
Saçım Sarı Ben Bu Saçı Satarım, Nida Tüfekçi’nin derlediği bir Yozgat türküsü…
Saçım sarı ben bu saçı satarım
Adapazarı’na mektup atarım yâr yâr
Eğer mektubumun aynı gelmezse
Hasta olur hastaneye yatarım yâr yâr
Çaresizliğin türküsü olur mu? Oluyor işte.
“Saçım uzun (sarı), ben bu saçı satarım.” dizesiyle başlayan türkü; çaresizliğin, hüznün, koyu, derin bir özlemin anlatımı. Türküdeki sitemin benzerlerinden ayrılan bir niteliği var. Bu sitem, diğer sitemlere benzemiyor. En değerlisini satacak, ondan vazgeçecek genç bir kadınla karşılaşıyoruz. En değerlisinden vazgeçmeyi, sitemine tehditvari bir anlayışla yerleştirecek; “Senden haber alamazsam, saçımı keserim, senin sevdiğin bu saçları yok ederim.” diyecektir. Aslında mükemmel bir meydan okuyuş, benzersiz bir pervasızlıktır sözler. O çaresiz bekleyiş; yalnızlık ve haber alamamayla, kimi kimsesi olmayan bir sitemle birleşince kezzap gibi yakar sarı saçlıyı. Sevgilinin sevdiği saçlar kesilebilir, en kıymetliden vazgeçilebilir artık.
“Gelmezsen saçımı keserim.” isyanı, kimseye dokunmuyor sarı saçlıdan başka. Sonra bu isyan eyleme de geçmiyor, bir tehdit olarak kalıyor sadece. Genç kadın, “Divan başka mahşere kalsın.” diyerek geleneksel bir boyun eğmeyle kendini, kendine gömüyor.
Uzun sarı saçı satıp alacağı parayla yollara düşecekti belki… Belki kalem kâğıt alıp mektup yazacaktı. Gidip sevdiğine “Neden aramıyorsun? Neyin var? İyi misin?” diyecekti, mektubuna bunları yazacaktı belki. Sevgili yanıt vermezse “Hasta olur, hastaneye yatarım.” diye sürdürecekti sitemini.
Lekesiz saflığın, temizliğin izleridir bu sitemler. Bu kar rengi sitemin nedeni sevgi. Sevenin telaşıdır bu aldırış etmek. Ağıt türküler, iri sevdaların sonucu oluşur.
Gidene, gidip de dönmeyene ne çok ağıt, isyan, ilenç var. Bu türkü de yalın, anlaşılır sözlerle örülmüş. Örülmüş, tamam da ya duygu yoğunluğu? O, niye bu kadar ağıt? Bu yalınlığa bunca derdi, bunca yükü nasıl sığdırıyor, nasıl taşıyor? Taş olsa çatlar. İnsan olan neden çatlamıyor? Sevmekten başka bir eylemi yok genç kadının. Sevmese taş, sevse söz olur.
Erkeğinin peşine düşen kadın olmanın ahlaksızlık olduğu bir çağı, bugünün değerleriyle yargılamak mahkûmiyeti çok önceden belirlenmiş bir sonuçtur. Var olan, o günün koşullarında değerlenmeli. Yargılananı anlamaya çalışmak hayıflanmayı önler. Ne toplumsal bilinci ne de kadını kırpmış oluruz böylece.
Saçını satmak, mektuba yanıt gelmezse hastaneye yatmak, küçük burjuva kadın sızlanmaları değildir asla. Bu sitemler, tüm dayatmalara karşı duran dönem kadınlarının yalnızlıklarına katık yaptıkları sermayeleri ve gerçekleridir. Onlar yürekten seven kadınlardır.
Zamanın koşullarında yapılmayan değerlendirmelerde zenciler ya da kadınlar elbette birbirlerine benzeyecek; bu değerlendirmeler alenileşecek, aynılaşacaktır. Gülün harda, bülbülün darda ölümüdür bu da.
Anadolu kadını, vaktizamanında ölüme eş tutulan sevmelere inanmıştı sonu ölüm de olsa.
“Sevsem öldürürler sevmesem öldüm.” (Karacaoğlan)

İlk yorum yapan olun