O Üç Adam ve Kırlangıçlar

Eskiden insanlar, doğum günlerinde birbirlerine kitap armağan ederlerdi. Çok, çok eskiden… Kitabın başka hiçbir zenginlikle kıyaslanmayacak değerini vurgulardı bu armağan. Kelimelerin de rengi varmış diyebilmenin, evrensel değerlere kitap olmadan ulaşılmayacağının vurgusuydu bu.

Bir insanın değeri, okuduğu kitapların değeri ile ölçülür, diyen H.Spencer’e hak vermemek mümkün mü? Herkes gittikten sonra, armağan edilen kitap alınır; sayfaları çevrilir, uzak diyarların öykülerine yolculuk başlardı. Renkli, büyülü dünyalara yolculuk… Başka hiçbir armağanın veremeyeceği tat… Kıyası ve kıyısı olmayan haz…

Hele ki mevsimlerden yazsa… Bir salkım söğüdün altında çimlere uzanıp kitabın sayfalarına dalmanın zevkini, başka bir şey veremezdi. Çok, çok eskiden… Soğuktan buğulanmış cam sürahinin ağzını örten danteli kaldırıp kana kana içilen su bile harareti söndürmez, kitaba dalıp gidilirdi. Annelerin yemeğe çağıran sesi bile duyulmaz olur, dünyayla olan bağ kesilir, başka bir dünyaya yolculuk başlardı. Evrensel inceliklere, etik değerlere yolculuk… Kıyası ve kıyısı olmayan bir yolculuk… Böyle anlar, salkım söğüdün serin gölgesinden çıkmaya gönül el vermezdi hiç. Çıkılsa büyü bozulacaktır sanki. İçilen su mu kitap mı, o da bilinmezdi artık. Hiç ama hiç bilinmezdi. Kitap su, su kitap olurdu. Yolculuk bittiğinde o kişi, aynı kişi olmaktan çıkar, söyleyecek bir şeyleri olan, yepyeni bir insan olurdu.

Salkım söğüt, boncuk boncuk buğulanmış sürahi, geveze ağustos böcekleri, derenin şırıltısı, heybetli dağ, büyülü ve destan güzelliğindeki uzun yaz günleri, bilince kitapla yansıyan güzelliklerdi. Gökte aylak aylak dolaşan tek bulutun gölgesi fark edilir, göç eden yaban ördekleri izlenir, hüzünle bakılırdı artlarından.

Her nesnenin farkına varmaktır kitap. Dünyaya başka gözle bakmanın, incelikleri görmenin, kabalıklardan sıyrılmanın farkına varmak… Bütün bunlar kitabın güzelliğiyleydi.

Eskidendi; çok, çok eskiden…

Şimdi ne o büyülü yazlar kaldı ne annelerin sesi ne salkım söğütler ne de buğulu sürahiler. Yazın konukları olan tellere sıralanmış kırlangıçlar da şaşkın. O eski yazları, o destan güzelliğindeki büyülü yazları arıyor. Kitap okuyan insanı… Annelerin sesini… (Annemin sesini ben de çok özledim. Ama kırlangıç, annem beni artık hiç çağırmıyor. Tam üç yaz geçti. Hiç çağırmıyor. Annemi görürsen söyle. Olur mu?)

Özlenecek bir şey kalmadı. Özlemin eski tadı yok.

Değil mi Simone Signoret?

Bugün, birine, doğum gününde kitap armağan etmek, bu gaflette bulunmak, şaşkınlıkla karşılanıyor; hakaret sayılıyor. Nasıl olur da doğum gününde kitap armağan edilir? Tam bir hebenneka olmalı!

Bugün, herkesin değilse bile çoğunluğun unuttuğu, önemsemediği kitaba ve okuma kültürüne görülen reva böyle… Artık hiçbir göz, bir gözü görmüyor; hiçbir göz, değerleri görmüyor. Kimse kimsenin bir şeyi değil. Çağının tanığı olmak isteyen de yok hayatla yüzleşmek isteyen de… Ne bir eksik ne bir fazla…

Kitap intikam almaz. Ama gerçek mutlaka intikam alır. Çünkü gerçek, hiçbir şeyi saklamaz ve yan tutmaz; okumayanların yaşamın öznesi olamayacaklarını açık açık söyler. Bu da gerçeğin kitap okumayanlara gördüğü revadır. Kitap, intikam almaz ama gerçek alır.

“Pırlantadan alınmayan vergi, kitaptan alınıyordu çünkü pırlanta alandan değil, kitap okuyanlardan korkuluyordu.” diyen Emile Zola, keşke haklı olmasaydı.

Keşke yanılmış olsaydı Emile Zola. Keşke…

Kırlangıçlar, kitaptan ve kitap okuyandan neden korkulur? Korkakları görürseniz bunu da sorun. Olur mu?

Bir kitap fuarındaki 2. Dünya Savaşı’ndan kalma fotoğraf çarpıcıydı. Tavanı ve iki duvarı bombalardan dolayı yıkılmış, raflarının çoğu yerle bir olmuş bir kütüphane. Bombalamaya ara verildiği bir esnada, üç adam, bu yıkıntı arasında raftan aldıkları kitapları okuyordu fotoğrafta. Her şeyi unutmuşçasına okuyordu. Sanki az önce bombalanan kendi evleri, kendi kentleri değildi. Sanki az sonra bombalama yeniden başlamayacakmışçasına okuyordu. Sadece okuyordu. Savaşı yok etmek için okuyordu. Boş beyinlerin savaşı sevdiğini bildikleri için okuyordu. Üç adam okuyordu. O üç adam, kitabın yakıldığı yerde, insanların da yakılacağını bildikleri için okuyordu.

Değil mi Heinrich Heine?

Eskidendi, çok, ama çok eskiden…

Günümüzde, herhangi bir coğrafyada bir kitabın değerinden hâlâ söz ediliyorsa o coğrafyada, utançtan da söz edilmeli.

İlahi emir “İkra.” der.

Buna karşın, ilahi emre karşın okumamak ilginç.

Okumak gerek. Okumak gerek amma velakin…

Ha söyle de söyle…

Ama o üç adam okuyor, hâlâ okuyor. O üç adam neden hâlâ okuyor peki? Neden? Kırlangıçlar görürseniz bunu da sorun olur mu?

Yorumlar

3 Comments

  1. Kitapları yakmaktan daha büyük bir suç varsa o da onları okumamaktır.Asıl iktidarın kitapta olduğunu gördükten sonra hükümdarlar da kaleme sarılıp kitap yazmaya başladılar.
    Çok güzel ve doyurucu bir yazı. Yazarınızın yazılarını, derginizde sabırsızlıkla bekliyorum…

Yanıt Ver

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.




Loading Facebook Comments ...