

– Teyzem, bizim olan bitenden heç haberimiz yok. Artin Emmi çok az ağnatdı. Niye goçdünüz kasabanızdan, Anadoludan? Sizi padişahımız efendimiz mi sürdü, kim sebeboldu buralara gadar göç etmenize?

– “Bunnarı size oğlum anlatsın çocuğum. İşin o yanını o daha eyi biliyo.” diyerek Arman Ağa’ya çevirdi gözlerini. Arman;

– Bu çok uzun bi hikâye gençler. Siz ne zamandan beri Anadoludan uzakdasınız?

Muharrem, “dort yıl bitdi” dedi.

– O zaman, en eyisi ben size…

Kapının açılmasıyla birlikte sözü ağzında kaldı.

Elinde bir bohçayla esmer, siyah kıvırcık saçlı, oldukça güzel ve genç bir kadın, yanında on beş yaşlarında gösteren bir delikanlıyla içeri girdiler. Mari Teyze,

-Hoş geldiniz gızım. Bu gadar geç galdığınıza göre işleri bitirdiniz mi bari? Anadoludan misafirlerimiz var. Bu Muharem, bu da Sadık. Artin Amca’nızdam mekdup getirdiler. Bu gece misafirimiz oluyolar.

Sonra misafirlerine döndü;

-Bu gelinim Serena, bu da torunum Arşin.

Serena elindeki bohçayı bıraktı, misafirlere yönelince Sadık, ardından da Muharrem ayağa kalktılar, eğilerek selamladılar. Sadık, Serena’nın kendisine uzatmış olduğu elini, kısa bir tereddüt geçirdikten sonra sıktı. Sonra Muharrem aynı hareketi tekrarladı. Ardından Arşin de misafirlere “Hoş gelmişiniz” dedi ve tokalaştılar.

Hep birlikte yuvarlak yer sofrasına oturdular. Serena’nın sofranın ortasına koyduğu sıcak tarhana çorbası kaşıklandı, ardından taze fasulye geldi sofraya. Tandır ekmeğini sunak yaparak, lahana ve biber turşusuyla birlikte yediler. Sadık,

– Ellerine sağlık Mari teyze. Fasuyeyi çok severim ben. Evden ayrıldıkdan beri ilk defa fasulye yiyom biliyonuz mu? Anamın fasulyesinden bile lezetli olmuş seninki.

Muharrem araya girdi;

– İki seneden fazla olmuşdur, gursağamıza ısıcak yemek girmiyeli. Elleriniz dert gormesin teyzeciğim.

– Bu gece bizimle galmanızdan, beraber sofraya oturmaktan biz de çok memnun galdık çocuklar. Memleket havası getirdiniz evimize. Keşgem bu gaç gun galsaydınız.

Arşin babasına dönerek;

– Baba, ağabeyler Darendeli mi?

– Onun gibi bi şey. Buradan şimdi oraya gidiyolar. Artin Amcan bize mekdup yazmış, onu getirdiler. Sana da selam yazmış, gözlerinden öpüyo.

Babasının sözleri üzerine Arşin’in bakışları ağabeylerin üzerinde bir kere daha dolaştı, Sadık’la göz göze gelince karşılıklı gülümsediler.

Sofra ortalıktan kalkmış, erkekler sırtlarını halı yastıklare verip minderlere sıralanmışlardı. Sadık, bu ailelerin neden göç etmek zorunda kaldıklarını çözememişti. Kendi köylerinde Ermeni yoktu ama yakınlarında Ermeni köyler vardı. Yozgat’ın içinde bir yığın Ermeni olduğunu herkes bilirdi. Kimseyle bir kavgaları yoktu. Hatta babasının bile, çok samimi olduğu Ermeni arkadaşı vardı. Ondan sık sık söz ederdi. “Kirkor usda eyi arkadaş, eyi usda” derdi. Kim, neden bu iyi insanları yerlerinden, yurtlarından sürerdi ki? Arman’a dönerek;

– Arman Ağam, niye buralara gadar gelmek zorunda galdınız ki? Biz yoğken bizim oralarda neler oldu? Ne gadar ayile sürüldü? Bizimkiler de sürüldü mü? Şunu bi düzgunce ağnatsan ya.

– Ağnadıyım, ağnatmasına da artık bunun heç bi faydası yok. Sizin de olup bitenden heç haberiniz yok. Haklısınız.

Mari Teyze sabah erkenden kalkmış, avludaki taş fırında ekmek yapmış, düğürçük çorbasını pişirmiş, kahvaltı sofrasını hazırlamıştı. Sıcak taşfırın ekmeği, peynir ve düğürcük çorbası sadığın en sevdiği kahvaltıydı. Herkes birbirine “hayırlı sabahlar” diledi ve sofraya oturdular. Sofrada o gün kimin ne iş yapacağı konuşuldu. Sonra konu gençlerin yolculuğuna döndü. Arman, buradan Kudüs’e gitmelerinin en doğru yol olacağını söyledi. Sıkı bir yürüyüşle on günde varabileceklerini anlattı. Yanlarında paraları yoksa bir miktar verebileceğini, beş parasız yolculuğun zahmetli ve sıkıntılı olacağını söyledi.

– Bu arada aklınızda olsun çocuklar. Yol üzerinde bazı yerlerde tek başına yakaladıkları asger kaçaklarını ve kaçırdıkları çocukları hançerleyip öldüren çeteler türemiş. Öldürdükleri bu insanları parçalıyarak etini pişiriyor, deve, koyun, sığır diye gelip geçen aç insanlara satıyolarmış. İkiniz sakın birbirinizden ayrılmayın. Hem de bu eşkiyalara çok dikkat edin.

Sadık ve Muharem bu duyduklarının doğru olabileceğine inanamadılar. İnsanlık dışı böyle bir canavarlığın olabileceğini kabullenmekte zorlandılar. Sadık,

– Doğru mu be söylediklerin Arman Abi? Yeryüzünde insanlık hepden bitdi mi? Biz nasıl bi dünyada yaşıyok Allahım?

– Ne yazık ki doğru bunlar Sadık. Aileler çocuklarını sokağa salamaz olmuşlar. Bunları bilmenizde fayda var. Her şeye rağmen siz uyanık olun.

– “Sağol Arman Ağam, dikgatli oluruk.” dedi Muharrem. Sadık Muharrem’in sözünü keserek Arman Ağa’ya döndü;

– “Para sıkındımız yok abi, benin üç mecidiyem var. Epey bi süre bizi idare eder. Soğnası da Allah kerim. Bi yol buluruk helbet.” diyerek para teklifine da karşı çıktı. Mari Teyze;

– Çocuklar, benim de bi isdeğem olacak sizden. Olur da yolunuz Darende’ye düşerse size adlarını ve adreslerini yazdırıp vermek isdediğim üç arkadaşım var. Onları gorür de selamımı iledirseniz çok böyük hora geçer. Sizin minnetdarınız olurum. Belki birinizin yolu düşer, kim bilir?

– “Eğer melmekete varabilirsek, Darende’ye getmek için ne ilazımsa yapacağam teyzeciğim. Sen meraklanma.” cevabını verdi Muharrem. Sonra kalktılar, Mari Teyze’nin elini öptüler, diğerleriyle de tokalaştılar. Muharrem, Serena’nın getirip uzattığı çıkını aldı. İkisi de mahcup, saygı ve şükranlarını sundu. İkisinin de bir kere daha gözleri doldu. Başka bir şey söyleyemeden, minnet dolu bakışlarla ayrıldılar.

***

Tam on iki günlük, yarı aç, yarı tok geçen oldukça belalı, sıkıntılı bir yolculuktan sonra akşam saatlerinde Kudüs önlerine gelmişlerdi. Sadece, iki gün önce vardıkları bir kasabadan yiyecek ve su takviyesi yapma olanağı bulabilmişlerdi. Oradan buraya kadar da bir kervanla birlikte gelmişlerdi. İki saat önce, kervanın verdiği mola yerinde, adamlar arasında kavga çıkmış, onlar boğuşurken Sadık’la Muharrem sessizce ayrılıp uzaklaşmışlardı. Kudüs’ün dış mahallelerinin ilk evleri göründüğünde yağmur atıştırmağa başlamıştı. Kısa bir süre sonra ise şiddetini artırdı. Evlerin önüne geldiklerinde yağmur sağanak halini aldı. Bir evin damının serpeneği altına sığındılar. Sokaktaki insanlar o yana, bu yana koşuşturuyorlardı. Çok geçmeden yağmur doluya dönüştü. Sokaklardan gelen çamurlu sular birbirlerine karışarak sel halinde akan derecikler oluşturuyordu. Serpeneğin altına sığınmış olsalar da sırılsıklam olmaktan kurtulamadılar.

Yağmur tamamen durmuş, hatta batmak üzere olan güneş son ışıklarını şehrin üzerine döküyordu. Sellerin getirdiği kum ve çamur yığınlarının üzerinde sekerek şehir merkezine doğru yürüdüler. Muharrem Sadığın koluna dokundu;

– Sadık, evela bi şey yesek diyom. Ben tavatır acıkdım. Bi de burnuma yemek kokuları geliyo. Yakın bi yerde lokanta var galiba.

– Ben de acıktım oğlum, en son dün öylen yediydik. Gordüğümüz ilk lokantıya girer yerik, yörü şindi hele.

Muharrem haklıydı. Elli, atmış adım ileride, solda bir lokanta vardı. Sadığın okuduğu tabelasında, ‘Çorbacı Mestan Usta’ yazıyordu. Hemen içeri daldılar. Yanlarına gelen garsona lokantada Türkçe konuşan olup olmadığını sordular. Garson, kendisinin az buçuk konuştuğunu, yardımcı olabileceğini söyleyince Muharrem, hangi çorbaların olduğunu sordu. Garson, mercimek, ezogelin, işkembe, paça ve yayla çoralarının bulunduğunu söyledi. Birer işkembe çorbası söylediler. Çorbalar hemen geldi ve bitti. Birer de kelle paça istediler. Onu da mideye indirince rahatladılar. Sadık parasını ödedi. Lokantadan çıkıp yolun karşısındaki kahvehaneye geçtiler. Hurma balı ile tatlandırılmış birer kahve içtiler. Uykuları geldi. Başlarını kollarının üzerine, onu da önlerindeki masanın üzerine koyarak yarım uykuya daldılar. Garsonun dürtmesiyle Sadık uyandı. Garson Sadığa bir şeyler söyledi, eliyle kalkmalarını işaret etti. Sadık, garsonun ne demek istediğini anladı. Muharrem’i dürttü, uyandırdı.

– Muharem, masadan kalkmamızı istiyo garson. Doğru ağnadımsa, bura han değel, uyaycaksanız gedip handa uyuyun’ demek isdiyo. Hadi çıkak buradan.

– Bi han sorsak da öyle çıksak diyom, ne dersin?

– Olur, sor hadi.

Sadık güneş doğmadan uyandı. Handa geceleyen insanların bir kısmı kalkıp gitmiş, bir kısmı hala uyuyordu. Birkaç kişi de yatağında doğrulmuş, gerinerek, esneyerek kalkmağa hazırlanıyordu. Sadık, Muharrem’i uyandırdı. Çarıklarını giyinip bağladılar, hanın avlusuna çıktılar. Kısa bir süre sırada beklediler, ihtiyaçlarını giderdiler. El yüz yıkadıktan sonra handan ayrıldılar. Yakınlardaki bir kahvede oturdular. Birer limonata içtiler. Sadık, Muharrem’e, bir daha böyle bir fırsatı bulamayacaklarını, ta buralara kadar gelmişken Kudüs’ü gezmeden ayrılmalarının yanlış olacağını söyledi. Muharrem de aynı fikirdeydi. Birbirlerinden ayrılmadan şehri gezmeğe karar verdiler.

Kudüs bugüne kadar gördükleri en büyük, en görkemli bir şehir gibi geldi Sadığa. Yemen’e giderken uğradıkları Medine’den de, Mekke’den de, Aden’den de güzel ve hareketliydi. Beş, altı katlı, görkemli taş binalar ikisini de büyülemişti. Sokakları, caddeleri harika işlenmiş kaldırım taşlarıyla döşenmişti. Üzerinde bulundukları bu büyük caddenin iki yanında da palmiye ve hurma ağaçları sıralanmıştı. Meydanları, o güne kadar görmedikleri büyüklükteydi ve düzenliydi. Her yer çok kalabalıktı. İnsanların renkleri de, giysileri de çok çeşitli görünüyordu. Araplar, Zenciler, Avrupalılar, Osmanlılar hatta çekik gözlü Uzakdoğulular. Karma karışık bir ahali caddelerde, meydanlarda koşuyor, yürüyor, üçerli, beşerli guruplar halinde sohbet ediyor, tartışıyor, bir duvarın dibinde tembellik ediyor, bir karış açtığı ağzını kapatma gereği duymaksızın esneyerek uyukluyor, bir tezgâhın başında avaz avaz bağırarak mallarını satmağa çalışıyordu. Yüksek duvarlarla çevrilmiş camilerin geniş avluları da benzer bir görüntü sergiliyordu. Gürül, gürül akan şadırvanlarda abdest alanlar, namaz için caminin, keçe ve meşin karışımı, oldukça ağır kapısını aralayarak içeri girenler, dışarı çıkanlar, yemlendikleri için cami avlularından hiç eksik olmayan güvercin sürüleri, bunları kovalayan çocuklar, bu güvercinleri doyurmanın sevap olduğuna inanan insanlara kuş yemi satan satıcılar, otuz üçlük, atmış altılık, doksan dokuzluk rengârenk tesbihler, kaşları değişik renklerde taşlardan yapılmış erkek yüzükleri ve daha başka birçok şey satan satıcılar bu devasa cami avlularının müdavimleri olmalıydı.

Büyük bir hayranlıkla, bir saate yakın şehrin en hareketli cadde, meydan ve camilerini dolaştılar. Hayli yorulmuşlar ve de acıkmışlardı. Karşılarındaki bir camiden ikindi ezanı okunmaya başladı. Sadık, sonuna kadar ezanın tarzını, makamını dikkatle dinledi. Yozgat’taki camilerde okunan ezandan da, Aden yöresinde okunan ezandanda biraz farklıydı. Bunu Muharrem’e söyledi. Muharrem;

– Ben ezandan, namazdan ağnamam Sadık. Sen öyle diyosan öyledir. Onu bırak da bi yerde garnımızı doyurak. Dün ağşamdan beri bi şey yemedik.

– Gezerken bi yerde bi lokanta tabelası gordüydüm, oruya gidek. Yakınnarda bi yerdeydi. Sadığın, tabelasında ‘Antep Kebapcısı’ yazısını okuduğu o lokantaya gitmeye karar verdiler. Lokantayı bulmaları on dakika sürmedi. İçeride birkaç müşteri vardı. Masaların çoğu boştu Geçip bir masaya oturdular. Gelen gorsona önce birer mercimek çorba şiparişi verdiler. Sonra birer Antep Kebabı, ardından da birer porsiyon künefe yediler. Hayatı boyunca yediği en lezzetli yemek olduğunu seslendirmekten kendini alamadı Muharrem. Sadık Muharrem’i doğruladı. Parasını ödeyip çıktılar. Bir süre yürüdükten sonra, kapısının üzerinde ‘İstanbul Kahvehanesi’ tabelası olan bir kahveye girdiler, birer iskemle çekip oturdular. Yanında birer bardak soğuk su da getirmesini tembihliyerek, iki kahve ısmarladılar. Keyifle yudumladılar kahvelerini. Sadık;

– Gapısında Isdanbul kayfesi yazdığına gore burada Türkçe bilen vardır bence.

– O zaman ben gayfeciye bi soruyum.

– Gayfecinin Türkçe gonuşduğunu nerden biliyon ki?

– Bilmiyosa işaretleşerek sorarım bende.

Yerinden kalkıp ocağa yöneldi. Geri döndüğünde yüzü gülüyordu.

– Gayfeci Adanalıymış Sadık. Adı Ahmet, Ahmet usda. Bizim dilimizi bizden daha eyi gonuşuyo. Bize yardımcı olacağanı söyledi.

Birlikte Ahmet Usta’nın yanına gittiler.

– Ahmet Ağam, bu arkadaşım Sadık. Biz Anadoluya getmek isdiyok. Emme yolu bilmiyok. Kimseyi tanımıyok. Bize yol gosdermeni istiyok gurbanolduğum ağam.

– Ne vakıt yola çıkmak isdiyorsunuz, önce onu söyleyin.

– “Hemen şindi çıkabilirik yola.” diye karşılık verdi Sadık.

– Olmaz. Bu gece burada kalıp diğnenin. Ben sizi şimdi arkadaşımın hanına gondereceğem. Orda yatarsınız. O da hemşerimiz. Sizden para bile isdemez. Sabah galkınca size yolu benden daha düzgün tarif eder. Buraya, sizin gibi gelen çok asger oldu. Hepisine de yardımcı olduk. Hatta buradan ayrılmak isdemeyip galannar bile var.

Ahmet Usta’nın yanlarına kattığı on yaşlarında bir çocukla, yaklaşık on beş dakikalık bir yürüyüşün ardından yüksek duvarlı, çatalkapılı bir yapının önüne vardılar. Çocuk çatal kapının bir kanadına omuz vererk açtı, avluya girdiler. Avlu duvarın bir yanında otuz, kırk deve, diğer yanında bir o kadar katır, at ve eşek bağlanmış, önlerindeki tahta olukların içine konulmuş ot ve samanları yemekle meşguldüler. Çocuk, bu geniş avlunun arkasında bulunan binanın giriş kapısına yöneldi. Önde çocuk, peş peşe bir kapıdan binaya girdiler. Eski bir masanın başında, arkalıksız bir oturakta oturmuş, önündeki kenarları kıvrık defterin sayfalarını çeviren bir adamın karşısında sıralandılar. Çocuk adama Arapça bir şeyler söyledi. Sonra da dönüp kapıdan çıktı.

– Hoş gelmişiniz çocuklar. Önce size galacak yerinizi ayarlıyalım. Ne zaman ayrılmayı düşünürsünüz Gudüs’den?

– “Bi aksilik olmazsa yarın zabah ayrılacağak da ne yana, hangi yoldan gideceğemizi bilmiyok.” diye yanıtladı Sadık.

– Tamam. Siz bana nereye gitmek isdediğinizi söylerseniz, ben yarın sabah yanınıza birini gatarım. Sizi şehirden çıkarıp yola vurur. Ben şimdi akşam namazı için Mescidi Şerife gadar gideceğim. Orayı gormek isdiyosanız siz de gelin benimle.

Sadık,

– Helbet de, çok isderik. Hemi de epeydir namaz gılamadık. Sen isdemez misin Muharem?

İ sdemez olurmuyum, seve seve gelirim.

– O zaman haydi bakalım gençler, düşün peşime.

Kapıdan çıkınca, avluda bir taşın üzerinde oturan genç birisine,

-Sami biz Mescidi Aksaya namaza gediyoruz. Buralar ben gelinciye gadar sana emanet, sağlıcakla gal.

– Tamam patron. Meraklanma sen. Ben buradayım.

Üçü birlikte çatalkapıdan dışarı çıktılar. Sola dönüp yürüdüler. Önlerinde parıldayan kocaman kubbesiyle ve çinilerle bezenmiş yüksek duvarlarıyla muhteşem görünüyordu. Sadık ve Muharrem gündüz gezmeleri sırasında burayı da gezmişlerdi. Ama caminin içini görmemişlerdi. Kapısına vardıklarında, bir süre durup, akşam gözüyle de bu olağanüstü yapıyı seyrettiler. Nazım amcayla birlikte şadırvanlarda taşlara oturup abdest aldılar, camiye girdiler. İçerisi dışarıya göre çok daha gözalıcıydı. Sadık, bugüne kadar hiç böylesine büyük bir cami görmemişti. Yüksek pencerelerindeki renkli camları, kubbenin ortasından sarkan, sayamayacağı kadar çok mumların yandığı büyük avizeyi, duvarlardaki renk renk motifleri hayranlıkla izledi. Kısa sürede cami dolmuştu. Ortalarda bir yerlerde saf tutup namaza durdular. Sadığın aklı da düşünceleri de caminin muhteşem görünümüne takılmıştı. Kendini namazın huşuvetine veremeksizin, herkese uyarak yattı, kaktı, namazı bitirdi.

Camiden çıkınca Muharrem hancı amcaya;

– Emmi, adını bağaşlar mısın?

– Adım Nazım yeğenim.

– Bizi buruya getirdiğin için çok sağolasın Nazım emmi. Bu gadar böyük ve de gozel bi cami bu zamana gadar heç gormediydim. Muhdeşem bi şey bu. Ayaklarına sağlık.

– Ben Adanalıyım çocuklar. Buraya geleli on üç yıl oldu. Şartları Çukurovadan daha eyi dediler, kalkdık ta buralara çalışmıya diye gedik, sonra da geri dönemedik. Yerleştik burada. Rabbım kısmetimizi, ekmeğimizi buralara yazmış. Buralı bi hanımla nikahlandık. Adana’dakini ve iki kızımı da getirdim. İki hanımdan ikisi oğlan, yedi çocuk var. Alışdık buralara, amma ejnebiler rahat vermiyo, durmadan ortalığı karışdırıyolar. En çok da İngilizler. Neyse, bu camiye gelince; Adı Mescidi Aksa. Mescidi Aksa İslam aleminin önemli ibadethanelerinden biriymiş. Hoca Efendi öyle söylüyo. Çok esgi bi tarihi varımış. Peygamber Efendimizin zamanından kalma diyolar. Ben söyleyennerin yalancısıyım. Dünyanın her tarafından yaz demez, kış demez müslümanlar, hırisdiyanlar, museviler ziyarete gelir.

Nazım Amca hana varıncaya kadar Kudüs’ün o gününe ilişkin, tarihine ilişkin önemli saydığı bilgilerini anlattı gençlere. Sonunda bir öneride bile bulundu:

– Bakın çocuklar, Anadoludan gelen haberler heç eyi değil. Osmanlı ordusu her cepede bozguna uğramıya devam ediyomuş. Ordu diye bi şey kalmamış. En son Çanakgale’de bizimkiler İngilizleri yenmiş amma, Osmanlı ordusu çok zayiat vermiş. Yakında Osmanlı diye bi devlet kalmıyacak diyorlar. Demem o ki, köyünüze, kasabanıza vardığınız zaman kimseyi bulamıyabilirsiniz. Oralar düşman eline geçmiş olabilir. Ben diyom ki Kudüs çok karışık bi şeher. Kim kime, dum duma. Burada kalıp bi iş tutabilirsiniz. Bu konuda ben size yardımcı olurum. İş bulana kadar handa kalır bana yardım edersiniz. Soğnası Allah kerim.

Sadık,

– Bu dediğin heç olacak bi şey değel Nazım Emmi. Ben tam iki yıldan bu yana, evime, nışannıma, anama, babama, gardeşlerime kavuşmak için çekmediğim eza, cefa galmadı. Muharem de öyle. Ölümlerden döndük. Niye?

Burada Muharrem söze girdi:

– Benim iki çocuğum var. Garım, anam yolumu gozlüyodur. Ölmediğim sürece heç bi yerde galamam. Anca ölüm engel olur getmeme.

– Çok haklısınız çocuklar. Benimki bi gevezelik işde. Geride bekliyenler bırakmış olmanın ne demek olduğunu ben de sizin kadar biliyom. Ne zaman derseniz o zaman yola çıkın. Siz bilirsiniz.

Önlerindeki yola ilişkin gerekli bilgileri aldıktan, hazırlıklarını tamamladıktan sonra sabahın ilk ışıklarıyla yola çıktılar. Yürüdükleri geniş caddede kedi ve köpeklerden başka kimse yok gibiydi. İleride köşeden, iki tekerlekli arabasına yüklediği çuvalları kaldırımda tıkırdatarak çekip götüren biri göründü, caddeyi karşıya geçip binaların arasında tekrar kayboldu. Biraz ileride, minaresi görünen camiye doğru, muhtemelen sabah namazına giden iki kişi daha gördüler, sonra da kendilerine tarif edildiği gibi camiye varmadan sola saparak on dakika kadar yürüdüler. Şehrin, yoksul görünümlü dış mahallelerinin derme çatma evlerine, barakalarına ulaştılar. Önlerinden geçtikleri kulübe görünümlü evlerin, kerpiç duvarları yer yer yıkık avlularından, kâh bir horozun cırtlak, boğuk ötüşü, kâh bir köpeğin, âdet yerini bulsun türünden, havlamaları tırmalıyordu kulaklarını.

Yedinci Bölüm

Tam tamına yirmi sekiz gün süren yorucu ve zahmetli bir yolculuktan sonra, ikindi vakti Hatay şehrine ulaştılar. Şehrin kıyısında, nehir görünümünde bir suyun kenarındaki ağaçların altında oturdular. Çıkınlarındaki, yol boyunca aralarından geçtikleri meyve bahçelerinden üçer, beşer tane aldıkları elma, armut, erik gibi meyveleri çıkartıp yediler. Irmağın kenarına indiler, çarıklarını çıkarttılar, ayaklarını suya sokarak bir süre öylece oturdular. Muharrem;

– Sadık benim ayaklarıma bu su eyi geldi yav. Öyle irahatladım ki sorma. Birez daha böyle diğnenek bence.

– Sen onu bırak da, var ya bu gadar böyük suda balık da vardır. Yakalıyabiliesek yaşadık demekdir biliyon mu?

– Doğru diyon da, balık nasıl dutulur biliyon mu? Ben bi gaç kere Haydar emmiminen Yarlı Dereye balık dutmıya getdiydim. Emme aklımda galdığına gore Haydar emmim ‘ağ’ dediği, ipden örülmüş bi şeyinen dutduydu balılğı. Bizim öyle bi şeyimiz yok ki.

– Ben de Aden’de denizde yakaladıydım. Ok gibi sivri bi deyneğinen balığı vurduydum. Emme orda balık suyun içinde yüzerken gorünüyodu. Bu suda heç görünmüyo. Yani öyle bi ok yapsak da okla avlama şansımız yok.

Kısa bir süre sonra şans ayaklarına geldi. On üç, on dört yaşlarında iki çocuk, yakınlarında bir yere oturdular, birkaç dakikalık bir hazırlıktan sonra, birer kamış sırığın ucundaki uzunca ipi, ucuna birer ağırlık bağlayarak suya fırlattılar. Beş dakika bile geçmeden birisi, sırığa asılarak geriye doğru koşmağa başladı. İpin ucunda koca bir balık çırpınarak sudan çıkıp karaya taşındı. Az sonra öteki çocuk için aynı olay tekrarlandı. Sadık Aden’de Ahmet’le yakalayıp oracıkta pişirerek yedikleri balığın lezzetini anımsadı, ağzı sulandı. Bir süre daha izledikten sonra kalkıp çocukların yanına gittiler. Selam verdiler, tanıştılar, oturup izlemeye başladılar. Adı Hasan olan çocuk, daha güleryüzlü ve konuşkandı. Öteki, beraber oldukları süre içinde neredeyse hiç ağzını açmadı. Sadık, her balık yakalandıktan sonra, yenisi için yapılan işlemleri merakla ve dikkatle inceliyordu. Bazen kendisi, bazen de Muharrem sorular sordular, aldıkları yanıtları beyinlerine not ettiler. İki çocuk bir saat içinde bir düzineden çok balık yakalamışlardı. Sadık, kamış sopayı ve ipin ucuna bağlanan iğneyi nasıl ve nereden temin edebileceklerini sorup öğrendi. Bu kadar çok su taşıyan öz’ün Asi nehri olduğunu da öğrendiler. Şehre iner inmez bu malzemeleri temin ederek buraya tekrar gelip balık tutmağa karar verdiler.

Şehrin ana caddesinden geçerken aç olduklarını duyumsadılar. Çevredeki lokantalardan burunlarına, karşı konulması güç, mis gibi et kokuları geliyordu. Sadığın hala iki mecidiye lirası vardı koynunda. Muharrem’in kolundan tuttu, kapısının üzerinde ‘Hatay Kebapçısı Nadir Usta’ yazan lokantaya yöneldi.

İkisi de birer Hatay Kebabı söylediler. Biraz bekledikten sonra, üstünde buğusu tüten kebapları geldi. Hayatları boyunca görmadikleri, hissetmedikleri, duyumsamadıkları nefasette, lezzette bir yemek yediler ikinci kez. Şalgam suyu içtiler. Çıkarken lokantacıdan, balık tutma için gerekli olan malzemeleri nereden alabileceklerini sordu Sadık.

Lokantacı kapıya kadar gelerek, caddenin karşı çaprazındaki, kapısı açık duran dükkânı işaret etti. İstediklerini orada bulabileceklerini söyledi, işinin başına döndü. Bu kadar kolay bulabileceklerini ummadığından olacak, Muharrem aradıkları dükkânın karşılarında olduğunu görünce farkında olmadan bir sevinç çığlığı attı. Doğruca o dükkâna yöneldiler.

Dükkânda, başında renkli bir takke olan ak sakallı, beyaz entarili, orta yaşları geçmiş gibi görünen, gözlüklü birisi, hasır altlıklı bir tabureye oturmuş, kitap okumakla meşguldü. İçeri girenlere şöyle dönüp bir göz attı, tekrar kitabına çevirdi bakışlarını. Çocuklar adamın önüne kadar vardılar. Sadık;

-Selamün aleyküm emmi. Okuduğun kitap çok güzel herhal, irahatsiz etmiş olmıyak seni?

-Aleyküm selam evladım. Ne isdemişidiniz söyleyin hele.

Muharrem heyecanla;

– Dayıcığım biz balık dutmak isdiyok. Bunun için lazım olan öte, beri neyse onnarı alacağak.

Garşıdaki lokantacı emmi sana gonderdi bizi.

– Daha önce heç balık dutdunuz mu, bana önce onu söyleyin bakıyım?

– “Dutduk desek yalan olur. Dutmadık.” dedi Sadık.

– Ben şimdi size gerekli malzemeyi veriyim vermesine de bu iş o gadar da golay değel. En eyisi yanınıza bi de çocuk gatıyım. O size yapacağanız işleri gösderir. Bir dakım mı, yoksa iki dakım mı istiyorsunuz?

Muharrem;

– Şindilik bi dakım yeter bize.

– “Pekala çocuklar, o zaman Gamışdan başlıyalım işe. Bu gamışlar en az üç okgalık balığı sudan çekecek gadar sağlamdır.” dedikten sonra gerekli malzemeleri beş dakika içinde hazırladı. Ardından, dükkândan çıkıp kayboldu. Kısa süre sonra, yanında on yaşın üstünde görünen bir çocukla döndü.

– Bakın gençler, bu çocuk çok eyi balık dutar. Adı Mükremin. Siziynen beraber gelecek. İşin püf nokdalarını size gosderecek. Haydi, şansınız açık olsun.

Sadık parasını ödedi, malzemeleri aldı. Mükremin’in peşinden nehrin yolunu tuttular.

İki saatlik bir çabanın sonunda, her biri yaklaşık bir okkaya yakın sayılır, dört tane balık yakalamayı başardılar. İkisini rehberlik eden çocuğa verdiler. Mükremin, balıkların pişirilmesi konusunda da onlara bilgi verdi ve yanlarından ayrıldı. Sadık bıçağını çıkartıp, balığın pullarını kazıdı, karnını yarıp içini temizledi. Suda yıkadı. Pişmeye hazır hale getirdi. Muharrem’in topladığı çalı, çırpı ve odun parçalarını uygun bir yerde toplayıp yaktılar. Sadık, bir ağaçtan kestiği dallardan şiş yaparak balıkları şişlere geçirdi. Alevleri geçmek üzere olan ateşin başında karşılıklı oturdular. Biri şişin bir ucundan, diğeri öteki ucundan tutarak ateşin üzerinde çevire, çevire pişirdiler. Nar gibi kızaran balıktan nefis kokular yayıldı çevreye. İkinci balığı da aynı şekilde kızarttılar.

Güneş henüz batmış, minarelerden ezan sesleri duyuluyordu. Hava son derece güzeldi. Ilık bir meltem esiyordu. Emeklerinin ürünü olan balıklarla kendilerine nefis bir akşam yemeği ziyafeti çekmişlerdi. Sonra da kalkıp malzemelerini topladılar, büyük bir çınar ağacının altına gittiler. Çimenlerin üzerine uzandılar. Muharrem;
– Yav Sadık, burada bi gaç gun galsak mı, ne dersin? Ben balık dutma işini çok sevdim. Her gun balık dutarık. Çok dutarsak belki fazlasını satarık bile. Ekmek eleden su golden. Bu arada bizi arayıp soran var mı, yok mu el altından onu araşdırırık. Şartlar elverdiğinde de yola çıkarık.

– Vallaha ben de sevdim burayı. Asiye’me gavuşsam, buruya getirmek, burada yaşamak isderdim doğrusu. Ooof of! Allah, Allaaaah! Ben ne diyom yav. Bizim oralar buradan geri kalır mı sanki? Evimiz, bağımız, bahcemiz buralardan daha güzel. Bi varabilsek, başga ne isderim ki. Emme bi gaç gun burada galabilirik. Dediğin gibi, ne olup bitdiğini bi araşdırmakda fayda var.

– Hatay nerde, biliyon mu Sadık? Bizim memlekete yakın mı acep?

– Vallaha bilmiyom Muharem. İnsannar Türkçe bildiklerine gore Anadoluda bi şeher gibi geldi bana. Bizim oralara uzaklığı ne gadar heç bi fikrim yok. Hatay adını duydum duymasına da nerde olduğunu bilmiyom. Zabah olsun şehere enerik nasılsa, bunnarı sorup oğrenirik.
Tokluğun da verdiği rehavetle art arda esnemeğe başladılar. Kısa bir süre sonra da uykuya daldılar.

Önce Sadık uyandı. Her yer zifiri karanlıktı. Sadece, aşağıda akan ırmağın sularının kenarlara çarparak çıkardığı hafıf çırpıntı sesleri duyuluyordu. Bir de, arada bir esen rüzgârla ağaçların yapraklarında oluşan hışırtı. Sadık bir süre bu sessizliği dinledi. Ağaçların arasından, gökyüzünün görünen kısımlarındaki parıldayan yıldızlara baktı. O an, belki annesinin, babasının ya da kardeşlerinden birinin, kim bilir, belki de Asiye’nin uyanık olduğunu, onların da gökyüzüne bakıyor olduğunu düşündü. Diğerlerinden daha çok parıldayan bir yıldızda Asiye’nin gözlerini, yüzünü seyretti. Aynı yıldızda Asiye’nin de kendisini seyretmekte olduğunu hayal etti. İçlendi, gözyaşları kendiliğinden boşaldı. Sessizce bir süre ağladı. Kalktı, ırmağın kenarına indi. Kenarlardaki küçük çırpıntılar da olmasa, sanki hiç akmıyormuş gibi sessiz, durğun akan ırmağın sularında parıldayan gökyüzünü seyretti. Bazı yıldızların neden daha parlak olduğunu düşündü. Onca yıldızın barış içinde bir arada, yan yana kalabilmelerinin sırını düşündü. İnsanların bunu neden başaramadıklarını düşündü. Dünyayı, açgözlü adamların bu hale getirdiğini, onların her şeye sahip olma, herkese hühmetme hırsının buna sebep olduğunu düşündü. Asiye’yle aralarına bunca mesafeleri, hasretleri, özlemleri, acıları, çileleri, zorlukları koyanların bu muhterislerden başkası olmadığını düşündü. Sessizce yanına kadar sokulmuş olan Muharrem’in;

– “Sadık, neydiyon burada bu saatde gardaşım?” seslenişiyle düşüncelerinden sıyrıldı.

– Gece yarısının böyle muhdeşem olduğunu heç bilmiyodum Muharem. Şu ırmağın, ağaçların, göğün sessizliğine, güzelliğine baksana, nasıl da huzur dolduruyo insanın içine. Biliyon mu Muharem, insanın dışında her şeyde, her yerde huzur var, her yerde guzellik var. Huzuru bozan, her şeyi çirkinneşdiren bizik, insannar. Halbuki aklı olan, gonuşarak annaşma şansı olan, düşüncelerini başgalarına akdarabilen, paylaşabilen, birine fenalık yapmanın yannış olduğunu idirak edebilen varlık da insan. Emme, bakıyon ki her kotülük, cinayetler, harpler, sefaletler insanın başının altından çıkıyo. Bu terslik neden böyle heç düşündün mü?

– Sen bu gecenin ortasında bunarı mı düşünon gardaşım? Kafayı mı yedin lan Sadık? Dünya böyle gurulmuş. Bunu ne sen, ne ben değişdirebilirik. Edirafında gorüyon, herkeş gaderini, alın yazısını yaşayıp, çekip gediyo. Sen alnına yazılanı değeşdirebilin mi? Boş ver şindi bunarı. Zabaha çok var mı acep?

– Balık dutmayı deniyek mi? Balıklar gece uyumuyosa belki de dutabilirik. Dutamasak da zaman geçirrmiş oluruk.

Sadık kamış oltayı aldı, ipin ucundaki iğneye, dünden kalan solucanlardan yem taktı, suya gönderdi. Bir saat kadar beklemesine karşın oltaya bir şey takılmadı. O zaman balıkların, geceleri uyuduklarına hükmetti. Oltasını sudan çekti. İğnenin ucuna takmış olduğu solucan olduğu gibi duruyordu. Bu, balıklara ilişkin kanaatini güçlendirdi.

Oltasının ipini sararak geceledikleri ağacın yanına geldiğinde Muharrem’in horlayarak uyumakta olduğunu gördü. Arkadaşını uyandırmamağa özen gösterek kendisi de yanına uzandı. Kendisi ile baş başa kaldığı zamanlarda olduğu gibi yine, güzel hayallerinin kollarında, bir zaman sonra o da uykuya daldı.

Sıcacık Haziran güneşinin, asırlık çınar ağaçlarının dalları arasından süzülen ışıklarıyla uyandılar. Çarıklarını ayaklarına çektiler. Ağaçların arkasında bir yerler ayarlıyarak ihtiyaç gördüler. Sonra ırmağın kenarına indiler, ellerini, yüzlerini yıkadılar. Geceledikleri ağacın altına dönüp oltayı alarak, otların ve çalıların arasında bir yere gizlediler. Kuşluk vakti şehir merkezine doğru yola çıktılar.

***

Hatay’ın tek bir büyük caddesi vardı. Bütün kebapçılar, manifaturacılar, manavlar, bakkallar, terziler, berberler, kunduracılar vb. o caddede bulunuyorlardı ya da bizimkilere öyle gelmişti.
Yarım saat kadar süren bir yürüyüşle olta malzemesi aldıkları dükkâna vardılar. İçeri girdiklerinde renli takkeli, entarili adam yine kitap okuyordu. Selam verdiler. Adam başını kitaptan kaldırıp gelenlere çevirdi;

– Hoş geldiniz gençler. Nasıl geçdi balık avınız? Dutabildiniz mi? Neler oldu bana da ağnadın. Bizim ırmak her gonuda zegindir. Muhakgak o zenginliğinden size de sunmuşdur.

– Dutduk Hacemmi, sağolasın. Hemi de orda ataş yakdık, bi gozel de bişirdik ki ağzına layık, sayende gendimize bi balık ziyafeti çekdik, dün ağşam.

Sadığın gözü yine adamın okuduğu kitaba takılmıştı.

– Hacemmi, kusuruma bakma, okuduğun kitabı çok merak etdim. Kitabın adını bağaşlar mısın?

– Annaşılan o ki okuma, yazman var yeğenim senin. Kitabın adı, ‘İslam İlmihali’ burada canım sıkıldıkca okuyom. Hemi, bütün İslam aleminin biribirinden çok farklı yaşama şekillerini, hemi inanış ve ibadet şekillerini öğreniyom, hemi de dükkâna gelen giden az olduğundan yalınızlıkdan sıkılmıyom.

– Okumam yazmam var da okumuya heç zamanım olmadığı gibi esgerlikde elime okuyacak bi kitap da geçmedi ki. Biz şindi senden başga bi şeyi sormak isdiyok hacemmi; Ben Yozgatlıyım, arkadaşım da Sivazlı. Biz buradan en tez zamanda memlekete nasıl giderik, bi bilgin var mı? Bize yardım edebilin mi?

– Evladım, benim oralara gadar getmişliğim yok. Eşitdiğim gadarıyla Yozgat da, Sivas da buruya çok uzak. Herhal aylarca yörümeniz gerekecek. Amma şu var: buradan Adana’ya varırsanız, ordan Antebe, Gonya’ya, Angara’ya belki daha başga şeherlere tren var. Trene binerseniz en yakın şeherede iner, yolu gısaldırsınız.

– “Yörüyerek getmek isdesek, o zaman nasıl gidebilirik emmiciğim?” diye Muharrem araya girdi.

– Çocuklar, gonuşmalarınızdan asger gaçağı olduğunuz ağnaşılıyo. Doğru mu söylediğim?

– “Doğrudur hacemmi.” dedi Sadık. Hacı amca tekrar konuşmayı aldı;

– Benden size zarar gelmez çocuklar. Yalınız size evela şunu söyleyim; gundüzleri ortalıkda fazla dolaşmayın. Cendermeler her an yanınızda bitebilir. Buralarda tebdili gıyafet dolaşdıklarını söylüyolar. Hafda başından bu yana, bilmem gaç dene gaçak yakalayıp gotürmüşler. Çok dikgatlı olun. Öteki meseliye gelince; vallaha çocuklar, duyduğum gadarıynan memleketleriniz Anadoluda olması lazım. Anadolu’ya getmek için Torosları aşmanız gerek. Bence çok zor bi yolculuk olur bu. Annatdıklarına gore Toroslar eşgiya gaynıyomuş. Size irahat vermezler evladım. Soyup soğana çeviriler.

– Bizim soyulacak nemiz var ki bre emmi. Üs yok, baş yok. Sağlam olan bi çarıklarımız var, onnar da oruya varmadan ayağamızda dağalır zaten. Canımıza gasdetmedikden soğna bizi soymaları vız gelir.

– Öyle söyleme çocuğum, eşgiya bu, ne yapacağa belli mi olur? İcabında canınıza da gasdeder.

Sadık söze girerek,

– Bizim bi şekilde muhakkak evimize ulaşmamız ilazım gurban olduğum hacemmim. Gerekirse her tehlikeyi goze alacağak. Bu Toroslar dediğin ne oluyo ki? Eğer bi yüğsek dağdan bahsediyosan, aşmak şart mı? Edirafından dolaşır gine geçerik arkasına.

– Çocuklar, size ağnadamadım galiba; Toroslar öyle edirafından dolaşılacak bi dağ değel. Bütün Anadolu’yu bi başdan ötekine gateden çok böyük ve de yüksek, garlı dağlar. Dediğim gibi memleketin bütün eşgiyalarının da barınak yeri. Bütün geçitleri dutmuşlardır, değel izinsiz bir insanın geçmesi, guş bile uçurtmazlar. Şimdi söylen bakıyım, bu tehlikeleri goze alabilecek misiniz?

– Bi de şeyi sormak isdiyom; yolculukda yanımıza ne alak? Yolumuzun üsdünde çöl filan var mı? Yeme içme sıkıntısı olur mu? Buraya gelirken çok sıkıntı çekdik de.

– Dedim ya evlatlarım. Oralara getmediğimden heç bilmiyom. Sadece duyduklarımla hüküm yörüdüyom. Emme mevsim yaz olduğundan her yerde yiyecek içecek bi şeyler bulmanız mümkün olabilir. Eğer bugun, yarin yola çıkarsanız on beş güne galmaz Adana’ya varırsınız.

İkisi de Hacemminin elini öpüp başlarına koyarak,

– “Hakgını helal et, sağlıcakla gal. Hadi Allaha emanet ol emmi.” diyerek dükkândan ayrıldılar.

Yakınlarında bulunan, birirbirinden çok uzak olmayan iki caminin minarelerinden okunan ezan, vaktin öylen olduğunun da habercisiydi. Irmak kenarında mekân belledikleri koca çınarların bulunduğu yere doğru yürüdüler. Yolda Sadık;

– Yav Muharem, biz sadece hacemminin sözüynen yola düşmesek diyom. Başgalarından da bilgi alsak eyi olacak.

– Bence de.

– Bu adam oralara heç getmemiş. Bize ondan, bundan duyduklarını söyledi.

– Her halükârda bizim önce Adanı’ya getmemiz gerek. Ordan soğnası için ilazım olan bilgileri ordan da alabilirik, değel mi?

– O da doğru ya. Peki burada daha gaç gun galacağak ki? Bence bi an önce yola çıkmakda fayda var. Hacemminin dediğini duydun. Yozgat da, Sivaz da buruya çok uzak dedi.

– Sıvazdayken Adana şeherini çok duyduydum. Hemi çok böyük, hemi de çok zengin bi şeherimiş. Bizim oralardan bile, baharda Adana’nın Çukurovasına çalışmıya gidenner olurdu.
Ben diyom ki yarın da burada galalım. Ertesi gun Adanı’ya doğru yola çıkalım. Ne dersin?

– Hani, bi hafda burada galak diyodun, nooldu? Tamam, tamam. Ne gadar erken çıkarsak o gadar eyi. Buralarda zaman tüketmiyek. Yolcu yolunda gerek. Dediğin gibi olsun.

Koca çınarlara vardıklarında sıcak iyice bastırmıştı. Hafiften esintiyle birlikte ağaçların koyu gölgesi ikisine de çok iyi geldi. Sakladıkları yerden oltayı aldılar, ırmağın kenarına indiler. Muharrem, balıklara yem olarak, solucan yerine ağaçlarda, otların içinde daha bol bulunan tırtıl önerdi. Öneriyi Sadığın da benimsemesi üzerine koşarak uzaklaştı. Az sonra bir avuç tırtılla döndü. Sadık, tırtıllardan en irisini iğneye takıp oltayı suya fırlattı.

Uzunca sayılabilecek bir süre beklemesine karşın, kamış sopa bir, iki kez sarsılsa da Sadık balık yakalayamadı. Muharrem’e,

– Balıklar tırtılı yemiyo zahar. Biz gine soğulcan geçirek iğneye Muharem. Sen suyun kenarını gaz da bigaç soğulcan çıkart.

Oltanın ipini çekti, sudan çıkardı. İğnenin ucunda tırtıl yoktu.

– “Suda tırtılın inneden gurtulup düşmesi imkânsız, balıklar tırtılı yemiş Muharem. Zaten gamışın elimde sarsılmasından balığın yemi gapdığını hissetdiydim lan oğlum.” dedi.

– Neyse! Biz gine de bildiğimizden şaşmıyak. Ben şindi sana soğulcan bulurum, merak etme sen.

Beş dakika bile geçmeden, serçe parmak kalınlığında bir solucanla döndü Muharrem. Sadık, hala kıvrılıp bükülen solucanı aldı, bir taşın üzerine uzattı, başka bir taşla dört parçaya ayırdı. Parçalardan birini oltanın iğnesine güzelce sarıp suya gönderdi. İkisi bir umutla beklemeye başladılar.

Yarım saat içinde iki balık yakalamışlardı. Fazlası da gerekmiyordu zaten. Tutsalar bile sıcakta, bozulmadan akşama bekletmeleri zordu. “Ağşam üsdü gine dutarık.” diye geçirdi içinden Sadık. Balıkları pişmeğe hazır hale getirmeleri yarım saate yakın vakit aldı. Ateşi yaktılar, Muharrem dün şiş olarak kullandukları çubuğu buldu. Balığı çubuğa geçirip kızartmağa koyuldular.

Güneş hayli eğilmiş, ikindi vakti yaklaşmıştı. İkiside iyice acıklmışlardı. Çok acıkıldığında, bırakın odun ateşinde nar gibi kızarmış bir balık ziyafetinin lezzetini, sıradan bir yiyecek bile çok lezzetli gelir insana. Kızarmış balık, ikisine de o kadar lezzetli, o kadar tatlı gelmişti ki dünyanın en mutlu insanları gibi hissettiler kendilerini. Sadık, artıkları toplayıp suya attı. Balıkların kafasıyla birlikte omurgalarının suyun üzerinde bata, çıka yüzerek uzaklaşmalatını izledi. Dönüp Muharrem’in yanına sırtüstü uzandı. Bir süre, balık yemenin güzelliğinden, doğanın güzelliğinden, burada yaşayan insanların ne kadar şanslı olduğundan konuştular. Ardından da bastıran uykuya teslim oldular.

Uyandıklarında ortalık karanlıktı. Masmavi göküzünde tek, tük yıldızlar görülmeye başlamıştı. Hafiften esen rüzgâr, koca çınarların dallarının arasında dolaşıyor, yaprakların arasında gezinirken çıkardığı sesler Sadığın duygularını, yüreğini okşuyordu. Karanlıkları yaran Asiye’nin yüzü karşısına geçip gülümsüyordu gözlerine bakarak. İyi ki nişanlanmıştı Asiye’yle. İyi ki ona sarılmış, yanağını onun yanağına bastırmış, saçlarını koklamış, onu öpmüştü. Bir kere daha dudaklarını onun yanağında hisseti. Kavuşma umudu varsa hayal kurmak, özlemek güzeldi. “Asiye’me gavışmak için her zoru yenmiye hazırım. Heç bi şey buna mâni olamıyacak” diye, yüksek sesle kendi kendine söz verdi. Yine duyguları taştı, gözleri bulutlandı. Elinin tersiyle gözlerini sildi. Yerinden doğrulan Muharrem’in sesiyle gerçek dünyasına döndü.

– Yav Sadık gine mi ağlıyon gardaşım? Benim yerimde olsan her halde goz yaşın sel olurdu vallaha. Moral bozma Allahasen. İşin zor yanını atlatdık. Gadir Mevlam izin verirse bi gaç ay soğna evdeyik işallah. Hadi şindi ırmak boyunda yörüyek birez. Hemi uykumuz açılır, hemi çevreyi gorürük, hemi de vakıt geçer.

Kalktılar, oltalarını yine dünkü yerine gizlediler, şehrin ters istikametinde, ırmağın akış yönünde yürümeğe başladılar. On, on beş dakika yürüdükten sonra dev çınar ağaçları seyreldi, önlerinde çok uzak olmayan mesafeden köpek sesleri gelmeğe başladı. biraz daha yürüyünce bir köyün önüne gelmiş olduklarını fark ettiler. Ses tonlarıyla saldırıya hazırlandıkları hissi veren köpeklerin hücumuna uğramamak için geri dönmeyi önerdi Sadık.

– Yarın öylenden soğna gelek buruya Muharem. Belki işimize yarıyacak bilgiler edinirik koylülerden.

– Şindi zaten ortalıklarda kimse yok. Bu garannıkda başımıza bi iş gelmeden bence de dönmemiz eyolacak. Ayrıca, bu saatde gedip birinin gapısını çalacak halımız da yok doğrusu.

– Şehere gidek mi? Bi kayfede otururuk. Hemi birer gayfe içerik, hemi de belki gonuşacak birini bulur sohbet ederik.

– Olur, gidek. Başga yapacak işimiz mi var? Bu saatde uyku da uyumuyacağamıza gore, eyi diyon vallaha.

Yönlerini şehre çevirdiler. Biraz ağır tempoda yürüdüklerinden, şehrin tek bildikleri ana caddesinde, bir kahvenin önüne varmaları bir saat aldı. Kahvehanenin caddeye taşmış masalarından birine geçip oturdular. Bir gaz lambası kahvehanenin içinde, diğeri de dışında olmak üzere iki lamba aydınlatıyordu çevreyi. Açık kapıdan içeride, sadece, bir masada oturan üç kişi ve ocakçı görünüyordu. Dışarıda bir iki, masa dışında masalar doluydu. İnsanlar, ağızlıklarına geçirmiş oldukları sarma tütün sıgaralarının dumanlarını savurarak, kimi kaygılı, kimi üzüntülü, kimi şen, şakrak sohbet ediyorlardı. Boynundan ve belinden bağlı sarı bir önlük takmış garson çocuk yaklaşarak;

– Ne içeceksiniz ağabeyler?” diye saygılı bir şekilde önlerinde durdu. Muharrem;

– Kayfeden başga içecek bi şey varmı ki?

– Helbet de var. Darçın, nane limon, limonata, şalgam suyu, şerbet, salep, ayran, dondurma. Gurabiye bile var isgerseniz.

– “O zaman ben bi limonata isdiyom.” dedi Sadık. Muharrem;

– Benimki de limonata olsun gardaşım.

Muharrem’in parası olmadığı için, böyle yerlerde ya “ben istemiyom” diyor, ya da Sadık ne istemişse o da aynısını istiyordu. Limonataları hemen geldi. Keyifle, bir dikişte koca kâseyi diplediler.

İki masa ötelerinde, saçı sakalı ağarmış, eli yüzü düzgün iki adam vardı sohbet eden. Sadık, el kol hareketlerinden ve yüz ifadelerinden, önemli konulardan söz ettikleri kanısına varmıştı. Düşüncesini Muharrem’e de söyledi,

– Muharem şu Emmilerin masasına gidek mi? Onnardan bi şeyler öğrenirik belki. Ne dersin?
Muharrem’in, başını sallıyarak onaylaması üzerine kalkıp adamların masasına yöneldiler. Sadık;

– Selamün aleyküm emmiler. Biz buraların yabancısıyık. İzin verirseniz bazı bilgiler öğrenmek isdiyoduk sizden. Masanıza oturabilir miyik?

– “Elbe de oturabilirsiniz, şöyle buyurun, hoş geldiniz gençler.” diye karşılık verdi tepesinde saç kalmamış olanı.

– Hoş gordük, sağolun. İrahatsız etdik gusurumuzu bağaşlanyın. Benim adım Sadık, arkadaşım da Muharem. Yozgatlıyım, Muharem de Sivazlı.” diyerek kendilerini tanıttılar, sayğılı bir şekilde ellerini öptüler, boş sandalyaları çekip oturdular. Sadece gür kaşları siyah kalmış olan ikinci adam;

– Deyin hele bakalım, sorunuz neyimiş deliganlılar? Memleketlerinizden hayli uzakdasınız dediğinize göre. Neler öğrenmek isdersiniz, sorun hele bi?

Sadık sandalyesini masaya biraz daha yaklaştırarak yeniden yerleşti, yutkundu;

– Biz Yemen elinden geliyok. Asgeridik ikimiz de. Birliklerimiz yok oldu. Arkadaşlarımızın hemen, hemen hepisi ya şehit oldular, ya da ingilize yesir düşdüler. Biz ikimiz gaçmayı başardık. Ta buruya gadar gelebildik. Şindi evimize getmek isdiyok. Ne nasıl gidebileceğemizi, ne de dünyada olup bitenneri biliyok. Buralarda heç kimseyi tanımıyok. Bize bi yol gosdermenizi, bi akıl vermenizi isdiyok emmiler.

Biraz daha yaşlı gibi duran kel kafalı adam;

– Geçmiş olsun çocuklar, ta Yemen gibi bi diyardan buralara gadar gelebildiğinize göre belli ki böyük bi iş başarmışınız. Bundan soğnası da sizin için bek golay olmıyacak, önce bunu bilin. Neden derseniz; duyduğumuza gore, birincisi Anadolu’da çok sıkı cenderme gontrolu varımış. Müfrezeler asger gaçaklarına göz açdırmıyomuş. Yakaladıklarını tekrar cepeye sürüyolarımış.

Onun için ne trene binebilirsiniz, ne de düz yolları gullanabilirsiniz. Kimsenin gullanmadığı dağ yollarını gullanmanız lazım. O zaman da ikinci tehlike başlıyo. Anadolu dağları eşgiya gaynıyo diyolar. Ellerine düşme ehdimaliniz oldukca fazla. Bu durumda sizi irahatladacak bi tavsiyede bulunamadığım için üzgünüm çocuklar.

İkisi de anlatılanları can kulağı ile dinliyorlardı. Karakaşlı adam aldı sözü;

– Osmanlının durumu çok kötü gençler. Yedi düvelde yenilmediğimiz, bozguna uğramadığımız cepe galmadı. Bir ay gadar önce Çanakgale’de böyük bi zafer gazandığımız söylendi, amma bu İngiliz gavurunu durdurmıya yetmedi diyolar. Birlikde savaşdığımız Almannar yenilmişler. Bize yardım edemiyolarımış. Şimdiden ecnebi gorkusu buraları da sardı. Ne zaman gelecekler bakalım. Geldiklerinde garşı goyacak gucümüz yok. Ahali işi oluruna bırakmış vaziyetde. Ne şeherde, ne koyde eli silah dutan genç kaldı. Benin oğlumu da aldılar asgere. İki yıla yaklaşdı, ne bi mektup aldık, ne de bi haber var. Anası, hepimiz bi umudunan bekleşiyok. Allah yardımcımız olsun. Dünyanın ahvali böyle işde. Biz de burada gubannık koyunnar gibiyik.

Muharrem;

– Emmiler, Hatay’da asger kacakları aranmıyo mu? Biz üç gundür cendermiye heç ıraslamadık da. Gerçi şeherde fazla bi dolaşmışlığımız da olmadı ya.

– Burda da arıyolar helbet, emme çok sıkı değel. Burada her milletden insan var evladım. Kim kime, dum duma. Gene de yakaladıkları oluyomuş gulağamıza gelen heberlere göre. Çok dikgatli olmak lazım. Ortalıklarda fazla gorünmeyin. Herhal buradan Adana tarafına gidersiniz. Benim size tavsiyem, mecbur galmadıkça gundüz yol almayın. Geceleri yörüyün. Böylece cenderme tehlikesini bertaraf etmiş olursunuz. Bi de tanımadığınız insannara guvenip olan, biten her şeyi ağnatmayın. Öyle bi zamanda yaşıyok ki babana bile ehdimat etmiyeceen.

Sadık;

– Bu zamana gadar hep, sizin gibi eyi insannarınan garşılaşdık. Emme çok haklısın emmi. Uyanık olmazsak çekdiğimiz bütün emekler boşa gidebilir. Allah sizden ırazı olsun.

***

Dünya savaşı pek çok cephede, pek çok ülkeyi, alabildiğine kan ve gözyaşlarına boğarak, sınırları sürekli değiştirerek, şehirleri yakıp yıkarak devam ediyordu. Başta İngiltere olmak üzere Fransa ve İtalya kuzey Afrikadaki Osmanlı hakimiyetinde gözüken Arap ülkelerini istila etmiş, Afrika içlerine kadar yayılmışlardı. Çok geniş topraklara sahip bu ülkeleri, bağımsızlık vaadiyle kandırarak, kolayca kendi taraflarına çekiyorlardı. Zaman zaman, başını Almanya’nın çektiği İttifak devletleri savaş başarıları kazansa da, Avrupa ve Afrika’daki savaşlar genellikle İtilaf devletlerinin kazanmakta olduğunu gösteriyordu. Diğer yandan Ruslar, Osmanlı ordularıyla yaptıkları savaşların çoğunu kazanarak, kuzey doğudan Erzurum’a kadar, kuzey batıdan da İstanbul yakınlarına kadar sokulmuşlardı.

Öte yandan, İngilizlerin, Almanya’nın Çin sularındaki donanmasını etkisiz hale getirmek için, Japonya’dan yardım istemesi üzerine, zaten Ortadoğunun zengin petrol yataklarından pay kapabileceği umudunu taşıyan Japonlar da Almanya’ya karşı savaşa girmişti. Savaşta Çin üzerindeki etkisini ve baskısını artırmış, bazı kazanımlar elde etmişti. Ayrıca Hindistan’da, İngilizlere karşı baş gösteren kalkışmalar da bu ülke orduları tarafından etkisiz hale getirilmiştir. Japonya İtilaf devletlerine en büyük desteği denizlerde sağlamıştı. Savaşın sonunda bu destekleri karşılıksız kalmamış, Afrika ve başka ülkelerde toprak kazanmalarına göz yumulmuştur.

Alman denizaltıları sürekli olarak, karşı tarafa ait ticaret ve yolcu gemilerine saldırıyorlar, önemli ölçüde maddi ve manevi zararlara yol açıyorlardı. Bu saldırılarda çok sayıda Amerikan vatandaşı ölmüştü. ABD’nin bunu sineye çekmesi düşünülemezdi. Diğer yandan, Ortadoğunun zenginliklerinden pay kapma hesabı, savaşa girme kararında etkili olan bir unsurdu. Rusya’da bolşefiklerin çarlığı yıkmak üzere giriştikleri ayaklanmalar, Çarlık Rusyasının savaştaki etkinliklerini hayli azaltıyordu. Başta İngiltere olmak üzere İtilaf devletleri, Çarlık Rusyasının bu boşluğunu gidermek ihtiyacındaydı. Bu nedenle Amerika’nın da savaşa girmesi için büyük çabalar sarfediyorlardı. Bunun üzerin Amerikan başkanı Wilson İtilaf devletlerinin kabul etmelerini istediği bazı şartlar ileri sürmüştü. Bu prensiplerin kabul görmesinin ardından, İttifak devletlerine karşı, savaşa dahil olmuştu. Böylece savaş, dünyanın bir ucundan öteki ucuna kadar bütün ülkelere yayılmıştı.

Almanmyanın başını çektiği blokun yenilgisi ile sonuçlanan Dünya Savaşının en çok kayba uğrayan ülkelerinin başında Osmanlı İmparatorluğu geliyordu. Avrupa’da, Afrika’da hatta Asya’da kaybettiği büyük toprakların yanında çok önemli sayıda genç insanını toprağa verdi, sakat bıraktı, yerinden yurdundan etti. Devletin de, milletinde yoksullaşmasına sebep oldu. Ailelerin sefaletine, dağılmasına, halkın sahipsizleşmesine sebep oldu. Devlet otoritesinin sadece rüşvet ve kayırmalarda ortaya çıktığı, adaletin, vicdanın, merhametin yok olduğu, gücün, gaddarlığın, zulmün hâkim olduğu, ortalığı yakıp yıkan çetelerin her yanı sardığı bir ülkeye evrildi Osmanlı toprakları.

***

Hayli sıkıntılı geçen, çoğunu gece boyu sürdürdükleri on üç günlük bir yürüyüşün sabahında Adana’ya ulaşmayı başardılar. Yolculukları boyunca, Hatay’dan ayrılmadan önce konuştukları emmilerin tavsiyelerine uymuşlardı. Uğradıkları kasaba ve köylerin içine girmeyip uzağından dolaşmaya, kalabalık yerlerden uzak durmaya, mecbur kalmadıkça kimseyle konuşmamaya özen göstermişlerdi. Bir şey sormak ya da bir konuda bilgi edinmek için genelde ya bir çocuğu, ya da yaşlı birini tercih etmişti Sadık.

– “Şukürler olsun, buruya gadar sağ selamat geldik. Böyle giderse bi, iki aya varmaz evde oluruk işallah Sadık.” dedi Muharrem. Sadık;

– Emmilerin demensine gore esas zorluklar, belalar bundan soğna. Neyise bunnarı soğna da gonuşuruk. Burada galacak mıyık, yoksa devam mı edeciğik? Önce buna bi garar verek Muharem.

– Sen ne düşünüyon? Bana sorarsan heç olmazsa bu gece galalım derim. Bizim oralarda Adana’dan o gadar çok bahsedilir ki, heç bi yerini gormeden getmek olmaz değel mi?

– Pekey, bugun Adana’yı gezek. Yalınız bi şey diyeceğem. Birlikde gezmiyek. Şüpelenmesin kimse. Ayrı, ayrı gezek. Gararlaştırdığımız bi yerde ağşam buluşuruk. Emniyetli bi yer bulur birez uyur, diğnenir, geceden yola çıkarık, temam mı?

Dün akşamdan beri, çok kısa iki mola dışında hiç mola vermeden yürümüşlerdi. İkisinin de uyumağa ihtıyacı vardı. Şehrin batı kıyısında, yoldan iki yüz adım kadar uzakta bulunan sık ağaçlıklı bir alana yürüdüler. Kuşların, arıların ve böceklerin sesinden başka sesin duyulmadığı bu ağaçlık alanda birazcık uyumak için otların üzerine uzandılar. Kısa süre sonra da uykuya daldılar.

Muharrem terden sırılsıklam, korku içinde, kalbi göğsünden çıkacakmışcasına güm, güm atarken fırlayıp uyandı. Uyanırken attığı çığlık Sadığı da uyandırmıştı. Sadık telaş ve heyecanla;

– N’oldu Muharem? Bi şey mi gordün?

– Dur hele bi gendime geliyim Sadık. Nefesim kesildi.

– Hayırdır, kotü bi düş mü gordün yoğsa?

– He ya, hemi de öyle, böyle değel, bi düş gordüm ki sorma gardaşım.

– Ağnatsana ne gordün. Belki de hayırınadır.

– Hayırına böyle düşmolur Sadık yav? Ne gordüm söyleyim sana. Cendermeler yakalamışlar beni. Bi ağaca sarmışlar. Garşıdaki ağaca da yağlı urganı asmışlar. Gadı beni idama çarpdırmış. Orda asacaklarıdı. Meydana ahali birikmiş. İçlerinde garım ve ekizlerimde var. Bana el sallıyolar. “Baba biz buradayık, seni özledik, seni bekliyok, hadi gel” deyi ellerini bana doğru uzatmış bağarıyolar. Ben iplerden gurtulup, yannarına varabilmek için çabalayıp duruyom. Cendermeler gelip beni çözüyolar. Gollarımdan sarılıp asmıya gotürüyolar. Tam o sırada “ben suçsuzum” deyi bağarıyodum, uyandım. Ne demek oluya şindi bu düş? Sen olsan neye yorarsın böyle bi düşü? Bi fikrin var mı? Yani böyle bi düşü hayıra yoracak bi sebep var mı sence?

– Vallaa ne deyim, bilmiyom ki. İşallah hayıra vesile olur Muharem. Soğna, düşlerin gerçek olduğu nerde gorülmüş ki? Bence metanetini bozmana heç bi sebep yok gardaşım. Sen içini ferah dut. Allah böyük.

Güneşin durumuna bakılırsa üç saat kadar uyumuşlardı. Çıkınlarını açtılar, dün akşamüzeri yol kenarındaki bir bahçeden kopardıkları elmalardan, ikişer tane çıkarıp yediler. Kalkıp yola indiler, at arabalarının, kağnıların teker izleriyle yarılmış tozlu yoldan şehre doğru yürüdüler. Taş kemerli, sayılamıyacak kadar çok gözü olan uzun bir köprü ile karşı tarafa geçilen, büyük bir suya gelmişlerdi. Sadık, karşılaştıkları ilk adama sormadan kendini alamadı:

– Dayı bu suyun adı ne ki? Biz buraların yabancısıyık, bu gadar böyük bi su, bu gadar böyük bi koplü heç gormediydik de merek etdik, bağaşla bizi.

– Bu Seyhan ırmağı, koprünün adı da Daş Koprü deler buruya deligannı. Çok esgi bi koprüdür. Sağlam ikibin yaşında var. Kimin yapdığını ben bilemiyom. Nice afatlar gormüş, nice depremler yaşamış, gordüğünüz gibi bi daşı bile düşmemiş. Nerelisiniz evlat? Çalışmıya mı geldiniz Adanıya?

Muharrem, Sadıktan önce davrandı;

– Çalışmıya geldik gelmesine de eyi bi iş bulamadık. Herhal memlekete geri döneceğek. Ben Sivazlıyım, arkadaşım da Yozgatlı.

– Epey yol gatetmişiniz. Heç mi iş bulamadınız? Çukurovaya endiniz mi? Orda her daim iş bulunur.

– “Oruya da endik emmi. Çalışma şartları çok ağar, dayanamadık. Başga iş de bulamayınca geri dönmüye garar verdik.” diyerek Sadık, Muharrem’in yalanını belli etmemek için, konuşmaya katıldı.

– Ta buralara gadar gelip de eli boş dönmenize üzüldüm çocuklar. Benim çiflik sahabı bi arkadaşım var, isderseniz sizi ona gonderebilirim. Çifliğinde belki size gore iş vardır. İsder misiniz?

Sadık;

– Sağolasın emmi. Biz kesin gararımızı verdik. Başga şeherlere de bakarak memlekete döneceğek. Orda da gorülecek işlerimiz var. Hadi sağlıcakla gal, bize müsaade emmi.

Köprüyü geçip biraz yürüdüler, yol ikiye ayrılıyordu. Sadık;

– “Muharem burada ayrılak. Sen şu yoldan get, ben de buradan, tamam mı? Ağşam ezeninde gine bu koprünün ortasında buluşak. Getdiğin, gezdiğin yerlerde Hatay’daki emmilerin dediklerini aklından çıkarma sakın. Haydi şindi yolun açık olsun gardaşım.” diyerek kucaklaşıp ayrıldılar.

Bir süre yürüdükten sonra Sadık kendini, oldukça kalabalık ve gürültülü bir meydanda buldu. İnsanlar, alıp sattıkları şeyleri bir yana bırakarak küme küme toplanmış, hararetli bir şekilde ve yüzlerinde mutlu bir ifadeyle bir şeyler konuşup tartışıyorlardı. Bir guruba yaklaşarak konuyu anlamağa çalıştı. Kısa süre sonra olayı öğrendi. Bir ay kadar önce, Osmanlı birlikleri Kutül Emare’de İngilizlere karşı büyük bir zafer kazanmış. On beş bin İngiliz askeri esir alınmış. Esirlerin arasında İngiliz kumandan davşan (Towshend) da varmış. Osmanlının makus talihi dönüyormuş. İnsanlar bunu öğrenmişler, haber buralara henüz ulaşmış. Haberi birbirlerine iletme çabalarının ve sevinçten kucaklaşmalarının nedeni buymuş. Sadık Arap ülkelerindeki Osmanlı ordusunun perişan halini bildiğinden olsa gerek, bu duyuma fazla güvenip sevinemedi. Bunun, ahalinin maneviyatını moralini yükseltme taktiği olabileceğini düşündü. İngiliz askerleriyle Osmanlı askerlerinin olanaklarını gözünün önüne getirdi. İkisi arasında erişilmez farklar vardı. Bu büyük fark ortadayken herhangi bir savaşı Osmanlının kazanması mümkün olabilir miydi? Eğer bu insanların söyledikleri doğruysa bir mucize gerçekleşmiş olmalıydı.

Sadık, iki yanında, mis gibi kokan portakal ağaçlarının yer aldığı bakımlı bir caddede yürüyordu şimdi. Caddenin iki yanında, süslü demir ferforjelerle çevrili bahçe duvarlarının arkasında iki katlı, mavi, sarı, yeşil vb. cumbalı, balkonlu, çok güzel evler sıralanmıştı. İşlemeli demir kapılarının önünden geçerken, kafasını uzatarak eğilip baktığı bahçelerin muhteşem görüntüleriyle büyülendi adeta. Bu evlerde yaşayanların nasıl insanlar olduğunu, bu kadar parayı nasıl kazandıklarını anlamağa çalıştı aklınca, içinden bir türlü çıkamadı. Gölgesinde, güneşin yakıcı sıcağını fazla hissetmeden yürüdüğü portakal ağaçlarının onlara ait olup olmadığını düşündü. Ağaçların dallarında, esen hafif ve serin poyraz yeliyle sarı portakallar hala nazlı, nazlı sallanıyordu. Sadık, neden kimsenin bunları koparmadığına şaştı. Sağına, soluna baktı. Çevrede kimsenin olmadığından emin olduğunda, gölgesinde durduğu ağaçtan uzanıp bir portakal kopardı. Uygun bir yer bulduğunda yemek için avucunun içinde sakladı. Götürebileceğinden emin olsa, bu harika ağaçların fidanlarından memlekete götürür, kendi bahçelerinde de yetiştirirdi.

Caddenin sonuna kadar yürüdü, sonra sola saptı. Kısa bir süre, yolun kenarındaki çimenlikte çelik, çomak oynayan çocukları izledi. Köyde, özellikle son baharda, bahçelerde arkadaşlarıyla oynadığı, bu oyuna çok banzeyen kendi oyunlarını hatırladı. Bu oyunların en usta oyuncusu olduğunu, oyun kurulurken iki tarafın da kendisini takıma almak için yarıştıklarını anımsadı. Oyunculardan gözünün tuttuğu bir çocuğa, kazanmak için geliştirdiği özel bir vuruşu göstermek arzusuna kapıldıysa da bundan vazgeçti. Yoluna devam etti.

Yozgattaki Büyük Cami’ye benzeyen bir caminin avlusuna vardı. Bir taşın üzerine oturdu, portakalını soydu, iştahla yedi. İçinden, “Bu camide bi öylen namazı gılıyım. Birez dua ediyim. Belki bi işe yarar.” diye geçirdi aklından. Namaz vaktine kadar çarşıyı dolaşmağa çıktı. Uzakta, kalabalığın arasından gördüğü silahlı iki jandarma, kalbinin ritmini hızlandırdı. Bir ara sokağa saparak tehlikeyi savuşturdu. Başka da korkacağı bir durumla karşılaşmadı. Minareden yükselen ezan sesiyle tekrar camiye yöneldi.

Akşam karanlığı bastırmadan Sadık köprüde, sözleştikleri yerdeydi. On dakika geçti, geçmedi Muharrem yanında birisiyle, uzaktan göründü. Sadık, Muharrem’le birlikte gelen kişinin Muharrem’in Adana’da karşılaştığı asker arkadaşlarından biri olduğunu düşündü. Yaklaştıkça onun daha yaşlı olduğunu fark edip, düşüncesinden vazgeçti.

– “Selamün aleyküm evlat. Benim adım Mükremin.” diyerek elini Sadığa uzattı. Sadık selamı alıp, meraklı bakışlarla uzanan eli sıktı. Muharrem adamın ağzını açmasına fırsat bırakmadan;

– Sadık, bu emmi bize bi gaç gunnük bi iş teklif ediyo. Ben sana danışmadan ‘he’ demedim. ‘İş ne?’ dersen, böyükce bi nohut tallası varımış. Orda çalışacağak. Senin ağnıyacağan nohut yolacağak. Yeme, içme onnara ait. Gundelik iki gayme veririm diyo. Ben gabul edek diyom. Birez paramız olur. Üsdümüze, başımıza bi şeyler alırık. Ne dersin? Eğer gabul edersen irelide at arabası var emminin. Bizi alıp çütlüğüne gotürecek.

– “Ağnaşılan sen çokdan ‘temam’ demişin. Ben senin gararını bozmayım artık. Öyl’olsun. Gidek bakalım.” diyerek Sadık adamın yüzüne bir göz attı ve yürüdüler. Birisi sarı, diğeri beyaz iki atın koşulu olarak, harekete hazır durumdaki arabanın yanına vardıklarında, birbirlerine bir şeyler anlatıp gülüşerek bekleşen, üçü çocuk sayılabilecek yaşta, dört kişi daha vardı. Sadık selam verdi. İsimlerini söyleyerek uzattıkları ellerini tek, tek sıktı. Hep birlikte arabaya bindiler.

At arabasıyla bir saat kadar yol aldıktan sonra, büyük çam ağaçlarının arasından ilerleyen bir yolun sonunda, iki kanatlı, demir bir kapının önünde Mükremin Ağa arabayı durdurdu. Çocuklardan biri arabadan inip kapının kanatlarını açtı. Evin önünden fırlayıp avluyu koşarak geçen, kangalı andıran kocaman iki çoban köpeği havlayarak arabanın yanına kadar geldi. Mükremin Ağa, köpeklere isimleriyle hitabederek, onları susturduktan sonra arabayla hep birlikte avluya girdiler. Karanlık iyice bastırmıştı. Çevrelerindeki hiçbir şeyi seçemiyorlardı. Mükremin Ağa, yol boyunca hiç konuşmadan yanında oturmuş olan adama;

– Gasım, sen bu çocukları işliğe götür. Öteki işçilerle beraber garınlarını doyursunlar, yatacakları yeri de gösder. Sonra gel arabayı yerine çek, öteki işlerine bak. Ben de gidip ağama olanı biteni rapor ediyim. İşçilere de söyle, erken yatsınlar, diğnensinler. Işımadan tarlada olacağaz, unutmasınlar. Hadi bakıyım, iş başına.

Uyandırıldıklarında her yer zifir karanlıktı. Kenef kuyruğuna girdiler, sonra giyinip su pompasının başında el yüz yıkama kuyruğuna girdiler, işlikte sekilere sıralanıp, bir parça ekmekle beraber getirilen, birer tas mercimek çobasını kaşıkladılar ve avluda toplandılar. Az sonra Mükremin göründü, işçilerin karşısına geçti;

– Ben bu çifliğin kâhyasıyım. Çoğunuz adımı biliyonuz, Mükremin. En az sizin sayınız gadar avrat işçiler de aynı tarlada nohut yolacaklar. En ufak bi sarkıntılık duyarsam anında kovarım. Demedi demen. Beş, altı gunnük bi iş. İşden gaytarmıya çalışan görürsem, duyarsam onu da govarım bilmiş olun. Hadi şindi arabalara marş marş.

İki at arabası avluda harekete hazır bekliyordu. Sadık, göz ucuyla avludakileri saydı, yirmi kişi civarında işçi var görünüyordu. Taksim olup arabalara yerleştiler. Kâhyanın işaretiyle arabalar peş peşe hareket etti. On beş dakika kadar süren bir yolculuktan sonra nohut tarlasına vardılar. Ortalık yeni, yeni ağarmağa başlamıştı. Sadık, işçilerin çoğunun on beş, on altı yaşlarında çocuklar olduğunu, kendilerinden yaşlı sadece birkaç kişinin aralarında bulunduğunu fark etti. Üç, beş dakika kadar sonra iki araba daha geldi. Bu arabalardan da yirminin üstünde, çoğu çocuk sayılabilecek kadın, kız inmişti.

Tarla gerçekten çok büyük görünüyordu. Nohutun görünüşü ise, mevsim şartlarının çok uygun geçmiş olduğunun bir göstergesiydi. Sadık, köyde her yıl, bir tarla mercimek, bir tarla da nohut ektiklerini anımsadı. Hiçbir sene böyle güzel bir nohut mahsulü kaldırdıklarını hatırlamıyordu. Her kökte, kendi yetiştirdikleri nohutlarının en az iki katı nohut tanesi var görünüyordu. Nohut kökleri henüz tam olarak kurumamıştı. Bu yüzden yolmak zor olmayacaktı. Sadık içinden; “işallah toprak da yumuşakdır.” diye geçirdi.

Hanımlar tarlanın bir başından, erkekler öteki baştan işe koyuldular. Kuşluk vaktine kadar ara vermeden nohut yoldular. Sonra Kâhya Mükremin, bir sigara içimlik mola verdiğini söyledi. Çoğu işçi, tarlanın doğu sınırında bulunan, dört adet akasya ağacının gölgesine seğirti. Kadın ve kızların olduğu tarafta bir dere yatağı görünüyordu. Arkadaki tepelerden beri kıvrılarak gelip, nohut tarlalarına sınır olduktan sonra uzaklaşarak gözden kaybolan dere yatağı boyunca, eğri, büğrü gövdeleriyle yaşlı, genç söğüt ve kavak ağaçları sıralanmıştı. Sadık, daha önceden oraya yönelmiş olan birkaç kişinin peşinden, ihtiyaç giderebileceği düşüncesiyle dere yatağına yürüdü. Uygun bir yerden dereye inip gözden kayboldu. Kadınlar, dere yatağının kıvrımına denk düştüğünden, aşağıdan görülemeyen üst bölgesinde, erkekler aşağıda ihtiyaçlarını giderdiler. Sonuncu işçi de döndüğünde Mükremin Kâhya düdüğünü çalarak yeniden iş başı yaptırdı.

Nohut tarlasındaki çalışma altı gün sürmüştü. Bu arada Sadık ve Muharrem, başka pek çok gönüllü erkek işçinin yaptığı gibi, çiftliğe dönmeyip tarlada yatmayı yeğlemişlerdi. Böylece, hem yolda geçen zamanı tasarruf etmişler, hem de çok sevdikleri taze nohuttan bol, bol yeme fırsatı yakalamışlardı. Yedinci gün, kuşluk vakti yolunacak nohut kalmamıştı. Uçsuz, bucaksız bu koca tarlanın her yanında yüzlerce, kökleriyle birlikte sökülmüş, destelenmiş nohut yığını tepecikleri oluşmuştu.

Muharrem kazandıklarını hesapladığı 25 gaymenin, önemli bir para olduğunu düşünüyordu. Üzerine az bir miktar eklediklerinde kendilerine birer mintanla birer şalvar, hatta birer de çarık alabilirlerdi. Eğer kullanılmış mal satan bitpazarının yerini öğrenirlerse, hiç para katmadan da bunları alabileceklerini düşündü. Bu düşüncesini Sadığa da söyledi. O da uygun bulmuştu Muharrem’in bu düşüncesini.

– Sana bi şey deyim mi Muharem, ben bitbazarının yerini biliyom. Şeheri gezerken orayı da
gordüydüm. O böyük koplüye varırsak orayı bulmak çok golay.

– Ne eyi işde. Alacağamız parayınan başga şeyler de alabilirik o zaman.

– Ne alacağsak alak da yarın, en geç ağşam üsdü yola düşmemiz ilazım.

– Doğru diyon Sadık, epey zaman gaybetdik. Yarin ağşama gadar bu işleri bitirek gardaşım. Bitirek de bi an evel yola çıkak.

Vakit öyle saatlerine yaklaşmıştı. Sıcak her dakika etkisini artırıyordu. At arabaları hazırdı. Kâhya, arabalara binme talimatını verdi. Kısa bir kargaşanın ardından herkes arabalara yerleşmişti. Günün yorgunluğundan olacak, kimse ağzını açmadan, yarım saate yakın sürmüş olan yolculuk çifliğin avlusunda son buldu. İşçiler arabalardan indiler. Konuşmadan, sadece kâhyaya çevrilmiş olan bakışlarıyla, ondan paralarını beklediklerini, sabırsızlıkla haykırıyorlardı adeta. Kâhya içeri gitti. Bir süre sonra, elinde bir çanta ile tekrar binadan çıktı. Kapının önündeki küçük bir masanın arkasındaki, muhtemelen ayağının biri boşluğa geldiği için yamuk duran, iskemleyi düzelterek oturdu. Çantayı açtı, bir defter çıkardı, defteri açarak kadın ve kızların isimlerini okumağa başladı. İsmi okunan masanın önüne kadar ilerliyor, kâhyanın sayıp uzattığı parayı alıyordu. Sıra erkeklere geldi. Parasını alan, bir kere de kendisi sayarak uzaklaşıyordu. Sadık ve Muharrem’in ismi en sona kalmıştı. Onları okumadan kâhya masadan kalktı. Muharrem telaş ve heyecanla;

– Bizim adımızı okumadın. Sadığınan benim adımı okumadın.

– “Patronun emri, siziynen gonuşacakmış. Girin içeri, odasındadır şindi. Girince sağdaki ilk gapı.” diyerek çantasını alıp uzaklaştı.

Sadık, Muharrem’le birlikte kâhyanın tarif ettiği kapıyı bulup yavaşça tıklattı. İçerden gelen ses üzerine odaya süzüldüler. İçerdeki kocaman, kırmızı bir koltukta gömülmüş gibi oturan, uzun bir ağazlığın ucundaki sigaradan kıvrılarak yükselen dumanı izleyen bir adam;

– Hayırdır, kimsiniz siz? Ne isdiyorsunuz benden, söyleyin bakıyım.

– Ağam, Mükremin ağam seniynen gorüşmemizi söyledi.

Muharrem sözü aldı,
– Mükremin Ağa herkeşin parasını ödedi, bizimkini ödemedi. Seniynen gorüşeceğemişik.

– Ha! Şimdi ağnaşıldı. Siz şu asger gaçaklarısınız. Araşdırmasam bana sıradan vatandaşlar olduğunuzu yutduracakdınız değil mi? Amma ben yutmam. İşcilerimin neyin nesi, kimin fesi olduğunu araşdırmadan onlara iş vermem. Size acıdığımdan, candarmıya ihbar etmedim. Bir hafdadır, yediniz, içdiniz, yakalanma sıkıntısı çekmeden çifliğimde barındınız. Şimdi dutmuş bir de para isdiyorsunuz öyle mi? Sizin yerinizde olsam elimi öpüp hayır dualar ederek kimselere görünmeden buradan sıvışırım. Meraklanmayın, asger gaçağı olduğunuzu kâhyayınan benden başga bilen yok buralarda. Huzur içinde, endişe duymadan tüyün buralardan. Bu eyiliğimi de unutmayın. Benden size bir de baba nasihatı; hiçbir yerde, hiç kimseye asgerlikden söz etmeyin. Yerin gulağı vardır. Haydi şimdi, yolunuz açık olsun, selametle.

Sadık ve Muharrem kısa bir süre şaşkın, şaşkın birbirlerine baktılar, suçluluk duygusuyla kendilerini dışarı attılar.

Sadık, olup bitenlere bir anlam verememişti. Asker kaçağı olduklarını nasıl öğrenmiş olabilirlerdi ki? Duyduğu şaşkınlıktan, uğradıkları haksızlığın üzüntüsünü unutmuştu nerdeyse. Olayın bir açıklaması olmalıydı. Sadığın kafası bu düşüncelerle zonklamağa başlamıştı adeta. Dönüp Muharrem’i aradı gözleri. Beş, altı adım arkadan, sabit bakışlarla yürüyordu. Çfliğin avlusundan dışarı çıkmIşlardı. Sadık;

– Muharem, sen dün ağşam beniminen buluşmadan evel Mükremin Kâhyayınan neler gonuştun? Asgellikden heç söz etdin mi? Bunar nasıl öğrendi bizim gaçak olduğumuzu? Ben bi türlü akıl erdiremiyom.

– Gusura galma Sadık. Bu benim suçum. Ben bi bok yedim, bu ondan oldu. Gopasıca dilimi dutamadım. Mükremin bana nerden geldiğimizi sorunca, Yemen’de birliğimizin yok edildiğini ağzımdan gaçırdıydım. O da bana; “Bizim çiflikde kimse sizi arayıp sormaz meraklanmayın” dediydi.

– Aşgolsun Muharem. Hatay’daki emminin söyledikleri bi gulağandan girmiş, ötekinden çıkmış, doğrusu bıravı sana.

– Ne desen haklısın. Böyle olacağı heç aklıma gelmedi. Hakgımız haram olsun, ne deyim. O ağa denen herifin boğazına durur işallah.

– Bu sana bi ders olsun Muharem. Ağzından çıkacak her sözü ölçüp biçmeden söylemiyeceğen demekki gardaşım.

İkisi de daha bir söz söylemeksizin yürüyüşün temposunu yükselttiler.

Adana’nın o muhteşem tarihi köprüsüne vardıklarında güneş, günün son ışklarıyla Seyhan nehrinin ağır, ağır akan mavi sularında yakamozlar oluşturuyordu. Nehir boyunda sürdürdükleri yürüyüşlerinin temposunu düşürerek yürüyüşü bir gezintiye dönüştürdüler. Karşılarında duran bu eşsiz, bu muhteşem manzarayı seyretmek iyi gelmişti Sadığa. Bütün kötülüklere, savaşlara, haksızlıklara karşın hayat güzeldi, umut etmek güzeldi. Yaşadığı sürece iyi insanlarla, olaylarla, güzelliklerle karşılaşabiliyordu insan. Hayat bittiğinde ise her şey yok oluyor, bitiveriyordu. Ölüm kesinlikle bir bitiş, bir yokoluştu.

Bir hafta önce şehre ilk geldikleri, köprünün doğusundaki, meyve bahçelerine kadar yürüdüler. Büyükçe bir elma bahçesinin üst başında yer alan, önünde, ileri yaşlarda bir bayanla, saçı sakalı birbirine karışmış bir adamın oturduğu kulübeye yöneldiler. Kendilerini merakla süzen yaşlı adam;

– Buyurun gençler, bi şey mi soracakdınız?

Sadık;

– “Selamün aleyküm emmi. Biz bişey sormıyacağak da birer elma goparabilirmiyik? Dalda gorünce canımız çekdi. Garnımız acıkdı. Size sormadan goparmak isdemedik. Dalından vermek isdemezseniz yere düşmüş olannardan dan alabilirik.” dedikten sonra eğildi, baston gibi kullandığı sopasına dayanarak ayağa kalkmış olan adamın elini öptü. Sonra teyzenin elini öptü saygılı bir şekilde. Ardından aynı eylemi Muharrem de gerçekleştirdi.

– Bi elmanın, beş elmanın lafı mı olur çocuklar? İsderseniz hemi bahcayı gezin, hemi de canınızın çekdiği elmaları, isdediğiniz ağaçladan goparıp afiyetle yeyin. Benden yana helal olsun. Soğna da gelin, oturup sohbet edek, olmaz mı aslannar?

– Sağolasın emmi. Benim adım Muharem, arkadaşım da Sadık. Sizin gibi eyi insannar olmasa var ya, bu dünya heç çekilmez vallaha.

– Gevezeliği bırakın da gedip elmalarınızı goparıp yeyin afiyetle, hadi bakıyım.

Gençler fazla uzaklaşmadan, yakındaki ağaçlardan birkaç elma kopararak, tekrar kulübenin önüne döndüler.

– Benim adım Cafer, bu da benim gaşık duşmanı garı. Onun adı da Ümmü. Yazları bu bahceleri bekliyok. Bu bahcelerin çoğu Halim Ağanın. Biz bahceye bakıyok, Halim Ağa da sağolsun bize bakıyo, geçinip gediyok işde. Zaten şurda fazla bi ömrümüz de galmadı. Birer ayağamız çukurda.

– “Öyle deme Cafer emmi. Maşallah turp gibisin. Teyzem de öyle. Çoluk, çocuk yok mu, yaşlılıkda size bakacak?” diyerek sırayla gözlerine baktı Muharrem.

– Olmaz olur mu evlat. Bi oğlum, iki de gızım varıdı. Oğlum bıldır Çanakgale’de şehit düşdü. Gızlar desen evlenip getdiler. Böyük gızın gocası da gine Çanakgale’de galdı. Ötekinden iki yıldır heç haber yok. Öldü mü, galdımı kimse bi şey bilmiyo. Asgere getmeden oğlanı everdiydim. İki yıl karısıynan beraber oldu, emme çocukları olmadı. Soğna da asgere getdi işde. Gediş o gediş. Gelin anasında galıyo. Böyük gızdan üç, ötekinden bir, dört torunumuz var. Böyük gızım Halim Ağamın yanında çalışıyo. Guccük de başga bi ağanın yanında. Anaları çalışıp torunnarı böyüdüyo şimdilik. Ben de elimden gelen yardımı yaparım.

– “Allah Sabır versin emmi.” dedi Sadık. Ardından Muharrem de aynı dileği dillendirdi. Sadık, Çanakkale’de Osmanlının İngilizler ve başka milletlerle savaştığını işitmişti. Osmanlının savaşı kazandığını da duymuştu. Bir evden iki kişi birden şehit verecek kadar çok mu zayiat verilmişti? Merakını yenemedi;

– “Cafer emmi, bu Çanakgale nasıl bi harp ki hemi gazanmışık, hemi de, bi evden iki şehit verecek gadar çok şehit mi verdik?” diye sordu.

– Doğru söylüyon evladım. Çanakgale’de savaşı biz gazanmışık. İngilizleri Isdanbul’a sokmamışık. Emme çok şehit vemişik. Bizim buralardaki yakın koylerde benim duyduğum, tanıdığım elliye yakın şehit haberi geldi. Söylenennere gore Çanakgale’de yüz binden fazlaymış şehit sayımız.

– “Yüz bin mi? Yüz bin ne demek Cafer emmi yav? Goca bi ordu bu.” diyerek hayret ve şaşkınlığını gizleyemedi Muharrem.

– “Garşı tarafın gayıpları daha çok diyolar. Gaç dene böyük harp gemilerini batırmışık. Neyise çocuklar, Allah beterinden saklasın. Allah padişahımıza zeval vermesin, başımızdan eğsik etmesin. Yedi düvele garşı savaşıyo. Allah yardımcısı olsun, amin.” diye tamamladı sözlerini Cafer emmi.

Akşam Ümmü teyzenin pişirdiği patlıcan yemeğini, kulübenin önünde, açık havada ay ışığının ve yıldızların altında keyifle yediler. Cafer emmi, yemek yedirmeden bırakmamıştı bizimkileri. Sadık da, Muharrem de uzun zamandır ev yemeği yememişlerdi. Bu onlara çok iyi geldi. Sadık anasının pişirdiği etli patlıcan yemeklerini anımsadı. Anasını, kardeşlerini, sonra Asiyesini anımsadı. Hüzünlendi, gözleri buğulandı. Elinin tersiyle gözlerinden süzülmeye başlayan yaşları sildi. Ortalık fazla aydınlık olmadığından durumunu kimse fark etmedi. Ümmü ana yemeğin ardından koca bir sini dolusu erik, armut, şeftali ve elma getirdi sofraya. Sadık ve Muharrem her meyveden birer, ikişer yediler. İkisi de yılardır bu kadar çok doyduklarını anımsamıyorlardı. Muharrem;

– Ümmü Anam ellerine sağlık. Biliyon mu öyle çok doydumki bi hafda yemesem vallaha acıkman herhal.

– “Ben de öyle Ümmü Ana, ellerin dert gormesin, ellerine sağlık. Geçmişlerinizin canına dağsin. Gendimizi evimizde hissetdik. Allah goğnünüze gore versin.” diyerek Muharrem’i tasdik etti Sadık.

– Lafı mı olur çocuklar. Bizi çok sevindirdiniz. İnanın çok mutlu olduk. Keşgem bi gaç gün kalsanız. Ben size daha ne yemekler yapardım. Yeterki siz isdeyin.

Gülümseyen bakışlarıyla böyle yanıtladı Ümmü Ana.

Geceyi, elma ağaçlarının altına Ümmü Ana’nın serdiği çulun üzerinede, deliksiz uyuyarak geçirdiler. Uyanıp kalktıklarında Cafer Emmi de Ümmü Ana da çoktan ayaktaydılar. İhtiyaçlarını görüp, el yüz yıkamadan sonra Ümmü Ana’nın hazırladığı sofraya oturdular. Ümmü Ana’nın, değişik ot ve sebzelerden yaptığı, nefis sebze çorbasından doyuncaya kadar içtiler. Sofranın toplanmasında ona yardım ettiler. Sadık yardım edebilecekleri bir iş olup olmadığını sordu, olmadığı yanıtını alınca eğilip saygılı bir şekilde Ümmü Ana’nın elini öptü. El öpme faslı tamamlanınca Muharrem;

– Biz galkalım artık. Yolumuz uzun. Allaha emanet olun. Biz sizi heç unutmayacağak. Gendinize de eyi bakın. Allahaısmalladık. Haydi Sadık, vakıtlıca yola çıkıp birez yol alak.
Sadık, Ümmü Ana’nın hazırlamış olduğu çıkını, minnettarlık duygularıyla aldı ve buğulu bakışlarını Cafer Emmi’ye, Ümmü Ana’ya kısa bir süre çevirdi ve yürüdü.

***

Kâh açık bir arazide, kâh bahçelerin arasında, kısa molalar vererek, akşam vaktine kadar yürüdüler. Dinlenmek için, yanlarına kadar gelinmedikçe görülmeleri mümkün olmayan, bir dere yatağındaki çınar ağaçlarının altında mola verdiler. Çıkınlarını açarak Ümmü ananın koyduğu çökeleği yufka ekmeğe dürüm yaparak karınlarını doyurdular. Dere yatağınadaki su sızıntısını izleyerek ağaçların yukarısındaki su kaynağını buldular. Doyuncaya kadar su içtiler. Adana’da bitpazarından aldıkları mataraya su doldurdular. Sonra da ağaçların altına ölü gibi serildiler. Muharrem;

– Sadık uykun var mı?

– Eyi yorulmuşum Muharem, yere uzanıncı ne gadar yorulduğun daha bi ağnaşılıyo, emme uykum yok şindilik.

– Yav gardaşım aklım bişeye dakılıyo, sana da söyleyim; yol boyunca garşılaşdığımız insanar ne gadar eyi insannarıdı. Böyle bakarsan dünyada kotü insan yok. Emme bu harpleri, bu ölümleri, ayrılıkları kim icat ediyo, kim çıkarıyo ağnıyamıyom bi tüllü?

– Herkeş eyi olsa dediğin doğru da, kotüler de var. Misal bizim nohut ağası. Bizi tehdit etdi, paramızı vermedi. Bence guçlü olannar aynı zamanda kotü olannar. Guçlü oldukları için de hak, adalet tanımıyolar. Yağnış da olsa dediğimiz dedik, çaldığımız düdük diyolar. Gavga, gurültü, hatda harpler bile bu guçlülerin dayatmasından çıkıyo bence. Senin koyünde, benim koyümde bile öyle olmuyo mu? Guçlü istediğini yaparken zayıf bi şeye elini uzatsa eli hemen yanmıyo mu?

– Doğru diyon da, pekey bunun önüne nasıl geçilecek? Ne zaman haklıya hakgı verilecek, ne zaman haksız olana arka çıkılmıyacak?

– Vallaha bilmiyom Muharem. Dünyanın düzeni böyle gardaşım. Her zaman kötülerin dediği oluyo. Kotüler de, dediğim gibi guçlüler. Aslında bence azınlıkdalar. Emme bi guçlü bin guçsüze hökmedebiliyo.

– Vay anasını be! Şu işe bak! Bize söylenennere bakılırsa Allahu Taala, Peygamberimiz, Guran-ı Kerim hakdan, adaletden yana. Emme kimsenin bunnara aldırdığı, bunarı dakdığı yok ki arkadaş.

– Bu dediğim guçlüler var ya, Allahı da, peygamberi de, Guranı da ceblerine koymuşlar, işlerine geldiği gibi çıkadıp harcıyolar. Guçsüzleri yapdıklarının doğruluğuna inandırmak için ayetler, hadisler uyduruyolar. Kimse ayeti, hadisi bilmiyo ya nasıl olsa. Bu da onarın işini kolaylaşdırıyo.

– Vallaha ne diyeceğemi bilemiyom. Biz nasıl bi dünyada yaşıyok ki böyle? Birinin çıkıp bu gedişe dur demesi ilazım. Daha neriye gadar gidecek bu böyle?

– “Boş ver şindi bunarı, hadi birez uyuyak, soğna da yola çıkarık.” diye konuşmayı sonlandırdı Sadık.

Gecenin bir yarısında Muharrem uyandı. Dolunaya evrilmiş olan ayın parlayan ışığı ortalığı yeterince aydınlatıyordu. Yürümeye çok uygun bir ortam olduğunu düşündü. Yüzükoyun, ölü gibi yatmakta olan Sadığı uyandırmak için omzundan tutup birkaç kez sarstı.

– Sadık, Sadık uyan hadi lan. Uyan artık, yeter uyuduğun gardaşım. Yola çıkma vakdı. Serinnikde birez yol alsak eyolur.

Sadık kollarına dayanarak dönüp oturdu. Gözlerini oğuşturdu. Ayağa kalkıp, esneyerek şöyle bir gerindi.

– Eyi etdin de uyandırdın Muharem yav. Bana galsa guneş gozüme düşene gadar uyanamazdım vallaha.

Ortalık aydınlandıktan sonra başladıkları yürüyüşü, uzaktan görünen birkaç köy dışında kimseyi görmeden, kuşluk vaktine kadar sürdürdüler. Hasadı bitmiş geniş buğday tarlalarını, yeni, yeni çiçek açmağa başlamış pamuk tarlarını geride bıraktılar. Artık önlerindeki arazinin görüntüsü yer, yer tepelerle, derin çukurlarla farklılaşmağa başlamıştı. Uzakta, karşılarında daha yüksek tepeler, dağlar gözüküyordu. Toroslar dedikleri dağlar orası olmalıydı. Zamanla oralara da varıp, o dağları da aşacaklarını aklından geçirdi Sadık. Hayli yorulmuşlardı. Güneş te yakıcı etkisini giderek artırıyordu. Bir şeyler yeyip, biraz dinlenmeleri iyi gelecekti. Sadık Muharrem’e, kurşun atımı uzaklıkta görünen bir ağacı işaret ederek;

– Muharem, şu irelide gozüken ağacın altında birez mola versek mi, ne dersin?

– Vallaa, çok eyi olur. Hemi yoruldum, hemi de guneş fena yakıyo. Çıkınnarımızda bi öyünnük yiyecek galdıydı. Onu da yerik orda. Ben birez acıkdım. Sen acıkmadın mı?

– Olur, bende acıkdım da, o da bitinci ne olacak bilmiyom.
– Allah Kerim be Sadık. Düşünsene biz buruya gelene gadar ne açlıklar gördük. Ne vartaları atlatdık beraber. Bundan soğna olacaklarıun da üsdesinden gelirik evelallah.

– Buruya gadar hep şanslıydık Muharem. Duva et de şansımız dönmesin.

– Ben her zaman duva ediyom. Sesim çıkmıyosa bilki duva okuyom, ağnadın mı canım gardaşım?

Yaşlı Ahlat ağacının gölgesine oturup çıkınlarındaki kalan peynir-ekmeği ve son iki elmayı yediler. Mataradan su içtiler, ellerini başlarının altına yastık yaparak sırt üstü uzandılar. Kısa süre sonra da uykuya daldılar.

Güneş batmadan önce uyandılar. Gerindiler, esnediler, kalkıp yola düştüler. Sadık;

– Zabaha gadar yörüyek Muharem. Tabii bir gaç ufak defek mola veririk. Isıcakda yörümek zor oluyo gardaşım.

– Olur. Bana gore hava hoş. “Ben yorulmam” diyosan. Ben gece de giderim, gundüz de.

– Yarından soğnaki gece ay tam dolunaya dönecek zannedersem. Gece daha golay giderik. Bakarsın dağan eteğine varmışık.

– Ben yorulma nedir bilmem aslanım. Sen nasıl isdiyosan o şekilde giderik, temam mı?

– Eyi ozaman, hadi davran öyleyse.

Gerçekten de dediklerini aynen uyguladılar. Üç defa kısa mola vererek, gece boyunca yürüdüler. Yol sık, sık bir dere yatağından, çalılık bir bayırdan, bir mısır ya da pamuk tarlasından geçerek tepelere uzanıyordu. Ama yüksek tepeler hala çok uzak gözüküyordu. Tepelerin eteğine ulaşmak için en az iki gün daha yürümeleri gerektiğini tahmin ediyordu Sadık. Geriye dönüp baktı. Göz alabildiğince, Adana tarafına uzanan bir düzlük görünüyordu. İçinden; “Çukurova dedikleri bura olmalı.” diye geçirdi.

Ortalık alaca karanlıktı. Yüz adım kadar uzaklarından geçen, sayıları bir düzüne kadar olan, bir domuz sürüsü gördüler. Onlara karşı nasıl savunacaklarını bilmediklerinden, bir çalının arkasında sessizce, uzaklaşmalarını adeta nefeslerini tutarak beklediler. Domuzlar gözden kaybolunca, sağı, solu kolaçan ederek, gizlendikleri çalının arkasından çıktılar ve yollarına devam ettiler. Tepelerin ardından, altın sarısı ışıklardan oluşan sayısız kollarını her yana uzatarak, bütün doğayı uyandıran, tatlı kıpırtılarla kucaklaştıran muhteşem bir yaz güneşi, altından bir tepsi gibi kendini göstermişti. Yaşadığı bunca zorluklara karşın Sadığın içi bile bu manzara karşısında huzurla, sevinçle doldu.

– Yav Muharem, guneşin doğuşu sana da huzur veriyo mu? Böyle zabahlar bana her şeyi unutduruyo biliyon mu? Sanki o çileleri, sıkıntıları heç çekmemiş gibi oluyom.

– Eh! Senin gadar olmasa da böyle zabahlar bana da eyi geliyo. Bi de seniynen beraber olmak da bana huzur veriyo. Yalınız olsak var ya, içimiz de, gafamız da böyle irahat olmaz. Birez de birbirimizden aldığımız gucünen irahatık. İşallah melmeketlerimize varana gadar birbirimizden ayrılmak.

– Sana bi şey deyim mi? Eve vardığımız zaman ilk fırsatda seni gormüye gelmek istiyom. Hemi de size Asiye’minen geleceğem Allah izin verirse Muharem.

– İnan benim de gaç kere aklımdan geçdi. Aylece şöyle size gelmişik, senin, Asiye bacımın misafiri olarak, düşünsene, ne hoş olur. Yaparık bunu be Sadık, neden olmasın ki?

– O zaman söz ver. Ben sana dinime, imanıma söz veriyom. Sağ galırsam geleceğem lan.

– Ben de sana söz veriyom, dinime, imanıma, Allahama, kitabıma söz.

İçten gelerek birbirlerine söz verdiler. Bir molaya gereksinimleri vardı. Yürürken, gözlerden ırak, gölgelik, birazcık uyuyabilecekleri bir yer belirlemek vardı kafalarında. Böyle bir yeri bulmaları fazla uzun sürmedi. Üstüne üslük küçük bir kaynak ta vardı önlerinde. Çevre zaten makilikti, gölgeden bol bir şey yoktu.

Yüzükoyun yere yatarak buz gibi kaynak suyundan kana, kana içtiler. Yiyecek bir şeyleri kalmamıştı ama, çok fazla da açlık hissetmiyorlardı zaten. Çevredeki, pek çok değişik kuş seslerinin ve böçek seslerinin karışımından oluşan bir koroyu dinleyerek, mutlu ve huzurlu bir ruh haliyle, birer ağacın gölgesine uzandılar. Çok geçmeden ikisi de usul, usul horlamağa başlamışlardı.

Her zaman olduğu gibi yine önce Muharrem uyanmıştı. Güneş batıdaki dağlara doğru eğilmişti. Sadığın dizlerinden aşağısına güneş düşüyordu. “Biraz daha uyanmasaymışım Sadık ısıcakda gavrılacakmış” diye geçirdi aklından. Akşama daha birkaç saat var gibi görünüyordu. Acıktığını ve susadığını duyumsadı. Sadığı sarsarak uyandırdı.

– Hadi galk gayli uykucu gardaşım, nerdeyse ağşam olacak. Yiyecek bi şeyler bulmalıyık. Ben eyice acıkmışım. Sen acıkmadın mı?

Sadık gözlerini oğuşturarak, esneyip gerinerek yerinden doğruldu.

– Uykumu alamıyom bi tüllü Muharem yav. Bıraksan, kimbilir daha gaç saat uyurum vallaha.

– Eyi de bu yollar uykuda bitmez, biliyon. Galk, evela yiyecek bi şeyler bulsak eyolacak.

– Ne var da ne bulacağak ki?

– Sana inanamıyom Sadık yav. Biz seniğnen çölde bile bi şeyler bulduk, yedik. Helbet burada da buluruk yiyecek bi şey. Hadi kalk, önce bi su içek, soğna bakarık. Bu ağaçlık yerde muhakgak yenecek bi şeyler vardır.

Kaynağın yanına indiler, yatarak sularını içtiler, bayır yukarı ağaçlıkların, çalılıkların arasında yiyecek aramağa koyuldular.

Bildik bir dikenli çalıda buğday tanesi büyüklüğünde, mor renteki çalı üzümünü görüp sevindiler. Bu meyveyi ikisi de yakından tanıyordu. Yaz ortalarında kırda, bayırda rastladıklarında bu çalının meyvesini koparıp avuç, avuç yerlerdi. Ekşimsi, hoş bir tadı vardı. Muharrem eline batan dikenlerin acısına ardırmaksızın, çalı üzümünü avuçlayıp ağzına doldurdu. Anında da suratının şekli değişti. Hepsini ağzından dışarı püskürttü. Sadık gözlerini açmış, merak ve şaşkınlıkla Muharrem’i izliyordu.

– N’oldu Muharem, beğenmedin mi dadını?

Muharrem ardı ardına birkaç kez daha tükürdükten sonra;

– Oğlum Sadık, bu bizim bidiğimiz çalı üzümü filan değel gardaşım. Bu tam bi zehir. Bırak bi avıç yemeyi, bi adamı zehirlemiye bi denesi bile yeter vallaha. İnanmıyosan bana, dene bi.

Sadık elideki üzümlerden bir tanesini ağzına aldı. Anında o da tükürdü. İkisi de çalıyı incelediler. Kendi köylerinin dağlarındaki çalıdan tek farkı yapraklarının rengi idi. Kızamık çalısı olarak bildikleri çalının yaprağı mora yakın pembe olurdu. Bu çalınınki sarıya yakın yeşildi. İkisi de şaşkın, dönüp çalıya baka, baka uzaklaştılar. Biraz daha yukarı tırmandıklarında, çalıların arasından boy atmış olan, bodur alıç ağaçlarındaki meyvelerin sararıp olgunlaştığını gördüler. Meyvesi en iri olan ağacı seçerek toplamağa başladılar. Yeterince, dalından koparıp yediler. Çıkınlarını, alabildiği kadar, alıçla doldurdular. Tekrar kaynağın başına indiler. Bir kez daha su içtikten sonra Sadık matarayı doldurdu. Şimdi yola düşmeye hazırdılar.

Güneş tepelerin üzerine eğilmiş, çalıların gölgesi uzadıkça uzamıştı. Yürüdükleri yönde bilinen anlamda bir yol yoktu. Daha çok kullanılmış olduğunu düşündükleri patikayı izleyerek yürüyorlardı. Bu gece sabaha kadar yürüyebilirlerse ki yürümeğe kararlıydılar, güneş doğduğunda dağların eteğine varmayı umuyorlardı. Mevsim gereği, vahşi yaban hayvanlarının saldırısına uğrayabilecekleri pek akıllarına gelmiyordu. Bu hayvanlar için bu mevsiminde yiyecek bulmanın zor olmayacağını ikisi de biliyordu. Çok şükür şu ana kadar eşkiyayla da karşılaşmamışlardı. Güneşin yakıcı etkisi de kalmadığına göre rahat ve huzur içinde yürümeyi sürdürebileceklerdi.

Dolunayın aydınlığında patika yolda kolaylıkla yürüyorlardı. Sadığın Asiye’sine kavuşma umutları her zamankinden daha da fazlaydı. Adeta ona yaklaştığını duyumsuyordu. İçinde tanımlanamaz bir çoşku vardu. Bu duyguyu Muharrem’le paylaşmak istedi.

– Muharem, içimde garip bi his var yav. Memlekete, koye yaklaşmışık gibi. Sanki bi gaç gün soğna yolumuz bitecek de Asiyeme, evdekilere gavışacak gibi bu duygu. Garşımızdaki şu Toros mudur nedir, dağların ardı sanki bizin köyümüş gibi geliyo bana. Ne diyon? Doğru olabilir mi bu?

– İşallah öyledir gardaşım. Keşgem dediğin gibi olsa. Hatay’daki emmiler, “Daha çok yolunuz var” dediydiler, unutma. Emme yolun yarıdan çoğunu geçdik, bundan guşgum yok. Bu gadarını başardıysak galanını da başaracağak, guven bana.

– Düşünsene, mesela on gun soğna garın, çocukların seni garşılarında gorüyolar, şaşgınnıkdan guccük dillerini yutarlar herhal değe mi?

– Çocuklar beni nerden tanıyacak oğlum? Dışarıda gorsem, helbet ben de onarı tanıyamam. Emme anam, garım çok şaşırır, çok sevinirler tabi. Anacığım anında bi horuz gurbanı keser vallaha. Ertesi gunü de halam davet eder, o da bi tavuk keser biliyon mu.

– Desene, koye varınca davetden davete goşuşdurarak, grallar gibi ağarlanacaksın.

– Herhal sizin oralarda da öyledir Sadık yav? Esgerden döneni yakınnarı davet etmez mi sizin koyde?

Uzun süre köylerinden, ailelerinden, adetlerinden, yakın akrabalardan, kendilerini bekleyen işlerden konuştular. Patika yavaş, yavaş dikleşiyordu. Çevredeki çalılıklar şimdi daha sık, arada bir aralarından bodur çam ağaçlarının yükseldiği, ormanımsı bir görüntü sergiliyordu. Hafifçe esen poyrazın çalılıklarda çıkardığı tatlı hışırtıları saymazsanız doğa derin bir uykuya dalmış gibiydi. Duydukları tek ses kendi ayak sesleriydi.

Yorulmuşlardı. Gecenin tam ortasında bir süre dinlenmek için mola verdiler. Bir kayanın üzerine oturdular. Sol yanlarına düşen Torosların silueti şimdi daha yüksek, heybetli daha ürkütücü görünüyordu. Sadık, “her hal yarın ağşam o dağa sarmış oluruk” diye geçirdi aklından. Sonra Cafer Emmi’nin söyledikleri geldi aklına. “Hep dere yatağanı tagıp edin. O sizi dağın eteğine gadar gotürür. Evela şunu eyi bilin; Dağı her isdediğiniz yerden aşamazsınız çocuklar. İki ana yol var. Biri, dağdaki koylere gider, öteki de …. gider. Bana sorarsanız dağ köylerine giden yolu dutun derim. Yolun üsdündeki koyler Yörük koyleridir, tanrı misafirini seveler. Gorkmadan, çekinmeden gonaklıyabilirsiniz o koylerde. Eteğe vardığınızda birez yüğsek bi yere çıkıp bakarsanız iki yolu da göreceksiniz. Solda olan yolu dutun siz. İşde o yol koylere çıkar.” demişti.

– Muharem, ne dersin, yarin ağşamüsdü Torosların eteğine ulaşmış olabilir miyik?

– Vallaha, buradan yakın gibi gorünüyo, bence varırık. Bi terslik çıkmazsa Alahan iziniynen yarin gece dağa sararık.

– Dağı aşma gonusunda Cafer Emmi’nin söyledikleri aklında değel mi? Yağnış bi yola girmiyek, dikgat et de.

– Helbet dıkgat ederim, hele bi oruya varak da.

Şundan bundan bir süre daha gevezelik ettiler. Ufka doğru hızla kayan ayın ışığı yokolmadan, gidebilecekleri en uzun mesafeyi katetmek üzere, tekrar yürüyüşe geçtiler.

Kuşluk vaktine kadar, mola vermeden, yürüyüşlerini sürdürdüler. Dağın eteğine ulaşamamışlardı. Birkaç saat içinde ulaşmaları da mümkün görünmüyordu. Gece boyunca sanki yol almamışlar gibi bir görüntü vardı. Bazen birkaç yüz adım uzaktan, bazen kenarından hatta içinden yürüyerek, bazen de karşı tarafa geçerekten dere yatağını izlemeyi sürdürdüler. Dağ eteğinin hala uzakta görünmesine az da olsa canları sıkıldı. Sadık, mesafeyi bu kadar hatalı kestirmiş olmasına şaştı. Arazinin engebeli olmasına bağladı hatasını. Muharrem’e dönerek;

– Mola verek mi Muharem? Isıcak gendini gosdermiye başladı. Sağlam bi golge (gölge) bulak, birez alıç yeyip uyuyak, olmaz mı?

– Torosların eteğine bu gun varamıyacağak ya, canım sıkıldı yav. Yarin ağşam varabilsek bari. Adanadayken bakınca iki gunnük yol gibi goründüydü bana. Bi hafdadır varamadık, bak.

– Yav Muharem, ben ne diyom sen neden bahsediyon. Yorulmadın mı? Gannın acıkmadı mı? Diğnenmiye ehdiyacın yok mu gardaşım?

– Temam, temam. Şu irelideki ağaçların kolgesine oturak. Buralarda alıçdan başga yiyecek şeyler de vardır belki. Emme öyle yorulmuşum ki çıkıp arıyamam doğrusu.

– Hele ben¸ bi oturursam bi daha yerimden galkamam valla. Yani yemeğemiz gine alıç.

– Ona da şukür Sadık. Soğolcan kebabını unutma.

– Allah bi daha o gunneri gosdermesin işallah.

Ağaçların gölgesinde, kurumağa başlamış otların üzerine çöktüler. Sadık çıkını çözdü, bir okkadan daha fazla olduğunu düşündüğü alıcı önlerine serdi. Hepsini yediler. Midelerinin kazınması geçti. Sırt üstü, otlardan oluşmuş yataklarına uzandılar. Birkaç dakika içinde karmakarışık rüyalar görmeğe başlamışlardı bile.

İkindi vakti sonrası uyanıp dağlara doğru yola koyulduklarında, arkalarından esen bir rüzgârla birlikte gök yüzünde, kuzeye doğru ağır, ağır ilerleyen parçalı bulutlar görünmeğe başlamıştı. Muharrem;

– Şu gordüğün bulutlar var ya, ağşama gadar çoğalacak. Bunnar yağmur buludu. Goreceğen bu gece, ya da en fazla yarına yağmur var Sadık.

– Olsun, çokdandır yağmur yüzü gormedik. Her şeyin suya ehdiyacı var. Bitgiler, ağaçlar, hayvannar, her şey yağmur bekliyo. İşallah yağar.

– Bende senin gibi düşünüyom. Gerçi yörüyüşümüzü birez zorlaşdırır emme, sığınacak bi yer bulur geçmesini beklerik. Hatda soyunup yağmurun altında, yağmurunan çimerik. Ne hoş olur değe mi?

– Doğru diyon vallaha, niye olmasın ki? En son Hatay’daki ırmakda çimdiydik.

– Hemi de, orda çarşıdan aldığın sabununan birbirimizi adamakıllı sabunnadıydık ne gozel değe mi? Galan sabun yanımda, yağmurun altında da sabunnanırık, olmaz mı?

– Olur helbet, yaparık valla:

Giderek artan bulutların da etkisiyle karanlık erkenden bastırdı. Önlerindeki tepeyi aşarak dağın eteğine biraz daha yaklaşmış olmak için adımlarını hızlandırdılar. Bulutlar gökyüzünü tamamen kapladığı için gece çok karanlıktı. İki adım önlerini göremeden, karambole yürüyorlardı. Önlerindeki taşları göremediklerinden sık, sık tökezliyorlardı. Sadık bu yüzden, iki kez yere kapaklanmıştı. Bir yerlerde mola vermelerinin daha doğru olacağını düşünüyordu.
Muharrem’e;

– Muharem, bu böyle olmıyacak gardaşım. Mola versek diyom. Basdığımız yeri heç goremiyok. Düşüp bi yerimizi sakat edeceğek. Sen de ben de gaç kere yere gapaklandık. Bi tarafımızı gıracağak deyi gorkuyom valla.

– Geç otur şuruya, yani olduğun yere çök. Mola vermek için bu zifir garannıkda uygun bi yer arıyacak halımız mı var?

İkisi de bulundukları yere çöktüler. Bir süre şundan, bundan konuştuktan sonra uyuya kaldılar.

Yüzlerine ve vücutlarının açık yerlerine düşen yağmur damlalarıyla uyandılar. Daha korunaklı bir yer bulabilmek umuduyla çalılıkların içerilerine doğru ilerlediler. Çakan şimşeklerin aydınlığından yararlanarak, uygun gördükleri bir çalı kümesinin altına sığındılar. Ortalık, durmadan çakan şimşeklerin aydınlattığı çevre ve kapkara bulutlar, atmışbeşlik sahra topları gibi patlayan ve yeri göğü yaran, yırtan, inleten gök gürültüleriyle sarsılıyor, birbirine giriyordu. Simsiyah gökyüzünde, alevden oluşmuş kamçılar gibi yalabıyan şimşeklerin ardından gelen her patlama Sadığı, her seferinde yerinden hoplatıyor, sıçratıyor, ürkütüyordu. Sadık, gökgürültüsünden, özelikle de patlama şeklinde olanlarından, çocukluğundan beri korkar, ürkerdi. Çocukken, şimşekler çakıp gök gürlemeye başlayınca, koşup anasının eteğine sarınır, saklanırdı. Gürlemeler uzaklaşıncaya kadar eteğin altından çıkmazdı. Adile kadın oğlunun başını şefkatle okşar, korkacak bir şey olmadığını söylerdi. Şimdi de o aynı duygularla, başını Muharrem’in omzuna dayamış, sanki onun desteğine ihtiyacı varmış gibi, ona sokulmuştu.

Yağmur damlaları giderek sıklaştı. Bir süre, şimşekler ve gök gürültüleri ile birlikte artarak sağanak halini aldı. Sonra, pirinç tanesi büyüklüğünde kırcı yağışına çevirdi. Beş dakika geçti geçmedi doluya dönüştü. Önce nohut, sonra fındık büyüklüğünde yağan dolu azdıkça azdı, neredeyse ufak ceviz büyüklüğünde yağmağa başladı. Çalı dallarının arsından geçerek Sadığın ve Muharrem’in vücuduna kadar ulaşmayı başaran dolu taneleri, çocukların canını yakıyordu. Hele de kafasına isabet eden iki tanesi, sapan taşı yemiş gibi acı hissettirdi Muharrem’e. Dolu dininceye kadar ikisi de kafalarını elleriyle korumağa çalıştı.

Yarım saat kadar süren bu yağmur ve dolu yağışı, her taraftan gürül, gürül akan derecikler oluşturmuş, aşağıdaki dere yatağını coşturmuştu. Her yandan akan küçük dereciklerle beslenen ve dere yatağını taşıran sel sularının gümbürtüsünü rahatlıkla duyuyorlardı. Şimşek parıltıları ve ardından patlayan gök gürültüleri yavaş, yavaş kuzeydoğuya doğru uzaklaşıyordu. Bir süre sonra, o şiddetli dolu yağışı yerini, sicim gibi ince, ince yağan yağmura bırakmıştı. Çalıların koruması altında olsalar da bizimkiler sırılsıklam olmaktan kurtulamamışlardı. Üstlerindeki gömleği de çıkartıp, çalıların altından açığa çıktılar. Yağmağa devam eden yağmurun altında, önceden akıllarından geçirdikleri gibi, sabunlandılar. Ama şansları yaver gitmedi. Üzerlerindeki sabunu tam olarak arıtamadan yağmur tümden durdu. ‘Belki tekrar yağar’ düşüncesi de bir sonuç vermeyince mintanlarını, yarı sabunlu vücutlarının üstüne giydiler.

Kara bulutlar, yüklü oldukları şimşeklerini ve arkasından gelen gök gürlemelerini de alıp kuzeydoğudaki dağlara doğru uzaklaşmışlardı. Uzaklarda çakan şimşekler artık Sadıkların bulunduğu yerleri aydınlatmaktan uzaktı. Gök gürültüleri de çok sönük geliyordu gençlerin kulağına kadar. Uzunca bir süre yerleri kaplamış olan dolunun eriyip, yok olmasını beklediler.

Bulundukları bölgenin toprak özelliğinden olacak, onca yağmurun ve dolunun ardından yerlerde çamur namına bir şey oluşmamıştı. Bastıkları toprak sanki hiç yağmur yağmamış gibi ayaklarında bir dirhem çamur bırakmıyordu. Bu durum onların ‘yürümeğe devam’ kararı vermelerine neden oldu. Dere yatağına doğru indiler. Dere hâlâ yukarılarda yağmaya devam eden sağanağın, sel sularını taşıma görevini sürdürüyordu. Karanlıkta kayıp, dereye düşme olasılığına karşı, en az elli adım uzaktan dereyi izleyerek yürüdüler.

Güneyden beri göğü kaplamış olan bulutların dağılmağa başladığı, yer yer yıldızların her zamankinden daha parlak bi şekilde kendilerini gösterdiği mavi gökyüzünün ve arada bir dolunayın görünerek yollarını aydınlattığı bir gecenin ortasındaydılar şimdi. Birazdan, üzerlerindeki bulutların tümden yok olacağı, yıldızların ve dolunayın parlayan aydınlığında rahat bir yürüyüş yapabilecekleri düşüncesi geçti Sadığın aklından. Bu düşüncenin verdiği şevk ve huzurla adımlarını hızlandırdı.

Bütün bir gece yürümüşlerdi. Güneş doğduktan sonra, kısa bir molanın ardından, yürüyüşlerini öğleye kadar sürdürdüler. Gece yağan sağanaktan kaynaklanan serinlik, o saatlere kadar etkisini sürdürmüştü. Bu yüzden güneşin sıcağından çok etkilenmediler. Ağızlarına yirmi dört saatten fazla bir süredir bir şey koymamışlardı. Mideleri kazınıyordu. Bir şeyler bulup karınlarını doyurmaları gerekti. Sadık akıl edip, erimeye yüz tutmuş doludan avuç, avuç mataraya doldurmasa suları da kalmayacaktı. Patikanın kenarındaki bodur bir çam ağacının altına oturdular. Sadık;

– Muharem, senin garnın acıkmadı mı? Heç sesin çıkmadı. Vallaha, ben gurt gibi acıkdım.

– Acıkmam olur mu, oğlum. Midem gart, gart gazınıyo. Yiyecek bi şey varıdı da yemedik mi sanki?

– Birez diğnenek de, soğna gakıp yiyecek bulmuya çıkak. Helbet buluruk bi şey.

Makilikte tanıdık, tanımadık çeşitli yabani meyve bulunmaktaydı. Bildik meyvelerden yediler. Tanımadıklarına temkinle yaklaşarak, tadına baktıktan sonra yediler ya da yemediler. Buldukları bir tür ahlat ağacının olgunlaşmağa başlamış meyveleri en favori yemekleri oldu. Muharrem;

– Yav Sadık, ahlat sizin dağlarda da vardır, değe mi?

– Helbet de var. Guzün, çocuklar toplanır ahlat toplamıya giderdik. Olmuşları yerdik, olmamışlar da toplardık. Bi hafta, on gun içinde onar da gararır, yumuşayıp olgunnaşır, öyle yenirdi.

– Bu ahladın cinsi başga herhal. Çünkü şindi ahlat mevsimi değel. Dediğin gibi, guzün yenilir bu meyva.

– Boş ver bunarı, eyiki de şindi olgunnaşmış. Buralar bizim oralardan daha ısıcak ya, o yüzdendir.

– Doğru diyon vallaa. Ne gozel garnımızı doyurduk işte.

Uyumak için yine çam ağacının altına dönüyorlardı. Önlerinden, uzunluğu bir kulaçtan fazla, bir yılanın kıvrılarak geçtiğini fark ettiler. Sadık yılandan korkmazdı. Birkaç kez eliyle yakalamış ve öldürmüştü. Aklından, yılanı yakalamak ve güzel bir yılan kebabı yemek geçti şimşek gibi. Muharrem’e;

– Muharem hadi yardım et şunu yakalıyak.

Muharrem ne yapacağını bilemeden, korkulu gözlerle yılanı izlerken Sadık yerden aldığı iri bir taşı yılanın kafasına fırlattı, isabet ettiremedi. Kuyruğundan yakalamağa çalıştı. Yakaladığını sandığı bir anda yılan çalıların arasına akıp kayboldu.

– Ah be Muharem! Yakalıyabilseydik çok hoşuna gidecek bi yılan kebabı yapardım sana. Şansımız yoğumuş, gaçırdık.

– Sen heç yılan yedin mi Sadık?

– Bi kere yediydim. Hasdalandım, yılan eti eyi gelir demişler anama. O da koyün çocuklarına; “Yılan yakalayıp getirene beş yumurta vereceğem” demiş. Onlar da guccük bi yılan yakalamışlar, getirmişler. Onu anam yüzüp gavurdu, ben de yedim. Hatırlıyamıyom emme lezeti çok kotü değeldi.

– Ben heç yemedim, sonuçda o da et işde. Olsa da yesek keşke.

Çam ağacının altına gelip sırt üstü uzandılar ve uyudular.

Akşam yaklaştığında başlattıkları yürüyüşü, beşer onar dakikalık dinlenme molalarını saymazsak, güneşin doğuşuna kadar sürdürdüler. Nihayet toroslara ulaşmışlardı. Birkaç yüz metre yukarılardan başlayan çam ormanlarının koyu yeşil örtüsü yolculuğun zor geçeceğini düşündürdü Sadığa. Hiç bilmediği bir ormanda yol bulmak Sadığı her zaman korkuturdu. Ama Muharrem’e bundan söz etmeyi uygun bulmadı. Doğu yönünde, bir kilometre kadar uzaklıkta bir köy görünüyordu. Muharrem;

– Sadık birimiz şu koye gadar getsek bence eyi olur. Hemi yolu oğrenirik, hemi de belki birez yiyecek temin ederik.

– Aslına bakarsan ikimiz de gidebilirik. Baksan ya, yokarısı orman gozüküyo. Yolu bilmeden dağı aşmamız çok zor. Koylülerden yolu öğrenmemiz ilazım.

– Öyleyse beraber gediyok koye.

– Az birez oyalansak mı? Zabah, zabah yatıyo olmasınlar?

– Amma yapdın ha Sadık, koylünün gun doğmadan ayakda olduğunu sanki bilmiyon değe mi? Koydeyken bu saate gadar yatıyo muydun yoğsa?

– Olur mu lan? Ortalık ışımadan işe goyulurdum.

***

Köyün üst başında, özensizce örülmüş taş duvarlarla çevrili, geniş bir avlunun açık kapısından içeri adım atar atmaz, havlayarak üzerlerine doğru gelen, av köpeği görünümlü, bir köpeğin şokuyla avludan dışarı fırladılar, kapıyı kapattılar. Kapının öte yanında, ön ayaklarıyla kapıya tırmanmış köpeğin hırslı havavlamalarını sürdürmesi üzerine evin kapısı açıldı. Avlu kapısının kırık tahta deliğinden, kafasında beyaz bir takke, beli bükük, elinde bastonu, aksakallı yaşlıca bir adam kapıda belirdiğini gördüler. Boşta olan elini gözüne siper ederek avlu kapısına dikkatle bakan adam;

– “Kim var orda?” diye kısık bir sesle seslendi. Muharrem, avlu kapısının sağ tarafında, aralıklı ince ağaçlarla yapılmış çitin önüne vardı;

– Selamün eleyküm Dayı. Biz buradan geçen iki yolcuyuk. Bazı bilgiye ehdiyacımız var. Sana bi şeyler sormak isdiyok. Müsaden var mı, yanına gelek. Fazla zamanını almak.

Adam hala havlamağa devam eden köpeği “Alabaş, oğlum gel buraya” diye çağırarak susturdu. Köpek kuyruğunu sallayarak adamın yanına gidip yattı. Adam tekrar bizimkilere dönerek;

– Şindi şöyleyin bakıyım. Birez önce itin havlamalarından ne dediğinizi ağnıyamadım. Kim siniz siz? Hadi orda durmayın, önce içeri gelin bakıyım. Ne isdiyonuz benden, hele bi ağnadın bakıyım.

Gençler, avlu kapısını açıp, çekingen adımlarla adamın yanına kadar geldiler. Adam, önce kendisi yandaki sekiye oturdu, onlara da yanında yer göstererek oturmalarını buyurdu. Gençler, adamın hayli yaşlı olduğunu fark edince elini öpme gereği duydular. Sırayla eğilip, saygılı bir şekilde elini öptüler. Adam gülümsedi;

– Berhüdar olun çocuklar. Hayırdır, sabahan bu erken vakdında nerden gelip, neriye gidersiniz? Buralarda ne ararsınız? Neredensiniz? Kimlerdensiniz? Hele bi deyiverin bakem. Muharrem, “Hadi sen anlat” der gibi Sadığın gözlerine baktı. Sadık boğazını temizledi, ne söyleyeceğini toparlıyamamış gibi yerinde kıpırdadı, yutkundu,

– Adını bağaşlan mı dede? Benim adım Sadık. Arkadaşımınki de Muharem.

– Benim adım da Üseyin. Koyde Karüseyin (Kara Hüseyin) deler bana. Deyiverin hele, beni meraklandırdınız. Necisiniz siz? Buralarda ne arıyonuz?

– Üsöyün dede, biz Çukurovaya çalışmıya geldiydik. Doğru düzgün bi iş bulamayınca geri dönüyoduk. Para gazanamadığımızdan yayan gediyok memlekete. Buraların yolunu bilemedik. Toroslar dedikleri dağı geçmemiz gerekliymiş. Bize yolu tarif etmeni isdiyok senden.

– Hangi vilayetdensiniz evladım? Isdanbulun yolu başka, Gonyanın yolu başga, Erzurumun yolu daha başga. Neriye gideceğenizi söyle ki ona gore yol tarifi veriyim sana.

– Ben Yozgatdanım, arkadaşım da Sivazlı.

– Ha şöyle. Şindi tarif golay. Siz oralara gadar yayan mı gideceğeniz bakıyım?

– “Başga çaremiz yok ki, mecburen.” diye söze girdi Muharrem.

– Pekey, ne yeyip içeceğeniz bunca yol boyunca, nerde yatıp kalkacağanız?

– Ot, çöp, alıç, ahlat, ne bulursak onu yiyok. Bazı da sizin gibi ırasladığımız eyi insannar çıkınımaza yiyecek koyuyolar. İşde öyle dede.

– Sizin garnınız açdır şindi. Evela bişeyler yeyin. Soğna gonuşuruk. Siz burada oturun, ben birezden geliyom. Bizimkiler tarlıya getdiler erkenden. Evde torunum Fatmayınan ikimiz galdık.” diyerek içeri girdi. Kısa bir süre sonra, on yaşlarında, mavi gözlü, sarışın, dünya güzeli bir kız çocuğu, bir elinde ekmek sepeti diğerinde bir güğümle kapıda göründü. Elindekileri sekinin üstüne bırakırken, mahcup bir gülümsemeyle,”Hoş geldiniz” dedi. Arkasından da Hüseyin dede bir sahan yoğurt ve dilimlenmiş kan gibi kırmızı, bir tepsi karpuzu getirip çocukların önüne koydu.

– Bu yoğurdu her yerde yiyemezsiniz çocuklar. Goyun südünden yapıyo gelinim. Gaymak gibi lezzetlidir. Garpız da gendi tarlamızın. Şindi garnınızı gözelce doyurun. Ben tavıkların yemini vereceğem. Hadi size afiyet olsun.

– “Bizi çok mahcup etdin dede. Sadece bi şey sormıya geldiydik. Allah ırazı olsun senden. Yapdıkların bize çok hörmete geçdi. Sağolasın.” diyerek, Sadık minnet duygularını ifade etti.

Karınlarını bir güzel doyurmuşlar, Hüseyin Dede’den yola ilişkin tüm bilgileri edinmişler, yola çıkmak için, bir süre önce içeri girmiş olan dedenin, dışarı çıkmasını bekliyorlardı. Hüseyin Dede iki çıkınla evden dışarı çıktı. Birinde iki adet, orta boy, kavun görünüyordu. Ötekinde ne olduğu dışardan bakarak anlaşılamıyordu.

– Çocuklar bunarı alın. Tarif etdiğim yolda iki gun boyunca yiyecek bulamazsınız. Bunarla idare edrsiniz. Garpız da gayacağadım emme daşımak zor olacak. Zaten hep yokuş yokarı yörüyeceksiniz. Yükünüz ağar olmamalı. Haydi selametle.

Gençler Hüseyin dedenin elini öptüler, küçük Fatma’yı da yanaklarında öptüler,

– “Size borçlu galdık dede. Keşge bi işinize yarasaydık. Hakgını helal et. Allaha ısmalladık.” diyerek mahcup, hüzünlü ayrıldılar.

Bir süre çalılıkların arasında yürüdükten sonra çam ormanlarının içine daldılar. Hüseyin dedenin söylediklerine göre bu ormanlarda en büyük tehlike, başıbozuk eşkıya çeteleriydi. “İşallah onnarınan garşılaşmazsınız. Acımasız, zalım, ahlaksız insannar bunlar. Asdığı asdık, kesdiği kesdik bu cibiliyetsizlerin. Kimsenin gözünün yaşına bakmazlar. Devletin de gücü yetmiyor bunlara. Bu dağlarda istedikleri gibi at oynadıyolar. Bi gaç yıldır ortaya çıkdılar. Bizim koyü de iki kere basdılar. Gadın, gız, çocuk, ehdiyar demeden sıra dayağından geçirdiler. Elimizde avıcımızda ne var, ne yok alıp getdiler.” demişti. Karşılaşmamak için ne yapmak gerektiğini kendisinin de bilmediğini söylemişti. Yıkarılara tırmandıkça orman daha bir ürkütücü görünüyordu. Oklava gibi düzgün gövdeleriyle gök yüzüne tırmanmış, güneşi görünmez kılan sık çam ağaçları, rüzgârın dallarında çıkardığı garıp seslerle Sadığın içinde tarifsiz ürpertilere yol açıyordu. Arada bir, ilk kez duyduğu bir ses çıkaran, hiç tanımadığı bir kuş, bir böcek azmanı ya da ilk kez gördüğü bir sürüngen, meraklı bakışlarının hedefi oluyordu. Bir kaplumbağanın küçük bir hendeği aşmak için debelendiğini gördü. Yardım için uzandı, kaplumbağa, kafasını ve ayaklarını kabuğunun içine çekerek hemen gardını aldıysa da onu alarak hendeğin üstüne çıkartıp bıraktı. Ormana girdiklerinden beri Muharrem’in hiç konuşmadığını fark etti.

– Muharem hayırdır, sen gonuşmadan duraman lan. Neyi düşünüyon, söylesene?

– Ne düşünüyüm be Sadık. Evi, çocukları, anamı… Ah bi varabilsek melmekete! Ne dersin, varır mıyık sence Sadık?

– Allah Allaaah. Senden ilk defa böyle laflar duyuyom. Yav her zama sen beni yüreklendirirdin. N’oldu şindi Muharem?

– Bi şey olduğu yok be Sadık. Aklım kayıp getdi işde.

– Meraklanma, şu ana gadar her şey eyi getdi. Bence işin zor gısmını geçtik sayılır. Şu Torosları da bi aşak gerisi golay. Aklına kotü şeyler getirme gardaşım.

İkindi vakti yemek ve dinlenme molası verdiler. Muharrem, kavunun birini çıkından çıkarıp kesti. Peynir, kavun ve ekmekten oluşan yemeklerini büyük bir iştahla yediler. Sularını içtiler. Vurup kafayı yattılar. Kısa süre sonra, derin bir uykunun sarmalında, dünya ile ilişkileri kesilmişti.

İlk önce Muharrem uyanmıştı. Ortalık sessiz ve zifir karanlıktı. Rüzgâr durmuş, ağaçlar kıpırtısız, onlar da derin bir uykuya dalmıştı sanki. Çamların dalları arasından sızan ay ışığı ancak birkaç metre kadar bir çevrenin görebilmesine yetiyordu. Muharrem doğrulup, bir süre etrafı dinledi. Uykusunda, şimdi hiçbirini hatırlıyamadığı, karma karışık rüyalar gördüğünü anımsadı. “Hayırdır işallah” dedi kendi kendine. Sonra Sadığı dürterek uyandırdı.

– Sadık oğlum, hadi uyan artık. Nerdeyse zabah olacak. Getme vakdı.

Sadık isteksizce doğruldu, gözlerini oğuşturdu, esnedi, gerindi;

– Ne zabahı Muharem yav. Her yer zifiri garannık. Belki gece yeni başlıyo, nerden biliyon ki zabah olduğunu?

– Neyse, yörümemiz ilazım. Hadi canım gardaşım. Erken galkan yol alır, erken evlenen…

– Eyi bakalım, o zaman biz de birez yol alalım.

Sekizinci Bölüm

İki saat kadar bir süre yürüdükten sonra ortalık aydınlanmıştı. Biraz daha yürüdüklerinde ağaçların seyreldiği kayalık bir alana geldiler. Güneş karşı tepelerden, altından bir tepsi gibi, ışıklarını dört bir yana saçarak kendini gösterdiğinde bizimkiler kayaların arasından sekerek, düşe kalka yürümeğe çalışıyorlardı. Birden, kayalıklardan; “Gıpırdamayın, olduğunuz yerde galın” diye yüksek perdeden bir haykırışla irkildiler. Eyvah! dedi Muharrem. “Bunnar eşgiyalar. Yakalanmıyak Sadık” dedikten sonra hızla aşağı doğru koşmağa başladı. Sadık önce Muharrem’e, sonra sesin gelgiği yöne baktı. İki kişi gördü kayaların arasında. Biri tüfeğini üzerlerine çevirmişti. Ne yapacağını bilemez halde donup kalmıştı. İki el silah sesi duydu. Kafasını çevirdiğinde Muharrem’in yüzüstü yere kapaklandığını gördü. Yanına koşmak için hamle yaptı. Aynı ses yine; “Gıpırdarsan sen de mermiyi yersin. Olduğun yerde gal” komutuyla birlikte, olduğu yerde donup kaldı. Muharrem’in yanına gitmesi gerektiğini, biliyor, bunu çok istiyordu. Gidemedi, yerinden kıpırdayamadı. Silahlarını Sadığa doğrultmuş iki kişi Sadığın yanına kadar geldiler. Birisi yürümeğe devam ederek, yerde boylu boyunca hareketsiz yatan Muharrem’in yanına kadar indi. Muharrem’i omzundan tutarak çevirdi. “Ölmüş bu” dedi. Üstünü şöyle bir aradı, sonra birkaç adım uzağa savrulmuş olan çıkını eğilip aldı. Tekrar arkadaşının yanına döndü.

Sadık olayın şokunu atlatamamıştı. Silahlı iki kişinin talimatıyla, onların bir adım kadar önünde yürüyerek kayaların arasından bir mağaranın önüne geldiler. Biri Sadığın başında beklerken diğeri mağaranın, eğilerek girilebilen kapısından içeri girdi. Bir süre sonra geri dödü. Tüfeğinin ucuyla Sadığın içeri girmesini işaret etti. Sadık eğilerek, çetenin bu iki elemanı ile birlikte mağaradan içeri girdi.

Girdikleri bölüm, küçük bir oda büyüklüğünde, duvarları düzgün olmayan, zeminine kilim ve çul serilmiş, karşılıklı duvar diplerine, arkalrına halı yastıkların konulduğu minderler döşenmiş, tavan yüksekliği normal bir insan boyunda olan, girişin sağ ilerisinde başka bir bölüme geçiş sağlayan, kayadan oyulmuş bir boşluktu. Minderlerin üzerinde kıvrılmış vaziyette uyuyan iki kişi vardı. Bir kişi de girişe yakın ayakta duruyordu. Üçü bir, bu bölmede eğlenmeksizin, ikinci geçitten eğilerek öteki tarafa geçtiler. Burası da girişteki odanın iki katı kadar genişlikte, yine yerler ve duvar dipleri halı, kilim ve minderlerle döşenmiş durumda bir başka oda gibi görünüyordu. Orta yerde, taşlarla dama oynayan iki kişi ve yüzüstü uyumakta olan bir kişi vardı. Diğerlerine benzer bir geçitten geçerek bu odayı da terk ettiler.

Girdikleri bu son odada iki iskemle, derme çatma bir masa, masanın arkasında derisi yer, yer yırtılmış bir koltuk ve koltukta oturan iri, yarı, palabıyıklı birisi vardı. Adam, karşısına diktikleri Sadığı şöyle bir süzdü. Yerinden kalktı, Sadığın önüne kadar yürüdü, elleri arkasında, sırıtarak tam karşısında durdu.

– Hoş geldin aslanım. Adın ne senin bakıyım?

– Sadık.

-Sadık, sen akıllı birinme benziyorsun. Arkadaşın gibi apdallık edip gaçmıya çalışmamışın. Seninle eyi annaşacağaz. Yeterki sözümden çıkma. Benden ve de buradan kaçmayı, göçmeyi de aklından sil. Sonra yine gorüşeceğez. Şimdilik bu gadar.

Adam yanıdakilere;

– Karnını doyurun, dinlensin. Arkadaşını da bi çukur kazıp gömün. Açıkda, ortalıkda kalmasın. Hadi çıkın şimdi.

Sadık, bir şey söylemek için yeltendi, “Ağam…” der demez adam;

– “Konuşma bitdi, dışarı.” diye gürledi. Sadık ürkek, çaresiz, diğer iki kişinin itip kakması ile birlikte, girdikleri delikten çıktı.

Sadık mağaradaki odacıklardan birisine getirilip bırakıldı. Mağaradaki her odacık, tepedeki bir delikten ışık alıyordu. Giren ışık bu küçük mekânları aydınlatmağa yetiyordu. Bu sessiz, taş odada Sadık tek başına şaşkın, üzüntüden perişan, ne yapacağını bilemez bir durumda, kafasını ellerinin arasına almış, içinden taşıp gelen acı ve kederle, sessizce ağlamağa başlamıştı. Çete reisi olduğunu düşündüğü adama, arkadaşının cenazesini usulünce defnetmeye izin vermesini isteyecekti. Ama bunu söylemesine izin vermemişti. Muharrem’i nasıl gömeceklerdi kim bilir? Belki de gömmeyecekler, ardından bir fatiha bile okumadan, bir çukura yuvarlayıp bırakacaklardı. “Muharem’in gurda, guşa yem olmasına seyirci galamam. Komülüp, komülmediğini gormem, bilmem ilazım. Bunnarda Allah, kitap gorkusu, vijdan azabı namına heç bi şey yok. Her şey beklenir bunnardan. Benim Muharem’in cesedini gormem gerek. Başında bi Fatiha okumam gerek. Helallık almam gerek” diye kendi kendini yeyip, bitiriyor, bu hiç beklemediği acıyla baş etmeye çalışıyordu. İçeri, bir elinde iki domates, bir salatalık, diğerinde ekmek ve peynir olan birisi eğilerek girdi. Elindekileri Sadığa uzattı. Sadık oralı olmayınca yanında yere bıraktı.

– Al bakıyım şunnarı. Garnını doyur. Derdine yanmıya soğna devam edersin Sadık Efendi. Benim adım Selim. Bi şey isdersen bana söyle. Tamam mı gardaş? Gorüşürük.” diyerek odadan çıktı.

Hayli zamandır midesi boş olmasına karşın Sadığın tek lokma yiyecek hali de, iştahı da yoktu. Eşkıya Selim’in getirdiği yiyeceklere elini bile sürmedi. O uğursuz iki mermi sesi kulağından, Muharrem’in yere kapaklanışı gözlerinin önünden gitmiyordu. Muharrem’i düştüğü yerden kaldırmak için yanına koşamamıştı. Yanına kadar gidip onu sırtüstü çeviren eşkıyanın, “Bu ölmüş” demesine karşın Sadık, Muharrem’in ölmemiş olabileceğini düşünüyordu. Yanına gidebilse, ona yardım edebilse belki kurtarabilirdi. Ama o an yerinden kıpırdıyamamıştı. Kendisi de vurulmaktan, ölmekten korktuğu için mi yapmamıştı, yapamamıştı bunu? Yoksa şaşkınlığından, ne yapacağını bilemeyişinden mi öyle olmuştu? Kafasında durmadan çarpışan bu düşünceler ve yüreğinde bir kor gibi yanan, onu param parça eden bir acıyla göz pınarları dolup taşıyordu. Yüzükoyun, oturduğu çulun üzerine uzandı.

Akşama kadar Sadığın yanına gelen olmadı. Arada bir yan odalardan gelen gürültüler, konuşmalar duysa da bu caniler çetesi ile ilgili hiçbir bilgiye sahip değildi Sadık. Kendisi ile ilgili ne karar aldıklarını, bırakıp bırakmayacaklarını, bırakmazlarsa burada nasıl tutacaklarını düşünmeye başlamıştı. Kaçmağa yeltendiğinde öldürmekten çekinmeyeceklerini biliyordu. Kendilerine faydası olmayan birini, boşu boşuna beslemiyecekleri de açıktı. O halde ona ne yapacaklardı? Kendisinden nasıl yararlanmayı düşünüyorlardı, nasıl kullanacaklardı? Bırakıp gitmesine izin verirler miydi? Öyle olsa, kimseye bir zararı dokunmamış olan, Muharrem’i neden vurup öldürdüler? Yanıtını bilmediği, bulamadığı o kadar çok soru vardı ki kafasında. İçindeki ateş yetmiyormuş gibi bir de bu düşünceler, bu sorularla yoruluyor, bitkin düşüyordu.

Güneş batıp, mağaranın odaları karanlığa gömülürken eşkıyalardan biri, odalardaki kayadan oyularak, içine idare lambası konulmuş aydınlatma sistemini çalıştırdı. Elindeki kibrit kutusundan çıkardığı kibritlerle idarelerin fitillerini birer, birer tutuşturdu. Ortalık yeniden aydınlandı. Sadık, ihtiyaç gidermek için nereyi kullandıklarını sordu lamba yakıcıya. “Dışarı çıkacaksın, nöbetci sana gosderir” diyerek öteki odaya geçti. Sadığın sahiden boşalmağa ihtiyacı vadı. Kalktı, kapıya yürüdü. İçlerinde üçer, beşer kişinin bulunduğu odaları geçti, dış kapıya ulaştı. Kapının önündeki, nöbetçi olduğunu tahmin ettiği, silahlı biri Sadığı durdurdu. Sorununu öğrenince onu kayaların arkasında, gözden ırak bir yere götürdü. Görebileceği bir yerde Sadığın işini görmesini bekledi. Birlikte mağaraya döndüler.

İki gün boyunca Sadık yalnızca ihtiyaç gidermek için mağaradan dışarı çıkabilmişti. Çıktığı zamanlarda fark ettirmemeğe çalışarak çevreyi, yapılan işleri, nöbet durumlarını, kaçma olanağı bulunup bulunmadığını araştırdı. Mağaranın arka tarafı ve sol yanı geçilmesi olanaksız dik kayalıklardan oluşuyordu. Ön ve sağ taraf ise her an nöbetçilerin kontrolunda bulunuyordu. Sonunda ne gündüz, ne de gece, kimseye görünmeden buradan kaçmanın hiç kolay olmadığı sonucuna vardı. Tevekkülle başına gelecekleri beklemeye, hele de, öldürülme riski çok yüksek olan, kaçma girişimine asla kalkışmamaya karar verdi.

İkinci günün akşamı, Sadığın yanına gelen biri, “şefin emri var, sen de herkes gibi yemekhaneye geleceksin. Hadi bakıyım, peşimden yürü” diyerek Sadığı yemekhaneye götürdü.

Yarım düzüneden fazla bölmeden geçtikten sonra, diğer odalara göre oldukça büyük bir odaya girdiler. Odanın ortasında birbirine paralel durumda, tahtaları kabaca yan yana çivilenerek oluşturulmuş iki masa, yine benzer tahtalarla masalara, iki yanlı olarak, tutturulmuş oturma yerleri olan yemekhane dedikleri yerdi burası. Masaların birinin en başında koltuğumsu, üzerinde halı minder olan bir sandalya duruyordu. Çete mensupları ikişer, üçer giriyorlardı yemekhaneye. Kısa bir süre sonra iki masa da doldu. Sadık gözucuyla, göz kararı çetenin sayısını anlamağa çalıştı. Tahminen kırk kişiye yakın görünüyordu sayıları. Tabii bunlara dışarılarda nöbet tutanlar dahil değildi. İki kişi masalara su, ekmek ve yemek servisi yapıyordu. Akşamın menüsü etli nohut ve çoban salatadan ibaretti. Masa, her dört kişiye büyükçe bir sahan, olmak üzere düzenlenmişti. Yemekler masaya konulduğu halde kimse yemeğe uzanmıyordu. Servis tamamlanmıştı ki, şef içeri girdi, herkesi selamladı, baş taraftaki koltuğa oturdu. “Afiyet olsun arkadaşlar” diyerek yemeğe başladı. Herkes adeta yemeğe saldırdı. Hızlı davranamayanların, sonunda yavan ekmekle karınlarını doyurmak zorunda kaldıkları Sadığın gözünden kaçmadı. Yemeğin ardından masalar hızla boşaldı. Şef, muhtemelen yardımcısı olan, yanındaki birisine, “Şu yeni çocuğu bana getir” emrini vererek yemek odasından ayrıldı.

Sadık, on dakika kadar sonra şefin kaşısındaydı.

– Tekrar hoş geldın delikanlı. Adın Sadık’dı, öyle mi? Otur bakıyım şu iskemleye.

Sadık saygılı, çekingen bir şekilde şefin gösterdiği sandalyaya bir emanetçi gibi tünedi.

Şef, yeleğinin cebinden tütün tabağını çıkardı, bir sigara sardı, Sadığa sıgara içip içmediğini sordu. “Gullanmıyom” yanıtını alınca da “Bundan sonra da gullanmamanı tavsiye ederim” dedi. Kapının dış yanında bekleyen nöbetçi koşarak geldi, şefin sigarasını yaktı, hemen yerine döndü. Şef sigarasından bir nefes çekti, başını kaldırarak dumanını tavandaki açık deliğe doğru üfledi. Sadığa döndü,

– Şu hikâyenizi bi anlat bakalım. Buralarda ne arıyodunuz? Arkadaşın ‘dur’ ihtarına neden uymayıp da ölümü bahasına gaçmak istedi? Neden, kimden gorkuyordunuz. Kimden gaçıyordunuz? Kimselerin geçmeğe cesaret edemediği bu dağlarda ne işiniz vardı? Bütün bu sorulara doğruca, dürüstçe cevap vermeni istiyom. Hadi şimdi öt bakıyım.

Sadık hikâyesini anlatmadan önce çekingen bir tavırla;

– Ağam, sana bi şey dememe müsaaden var mı?

– Nedir diyeceğen şey? Söyle hadi.

– Ağam, vurulan arkadaşımım mezeri başında Guran okumak isdiyom, heç olmazsa bi fatiha okumak isdiyom. İzin ver n’olur? Elini ayağanı öpüyüm ağam.

– Arkadaşının vurulmasına üzüldüm. Gendi apdallığı yüzünden olmuş. Şimdi sen sorularıma cevap ver. Onu daha sonra düşünürüm. Hadi annat şimdi.

Sadık, ailesinden başlayarak tüm serüvenini anlattı. Reis bazen gülümseyerek, bazen kahkaha atarak, bazen de üzgün, kızgın, somurtarak dinledi. Sadık, “işde böyle, benim ağnadacaklarımın hepisi bu. Ağnadacak başga bi şey yok” diye hikâyesini sonlandırdı.

– Demek sen de asger gaçağısın. Bu iyi. Şimdi sen de beni dinle: Benim adım Memiş. Buralarda ‘Çakal’ diye bilirler beni. Bu çetenin reisiyim. Bu çete benim. Kırk altı adamım var. Seninle kırk yedi oldu. Adamlarımın yarıdan fazlası asger gaçağı. Yakalanıp, tekrar asgere gitmek isdemiyolar. Bu gayalıklarda nasıl yaşadığımıza gelince; Birinci işimiz, düzdeki kervanlara basgın vermek. Yüklü bi kervandan galdırdıklarımız bize bigaç ay rahatca yetiyo. İhdiyaç halinde de çevre köylere de basgına gitdiğimiz olmuyo değil. Köylere mecbur galmadıkça ilişmiyoruz. Gönderdiğim adamlarıma iyi davranmaz, isdediklerimi vermezlerse o zaman garşılarında kim var, hatırlatıyom. Bu dağlarda başga çete gurupları da var. Fakat hemen hepsi benden çekinirler. Benim bölgeme zinhar girmezler. Ben bu çeteyi guralı üç yıl oldu. Ben kendim de asger kaçağıyım. Hapisden gaçan iki arkadaşla beraber, üç gişi kurduk bu çeteyi. Başlarda candarmayınan sık sık çatışdık. O iki arkadaşdan biri, bi çatışmada öldü. Öteki yaşıyo, benim yardımcım. Bugüne gadar yedi gayıp verdik. Her yıl daha da büyüdük, güçlendik. Bu dağlarda bizi alt edecek bir güç yok halıhazırda. Belli olmaz, bi gün bakarsın bu dağların tek hâkimi olurum. Candarma yerimizi biliyo. Üsdümüze gelmiye cesaret edemiyo. Bi kere kuşatmıya kalkdılar. İki gün mevzilerimizden çıkamadık. Sonunda iki ölü vererek çekilmek zorunda galdılar. O zamandan beri, neredeyse iki yıl geçdi, buralara uğradıkları yok. Zaten Osmanlının halı da hal değel. Memleketde eli silah dutan kim varsa asgere alıyo. Duyduklarımıza göre hiçbir harbi de gazanamıyomuş. Bütün cepelerde bozguna uğruyolarmış. Çepelerden kaçabilen asker dağlara çekiliyo. Çete kuruyolar, çetelere katılıyolar. Evine dönemiyo, n’aapsın ki? Dönse hemen yakalanıp tekrar cepeye sürülüyolarmış. İşde ben de bu garibanlara kucak açdım. Elemanlarımın çoğu asger kaçağı.

Yanımda bey gibi yaşayıp gidiyolar. Adamlarımın hiçbiri, kovsam bile, benden ayrılıp gitmez. Sağ salim bu dağları aşıp gitmek de zaten mümkün değidir. Ölüme gitmektir bile, bile. Sen akıllı birine benziyorsun. Buradan ayrılarak kendini ataşa atmazsın. Sülük Selim, okuma yazma bildiğini söyledi. Güvenimi gazanırsan seni yanıma yardımcı alırım. Rahat edersin. Bu akşama gadar sana izin veriyom. Akşamüstü gel bana kararını bildir. Kalmaya karar verirsen, şu üsdündekileri çıkaracaksın. Sana verecekleri kıyafeti giyeceksin. Hadi şimdi git, Sülük Selimi bul. Ne gerekiyosa o yapar.

Sadık yeni giysileri, omzuna dolayıp bağladığı, atmış tane mermi içeren, fişekliği ve mavzer tüfeğiyle kayalıklarda ilk nöbetini tutuyordu. Çakalın çetesinde kalma kararını vermekte çok zorlandı. Bu kararı verirken, bir süre burada kalıp kendine gelmesi gerektiğini düşünmüştü. Muharrem olmadan, tek başına bu çetin yolculuğu sürdürmesinin olanaksız olduğunu, çakalın dediği gibi, bile bile ölüme yürümek olduğunu düşünmüştü. İleride elbet önüne daha iyi fırsatlar çıkabilirdi. Zaman içinde daha sağlıklı karar verme olanakları bulabilirdi. ‘Kesin ölüm’ anlamına gelen çeteden ayrılmak fikri ne aklında, ne de gönlünde yer buldu. “Keşke Muharrem yaşasaydı da bunları onunla tartışsaydım.” diye geçirdi kafasından. O an, içine bir acı gelip oturdu. Kor gibi yakan bu acı, gözlerinden yol bulup tıpır, tıpır yağmur gibi boşandı. Muharrem’in ölmüş olduğuna bir türlü inanamıyordu. Bu asla böyle olmamalıydı. Nasıl oldu, neden böyle oldu anlayamıyordu. Muharrem’siz vücudunun da, kafasının da yarısı eksikti, çalışmıyordu adeta.

***

Sadığın çeteye katılmasının üzerinden bir ayı aşkın bir zaman geçmişti. İki güne bir, yarım günlük nöbet tutmak dışında yapılacak iş çok azdı. Günaşırı Muharrem’in mezarına gidiyor, dua ediyordu. Çetenin elemanları dama oynayarak, tavla oynayarak, daha çok da uyuyarak vakit öldürüyorlardı. Birkaç tane av meraklısı da ormanda ava çıkıyordu. Akşamüstü birkaç keklik, sülün, bazen bir tavşanla dönüyorlardı. Eli boş döndükleri de oluyordu. Ormandaki uygun ağaçlardan yararlanarak, barfiks vesaire gibi, kol ve vücut kaslarını geliştirme egzersizleri yapanlar vardı. Sadık bu sonuncu etkinliği benimsedi. Her gün yarım saat kadar vücut geliştirme çalışmalarını aksatmadan yapmağa karar verdi. Tavla oynamasını öğrendi. Bu oyunu çok sevdi. Çetedekilerin ‘Memo’ diye ünledikleri Kütahyalı Mehmet’le hergün iki parti, bazen üç, tavla oynuyordu. Başlarda hep yenilse de artık arada bir yenmenin zevkini tatmağa başlamıştı. Sonuç olarak Sadık, uzun zamandır tatmadığı, özlemini çektiği rahat bir yaşama kavuşmuştu. Geçici bir süre, çeteden ayrılıp eve dönme düşüncesini beyninin arka taraflarına itti.

Eylül ayının başlarında bir gün, akşam karanlığı basmak üzereyken Çakal çeteyi toplantıya çağırdı. Nöbetçiler dışınde herkes mağaranın önünde toplandı. Kısa bir süre bekledikten sonra Çakal mağaradan çıkarak, mağrur bir eda ile çetenin karşısında durdu. Herkesin duyabileceği bir ses tonuyla,

– Arkadaşlar, bir saat kadar önce aldığım bi malumata göre bu gece sabaha garşı aşağı yoldan böyük bi kervan geçecek. Her zaman olduğu gibi on tane atlı, on beş de piyade, pusuya yatıp kervanı basacağız. İşe yarar ne varsa galdıracağız. Gece yarısından hemen sonra gözcüler yerini alacak. Kervan görünür görünmez bizi haberdar edecek. En yakın bi konuma geldiğinde kesgin nışancılar muhafızları etgisiz hale getirecek. Atlılarla piyadeler birlikte kervanı kuşatacak. Yirmi kişi arkada takviye birliği olarak hazır bekliyecek. Mecbur kalmadıkça, gereksiz yere adam kurşunlanmıyacak. Bunları niye tekrar, tekrar söylüyom, biliyorsunuz. Hata isdemiyom. Görevini aksadanın canına okurum. Sonra elindeki listeyi yanında duran birine uzatarak,

– Kimlerin nerede görevlendirildiğini yüksek sesle oku, duysunlar.

Diyerek biraz yana çekildi. Otuzlu yaşlarda gösteren ve Çayır Hamdi diye ünlenen reisin yardımcısı listeyi alıp, önce bir göz gezdirdi, sonra başladı okumağa;

– Böyük Ahmet, çopur Sami… Bu saydıklarım süvari birliği. Haçır Musa, Guzucu Mahmıt… Bu saydığım on beş gişi atlılarınan beraber hareket edecek. Gevrek Hamdi, gara Yusuf… Bu yirmi gişi de tetikde, yedekde bekliyecek. Yerini ağnamamış olan varısa sorabilir. Hepisi bu gadar. Listeyi adamın elinden geri aldıktan sonra Çakal topluluğa dönerek,

– Herkes vazifesini öğrendi. Akşam yemekden sonra herkes ona göre hazırlığını yapsın. Hadi dağılın şimdi.

Sadığın ismi listeden,’Yeni çocuk Sadık’ diye okundu. Yedekte bekleyecek olan yirmi kişinin arasındaydı. Sabahın ilk ışıklarıyla Adana taraflarından gelip, kuzeye doğru yol alamakta olan kervan toz bulutları arasında göründü. Yol, kayalıkların altındaki ormanın alt sınırının üçyüz, dörtyüz metre kadar aşağısından geçiyordu. İki keskin nışancı, yola en yakın ağaçların arasında, siper almışlardı. Ormanda pusuya yatmış olan çete, kervan hizalarına yaklaşıncaya kadar hiçbir harekette bulunmadı. Çakal’ın ormanda yankılanan “Saldırın” emriyle atlılar ve yayalar var güçleriyle kervanın üzerine hücuma geçtiler. Kısa bir süre sonra kervandan silah sesleri duyuldu. Üzerlerine gelmekte olan eşkıyayı görüp ateş etmeğe başlamışlardı. Karşı ateşin başlaması gecikmedi. Keskin nışancılar, çeteye ateş eden silahları kısa sürede susturmayı başardı. Sadık, bulunduğu yerden, atlı iki kişinin kervanı bırakıp, geldikleri yöne doğru, dörtnala kaçtığını gördü. Kervan kuşatıldı. Sadığın da içinde bulunduğu gurup, bir işaretle birlikte, harekete geçip kuşatmaya katıldı.

Kervanın yanında yedi kişi vardı. Kaçan iki kişiyle beraber dokuz kişi. Bunlardan altı tanesinin, kervanı korumakla görevli, muhafızlar, diğer üçünün mal sahibi ile yardımcıları olduğu anlaşılıyordu. Çatışmada iki muhafız vurulmuştu. Vurulanları inceleyen bir çete mensubu Çakal’a, vurulanlardan birinin ölmüş olduğu söyledi. Diğeri de kasığından yediği mermi ile ağır yaralı durumda, kanlar içinde, inleyerek, önlerinde yerde yatıyordu. Geriye kalanlar, silahlarını yere bırakmış olarak, elleri havada, çakalın karşısına sıralanmışlardı. Çakal;

– Keşge heç karşı koymasaydınız. O zaman ne bi adamınız ölür, ne de yaralanırdı. Pisipisine gitdi adamcağaz. Belki öteki de ölecek. Karşı koydunuz da eyi mi oldu yani şindi? Yanındaki yardımcısına dönerek,

– Arayın eyice şunnarın üslerini, işe yarar ne varsa alın.

– Kervancılardan orta yaşlı, sakallı, çelimsiz biri;

– Ağam, gusurumuza galma. Biz sizi bilemedik, bi gaç gendini bilmez çapılcı sandık. Bizi bağaşla. Bu malları Gayseri Asgeri Birliğine gotürüyoduk. Hepisi de değersiz şeyler. Heç birimizde para, pul yok. Malı teslim edince paramızı alacağıdık. Boşu, boşuna aramış olacaksınız.

Kervan, öküzlerin çektiği iki kağnı, bir at arabası, bir düzüne kadar deve, bir o kadar da katırdan ibaretti. Hepsinde de taşıyabilecekleri kadar yük vardı. Çakal’ın emriyle yükler yere indirildi. Kervanın yükünün çoğu çuvallrdan ibaret görünüyordu. Çakal, kervancılara verdiği emirle, bütün çuvalları tek, tek açtırdı. Çuvallarda kurufasulye, nohut, mercimek, pirinç, kuru hurma ve keçiboynuzu vardı. Katırlardan indirilen balyalardan, toplar halinde çok miktarda kabut bezi, onar top mintanlık ve asker elbisesi kumaşı çıktı. Bunlardan başka iki balya kıyılmış, sarılmağa hazır tütün, bir miktar kahve ve şeker vardı. Çakal, ganimetine şöyle bir göz attıktan sonra kervancıya dönerek alaylı bir gülümsemeyle;

– Demek mallar değersiz şeyler. O zaman elinden aldığım için üzülmezsin, değel mi? Bu değersiz mallarını alıyom, sizin canınızı bağışlıyom. Bu da benim size kıyağım olsun. Katırları bırakın, öteki hayvannarınızı alıp tozolun burdan. On dakka içinde yok olmazsanız olacakların sorumlusu ben olmam. Süreniz başlamışdır, hadi bakıyım.

Kervandakiler apar, topar yaralı adamı kağnılardan birine taşıdılar, geriye dönüp geldikleri yönde, yola koyuldular. Öyle hızlı yol alıyorlardı ki gerçekten, on dakika sonra, arkalarında bir toz bulutu bırakarak, ateş menzilinden çıkmışlardı.

Çakal, yardımcısına;

– Malları en fazla bi saat içinde buradan kaldırıp ormana taşıyın. Atları ve katırları taşıma işinde kullanın. Malın tamamı akşam olmadan depolanmış olacak, annaşıldı mı? Mağaraya döndüğümde her şeyin yerli yerinde olup olmadığını tek, tek kontrol edeceğem. Eksik veya yağnış bi şey gormeyim. Hadi herkes iş başına şimdi. Biriniz gedip bana atımı getirsin. Çevrede biraz dolaşacağam.

Dedikten sonra, iki kalçasının üzerindeki tabancalarını sırayla kılıflarından çıkartıp, toplarını çevirerek mermilerini kontrol etti, tekrar yerlerine koydu. Getirilen atın sırtına bir hamlede yerleşerek, kuzeydoğu yönünde, ormana doğru atını mahmuzladı. Kısa bir süre sonra da gözden kayboldu.

Çakal gittikten sonra, yardımcısı Hüsam’ın talimatları doğrultusunda iş bölümü yapan çete elemanları, öngörülen süreden daha kısa zamanda, malların bulunduğu yerden kaldırılıp, ormanın içine naklini sağlamışlardı. Çakal’ın, malın ormana bir an önce taşımasını istemesinin nedeni, yoldan gelip geçebilecek olan kimselerin gözünden, olup biteni uzak tutmaktı. Gerçi görülseler de Çakal’ın umrunda bile değildi, ama laf, söz işitmek istemezdi. Bunu sağladıktan sonra aceleleri kalmıyordu. Atlarla taşınan çuvallar, doğrudan mağaranın önüne kadar götürülüp bırakıldı. Yüklerini boşaltan atlar dinlenmeğe bırakıldı, bu sefer katırların ormana taşımış olduğu çuvallar, yine katırlara yükleyerek mağaraya taşınmaya başlandı. Böylece akşam olmadan taşıma işi sona ermişti.

Bu olaydan iki gün sonra Çayır Hamdi, dama oynamakta olan Sadığı yanına çagırdı. Reisin kendisini görmek istediğini söyledi. Sadık, “Hemen mi?” diye sorunca da “Hemen, seni bekliyo” diyerek birlikte mağaraya girdiler. Çayır Hamdi kendi odasına geçti. Sadık da Çakal’ın odasına yöneldi.

– Gel bakıyım çocuk. Nasılsın? Buradaki hayata eyice alışdın mı? Canını sıkan bi şey var mı? Söyle, varsa icabına bakalım.

– Esdafullah İreyisim. İrahatım yerinde. Gendi evimde bile bu gadar irahat olmadım. Herkeş bana eyi davranıyo, Allah senden ırazı olsun.

– Sana bi vazife veriyom. Depoya gideceksin, orda ne var, ne yok hepisini tek, tek sayıp defdere kaydedeceksin. Bundan sonra deponun sorumlusu sen olacaksın. Oruya giren, çıkan ne olursa olsun senin bilgin dahilinde olacak. Bu iş bugüne kadar doğru düzgün yapılmadı. Bundan sonra her şey düzenli olacak. Ayda bi, gelip bana depoya girenin, çıkanın raporunu vereceksin. Ağnaşıldı mı evlat?

– Ağnadım kumandanım.

– O zaman şimdi git, yardımcım Hüsamı bulup bana getir. Hadi toz ol.

– “Başüsdüne efendim.” diyerek selam verip ayrıldı. Az sonra yardımcıyla beraber tekrar reisin karşısındaydı. Çakal yardımcısına kararını anlattıktan sonra;

– Sadığa yeni bi defder, divit, okka ver. Deponun yanında bi yer hazırlat, devamlı orda kalacak. Deponun tek sorumlusu olacak. Hazırda masa, isgemle yoksa marangoz hemen yapsın. Eski defderi de bana getir. Bundan böyle bu çocuğa nöbet de yazılmasın. Şimdilik bu kadar. Hadi hemen iş başına. Ha! Sadık, depoda işlerin bitince haber ver. Gelip göreceğem, tamam mı?

Sadık iki gün boyunca, gec vakitlere kadar çalışarak depoda ne var, ne yok tek, tek elden geçirdi. Malları cinslerine göre sınıflandırdı. Kuru erzakı, yaş meyve- sebze kasalarını, hazır giyecekleri, kumaş toplarını, yedek çul ve kilimleri, temizlik malzemelerini, alet- edevatları, yedek tüfekleri, el bombalarını, mermi sandıklarını ayırdı, tek, tek saydı, deftere kaydını yaptı. Belirlediği yerlere geçici olarak koydu. Bu işi bitirdikten sonra marangozhaneye gitti. Marangozlardan birini alıp depoya getirdi. Yapılmasını istediği rafların yerini göstererek neleri nereye koyacağını anlattı. Bu rafları en kısa zamanda istediğini söyledi. Marangoz ustası Sadığın özgüveni ve kararlı tavırları kaşısında biraz şaşırdı. İçinden, “Geleli iki gün oldu, tavırlarına bak şunun, gören de Çakal’ın sağ kolu sanacak” diye geçirdi içinden. Elindeki katlanır, ağaç metre ile gerekli ölçümlerini yaptı, cebinden defterini çıkardı, kulağının arkasına sıkıştırdığı sabit kalemi alarak gerekenleri yazdı.

– “İsdediklerin yarın ağşama hazır olur. Ertesi gun de malzemeyi buruya getirir, rafları gurarız.” diyerek çıkıp gitti.

Sadık malzemeleri raflara yerleştirdi. Erzak çuvalları zeminde olmak üzere ağırlıklarına, hacımlarına, cinslerini göre raflara düzgün bir şekilde yerleştirmişti. Yerleri de temizledikten sonra Çakal’a, işlerin bittiğini söylemek için çıktı. Kapıdaki nöbetçiye birazdan döneceğini söyleyerek uzaklaştı.

Çakal depoya girdiğinde gözlerine inanamadı. Her şey beklediğinden de, umduğundan da daha mükemmel görünüyordu. Dönüp Sadığa sarıldı, yanaklarından öptü.

– Aferim sana çocuk. Sen düşündüğümden de akıllı ve beceriklisin.

Sadık kayıt defterini de açararak, malların kayıtları nasıl yaptığını gösterip açıkladı.

– Bundan böyle depoya giren, çıkan her şeyin bilgisini, isdediğiniz zaman beni çağardıp oğrenebilirsiniz efendim.

– Hepsi çok eyi olmuş. Bu hep böyle devam etsin. Senden bi şey daha isdiyeceğem. Nöbet tutmalarda sık sık hır gür oluyo. Sana isim listesi versem, kimsenin kimseye hakkı geçmiyecek şekilde bu nöbet işini de bi düzene koyabilir misin?

– Yapabilirim herhal. Siz bana lisdeyi verin, bakıyım bi.

– Temam o zaman, şimdi benimle geliyorsun, sana listeyi veriyorum. Yapıp bitirdiğinde bana getiriyorsun. Oldu mu koçum?

Sadık, Çakal’ın çetesinde dördüncü ayını doldurmak üzereydi. Çetenin sevilen, sayılan, sözüne güvenilir, kafası çalışan bir üyesi olmuştu. Birçok çete mensubu, değişik konularda kendisine akıl danışıyor, düşüncesini soruyordu. Ayrıca usta bir tavla oyuncusu olmuştu. Sık, sık tavla turnuvaları yapıyorlardı. Sadık iki kez, turnuva birincisi için konulan, beşer gaymelik ödülü almayı başarmıştı. Bu süre içinde, dört adet köy, başlarında Çakal olmak üzere bir düzüne atlı eleman tarafından ziyaret edilmiş, vermekle yükümlü oldukları vergileri tahsil edilmişti. Bu köylerden, ikisi asker kaçağı olan üç yeni eleman daha çeteye katılmış, mevcutları elliyi aşmıştı. İki yeni kervan baskını yapmışlar, bu baskınlarda daha ziyade, yükte hafif pahada ağır olanları kaldırmışlardı. Baskınlardan birinde sadece iki yaralı olmasına karşı, diğerinde, ikisi kevan muhafızı, birisi yolcu olmak üzere üç kişi ölmüştü. Bu soygunlardan sonra Sadığın deposu ağzına kadar dolmuş, adım atacak yer kalmamıştı. Çakal kış çıkıncaya kadar yeni bir baskın yapılmayacağını, ailesi en çok iki günlük mesafede olanların ana, baba, varsa çoluk, çocuğunu görmek için on beş gün iznli sayılacağını söyledi. Bundan faydalanarak ailesini görmek isteyen sekiz kişi çıktı. Çakal onları, ceplerine yeterli harçlık koyarak, yolcu etti.

Sadık böyle bir fırsatı dört gözle bekliyordu. Ama ailesinin Yozgat’ta olduğunu Çakal çok iyi biliyordu. İzin alması imkansızdı. Buraya gelmeden önce Muharrem’le uğradıkları son köyü hatırladı. Hüseyin Dede’yi anımsadı. Çakal’ın huzuruna çıkarak;

– Ağam, biliyonuz benim ayilem Yozgat’da. On beş gunde oruya gidemem. Emme Şıhlar Koyünde böyük amcam oturuyo. Şıhlar buruya bi gunnük yolda. İzin verirsen Emmimi, guzennerimi gormek isdiyom ağam. Buruya gelirken iki gun yannarında galdıydık. Beni tekrar gorünce çok seviniller.

– Bak Sadık oğlum, sen eyi bi çocuksun. Geldiğinden beri çok eyi işler yapdın. Benim sağ golum olmaya en yakın adamımsın. Seni gaybetmek isdemiyom. Gidişde veya dönüşde başına bi şey gelmesinden gaygılıyım. Bu dağlarda en böyük tehlike başga çetelerin eline düşmek. Öyle bi şey olursa başına ne geleceğeni bilemem. O yüzden bence burada galsan senin için daha guvenli olur. Emme ille de getmek isdiyom diyosan sen bilin. Ben seni asla üzmek istemem.

– Yolu eyi biliyom ağam. Benim uçun siz heç endişelenmeyin. Goreceksiniz, sağ salim gedip döneceğem. Yeterki siz izin verin.

– Sana güveniyom Sadık. Zaten benden ayrılıp memlekete gitmeye galkışman çok anlamsız olur. Sizin oralardan çok böyük göçler olmuş. Aileyin hâlâa yerinde galmış olması, hatda koyün yerinde duruyo olması zayıf bi ehdimal. Eğer çetelerin eline düşmeden bu dağları aşabilirsen, büyük bir ihtimalle, Yozgat’a varamadan candarmıya yakalanırsın. Bence memlekete getmeyi aklının ucundan geçirme. Bu akıllı bi karar olmaz senin için.

– Yani izin veriyonuz mu ağam?

– Sen akıllı bi çocuksun. Nerelerin, nelerin tehlikeli olduğunu bilirsin. Çok dikgatli ol. Seni gaybedersem üzülürüm. Hadi, şimdi yıkıl karşımdan.

– “Allah sizden razı olsun. Ne muradınız varısa versin.” diyerek Çakal’ın eline sarılıp öptü. Çakal, gülümserek sadığın sırtına iki şaplak indirdi,

– “Hadi yolun açık olsun, sağlıcakla gedip gelesin evlat. Biraz daha oyalanırsan kararımdan cayacağam, haberin olsun.” diyerek mağaraya, odasına yöneldi, uzaklaştı.

Sadığın içi içine sığmıyordu. Kalbi yerinden fırlayacak gibi çarpıyordu. Çeteden bu kadar kısa sürede, bu kadar kolay kurtulabileceğini hiç düşünmemişti. Çayır Hamdi’nin anlattıklarına göre, Çakal istemeden çeteden ayrılmağa kalkışmak, ölmek demekti. İki sene önce çetede, geçimsizliği yüzünden tutunamayan Arif adında biri kaçmağa soyunmuş, Çakalın, bütün kaçış yollarına saldığı atlılar tarafından, birkaç saat içinde yakalanarak derdest edilip getirilmiş ve kurşuna dizilmişti. Bu ve buna benzer anlatılan olaylar, o güne kadar, Sadığın kaçma umudunu ortadan kaldırmıştı. Fakat şimdiki durum çok farklıydı. On beş gün kimse kendisini arayıp sormayacaktı. Bu kadar bir sürenin sonunda, bir terslik olmazsa, Sadık buralardan, Çakal’ın erişemeyeceği kadar uzaklarda olacatı. Çete içinde ve Çakal’ın nezdinde ne kadar sevilse, sayılsa da burada bir geleceği olmasını asla düşünmedi Sadık. Bütün umudunu şartların müsait olacağı bir zamanın oluşmasına bağlamıştı. O zaman işte şimdi gerçek olmuş, elinin altında ona gülümsüyordu.

Sadık hazırlıklarını tamamladıktan sonra, samimi görüştüğü birkaç arkadaşıyla vedalaştı, yakında tekrar görüşeceklerini söyleyerek ayrıldı. Önce, iki başına birer kapak taşı diktiği, toprak bir tümsekten ibaret olan, Muharrem’in mezarına gitti. Mezarın başucuna diz çökerek;
“Canım kardeşim, seni bu yaban yerde bırakıp gitmek zorundayım. Beni affet. Keşke yine beraber olsaydık. En çok neye üzülüyorum, biliyormusun? Seni vuran, burada yatmana sebep olan katilin cezasını çekmemiş olmasına. Bazen mizacıma lanet okuyorum. İntikam alma duygum sanki körelmiş. Böyle bir duyguyu bugüne kadar tatmadım, duymadım. Yani intikamını almak için hiçbir çabam olmadı. Bunun için de beni affet kıymetli arkadaşım. Yaşadığım sürece seni hiç unutmayacağım. Eğer yaşarsam ve fırsat bulursam Sivas’a gidip aileni bulacağım. Onlara kavuşmak için nelere katlandığını, nasıl çırpındığını anlatacağım. Ruhun şadolsun. Rahat uyu aziz kardeşim. Allaha ısmarladık. Hoşça kal Muharrem.” sözleri kendinin bile duyamadığı bir mırıltı şeklindeki ses tonuyla dudaklarından döküldü. Bunları söylerken, bir kere daha gözyaşlarına ve hıçkırıklara boğulmaktan kendini alamadı.

Dokuzuncu Bölüm

Sadık hem mevsimin son sıcaklarından korunmak, hem de birileri tarafından görülme olasılığını en aza indirmek amacıyla daha çok geceleri yürüyordu. Yolculuğu hâlâ ormanın içinde sürdürüyordu. Yol giderek dikleşiyor, yer yer duvar gibi dik kayalıklara sarıyordu. Sadık, usta bir dağcı gibi buralarda yol almayı başarıyordu. Yanında, bir sırt çantası, yeterli mermisi olan bir mavzer tüfeği ve su bulduğu her yerde doldurduğu matarası vardı. Ayrılırken yanına aldığı yiyeceği bitmişti. Bugün çeteden ayrılışının dördüncü günüydü. Henüz bir tehlikeyle karşılaşmamıştı. Gündüzleri, özellikle de kuşluk vakti ile ikindi vakti arası gözlerden uzak, korunaklı bir ağaçlıkta ya da mini bir mağarada uyuyarak dinleniyordu. Şansından o günlerde gökyüzü masmaviydi. Ayın olmadığı zamanlarda yıldızlar gecelerı kısmen de olsa aydınlatabiliyordu. Gece yürüyüşü esnasında Sadık fazla bir sıkıntı çekmiyordu.

Güneş batıdaki tepelere doğru eğildiğinde Sadık, hem yiyecek bir şeyler bulabilmek, hem de yol almak için, mavzerini de ateş etmeğe hazır tutarak, yola koyuldu. Hava kararmadan bir av hayvanı vuramazsa, gece bunun mümkün olmayacağını biliyordu. Onun için gözlerini dört açıp avına odaklanmıştı. Alaca karanlıkta kayaların arasında silahlı iki kişi gördü. Bir kayanın arkasına geçip sipere yattı. Adamların kendisini görüp germediklerinden emin değildi. Gördülerse üzerine geleceklerini adı gibi biliyordu. Bir süre kıpırdamadan bekledi. Adamların hareketlerini izledi. Kendisini görmediklerine hükmetti. Kayaların ve çam ağaçlarının siperinde oradan uzaklaştı.

Sadık, yürüyüşü sırasında birkaç kere daha silahlı eşkiyalarla karşılaştı. Onlara görünmemek için elinden geleni yapıyordu. O ana kadar da bunu başarabildi. Silahla avlanmanın çok tehlikeli olduğunu fark etmişti. O düşüncesinden vazgeçti. Acıktığı zaman, kayalıklarda bulmakta sıkıntı çekmediği, değişik yabani meyvelerle karnını doyuruyordu. Yolu sık, sık tırmanılması imkânsız, yüksek ve dik kayalıklarla kesiliyordu. O zaman bir geçit bulmak için sağa ya da sola, saatler süren yürüyüşler yapmak zorunda kalıyordu. Bir haftadan beri tırmanmasına karşın, dağı aşmak için daha ne kadar tırmanması gerektiğini kestiremiyordu. Geceleri oldukça soğuk olmağa başlamıştı. Gece boyunca kırağı düşüşünü fark edebiliyor, hatta görebiliyordu. Neyse ki devamlı yürüdüğünden, soğuktan fazla etkilenmiyordu. Bir ya da en fazla iki gün içinde dağın öte yanında olmayı umuyordu.

Güneş doğarken ormanın üst sınırına ulaşmıştı Sadık. Artık önünde, kayaların arasında bitmiş çalılar ve otlardan başka bitki bulunmayan bir alan uzanıyordu. Tatlı bir eğimle yükselen arazide iki saat kadar yürüyerek zirveye ulaştı. Birkaç yüz metre kadar aşağılarda başlayan, yine uçsuz bucaksız ormanlar görünüyordu. İçinde, kimbilir nasıl tehlikelerin, tuzakların, bilinmezliklerin gizlendiği çetin bir yolculuk onu bekliyordu. Sadık bir taşın üstüne oturdu, çevresinde vızıldaşan böcekleri, bulabildikleri son çiçeklerden kovanlarına mevsimin son balını taşıma çabası ve telaşı içindeki arıları, düzenli bir devinim içinde yuvalarına kışlık erzaklarını taşıyan siyah, sarı, irili ufaklı karıncaları, arada bir durup dilini çıkararak çevresini kolaçan eden, sonra hızla uzaklaşan kertenkeleleri, yavrularını yanlarına alarak onlara yaşamı öğretmeğe çalışan, o çalıdan bu çalıya doluşarak yiyecek bir şeyler arayan serçe sürülerini vb. hayranlıkla izledi. Uykusu geldiğinde, çantasını yastık yaptı, tüfeğini kollarının arasına alıp bir kayanın duldasına uzandı.

Sadık, gördüğü tatsız bir rüyanın etkisinde, tedirgin ve keyifsiz bir şekilde uyandı. Rüyasında Muharrem’in, mezarından doğrulup, “Sadık beni bu dağ başında bırakma, kurda kuşa yem olmak isdemiyorum.” diye yalvaran bir eda ile ellerini kendisine doğru uzattığını görmüştü. Gerçekmiş gibiydi rüyası. Onu gömenlerin mezarı derin kazdıklarını düşünmüyordu Sadık. Bir çakal, kurt ya da sırtlan kokuyu alıp onu, gömülü olduğu yerden kolayca çıkartabilirdi. Fakat artık yapabileceği bir şey yoktu. Arkadaşına karşı ne kadar vefasız olduğunu düşündü. “Ölen ben olsaydım Muharem benim yapdığımı yapmazdı” dedi içinden. Gözleri doldu. Güneş batmak üzereydi. Sadık yüksek sesle kendi kendine, “Haydi oğlum Sadık, getme zamanı” diyerek kalktı, yola düştü.

***

Çeteden ayrıldıktan beri on dört gün geçmişti. Sadık Torosları aşmıştı. Önemli bir sorunla karşılaşmadan buralara kadar gelebilmiş olması onu cesaretlendirmiş, sevindirmiş, umutlarını güçlendirmişti. Artık önünde uzanan arazi küçük tepeler, düzlük alanlar şeklindeydi. Çevrede, birbirlerine en çok bir saatlik mesafede bulunan, köyler görünüyordu. Sadık bir süre, görülme olasılığını azaltmak düşüncesiyle, dere yataklarından yürümeyi tercih etti. Fakat birileriyle konuşmaya şiddetle ihtiyacı vardı. Nerede olduğunu bilmiyordu. Ne yana gitmesi gerektiğini bilmiyordu. Memleketin durumunu bilmiyordu. Daha bilmediği, merak ettiği birçok şey vardı. Bu düşüncelerin etkisiyle yakınındaki bir köye uğramağa karar verdi. Tüfeğini dere kenarındaki bir çalının içine gizledi. Bulmakta sıkıntı çekmemek için işaret koydu. Sol tarafında, bir tepenin yamacına kurulu, birkaç kilometre kadar uzaklıkta görünen, küçük bir yerleşim yerine yöneldi.

Köyün girişine yakın, bastıkça toz fışkıran bir yolun kenarında, alçak seviyede, gelişigüzel örülmüş taş duvarların arkasında birkaç sığırın otladığı, bahçe mi, tarla mı olduğu belli olmayan bir alanda, beli neredeyse doksan derece bükülmüş bir dede, bastonuna dayanarak yola doğru yürüyordu. Sadık duvardan atlayıp yanına vardı.

– Selamün aleyküm dede. Ne yapmak isdiyosan bana söyle, sana yardım ediyim.

– Şu duvarın üsdüne oturmak isdiyodum evladım, sağolasın. Yardım etmesen de olur. Gendim üsdesinden gelirim evelallah. Geldim zaten.

– Olsun, ben ginede goluna dayanıyım, gel hadi şöyle. Otur şuruya.

Adam oflaya, puflaya, duvarın taşlarından birinin üzerine çöktü. Sadık adamın elini öpüp alnına götürdü, yanına oturdu. Dede Sadığı baştan aşağı şöyle bir süzdükten sonra;

– Sen bizim koyden değelsin. Gorünüşüne bakılırsa buralardan da değelsin. Nerelisin? Buralarda ne arıyon? Nerden gelip nere gediyon? De hele bakıyım.

– Ben Yozgat’lıyım dede. Çukurovaya çalışmıya getdiydim, şindi geri dönüyom.

– Yayan mı dönüyon bunca yolu evladım? Yörüyerek bu yol biter mi? Delimisin sen?

– Bulduğum zaman gamyona, arabıya, gağnıya, ata, eşeğe de biniyom. Bazen da böyle yörüyerek devam ediyom. Ben sana başga şeyler sormak isdiyodum dede. Evela bana buranın nere olduğunu bi söyle. Ben şindi nerdeyim?

– Benim adım İriza(Rıza), burada bana çolak İriza derler. Elli iki yaşındayım. Burası Aksaray’a bağlı Hasanlı koyü. Aksaray buruya dört saat çeker. Köyümüz yirmi üç hane. Guccük bi koydür.

– Bütün yaz boyunca, Çukurovada çalışırken dünyayınan alakamız kesildiydi. Melmeketde ne olup bitdiğinden heç haberimiz olmadı. Her yerde harp oluyo dediler. En son, Osmanlı ordusunun yenildiğini duyduk. Sen neler duydun, neler biliyon bana ağnadır mısın dedeciğim?

– Bizler de fazla bi şey bilemiyok evlat. Koyde genç erkek nufus galmadı. Hepisini toplayıp asgere aldılar. Geri dönen de olmadı. Ara sıra cenderme gelir koye. Garagol yakınımızda. Buraya mesafesi yarım saat ya var, ya yok. Sorsak da cenderme heç bi şey ağnatmaz bize. Senede bir, iki kere asger gaçağı aramak için geliller. Bi de asgellik çağına gelen varısa onu almıya gelirler. Bu yaşında seni asgere çağarmadılar mı? Nasıl gurtardın yakayı da Çukurovaya çalışmıya gidebildin ki?

– Asgere aldılar, almaz olular mı da çarpışmada yaralandım dedeciğim, çürüğe çıkartdılar. Vücudumda iki gurşun daşıyom. Dokdur raporuyunan eve yolladılar, iki yıl oldu. Çok şukür şindiye gadar bi şey olmadı. İşallah böyle devam eder.

Sadık, birçok kere yalan söylemiş olsa da, hâlâ, yalan söylerken yüzünün kızardığını hissediyordu. Fark edilmemesi için, kafasını yere eğerek konuşuyordu. Rıza Dede;

– “Benim vucudumda da bi gurşun var evlat. Aha tam şuramda. Elini sürersen eline gelir.” diyerek, sol omzunu gösterdi. Birden, bir şey hatırlamış gibi Sadığın yüzüne baktı;

– Bana bak deligannı, ne zamandır yörüyon bilemem emme yorgun olduğun aşikâr. Buradan bize gidek. Bu gece eyice bi diğnen. Benim garı domatisli bulgur pilavı bişireceğedi. Yanında goyun yoğordundan bi de çalkama yapar, afiyetle yerik. Evde iki de gız torunum var. Kimse seni irahatsiz etmez. Gozel bi uyku çekersin. Zabahınan da yola çıkarsın. Hariye, benim gocagarı, seni gorünce çok sevinecek.

– Sağolasın İriza dede, ben sizi irahatsiz etmeyim. Yolcu yolunda gerek. Ben gediyim.

– Ne demek irahatsız etmek. Oğlumu gormüş gibi oldum. Gelirsen garıyı da, beni de çok mutlu eden. İnsannarı sevindirmek sevapdır evladım.

– Pekala, seni gırmak isdemem. Bi geceliğine galıyım.

– Biri senin emsal, öteki ondan dört yaş böyük iki oğlum varıdı. İkisini de asgere aldılar. Böyük oğlumun, Çanakgale’de şehit olduğu haberi geldi geçen senenin sonunda. Ötekinden de dört yıldır heç haber alamadık. Nerdedir, sağ mıdır, ölü müdür heç bi bilgimiz yok. Anaları aklına getirdikce gozlerinden yağmır gibi döküyo. Sen ona ilaç gibi gelecesin, gör bak.

Rıza dedeyle Sadık, henüz ortalık kararmadan, sığırları önlerine katıp evin yolunu tuttular. Caminin önünden geçerken akşam ezanı okunmağa başladı, Rıza Dede;

– Sadık evladım, şurda beş dakga oturursan bi abdes alıp ağşamı gılıveriyim.

– “Epeydir heç fırsat olmadıydı. Ben de gılıyım seniğnen dede.” diyerek abdest almak için caminin çeşmesinin önüne yürüdüler.

Caminin avlusundaki oturma taşlarında oturan, ileri yaşlarda birkaç kişi vardı. Abdest boyunca Sadığı maraklı bakışla süzdüler. Rıza Dede yanlarından geçerken selam verdi. Sadığın yardımıyla dört basamak mediveni çıkarak, kalın keçeden yapılmış cami kapısından içeri girdiler. Arkalarından avludakilerden iki kişi daha içeri girdi. Camide, hocanın dışında üç kişi daha vardı. Namaz kılındı, köylüler avluda Rıza Ağa’ya misafirini sordular. Rıza Ağa, “Çukurovadan çalışmakdan dönen bi gazi deligannı. Yolu çok uzun. Bu gece misafirim olmasını ben isdedim. Haydi size hayırlı ağşamlar.” diyerek merakları giderdi. Sonra herkes evinin yolunu tuttu.

Eve vardıklarında ortalık alaca karanlık olmuştu. Hayriye Nene, kocasının yanında getirdiği genç adamı meraklı bakışlarla şöyle bir süzdükten sonra, “Hoş geldin yavrım” diye karşıladı. Rıza Dede, “Hatun bu çocuğun adı Sadık, bu gecelik bizim misafirimiz. Ben sığırları ahıra alıp, geliyom. Sen Sadığı içeri al.”

– Gel evladım, biz içeri geçek. Sen diğnenirken ben de sofrayı hazırlayım. Birezden gızlar da gelir. Gızlar dediysem, torunnarım. Böyük oğlumdan oğsüzlerim. Böyük onbir yaşında, guccük sekiz. Goyunnarı, guzuları toplamıya getdiler. Şindi geliller. Onnar da olmasa halımız yürekler acısı olurdu. Allah bahtlarını açık etsin yavrıların. Sen nerelisin Sadık yavrım? Buralarda ne işin var? Bi yere mi gediyon, birini mi arıyon? Yoksa asger misin?

Sadık Rıza Dede’ye anlattıklarını nineye de söyledi. Bir an önce eve ulaşması gerektiğini, anasının, babasının ve nışanlısının dört gözle beklediklerini anlattı. Evin bütün işlerinin, kış hazırlıklarının onu beklediğini söyledi. Rıza Dede’yi kırmamak için geceyi burada geçirmeye karar verdiğini söyledi.

Rıza Dede’den önce kızlar girdi içeri. Sadığın üzerinde yoğunlaşan meraklı bakışları ebelerinin, “Gızlar, bu Sadık Ağanız. Bu gece bizim misafirimiz. Yarın getmesi gerekiyomuş. Hadi şindi elini öpüp, hoş geldin deyin.” Birbirinden güzel, dünya tatlısı bu küçük hanımlar biraz çekingen, mahcup, başları önlerinde Sadığın önüne kadar gidip elini öptüler, “Hoş gelmişin ağam” diyerek uzaklaştılar. Rıza Dede içeri girdiğinde sofra hazırdı. Hep birlikte sofraya oturdular. Günlerdir midesine sıcak yemek girmemiş olan Sadık, domatesli bulgur pilavı ve ayranla karnını tıkabasa doyurdu.

Sadık yine karmakarışık rüyaların etkisinde keyifsizce uyandı. Ortalık aydınlanıyordu. Bir süre yatağında, gördüğü rüyaları hatırlamağa çabaladı, ucunu bir türlü yakalıyamadı. Vazgeçti. Sessizce kalktı, dışarı çıktı. Camiye kadar yürüdü, ihtiyaç giderdi, elini yüzünü yıkadı. Sabah namazından çıkan üç kişi bakışlarını Sadığa çevirmişti ki, onların yanına gelmesine, konuşmasına fırsat bırakmadan, oradan hızla uzaklaştı. Eve döndüğünde Rıza Dede sekide namazını kılıyordu. Namaz bittikten sonra dede;

– Hayırlı zabahlar Sadık evladım, yoğsa gece uyuyamadın mı? Niye erkenden ayakdasın?

– Yok dede, vallaha eyi uyudum da, çalışırken erken galkmıya alışığım. Bi de, hep erken yola çıkmıya alışdım da ondan.

– Erken galkmak eyidir çocuğum. Peygamberimizin hadisi bile var ‘erken galkın’ deyi. Ne demişler: Erken galkan yol alır, erken evlenen döl alır.

– İzin verseniz de ben yola çıksam mı acep diyom, gecikmesen mi, ne dersin dede?

– Olmaz evladım, kayfelti etmeden şurdan şuruya göndermem. Nenen de buna müsaade etmez. Hem yarım saat, bi saat erken çıksan ne fargedecek ki o gadar uzun yolda? Olmaz, birlikde gayfeltimizi edek, nenen sana bi de azık hazırlar, soğna da biz işimize, sen de yoluna gidersin.
Sadık çaresiz Rıza Dede’nin isteğine boyun eydi. Kahvaltıdan sonra gitmeyi kabullenerek sekiye oturdu.

Sadığın içinde tanımlayamadığı bir sıkıntı vardı. Gece boyunca gördüğü, ama hiçbirini tam olarak hatırlıyamadığı, rüyalar yüzünden olabileceğini düşündü. Küçük kızın gelip, sofranın hazır olduğunu söylemesiyle Sadık düşüncelerinden sıyrıldı. Hep birlikte oturup Hayriye Nene’nin yaptığı ve üzerine tereyağ eritip döktüğü yoğurt çorbasıyla karınlarını doyurdular. Sadık;

– Ben size minnet borcumu nasıl ödeyeceğem bilemiyom. Sağolun, Allah sevdiklerinize gavışdırsın, ne muradınız varısa versin. Getme vakdı geldi. Bana izin verin gayrı. Allaha emanet olun.

– Dur birez evladım, senin için bi şeyler hazırladım. Yolda acıkıncı açıp yersin.

Vedalaşma faslı başlamıştı ki kapı hızlı, hızlı vuruldu. Küçük kız gidip kapıyı açtı. Silahlı iki jandarma paldır, küldür içeri girdi. Kolunda onbaşı işareti olanı dedenin önüne gelerek;

– Ahmet oğlu Rıza sen misin dede?

– Benim evladım, bi vukuat mı var? Zabah, zabah derdiniz nedir?

– Derdimiz şu ki, evinde bi asger gacağı saklıyormuşun. Dün gece ihbar aldık.

– Benim kimseyi sakladığım filan yok be çocuğum. İşde hepimiz buradayık.

Jandarma onbaşısı Sadığı işaret ederek,

– Peki bu neyin oluyor?

– O tanrı misafiri, Çukurovada çalışmış, memleketine dönüyo. Sadece bi gece misafirimiz oldu, şindi de yola çıkmak üzereydi.

Onbaşı Sadığa dönerek;

– Kağatların varmı hemşerim? Asgerlikle ilişiğin olmadığını belegeliyebicek misin?

– Yanımda heç bi şey yok, size heç bişey ısbatlıyamam.

– O zaman bizimle garagola gelmen gerekiyo. Adın ne senin arkadaş?

– Sadık.

– Hadi şimdi Sadık, düş önümeze garakola gediyok.

Evdekiler adeta donup kalmışlardı. Ne yapacaklarını, ne diyeceklerini bilemez bir durumda arkalarından bakıp kaldılar. Rıza dede, misafirini jandarmaya kimin ihbar ettiğini adı gibi biliyordu. “Bunu Çavdar Ali yapdı.” dedi karısına. “Dün biz camideyken o da oradaydı. Pis, pis baktı çocuğa. Dünya yıkılsa bu Çavdar huyundan vazgeçmez. İşallah Sadık asger gacağa değeldir. Buralarda asger mi galdı ki gacağa olsun? Çok efendi bi çocuğa benziyodu.”
Hayriye Nine’yle birlikte, jandarmanın Sadığı bırakması için dua ettiler.

***

Ermenilerin zorunlu göçü de Osmanlının çöküş sürecini durduramadı. Ruslar hem doğudan, hem batıdan ilerlemeyi sürdürdüler. Avrupanın galip devletleri Osmanlı Devletinin paylaşılması planlarını konuşuyorlardı. İngilizlerin Ortadoğunun büyük bir kısmını, Fransızların Suriye ve Güneydoğu Anadolu topraklarını, İtalyanların Akdeniz bölgesini, Yunanlıların Ege Bölgesini topraklarına katacağı konuşuluyordu. Rusların niyeti de açıktı. Kuzey Anadolu ve Karadeniz Bölgesinde eğemen olmak istiyorlardı. Ayrıca bu devletlerin hepsinin ortak olduğu bir istekleri de Doğu Anadoluda bağımsız bir Ermeni Devletinin kurulmasıydı. Bütün bu planlar için yoğun çalışmalar, temaslar, hazırlıklar yapılıyor, her fırsatta adım, adım uygulamağa sokuluyordu.

Osmanlı İmparatorluğu yıkılmanın eşiğine gelmişti. İmparatorluk tahtına padişah Vahdettin geçmişti. Her yeni bir padişahın tahta çıkışı, kısa süren bir umut ve iyimserlik havası estiriyor, “Padişahım çok yaşa” diye halkı ayağa kaldırıyordu. Ancak tüm cephelerden gelen bozgun haberleriyle kısa sürede umutlar kararıyordu. Halkın önemli bir bölümü ülkeyi bu duruma yönetimdeki İttihat ve Terakki Partisinin getirdiğine inanıyor, padişahtan, bu duruma bir son vermesini bekliyordu. İttihat ve Terakki Partisiyle padişah arasında, bin sekizyüzlü yılların sonunda başlayan iktidar mücadelesi bir türlü sonuçlanamamış, bu durum devletin siyasi ve ekonomik olarak büyük bir çıkmaza saplanmasına yol açmıştı. 1914’te başlyan dünya savaşında Osmanlının müttefikleri, yenilgiyi kabullenip, birer birer ateşkes istemeğe başlamışlardı. Osmanlı devletinin de yapabileceği başka bir şey yok gibi görünüyordu.

İslami takvimle 1293 yılında gerçekleştiği için 93 harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus harbinin kaybedilmesiyle başlayan, Osmanlı toprakları içindeki ulusların bağımsızlık savaşları giderek başedilemez hale gelmiş, bunun en son halkası, Kafkaslar ve Doğu Anadoluda yaşayan Ermenilerin başkaldırısı olmuştu. Yüzyıllar boyu Osmanlı yanlısı bir tutum içinde olan Ermeni toplumu, Rusların toprak ve bağımsız devlet vaadiyle kışkırtmaları ve Fransızların örgütleme, silah ve para yardımlarıyla, bulundukları bölgelerde, ‘Ermenilere Hürriyet ve Bağımsızlık’ adına kurdukları Kıpçak, Boşnak gibi derneklere bağlı çeteler aracılığı ile katliamlara giriştiler. Bu katliamlarda on binlerce Türk ve Kürt, yaşlı, kadın, çocuk olmasına bakılmaksızın katledildi. Son olarak, geçtiğimiz aylarda bütün bu olaylara son vermek ve Rusların ilerlemesini durdurmak, sonra da onları Kafkaslardan söküp atmak amacıyla büyük bir sefere karar verilmiş, O günün Harbiye Nazırı Enver Paşa tarafından bizzat kumanda edilen, yaklaşık yüz yirmi bin kişilik 3.ordu harekete geçirilmişti. ‘Sarıkamış olayı’ olarak tarihimizde yer alan bu büyük harekât, kış şartlarının elverişsizliği, yetersiz beslenme ve barınma yüzünden ortaya çıkan salgın hastalıklar ve komuta kademelerindeki uyumsuzlukların sonucunda büyük bir yenilgi ile sonuçlanmıştı. Bu durumu fırsat bilen ve bundan güç alan Ermeni çeteleri yöre üzerindeki baskı ve zulümlerini artırmışlardı. Kitlesel cinayetlerin ardı arkası kesilmiyordu. Bu çetelerin yaptıkları katliamları durdurarak, asayişi ve huzuru yeniden sağlayabilecek bir güç ortalıklarda görünmüyordu. Kimsenin mal ve can emniyeti kalmamıştı. Ermenilerin gerçekleştirdiği her mezalim karşılıksız kalmağa başlamıştı. Katliamların boyutlarının artması üzerine Osmanlı hükümeti yeni bir karar daha aldı. 1 Haziran 1915 tarihinde yürürlüğe giren bir kanunla Anadoluda, isyan ve tedhiş olaylarına karışan Ermenilerin zorunlu olarak göç (Tehcir) ettirilmesine karar veriliyordu.

Öte yandan, Osmanlının en büyük müttefiki olan Almanya, son bir gayretle, çeşitli cephelerde giriştiği savaşların çoğunu kaybediyordu. Bu nedenle, Osmanlı Devletinin bütün taleplerini sürekli göz ardı ediyor, oyalama taktikleri uyguluyordu. Mevcudu iyice azalmış olan ordu, yeterli silahtan, mühimmattan ve levazımattan yoksun, bakımsız, perişan bir durumdaydı. Savaş gücü ve yeteneği neredeyse tükenmişti. Kumandanların çoğu siyasetle ilgileniyor, çeşitli entrikaların içinde, asker olmanın haslet ve niteliklerini bolca harcıyorlardı. Osmanlı devleti iki başlı bir yönetimle yönetiliyordu. Bir tarafta günü ve kendini kurtarma gayreti içindeki Saray, diğer tarafta sarayla kavgalı, beceriksiz, deneyimsiz bir İttihat ve Terakki Partisi. Böyle bir ortamda doğru giden hiçbir şey olmuyor, yapılamıyordu. Zorluklar içinde alınan Tehcir, yani Ermenilere sürgün kararının usulüne uygun olarak uygulanabilmesi bile, birçoklarının şüphe ve endişeyle karşıladığı bir durumdu.

***

Sadık, ülke tam da bu durumdayken asker kaçağı olarak yakalanmıştı. Üç gün boyunca karakolda alıkonulduktan sonra Aksaray Askerlik Şubesine sevk edildi. Asker kaçağı olduğu kesinleşince şube tarafından, yakalanmış olan başka asker kaçaklarıyla birlikte, birisi çavuş iki jandarmanın gözetiminde, Kayseri garnizonuna gönderildi. Oradan da Üçüncü orduya bağlı, karargâhı Sivas’ta bulunan, On’uncu Kolorduda, muharip birliklere katılmak üzere Sivas’a gönderildi. Bir kaçak olarak yakalanmış olmasının kendisine neye mal olduğunu, nasıl bir cezaya çarptırıldığını hiç öğrenemedi.

Sadık, Aksaray’dan birlikte yola çıkmış olduğu dört arkadaşıyla birlikte, kasım ayının ortalarına doğru Sivas’a ulaştı. Havalar iyice soğumuştu. Yakalandıktan bu yana, kendini, beklemediği böyle bir durumun içinde bulduğu için şaşkın, üzgün ve bitkindi. Bütün hayalleri, umutları bir anda yerle bir olmuştu. Bunca badirelere, imkânsızlıklara, sıkıntılara göğüs gerdikten, hepsinin üstesinden geldikten sonra içinde bulunduğu durum akıl alacak gibi değildi. Neden, nasıl böyle olmuştu kafası basmıyordu. Ara sıra, kötü bir rüya görmekte olduğu geçiyordu aklından. Başına gelenlere geçerli bir neden arıyor, bulamıyordu. Askerliği, bütün öğretilenlerle birlikte, çoktan unutmuştu. Konya’da, talimgahta öğrettikleri hiçbir şeyi hatırlamıyordu. Oysa şimdi o, belki de, yanında çarpışan acemi erlere yol gösterecek, onları tehlikelerden koruyacak, ölümden uzak tutacak usta bir asker olarak, bir muharebe meydanına gönderilecekti. Kendini bile korumaktan aciz olduğunu düşündü. Öyle çaresiz, öyle umutsuz bir durumdaydı ki.

Sadık o kışı, şehrin kuzeyinde Kabakyazı denilen yerdeki, kolorduya bağlı dördüncü tugayın garnizonunda geçirdi. Kış çok şiddetli geçiyordu. Çoğu günler, bulundukları yerden kafalarını dışarı çıkaramadan akşamı ediyorlardı. Garnizonda asker sayısı yüzün altındaydı. Onların çoğu da cephelerde, tatbikatlarda ve asayiş görevinde olan askerin ihtiyaçlarını sağlamakla görevliydiler. Ama hiçbir ihtiyacın sağlandığı filan yoktu. Ortada ihtiyacı karşılayacak ne bir malzeme, ne erzak, ne de mühimmat vardı. Nisan ayına kadar Sadık, getir, götür işleri dışında hiçbir iş yapmadan kışı geçirdi. Ortaluk ısınmağa başlayınca garnizonda da bir hareketlilik başlamıştı.

***

Hükümetin belirlediği listelerde yer alan Ermeni çeteciler, bunlara yardım edenler ya da yardım ettikleri düşünülenler, tüm aileleriyle birlikte köy köy, kasaba kasaba devşirilip, önce belli merkezlerde toplanıyor, sonra gidecekleri yerlere doğru yola vuruluyorlardı. Toplanma yerleri tam bir ‘anababa günü’ görünümü sergiliyordu. Yatak, yorgan, masa, kap kacak, ayakları bağlı kaz, tavuk, ördek ve aralarında bağrışan, ağlayan çocukların da yüklü olduğu kağnılar, at arabaları, taşıyabileceği en çok yükü sırtlamış atlar, eşekler, sığır, koyun, keçi götürebileceklerini düşündükleri ne varsa oraya taşınmış bulunuyordu. İnsanlar, nereye gittikleri hakkında bir şeyler öğrenmek için, telaş ve korku içinde o yana, bu yana koşuşturuyordu. Göçün mahiyetiyle ilgili, görevliler dahil, kimsenin bir şey bildiği yoktu.

Sadık, göç kafilelerinden birinde muhafız asker olarak görevlendirildi. Bu görev için, başlarında birer başçavuş ve birer çavuşla, iki mangadan oluşan yirmi beş kişilik bir gurup olarak Sivastan Malatya’ya hareket ettiler. Bir haftalık bir yolculuğun ardından Malatya’ya vardılar. O gece dinlenip, ertesi sabah herkes kafilesinin başında olmak üzere, yola çıkılacağı emri duyuruldu.

Sadık, dört er arkadaşı, bir başçavuş ve bir çavuşla birlikte yaklaşık yüz kişilik bir kafileyi götürmekle görevlendirildi. Kafilede onun üzerinde yaşlı erkek-kadın, en az bir düzüne on yaş altı çocuk vardı. Gerisi elli yaşına kadar olan erkek ve kadınlardan oluşuyordu. Ailelere ait de yedi adet tepeleme yüklü kağnı, üç at arabası, bir düzüne kadar at, bunun iki katına yakın eşek ve katır, yirmi kadar sığır, kırk, elli civarında koyun, keçi vardı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kafile, Malatya’dan, olağanüstü bir gürültü patırtıyla, batı istikametinde yola çıktı.

Sami Başçavuşun söylemesine göre kafile Adıyaman üzerinden Maraş’a götürülüyordu. Daha Malatya’nın çıkışında, yol boyunca toplanmış olan insanlar, kafiledekilere hakaretler, küfürler savurmağa başlamışlardı. İnsanların üzerine taş atanlar bile vardı. Başçavuşun işi ciddi tutması ve telkinleri sonucu, bağırış çağırışlar arasında, vukuatsız olarak kafile şehirden çıkmayı başardı. Yol üzerindeki köylerden geçerken bile protestolarla, yuhalanmalarla karşılaşıyorlardı. İkinci günün akşamı Sami Başçavuş, Akçadağ diye bir kasabanın yakınındaki bir ağaçlık alanda konaklama ve geceleme kararı verdi.

Konaklama yerinde, yüklerden çözülerek indirilen çullar, kilimler, battaniyeler serildi. Çocukların topladığı odunlarla ateşler yakıldı, tencereler kaynadı, sofralar kuruldu, yemekler yendi. Ateşlerin çevresinde halkalaşan anneler, babalar kaygılarını, korkularını birbirlerine aktardılar, yemeğin ve yorgunluğun ağırlığı ile battaniyelerine, yorganlarına sarınıp yattılar. Yorgun vücutlar, anında derin uykulara teslim oldular.

Akçadağ kasabasının halkı Ermeni göç kafilesinin geldiğini ve arazileri içindeki konaklama yerini biliyorlardı. Ermeni çetecilerin, kasabalarını bastıklarında, kaldırdıkları varlıklarını, yaptıkları işkence ve zulmü, kurşuna dizdikleri on iki kasabalıyı asla unutmamışlardı. Akşamüstü kasabanın en büyük kahvehanesinde toplandılar. Gece yarısı, elli kişilik bir gurup oluşturup kafileye baskın verme kararı aldılar. Hazırlıkları yapmak üzere evlerine dağıldılar.

Yatsı ezanından iki saat kadar sonra, aralarında kocasını ya da oğlunu Ermeni çetecilerin katlettiği, intikam aleviyle yanan sekiz kadının da bulunduğu kalabalık gurup kahvenin önünde toplanıp harekete geçtiler. Kafilenin çevresinde dolaşan tek nöbetçiyi yakalayıp etkisiz hale getirdikten sonra, kafile kumandanı olan Sami başçavuşu uykusunda bastırıp sımsıkı bağladılar. Kısa sürede mola yeri ağlayan, inleyen, çığlık atan, feryat eden insanlarla dolu bir mahşer yerine dönmüştü. Karşı koymağa çalışanlardan biri, kama darbeleriyle yere serildi. Bir başkası kafasına aldığı taş ve sopa darbeleriyle, kanlar içinde olduğu yere yığıldı. Karşı çıkanları kısa sürede etkisiz hale getirdiler. İşe yarar eşyalar bir tarafa ayrıldıktan sonra, her şeyi ateşe verdiler. Yanan arabalardan, kağnılardan ve ateşe verilen diğer eşyalardan yükselen alevler neredeyse kasabaya kadar olan alanı tamamen aydınlatımıştı. Bir saat içinde bütün kafilenin nesi var, nesi yok buhar olup uçmuştu. Kasabalılar, hayvanları da kapsayan ganimetleriyle birlikte, gecenin içinde kaybolup gitmişlerdi.

Bilanço ağırdı. İki kişi öldürülmüştü. On kişi kadar yaralı vardı. Sadık, olanlar karşısında şaşkınlıktan adeta dilini yutmuştu. Olanlara bir anlam veremiyordu. Hiçbir günahı olmayan bu insanlara reva görülen bu zulme karşı bir şey yapamamış olmaktan dolayı kendinden utanıyordu. Bu zavallı insanların varlıklarının ellerinden alınması, kalanların yakılıp yok edilmesi ve ağzını açanların öldürülmesi, yaralanması, silindir gibi üzerlerinden geçilmesi aklının alabileceği bir durum değildi. Dövülen, yerlerde sürüklenen insanların karşısında yerinden kıpırdamamış olması anlaşılır gibi değildi. Sönen alevlerden geriye kalan siyah dumanların arasında hayalet gibi bir süre dolaştı. Taş ocağından kaçtıktan sonra, bir Türkiye Ermenisi olan, hayatı boyunca asla unutmayacağı, hiçbir şeyin, hiç kimsenin asla unutturamayacağı Artin amcayı, mektup yazarak, kendilerine yardım etmesini istediği Arman Ağabeyi hatırladı. Onların insanlığı ile kendi öz ırkından olan bu insanların dehşetini, vahşetini karşılaştırmak bile içinden gelmedi. Bir ağacın dibine çöktü, tam bir yangın yerine dönüşmüş konaklama alanına baktı, korkuları, çaresizlikleri tavırlarına, hareketlerine yansımış olan insanlara baktı, gözyaşlarını tutamadı.

Herkes gibi başçavuş da şaşkın, üzgün ve çaresizdi. Baskıncılar gidince diğer iki asker yanına gidip iplerini çözdüler. Sami Başçavuş yerinden kalkmadan bir süre olup bitenleri anlamağa çalıştı. Bunun bir rüya, bir kâbus olmasını diledi. Ama öyle olmadığı açıktı. Kalktı, ölüleri başında ağlaşan, yaralıların kanamasını durdurmaya çalışan, yaralarını saran, yangında az hasarlı, hâlâ kullanılabilir bir şeyler arayan insanların, ağlaşan kadınların, çocukların arasında bir ruh gibi dolaştı. Tekrar bir ağacın dibine oturdu. Kafileyle Malatya’ya geri dönmek, ya da böylece yola devam etmek arasında bir karar vermesi gerektiğini düşündü. Eğer geri dönerse, olanlardan birinci derecede sorumlu tutulacağını ve derhal divanı harbe verileceğini adı gibi biliyordu. O yüzden yola devam etmekten başka bir seçenek göremiyordu. Kafiledeki insanların da kendi vereceği kararı beklediklerinin farkındaydı. Sadık ve diğer askerleri yanına çağırdı. Konuştular, ‘yürüyüşü sürdürme’ kararına onlar da katıldı.

İnsanların, yangından arta kalan, az çok kullanılabilecek durumda olan eşyaları araştırıp, derleyip toparlamaları gün ışıyıncaya kadar devam etti. Topluluk, cenazelererini kısa ve basit bir ayinin ardından kazdıkları çukurlara gömdüler. Felaketin ardından uykusuna yenilerek tekrar uykuya dalmış olan birkaç çocuk uyandırıldı. Her nasılsa gözlerden uzak kalmış dört tane koyunla iki keçiyi de yanlarına alıp, başçavuşun direktifleri doğrultusunda yeniden yola koyuldular.

Sami Başçavuş, beklenmedik bu faciadan sonra, yeni olaylara meydan vermemek için önlemler alması gerektiğini düşünüyordu. İlk kısa mola yerinde, Zafer Çavuş’a asgerleri toplayıp getirmesini, toplantı yapacağını söyledi. Az sonra, Sadık’la birlikte dört asker ve Zafer Çavuş, başçavuşun karşısındaydı. Sami Başçavuş;

– Arkadaşlar, beklenmedik feci bi olay yaşadık. Bu bölgelerde köyler, kasabalar herkes Ermenilere düşman kesilmiş. Bizim, bu insanları gidecekleri yere kadar sağ salim götürmemiz lazım. Bu bizim vazifemiz. Gece olanlar yenir, yutulur gibi değil. Nerden baksak bu bizim hatamız. Onlardan sadece biz sorumluyuz. Bize emanet edilen bu insannarı koruyamadık. Eğer bi şikâyet olursa, bu hadiseden dolayı hepimiz hapisaneyi boylarız. Bundan sonra çok dikkatli olmamız lazım. Böyle olaylarla bi daha karşılaşmamak için ne tedbir almamız gerekdiği konusunda konuşmalıyız, beyinlerimizi işletmeliyiz. Sayımız az. Gece vukubulan olaylara hem uykuda yakalandık, hem de aklımızdan böyle bir şey geçmediğinden, tedbirsiz bulunduk. Alınması gereken tedbirlerle ilgili bi fikri olan var mı?

Bir süre kimseden bir ses çıkmayınca Sami başçavuş devam etti;

– Ben diyom ki kafileyi köy ve kasabalara yaklaşdırmasak. Köylerden, kasabalardan uzak ıssız yerlerde mola versek. Ana yollar yerine tali yolları kullansak, ne dersiniz?

Sadık söz aldı:

– Başçavuşum müsaade edersen bi şey söylemek isdiyom. Bana sorarsan biz gundüzleri değel de geceleri yörüyelim. Gundüz, gozden uzak bi yer bulur diğnenir, uyuruk. Karannık basdırınca yola çıkar, zabaha gadar yörürük. Yoksa nerden yörürsek yörüyek, bizi muhakgak bi goren çıkar.

Diğer üç askerden ikisi Sadığın önerisine katıldıklarını söylediler. Başçavuş biraz düşündü, başını kaşıdı, bakışlarını “sen ne diyorsun” der gibi üçüncü askere çevirdi. O da “sen bilirsin” anlamında omuz silkince,

– Tamam arkadaşlar Sadığın dediği gibi yapacağız. Gece yürüyüp gündüz mola vereceğez. Belki böylece, kafileyi baskınlardan koruruz. Başka da bi çare görünmüyo. Sağol Sadık. Ben şimdi kafileyi toplayıp bu yeni yürüyüş planını onlara da bildiriyim.

Sadık ve arkadaşları ailelere, başçavuşun bütün kafileye söyleyecekleri olduğunu, gösterdikleri yerde toplanmalarını söylediler. On dakika içinde herkes belirtilen yerde hazırdı. Sami Başçavuş bir kayanın üzerine çıktı;

– Olanlardan dolayı ne kadar üzgün olduğumu, nasıl utanç duyduğumu söylememin bi anlamı olmasa da şu an yapabileğim bi şey yok. Acınızı ve endişelerinizi biliyorum. Keşke bunların hiçbiri olmasaydı. Daha ilk molada başımıza bunların gelmiş olması hepimizi büyük bi şoka soktu. Bi daha böyle durumlarla karşılaşmamak için ne yapılabilir, buna bakmamız lazım. Arkadaşlarla toplandık ve bi karar aldık. Gündüz yürüyüşlerinin her zaman için tehlikeli olduğuna karar verdik. Onun için bundan böyle geceleri yürüyüp, gündüzleri ıssız yerlerde konaklayarak dinlenecek ve uyuyacağız. İçinizden daha iyi bir fikri olan varsa onu da dinlemeye hazırım.

Bir süre bekledi, kimseden bir ses çıkmayınca;

– Biliyorum, eşyalarınızı ve erzakınızı kaybettiniz. Yangından kurtarabildiğiniz ne varsa onlarla yetinmek zorundasınız. Her şeyinizi idareli kullanın ve uyanık olun. Gözünüz, kulağınız ve bahtınız açık olsun. Söylüyeceklerim bundan ibaret.

Sami Başçavuş, kimselerin uğramıyacağını düşündüğü, iki tepenin arasındaki kuru bir dere yatağında, ikindi vakti mola verdi. Akşam karanlığına kadar orada kalacaklarını, herkesin dinlenmesini, gece boyunca yürüyebilecek gücü toplamalarını söyledi. Zafer Çavuş’a, “iki er nöbet tutsun. Ben uyanamazsam, karanlık basmadan beni uyandır.” diyerek dere yatağında bir yarın gölgesinde, kumların üzerine uzandı.

Sadığın bulduğu çözüm oldukça işe yaramış gözüküyordu. Üç günden beri sürdürdükleri gece yürüyüşlerinde hiçbir tehlikeyle karşılaşmadılar. O uğursuz gece yaralanan insanlardan sadece biri henüz ayağa kalkamamıştı. Diğerleri fazla bir yardım almadan yürüyebiliyorlardı. Kafilenin en büyük sorunu yiyecek sıkıntısı çekmeleriydi. Erzak diye bir şey kalmamıştı ellerinde. Üç günden beri her gün bir koyunu kesip, herkese birer lokma et vererek ayakta kalıp yürümeyi sürdürmüşlerdi. Bugün de, sabahın ilk ışıklarıyla, çevrede yiyecek bulmak için araştırmaya çıkan askerler, tarlalardan yürütebildikleri taze soğan, pancar yaprağı, turp, ıspanak, gibi sebzelerle, erik, kaysı, kiraz gibi meyveleri ve de yenilebilecek ne buldularsa, birkaç sefer yaparak mola yerine taşımış, insanların midelerine birkaç lokma fazladan yiyecek girmesini sağlamışlardı. Ancak önlerindeki arazi yapısı, bundan böyle bu tarz olanaklar sunacak gibi görünmüyordu.

Altıncı günün sonunda ellerinde ne bir koyun, ne de keçi kalmıştı kesip yemedikleri. Yedinci gün sabahtan itibaren genci, yaşlısı, ıssız yamaçlarda, kayalıkların arasında yiyecek bir şey aramağa çıktılar. Mevsimin yaza yaklaşmış olması açık arazide yiyecek bulabilmeyi kolaylaştırıyordu. Tanıdıkları otların yapraklarından, köklerinden yaptıkları yemekleri yediler. Anneler çocuklarına yedirdiler. O gece yürüyüş sırasında midesi ağrıyan, midesi bulanan, karnı ağrıyan, ateşlenip başı ağrıyan çocuklar olduysa da önemli bir sorun yaşamadılar. Ama ekmek olmadığı için pek çok insan açlık çekiyordu. Sadık bu konuda epeyce bir deneyime sahip olduğundan çok fazla etkilenmiyordu. Arkadaşlarıysa, Sadığın gözünü kırpmadan yediği şeylere burun kıvırıyor, şimdilik aç kalmayı yeğliyorlardı.

Sekizinci günün ikindi vakti, mola yerinde herkes uykunun tam ortasındayken, kafile yine bir baskın yedi. Nerden çıktıkları, nasıl haber aldıkları bilinmeyen kırk civarında atlı, ellerinde patlamağa hazır silahlarla, nöbetteki iki askeri etkisiz hale koyup, birkaç dakika içinde kafileyi kuşattılar. Uykularından uyanan insanlar ya sessiz, kıpırdamadan, bir şok havasında oldukları yerde kaldılar, ya da daha çok kadınlar olmak üzere, çığlıklar atarak, koruma içgüdüsüyle çocuklarına sarıldılar, onları kanatlarının altına sakladılar. Başçavuşu ve Sadık’la beraber diğer askerleri el ve ayaklarından bağlayıp, tekmeleyerek bir hendeğe kaktılar. Kafilenin içine dağıldılar. Yirmi civarında genç ve daha ileri yaşta erkeği ayırıp bir hendeğe topladılar. Üzerlerini aradılar, bir şey bulamadılar. İçlerinden biri, “Yapdıklarınızı yanınıza bırakacağımızı mı sanıyodunuz, kafirler.” diye gürledi. Sonra da, bu aynı adamın işaretiyle, gözlerini kırpmadan bu insanların üzerine kurşun yağdırdılar. Bir dakika içinde hepsi kanlar içinde yere serilmişti. Aralarında geçen konuşmalardan, Sadık bunların bir Kürt çetesi olduğu sonucuna vardı. Çeteciler guruptan ayırdıkları dört kadını yanlarına alıp, birkaç dakika içinde kayboldular.

Ayakta kalanlardan birisi başçavuşun ve diğer askerlerin bağlarını çözdü. Sadık ve arkadaşları uzun süre olanların etkisinde, yerlerinden kalkamadılar. Mola yerine tam bir ölüm sessizliği çökmüştü. Kafileden geriye kalanlar büyük bir şok içindeydiler. Çocuklarına sımsıkı sarılmış annelerin dehşet içinde kıpırdayan dudaklarından, bildikleri dualara sığındıkları anlaşılıyordu. Hiçbir şey düşünemeyen, düşüncelerinde bunun bir rüya, bir kâbus olmasını umanlar, bunu dileyenler vardı aralarında. Çevresine boş, boş bakanlar, bir ruh gibi gezinen yüzleri kâğıt beyazı kadınlar, hendeğin arkasına gitmek, orada neler olup bittiğini görmek isteyen, ama dizlerinin bağı çözülmüş gibi yerinden kıpırdayamayan yaşlı adamlar, olanları kavrayamamış, ancak kötü bir şeyler olduğunu hissederek annelerinin sımsıkı saran kollarının arasında, korku içinde saklanan çocuklar, mola yerinin yürekler acısı tablosunu ortaya koyuyordu. İri damlalar halinde başlamış olan yağmur, yürekleri yakan bu dehşet tablosunu yükseklerden izleyip, etkisinden kurtulamamış olan, gökyüzü varlıklarının gözyaşları gibiydi.

Sadık kendine geldiği zaman bu görevi daha fazla sürdüremeyeciğini düşündü. Elinden, insanların ölmesini, acı içinde kıvranmasını, perişan hallerini izlemekten başka bir şey gelmediğinin bilincindeydi. Olanlar ve olabilecekler karşısında tamamen yararsız ve çaresizdi. Burada olmasının bu insanlara hiçbir faydası olmuyordu. Bu zorunlu göçlerin nedenini de tam olarak anlayabilmiş değildi zaten. Bu insanlar, yüzyıllardan beri bu topraklarda barış içinde, kardeşlik içinde yaşayıp, bu günlere gelmişlerdi. Şimdi neyi paylaşamıyorlardı? Ne olmuştu da bu hale gelmişlerdi? Bu zulmü kim yönetiyordu? İnsanlar neden bu kadar acımasız olmuşlardı? Kafasında dolaşan bu sorulara mantıklı bir yanıt bulamıyor, aklını oynatacak gibi oluyordu. İçinden, avazı çıktığı kadar bağırmak, isyanını haykırmak geliyordu. Başçavuşun yanına gitti. Kendilerine verilen muhafızlık görevinin ne kadar anlamsız olduğunu anlatmağa çalıştı. Başçavuş, çok üzgün olduğunu ve görevi sürdürmek zorunda bulunduğunu söylemenin dışında, Sadığın kafa karışıklığını ve endişelerini giderecek hiçbir şey söylemedi. Sami Başçavuş, bu kötülüklere yol açan sebebin, yıllardır Anadoluda sürüp giden Ermeni mezalimi olduğundan, Sadığın haberdar olmadığını bilmiyordu. Bununla beraber masum insanların, intikam uğruna bu şekilde katledilmelerini asla doğru bulmuyor, bu vahşetten milleti adına utanç duyuyordu. Ayrıca, soğukkanlı ve metin davransa da verilen görevi başaramamış olmanın büyük üzüntüsünü yaşıyordu.

Sadığın böyle bir görevi sürdüremeyeceğine dair inancı ve düşüncesi giderek bir ‘sabit fikir’ haline gelmişti. Kaçma hayalleri kurmağa başladı. Sami Başçavuşa giderek, şu an nerede olduklarını sordu. Başçavuş çantasından bir harita çıkartıp bir süre inceledikten sonra,

-Maraşa bir günlük mesafedeyik Sadık. İki yanımızdaki şu dağlar ‘Ahırdağı’ olarak görünüyo haritada. Akcadağ’da baskına uğramasaydık şimdi belki Maraş’da olacakdık. Kafile kumandanı olarak, artık ne yapacağımı ben bilmiyorum, sen biliyor musun? dedi. Hüzünle Sadığın gözlerine baktı. Sadık, bu bakışlardan gözlerini kaçırdı. Zira bir an başçavuşun, aklından geçenleri okuduğu hissine kapılmıştı. Ateş bastığını ve yüzünün kızardığını hissetti. Dönüp uzaklaşırken başçavuş arkasından seslendi;

– Sadık arkadaşlara haber ver, eli kazma, kürek tutan kim varsa toplasınlar, ölüleri gömelim. Onları açıkta bırakamayız.

– “Başüstüne kumandanım.” diyerek uzaklaştı Sadık.

***

Ermenilerin, İttihat ve Terakki yönetiminin çıkarttığı bir yasa ile yürürlüğe sokulmuş olan bu zorunlu göçü, Anadolunun birçok yerinde uygulanmağa başlatılmış ve oldukça zor şartlarda, denetimden uzak bir şekilde sürdürülüyordu.

Göç eylemi çok büyük sıkıntıların, acıların, dramatik olayların, aile facialarının yaşanmasına vesile oldu. Asırlardır yaşadıkları topraklardan, kardeşlik duygularıyla birbirlerine bağlı komşularından, evlerinden, bağlarından, bahçelerinden koparılarak bilinmedik diyarlara sürülen aileler, aç susuz yollara vuruldu. Geçtikleri bölgelerde, bütün yol boyunca, yerel halkın aşağılamalarına, saldırılarına, baskınlarına maruz kaldılar. Pek çoğu ülkesine, devletine bağlı olan bu masum insanlar büyük bir çile ve ızdırap içinde öldüler. Pek çoğunun cesedi öldükleri yerde kuşa, kurda yem oldu. Olağanüstü olumsuz koşullara dayanabilen ya da şansı yaver gidenler olmakla birlikte, göçe başlayanların ancak yarısı menzile ulaşmayı başardı. Pek çok Ermeni aile Suriye, Irak, Ürdün vb. yeni topraklarına vardıklarında anne, baba ya da çocuklarının, en az bir kısmını, kaybetmiş durumdaydı. Birkaç yıl devam eden bu göçün sonunda, kimine göre beş yüz bin, kimine göre bir milyon Ermeni öldü.

Yaşadığı bu olayların geçmişteki nedenleri hakkında bir bilgisi yoktu Sadığın. Aynı olayların benzerlerinin Ermeni çeteciler tarafından Türklere karşı gerçekleştirildiğini bilmiyordu. Bu yüzden karşılaştığı olaylar onu çok üzmüş, yaralamıştı. Bu güzel insanların böyle hunharca katledilmesine, beyninde yankılanan, bitmeyen bir çığlıkla isyan ediyordu. Bunu önleyemediği için kahrediyor, bir çıkış arıyor, ama bulamıyordu. Çaresizlik içinde debeleniyordu.

***

Sadık gece nöbeti sırasında karanlıktan yararlanarak, tüfeğini ve üzerindeki bir, iki fazlalığı nöbet yerinde bırakıp görev yerinden firar etti. Nereye gittiğini bilmeden, ortalık aydınlanıncaya dek yürüdü. Güneş tepelerden, kanla yıkanmış bir tepsi gibi, kendini gösterdiğinde, çoğu nadasa bırakılmış tarlalar bitmiş, küçük tepeciklerle bölünmüş çalılık bir arazi başlamıştı. Bir keçiyolundan yürüyüşünü sürdürdü. Aklındaki ilk konu, üzerindeki asker elbisesinden kurtulmaktı. Aksi halde, en kısa sürede asker kaçağı olarak yakalanacağını biliyordu. Bu kıyafette herhangi bir yerleşim yerinin yakınından bile geçmesi çok tehlikeliydi.
Yarım saat kadar daha yürüdükten sonra güneydoğu yönünde, sağ taraftaki bir tepenin yamacına yerleşmiş kırk, elli haneli bir köy gördü. Köye uğramağa karar verdi. Nerede olduğunu, ne yana gitmesi gerektiğini bilmek istiyordu. Kaçak olduğunun anlaşılmaması için, hava oldukça serin olmasına karşın, asker kabutunu, ceketini, kep’ini ve çantasını çıkarıp kayaların arasına gizledi. Köylülerden gerekli bilgileri edindikten sonra dönüp, bıraktıklarını geri alabileceğini düşünüyordu. Aylardan recep (temmuz) olmasına karşın hava oldukça soğuduğundan bu giysilere ihtiyacı vardı.

Köyün girişinde Sadığı ilk karşılayan, havlayarak üzerine hışımla gelen birkaç köpek oldu. Sadık, yol kenarındaki bir söğüt ağacına sırtını vererek onların yatışmasını bekledi. Kısa bir süre sonra da, köpeklerin ısrarcı havlamalarının nedenini merak edip avlusundan dışarı çıkan bir ihtiyarın, köpekleri hedef alan, seslenişi üzerine kuyruklarını sallayarak adama doğru dönüp uzaklaştılar. Sadık biraz ürkek, biraz mahcup adımlarla adamın yanına yürüdü. Bir süreden beri yalan söylemeğe alıştığından, fazla sıkıntıya girmeden, içinde yalanların da yer aldığı bir diyaloğu başlattı:

– Selamün aleyküm dayı, eğer müsaade buyurursan sana soracaklarım var, müsaaden var mı?

– Helbet de evladım, müsaade senin, ne isdersen sor. Evela gir içeri hele. Bu gılıkta üşürsün, bu gunnerde havalar eyice serinnedi. Ocağın başına otururuk, hemi ısınırsın, hemi de ne soracağısan sorarsın. Hadi gir şindi içeriye. Neyimiş derdin, ağnıyalım bakalım.

– Sağolasın dayı. Ben sizi irahatsız etmeyim. Soracaklarımı burada da sorsam olur. Allah senden raz’olsun.

– Yoo çocuğum, burada, avlunun dışında gatiyen olmaz, senin heç bi sorunu cevaplamam. Gir hele içeri, bi nefes al, birez diğnen, soğna ne diyeceğsen dersin. Hadi bakıyım, ben onu bunu diğnemem.

Adam önde, Sadık arkada avlu kapısından içeri girdiler.

Avlunun bir yanında, kışın hayvanların yemesi için, tahta bir barınak içine tepilmiş kuru ot yığını, onun yanında, köydeyken Sadıkların da dağdan kesip kağnıyla taşıdıkları ve daha çok ateş tutuşturmakta kullandıkları karaçalı yığını, onun da yanında duvar gibi örülmüş duvar boyunda tezek yığını