Koşmak ve Sen

Tadımız yok. Ağzımızın da ruhumuzun da tadı yok. Bir şeyler yarım, bir şeyler eksik… Hatta bir şeyler eksik bile değil. İnsan yanımızın tadı tuzu kalmamış. Bir pespayelik, bir sığlık, bir hamlık… Sanki birileri, bir şeyimizi çalmış. Birileri; değerlerimizi, tadımızı çalmış. Herkes çağının tutsağı… Kimse kimseyi anlamıyor; kimse kimsenin bir şeyi değil. Her şeye kayıtsızlık egemen…

İnsanı değerli kılan biraz da utanma duygusudur. O duygumuz yok şimdilerde. Oysa utanma olgunlukla ortaya çıkar. İşin garibi utanılası her durum, gözümüzün içine sokuluyor. Arsızlık doğallaşıyor. Alışıyoruz. Alıştırılıyoruz. Yüzü kızaran tek canlı olan insanın yüzü kızarmıyor artık.

(Senin yanakların al al olurdu hemen.)

Öyle bir yabancılaşma, öyle bir yalnızlaşma içindeyiz ki her şeye kayıtsızlık egemen. Hiçbir şey etki yapmıyor. Kayıtsızlığın ardından da yabancılaşma çıkıveriyor. Her şeyi herkese, herkesi her şeye uzak kılan o sinsi duygu… Kimse ince şeyleri anlamaya vakit ayırmıyor bu nedenle. Bir tek Gülten Akın mutsuz, bir tek o sitem eder:

“Ah, kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya!”

Kısacası tadımız yok.

(Ya sen Elif ya sen? Neden susarsın bu kadar?)

Çoğu zaman bilim dahi ahlak dışı amaçlarla üretiliyor. Hiroşima bilimin ahlak dışılığıydı. Bilim adamları bombayı üretti, bir pilot da bombayı çocukların üzerine saldı. En büyük kıyıma, o büyük yıkıma da alıştık, alıştırıldık. Barbarlığa, daha çok para demeye alıştık…

Yabancılaşmanın, yozlaşmanın sinsiliği her yanımızı bürümüş. Her göz kendine yabancı… Bir gözün diğer göze yararı yok. Bir gözün yaşını, diğer göz görmüyor, silemiyor. Bakıyorsunuz sahilde vurmuş bir çocuk cesedi… Sonsuz bir uykuda… Anneyse başka bir sahilde uyur. Baba, kim bilir hangi uykuda ya da hangi acılarda? Uykularımız da yarım yamalak… Rüyasız, bölük pörçük…

(Sen Elif sen, neden hiç uyanmazsın? Neden uykularımı haram edersin?)

Hal böyleyken, ahval böyleyken uyumayıp koşanlar var. Ha bire koşanlar…

Futbol… Futboldan başka sorunumuz yokmuşcasına ve futbol her şeymişcesine gündeme getiriliyor. Ali Koç da ha bire koşuyor! İnsanüstü bir gayretle çalışıyor ve koşuyor. Diğer başkanların yapmadığını yapıyor, izleyicilerinin arasına katılıyor, onları haklı bulduğunu söylüyor. İzleyiciye hoş görünmek istiyor.

Sanki her yan güllük gülistanlık… Ali Başkan, bu gül bahçesinde koşuyor. Koşarken geneli göremiyor, genelin ahvalini, genelin ağzının tadının kaçtığını bilmeden koşuyor. Değerlerin çalınmasını görmüyor. Sığlıkların her yanı buladığını da… Hiç görmüyor. Ama koşuyor. Hep koşuyor. Keşke biraz da bu pespayeliğe dönüp baksa keşke biraz da bunları görebilse… Futbolun hiçbir şey olmadığını ama insan olmanın her şey olduğunu görse düşünebilse biraz da… Biraz görebilse… Keşke… Ama Ali Koç koşuyor, ha bire koşuyor. Sadece koşuyor.

Arsızlık böyleyken, ağzımızın tadı kaçmışken, yozluk her yanı kaplamışken bu koşmalar niye?

(Sen de kalk koş. Bak, sabahın seherinde uzaklarda yaban ördekleri geçiyor. Kalk bak. Neden kalkmazsın? Yaban ördekleri selam veriyor Elif, ne olur gözünü aç da bak!)

Acun Ilıcalı… O da ha bire koşuyor. Televizyonuyla kitleleri etkiliyor, uzaklarda yarışmalar düzenliyor, düşünmeye değil eğlenmeye yönlendiriyor. Ülkenin ahvalini dillendiren haber de yapmıyor. O, diğer televizyon patronlarının yapmadığını yapıyor. Yarışmalarda sunucu, yargıç, jüri olabiliyor. Farklı…

Oysa televizyon; atomun, jetlerin, bombaların yapamadığı etkiyi yapar insanın üzerinde. Bu gerçek üzerinden kitlelere saygın edebiyatın örneklerin verilse keşke… Sanatı tanıtan programlar üretilse… Şarkı nasıl söylenirin dersi, operacılar aracılığıyla öğretilse… … Yarışmalarındaki kabalıklar, ucuzluklar görülse… Yarışmaların bir hiç olduğu ama insan olmanın her şey olduğu düşünülse biraz da… Keşke…

Sığ sularda kulaç atmaktan başka bir şey değil yapılanlar. İnsan yanı olmayan maceralar, insana insan yanını dahi anımsatmayan programlar… Ama insanın belirli bir kimliğinin, belirli bir kişiliğinin olduğunu anlatan programlar hiç yok. Hiçbir televizyonda yok. Acı…

Memleketin ahvali buyken koşuluyor. Keşke biraz da çevreye bakılsa… Biraz da sığlıklar görülebilse… Değerlerin yok edildiği görülse…

(Sen Elif, sen neden susarsın hâlâ? Tan ışıdı ışıyacak. Güneşin doğuşunu severdin. Ne olur kalk!)

Futbol ve yarışmalar… İkisi de kendi içinde masum olabilir ama değerlerin yok edildiği bir çağda, bu yok edilişe farkında olsun ya da olmasın hizmet ediyorlarsa ikisi de hiçtir. Arsızlık böyleyken, ağzımızın tadı kaçmışken, yozluk her yanı kaplamışken bu koşmalar niye?

Kim ki ahlaki çöküşün olmadığını söyler, o kişi önce kendini aldatır. O kişi yarışmaların da futbolun da piyonudur.

Amma velâkin…

Ha söyle de söyle!

Yorumlar

3 Comments

Yanıt Ver

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.




Loading Facebook Comments ...