Eski Libas Gibi

Halk edebiyatında kimi şiirlerdeki benzetmeler insanı şaşkınlığa düşürecek kadar inceliklidir.

“Eski Libas Gibi” adlı koşmanın sözleri Seyrani’ye ait… Koşma, sonraları türküye evrilir. Dupdurudur sözler. İçindeki çakıl taşları sayılabilen bir dere gibi duru, Nedim’in haddesinden süzülmüşçesine rafine… Seyrani’nin benzetmeleri düşündüklerinin değil, yaşadıklarının yansımasıdır. Bilincini düşündükleri değil, çevresi oluşturur. Doğru olan da budur zaten.

“Eski libas gibi aşığın gönlü
Söküldükten sonra dikilmez imiş
Güzel sever isen gerdanı benli
Her güzelin kahrı çekilmez imiş.”

Benzetme, hayatın içinden alınmış. Eski püskü bir elbise sökülüp tekrar dikilmeye kalkışıldığında artık dikiş tutmaz. Dokusu zayıflamıştır artık. Miadını doldurmuştur. Onarılmaz, tekrar dikiş tutmaz. Bakmayın siz, dikiş tutsa dahi hayır gelmez artık. Gönül de böyledir. Eski libasa benzer. Kırıldı mı, hele de kıran sevilense bir daha dikiş tutmaz o gönül. O gönül ki buluttan hafif, camdan kırılgan… O gönül ki dağlar devrilse üstüne ezilmez de aşığın bir sözü karşısında bulut altında ezilir. Gönül bu… Gönül böyle… Her şey onarılır da gönül onarılmıyor işte. Aşığın gönlüyse hiç onarılmaz.

Gönül ki camdan ince, kardan beyaz, buluttan hafif…

“Sevdiğim değildin böylece ezel
Aşkının bağına düşürdün gazel
İbrişimden nazik saydığım güzel
Meğer pulat gibi bükülmez imiş.”

Her genç, güzeli sevmek ister. İster ki sevdiği tek olsun güzellikte, ister ki bakan dönüp bir daha baksın, ister ki saçının bir tek teline “Yek pare Acem mülkü feda” olsun. Olsun olmasına da her güzelin de kahrı çekilmiyor işte. Naz da azar da çile de bir yere kadar… Güzel nazıyla, azarıyla, bir bakışıyla güzelliğini kaybedebiliyor, âşığın dağılmasına yetiyor oysa. Âşığı kırarsa aşk kırar, başkası değil. Âşığı, eski libasa çevirirse sevgilisi çevirir. Başkası değil.

Seven kişi, kırılınca dağılır. En ince yer, gönül kırılınca hiçbir şeyin değeri kalmaz olur. Artık hazandır gönül. Gazelleri bir bir düşmeye başladığı hazan. O muhteşem hazan… İbrişimden nazik sandığı sevgili, Nuh der de peygamber demez. Sevgili zalim… Sevgili acımasız… Geç de olsa anlar bunu genç âşık. Anlar her güzelle olmayacağını, her şeyi bükebilen âşık, sevgilisinin inadını, huyunu bükemez. Pulattır sevgili… Çelik gibi… Bükülür ama kırılmayan. Nuh ama nebisiz… Her şeyi büken genç, nazı, azarı, inadı bükemez işte. Yaz günü, sırtında soğuk bir el dolaşır; irkilir. Sevdiğini tanıdıkça irkilir. İnadım inat diyen sevgiliyle olmayacağını anlar. Bu ilişkiyi sorgular. Sabır da bir yere kadar. Sabrın da bir hududu var. Çok naz, âşık usandırır, derler. Naz da bir yere kadar…

Gönül ki camdan ince, kardan beyaz, buluttan hafif…

“Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş
Kıyamete kadar sökülmez imiş.”

Böyle der Seyrani. Eski libas sökülünce tekrar dikilmez ama aşkın iğnesiyle dikilen bir dikiş kıyamete kadar sökülmezmiş. Çünkü incitme, naz, inat yoktur o dikişte. O dikişte emek vardır, üretilen sevgi vardır, saygı vardır.

Gönül ki camdan ince, kardan beyaz, buluttan hafif…

Gönül bu… Yeter ki kırılmasın, yeter ki incinmesin, yeter ki güzel, sadece güzelliğiyle çıkıp salınmasın. Güzellik baş tacı, hayhay… Ama güzelle pazara, güzel huyla mezara kadar… Seyrani’nin dediği gibi kıyamete kadar. Postmodernist bir deyişle ‘ölümüne’…

İnsan, her şeyden usanabilir. Yek pare Acem mülkü feda olsun, dediğimizden de usanırız. Güzeli, güzel yapan sadece kaş ve göz müdür? Ya iç güzelliği? Kulak sağır, göz âmâ dil lal da olur. Zamanla güzele halel de gelir. Zamanla güzellikler kaybolur. Ya huy? Tadına doyulmayan güzellik o işte… Kalıcı olan o…

İnsanı soğutursa huy soğutur. Aşkı, kaş ve göz değil, huy ondurur. Derler ya “Güzele kırk günde doyulur, güzel huyluya kırk yılda geçse doyulmaz.” Gerçek olan bu…

Taşlamalarınla devrin ileri gelenlerini çok korkuttun, çok rahatsız ettin koca Seyrani. Sen beylerin, ağaların, paşaların uykularını kaçırdın. Sen şimdi Seyrani, sen, bir güzele mi yenildin? Eski libasa benzeyen gönlün çok mu kırıldı. Sen ki rüşvetçileri, adaletsizleri, sen ki adaletsizleri titrettin? Seyrani, sen, aşka neden yenildin? Sen gönlünü neden taşa çevirdin?
Everek’te kalma Seyrani, çık gez, düş yollara, seyran eyle. Gez Anadolu’yu, Acem ilini gez. Yeniden sev. Sevmeyen gönül, yektir Seyrani, yapayalnızlıktır. Özü yüzünden, yüzü özünden güzeli ara.

Gönül ki camdan ince, kardan beyaz, buluttan hafif…

Sen git Seyrani, sen git. Sen, seni kırmayanı “Ara, bul, getir.” Yüreğinden “Tut getir”.

Amma velakin… Ezcümle ha söyle de söyle!

Yorumlar

İlk yorumu siz yapın

Yanıt Ver

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.




Loading Facebook Comments ...