Baba Bugün Dağlar Yeşil Boyandı

Bir sanat yapıtı ya da folklor öğesi, oluştuğu toprağın ekonomik koşullarından ayrı tutularak incelenemez. Her ikisi de o ekonomik koşullarda var olur. Türküyü de bu gerçekten uzak tutamayız. Halkın yaşadığı ekonomik koşullar, türkülerdeki özü belirler. Zaten hayat şekillerini belirleyen de ekonomi değil midir? Yoksulluğu, zenginliği belirleyen bu öz değil midir? Ekonomideki yansıma, acının belirlenmesinde belirleyicidir haliyle.

Peki, o ekonominin yansımasında incelik ne haldedir?

Zor koşullarda inceliği yakalamak zordur. Çünkü ağır yaşam koşulları, inceliği de yok eder. Ara ki bulasın. Ama yine de inceliği, yaşatan birileri çıkıyor. Hem de acının en büyüğünü yaşayan sıradan biri tarafından. Acının çoğu kimdeyse o kişi tarafından… Bu nedenle incelik sadece güzelliği barındıran, estetik değer taşıyan sanat eserlerinde bulunmaz. Sadece insanın pişmişinde, derviş duruşlu olanında bulunmaz. İncelik, acının anlatımında da bulunur. Daha doğrusu bulunurmuş. İnsanın dengesini yitirdiği o acılı anda… Ağıtlarda… Türkülerde…

Yürekteki acıyı, çaresizliği incelik anlatabilir mi peki? İncelik; kocaman acıları, dağ büyüklüğünde acıları tanımışsa anlatır. Hele ki söz konusu anlatıcı türküyse anlatır. Hem de acıyı somutlayarak anlatır. Çaresizliği de yürek yangınını da gözler önüne sererek anlatır. Hem de ince bir duyguyla anlatır. Ekonomik koşulların oluşturduğu çoğu türkülerde insan, acının estetiğini görebilir. Büyük acıların dili, türkülerdir çünkü. Büyük acıların oluşumunda ekonomik koşulları görmezden gelmek gerçeği görmemektir. Yaşam koşullarının acıya da sevince de yansımadığını düşünmek ya da düşündürmek de gerçeği ikinci kez görmemektir.

“Su serptim ateş sönsün
Serptiğim su da yandı”

Acıyı söndürmek için dökülen suyun yanması… Acı ve çaresizlik zarafetle anlatılmış. İnsan yanarken de acısını incelikle anlatabiliyor. Kocaman, yoğun acı, incelikle anlatılabiliyor türkülerde. Şiiri yazan çağdaş bir ozan olsa estetiği, güzellik bilimini biliyor; çalışmış, düşünmüş, yazmış denir. Şiirin tarihini iyi biliyor, denir. Ama acıya gark olmuş sırdan birinin estetiği bu denli yakalaması şaşkınlık verici. Şaşırtıcı olan da onca acı, nasıl böyle bir anda güzel, incelikli sözlerle o anda söylenebilir? Hiç düşünülmeden… Doğaçlama…

Yüreği yanan adam, yüreğinde sevdiği de yanan adam, ateşinde suların yandığı adam, sen acının dersini mi çalıştın? Acıdan mı ders aldın? Acıyı mı ezberledin?

“Dağlar yeşil boyandı
Kim yattı kim uyandı
Kalbime ateş düştü
İçinde yar da yandı
Su serptim ateş sönsün
Serptiğim su da yandı”

Türkü uzayıp gidiyor. Ama türküyü, bu dizeler var ediyor. Son dört dize… O incelik de son dört dizede… Hele su, ateş imgesi müthiş… Zıtlığın güzelliği var dizelerde. İnsanı çarpıyor.

Bu dizelerde yalnızca seven adam yanmıyor. Yok, yalnızca yanan o değil. Bu dizeleri okuyan da yanıyor, türküyü duyan da yanıyor. İnsan sanıyor dağlarda ceylanlar böğürüyor.

Yaralı bir ceylanı ya da yavrusunu yitiren bir ceylanı böğürürken duydunuz mu hiç? Duymadıysanız artık hiç duymayın daha iyi. Dilsiz ağızsız bir acıyı hiç duymayın, daha iyi.

Ateş varsa söz de vardır. Her şey birbirinin zıddıyla var olur. Bunlar tamam. Kelam tamam, diyalektik bilinç de tamam ama bunların estetiğe bir anda bürünmesi nasıl oluyor? Oysa insan dağılmışken acılara gark olmuşken dengesi bozuk olur. Onca acı içinde denge nasıl kurulur, bu sözler nasıl dökülür? Sen, suyu yanan adam, sen bu dizeleri nasıl düşündün, o yangında nasıl döküldü bu sözler ağzından? Sen dersini acıdan mı çalıştın?

Dökülüyor işte. Yeter ki insan yanmaya görsün. İçi, sevdiğinin acısıyla dolu olan adam, acısını dindirmek için döktüğü su da yanınca tüm insanlığın görüp görebileceği bir yalnızlıkla kalakalıyor orta yerde. Uzayda tek başına kalınan andır artık bu an… Bir başına olmak… Her yan yalnızlık, her yan çın çın yalnızlık… Ne gün ne yeşil ne de bir kuloğlu… O adam yanmasın da bu sözleri o söylemesin de kim söylesin? Kim? Ama kim?

Sonra… Sonra mı? Sonra daha ne olsun ki? Böyle incelikli dizeleri sıralayan biri iflah olur mu artık? İnsan; anası, babası ölünce değil, sevdiği ölünce yetim kalır, derler. Onun içinde su da yar da yanmış. Daha ne olsun? Başka ne olsun? Dağlarında ceylanlar böğürürken daha ne olsun!
Yan ağla, dön ağla. Daha ne olsun! Başka ne olsun!

Keşke acılar hiç olmasaydı da bu denli incelikli anlatılmasaydı. Acı hiç olmayaydı keşke… Keşke, türkülerde sadece acı anlatılmasaydı. Mutluluklar anlatılsaydı. Güzellikler, çok anlatılaydı…

Ama bilinci dokuyan çevredir. İnsan ne yaşarsa o yansır diline. Keşke bilince yansıyan hep mutlulukla olsa… Keşke serpilen su, ateşi söndürse… Serpilen su yanmasa… Keşke…

Sevdalı adamın aşkı da mutlulukla biteydi keşke. Yanmayaydı o sevdalı adam. Dağları, kana bulanmayaydı, kurumayaydı. Şimdi dağlar yeşilsiz. Dağlar harami… Dağlar viran… Dağlar talan… İnsan; acılanmışsa, çaresizse, sevdiğini kaybetmişse dağda yeşil mi kalır? Hele dağlarda ceylanlar böğürürken…

Zıkkım olsun acı… Acının da ayrılığın da çaresizliğin de boyu devrilsin! Ateşlerde su değil, acı yanaydı keşke… Yoksulluklar yanaydı. İnsanlık ayıbı…

Acıya tartı vurulamayınca su da yanıyormuş meğer. Yeter ki kalbe ateş düşmesin? Yeter ki yürek yanmasın, yeter ki yürekteki dile akmasın. Yeter ki insan yarım kalmasın… Yoksa yoksa su da yanar, dağ da, incelik de aşk da…

Genç adam diyor ki türküde:

“Her gelen benzim sorar
Bilmez kalbimde ne var?”

Her şey, o kadar çok ki… Acı o kadar çok ki… Yalnızlık o kadar çok ki… Kimsesizlik o kadar çok ki… Her şey ama her şey o kadar çok ki… O kadar çok… O kadar… Acı derinde olur. Çok derinde. Yüz, göz bir yere kadar. Ya kalp? Kalp ya? Ondaki acı ya? Onu ne yapacağız?

Bir genç, etkilendiği bir cümleye postmodern bir söylemle “Pert oldum” demişti.

Ben de diyorum.

Pert oldum.

Ne olmuş?

Amma velakin… Ezcümle ha söyle de söyle!

Yorumlar

İlk yorumu siz yapın

Yanıt Ver

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.




Loading Facebook Comments ...