Mumsöndü Masalı ve Türk Dil Kurumu

Mumsöndü Masalı

Adındaki yazım ve sözdizimi bile yanlış olan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun “kuruluşunu, hizmet ve faaliyetleri ile ilgili ilkeleri ve organlarını” belirleyen, “yetki ve çalışma usulleri ile özlük işlerini” düzenleyen 2876 sayılı yasa, bundan 19 yıl önce, 17 Ağustos 1983 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Atatürk’ün kurduğu ve Türkiye İş Bankası’ndaki payının üremi ile akçalı kaynaklara da kavuşturduğu gerçek Türk Dil Kurumu, en başta o büyük insanın kendi elleriyle yazdığı 05 Eylül 1938 tarihli Vasiyetnamesi hiçe sayılarak bu yeni ve yatalak Kurum’a “dahil edilmiş ve yeniden düzenlenmiştir.” (Madde:35)

Söz konusu yasanın ikinci bölümünde yer alan yeni Türk Dil Kurumu’nun “amacı; Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, O’nu (“O” adılı niçin böyle kocaman ki?) yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmektir”(Madde:36) diye belirlenmektedir.

Anılan Kurum’un görevleri ise “yazılı ve sözlü kaynaklardan Türk dili ile ilgili derleme ve taramalar yapmak; Türk dilinin özleşmesine, zenginleşmesine ve etimolojisine yarayacak inceleme ve araştırmalar yaparak yazım ve imlâ (yaşasın an-lamdaşlar!) kılavuzları ve sözlükler hazırlamak; Türk dilinin yapısına uygun dil bilgileri (uygun olmayanlar da yapılabiliyor demek!) ile Türkçe’nin tarihi ve karşılaştırmalı dil bilgilerini hazırlamak; bütün bilim, sanat ve teknik terim ve kavramlarını karşılayacak(ne güzel söyleyiş değil mi?) Türkçe terim ve kavramların bulunmasına(burası daha da güzel!) yönelik araştırma ve incelemelerde bulunmak; milli varlığımızın temel unsurlarından biri olan Türk dilinin kuşaklar arasında birleştirici ve bütünleştirici özelliklerini göz önünde tutarak yeni nesillerde Türk dili sevgisini ve bilincini kökleştirecek, geliştirecek ve yaygın hale getirecek her türlü tedbirleri almak” (Madde:36) biçiminde özetlenebilir.

Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun “Başbakanlığa bağlı” olarak “Cumhurbaşkanının gözetim ve desteğinde” çalışacağı,(Mad:2) “amaçlarının gerçekleştirilmesi, görevlerinin tam ve etkin biçimde yerine getirilmesi için ilke kararlarının”(Madde:46) da Türk Dil Kurumu Bilim Kurulu tarafından alınacağı 2876 sayılı yasada özenle vurgulanmaktadır.

***

Yeni Türk Dil Kurumu’nun üstlendiği Sözlükbilim (Lexicologie) çalışmaları Dilbilim’e ilişkin kavram(concept)’ların en güç olanlarından biridir. Bu alan çalışmalarında dilin tarihsel ve kökensel bütün verilerine sahip olma yanında sağlam bir mantık, bilimsel bir beyin ve kavrayış, derin bir dünya görüşü, önsezi, ozansal bir coşku gibi dilbilimin dışında başka özellikler de gerekli olmaktadır.

Belki yeterli dilsel veriler el altında olmadığı içindir ki, şöyle bir gönül erinciyle açıp özlediğimiz doğruları eksiksiz bulabileceğimiz güvenilir bir Sözlük’ten yoksunuz henüz!

Sözlükbilim abecesinin ilk yazaçlarından biri olan tarihsel sözlüğümüz bile kotarılabilmiş değildir daha!

Okullarımızda hâlâ Kökenbilim(Etymologie) diye bir ders verilmemektedir. Oysa böyle bir ders, olaylar ve olgular arasında nedensellik bağları kurarak bilimsel düşünceye ulaşmış, doğru yöntem ve tekniklerle görüngüler arkasındaki asıl etmenleri topluca görebilen çağdaş insanlar yetiştirmenin ön koşullarından biridir!

Dilimizin Kökbilimsel(Etymologique) sözlüğüne ilişkin ciddi çalışmalar başlatılamamıştır bile! Yeni Türk Dil Kurumu’nun geçen yıl 9. baskısını gerçekleştirdiği Türkçe Sözlük işte bütün bu yoksunlukları tüm açıklıkları ile sergiler gibidir.

Anılan Kurum bu Sözlük’ün 1988 yılında gerçekleştirdiği 8. baskısını iki cilt olarak yapmış ve bu durumu da bir varsıllaştırma olayı diye kamuoyuna sunmuştu. Söz konusu sav, 1998’de yapılan bu yeni baskıda da sürdürülmektedir. Oysa böyle bir sav, kesinlikle doğru olamaz.

Çünkü Sözlük’ün iki cilte çıkarılmasının 2876 sayılı Yasa’nın amaç maddesinde de öngörüldüğü doğrultuda “Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini ortaya çıkaracak” öz kaynaklardan değil, birinci cildi tam 99 yıl önce yayımlanmış olan Kâmus-i Türkî ve benzeri Osmanlıca sözlüklerden yapılan emeksiz ve gereksiz aktarmalarla sağlandığı görülmektedir. Böylesine devşirici ve Doğu kurnazlığı kokan çabaların ise hem dilimizi yoksullaştıran ve hem de yeni Türk Dil Kurum’unun bile amaçlarına ters düşen boş ve aldatıcı çabalar olduğu kuşkusuzdur.

Çünkü bu Sözlük’e haramcıl arılar örneği sokuluveren “lâhurakî, lâyuhtî, mağmum, fevkalâde, mutallâka, mütehayyir, münâlât, müteverrim, hazândîde, hazfetmek, tecerrüd, tebyîz, tecemmu, mümanaat, mülemma” gibi kadavralarla hiçbir dil varsıllaştırılamaz, tam tersine yoksullaştırılır!

***

Türkçe Sözlük’ün bu son baskısında anlaşılması gerçekten de çok güç olan keyfîliklerle de karşılaşılmaktadır. Bunlardan birine şöyle bir göz atmak sanırız yararlı olacaktır:

Sarmusak sözcüğü Türkçe’nin en eski yapımlarından biridir ve dil atlasımızdaki yeri de oldukça yaygındır. Yenilerde sarmısak biçimiyle söyleyip yazdığımız bu sözcüğün bir göçüşme (métathèse)’si olan sarımsak biçimi de özellikle halk arasında oldukça yaygındır.

Türkçe Sözlük’ün ilk baskısı 1945 yılında gerçekleştirilmiş ve bu 9. baskısından önceki hiçbir baskısında da sarımsak diye bir sözcük anlamlandırılmamıştır. Bu da son derecede doğaldır. Nitekim, halkımız yaygın olarak toprak yerine torpak, ekşi yerine eşki, tiksinmek yerine tiskinmek gibi göçüşümler de yapmaktadır ama sözlüklerimiz bu sözcükleri de yazıp anlamlandırmaya kalkışmamaktadır. Çünkü Sözlükbilim’de asıl olan sözcüklerin göçüşümlü biçimleri değil, yazı dilinde yer alarak ekinçsel öğenin bir parçası durumuna gelen doğru biçimleridir.

Türkçe Sözlük adının arkasına saklanarak adeta yeni bir Kâmus-i Osmanî oluşturan Türk Dil Kurumu, dosdoğru olan sarmısak sözcüğünü her nedense yapıtına hiç almayarak, sözkonusu sözcüğün açık bir Göçüşme’si olan sarımsak sözcüğünü anlamlandırmakta ve bütün türevleriyle vermektedir.

Oysa ülkemizde soyadı sarmısak ya da sarmusak olan pek çok kişi bulunduğu gibi, aynı sözcükleri ad olarak alan pek çok da yöre ya da yerleşim birimi vardır.

Yeni Türk Dil Kurumu bu gerçekleri dahi inadına görmezlikten gelmekte ve de Türkçe’nin şimdiye kadar bütün belli başlı sözlüklerinde yerini almış olan en yaşlı bir öğesini Lûgat-ı Harâbâtî-i Osmanî 98 diyebileceğimiz çalışmasına almamaktadır! Doğrusu ya bu olgu türel alanda sık kullanılan “belgeleri karartma” eylemini iyiden iyiye çağrıştırmaktadır ve de son derecede önemlidir.

Çünkü sarmusak sözcüğünün sarmak eyleminden türetildiği bellidir; hatta bu sözcüğün daha da eskil biçiminin sarmugsak ya da sarmuksak olabileceği dahi ileri sürülebilir. Ama sarımsak diye bir sözcük olsaydı eğer, herhalde o sözcüğün sarım adından yapıldığı düşünülecekti ki “sarma işi; bir şeyi bir kez saracak miktar; makara biçiminde sarılan iletken telin her bir halkası” gibi anlamlara gelen bu sözcüğün sarmusak bitkisi ile hiçbir ilişkisi yoktur.

İşte bütün bu sorunları çözme ve bilinmeyenleri aydınlatma görevi en başta Türk Dil Kurumu’nun omuzlarındadır. Üstelik bir dilin tarihsel sözlüğü oluşturulmadan kökbilimsel çalışmalarını, kökbilimsel çalışmaları tamamlanmadan da doğru, güvenilir ve doyurucu bir sözlüğünü yazmak hemen hemen olanaksızdır.

Yeni Türk Dil Kurumu böylesine ağır sorunlarla boğuşacağına işleri daha da dolaştırmakta ve dilimizin birer tapusu olan belgeleri bile karartmaktan çekinmemektedir. Oysa 2876 sayılı yasanın kendisine verdiği görev,”Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini ortaya çıkarmak; özleşmesine, zenginleşmesine ve etimolojisine yarayacak” bilimsel çalışmaları kotarmaktır.

***

Gelelim şu Mumsöndü Masalı’na…
Osmanlı’nın resmî ve yaygın din düşüngüsü Hanefî Mezhebi olmuş ve yıkıcı Şiî çekincesi karşısında bu inanç çevresindeki diziler daha da sıklaştırılmıştır. Sekiz ciltlik tarihinde Osmanlı devleti yerine Türk devleti; Osmanlı askeri yerine de Türk askeri demesinden yola çıkan Sayın Dr. Şerafettin Turan’ın Türk ulusçuluğunun ilk belirtilerinden(1) saydığı İbn Kemal bile Şiî’lerle herhangi bir ayrım dahi yapmaksızın Alevî’lere ateş püskürür ve o “kızıl ayaklıların” görüldükleri yerde ezilmelerini esinler. Yüce Atatürk’ün lâiklik anlayışı da, din anlayışı da, eğitim anlayışı da, yönetim anlayışı da, siyasa ve siyaset anlayışı da şimdi artık çok gerilerde kalması gereken bu derin yaraların kesinlikle kaşınmaması üstüne kuruludur.

Bir yönüyle bunun içindir ki 1945 yılından beri dokuz baskı yapan Türkçe Sözlük’ün ilk sekiz baskısında mumsöndü diye bir sözcük yoktur!

Olmasına gerek de yoktur! Çünkü böyle bir olgu yoktur!…

Türkçe Sözlük’ün 9. baskısında yer alan karşılık da bunu kanıtlamaktadır zaten.

İşte orada mumsöndü sözcüğüne verilen sözde karşılık: “Alevî geleneğinde var olduğu ileri sürülen bir tür tören.”

Gerçekte hiçbir şey açıklamadığı halde meraklandıran, kışkırtan ve de dolduruş (agitation)’a yönlendiren düzmece bir karşılık! Belki bu sözlüğü hazırlayanlara yakışan, ama yeni Türk Dil Kurumu’na bile asla yakışmayan doğrusuz bir karşılık! Türk Ceza Yasası ve Anadolu Türklüğü’nün mayası Alevî yurttaşlarımıza çağrılar çıkaran bir karşılık! Kendisini gözetim ve destek kayrası ile 2876 sayılı yasada yer alan Yüksek Orun ile bağlı bulunduğu Orun’u sıkıntıya sokabilecek gereksiz bir karşılık!

Yani sormaz mı şimdi bu düzmece karşılığı okuyan kişi kendi kendine:

-Kimler yapıyor bu töreni?
-Alevîler.
-Kimler ileri sürüyor bu savı?
-Belli değil!…
-Ne törenidir bu tören:
-Doğum?
-Nişan?
-Nikâh?
-Düğün?
-Askere uğurlama?
-Bayram?
-Diploma?
-Ölüm?…

Hiç belli değil!…
Sözlüğe niçin bakar insan? Belki bilmediğini öğrenmek için, belki bilgi açığını kapatmak için, belki kendini sınamak için, belki de her üçü için…

Oysa bu gerekimlerin hiçbirini dikkate almıyor şu mumsöndü sözcüğünün karşısına yazılanlar. Acaba neden ki? Çünkü mumsöndü adında bir tören yoktur “Alevî geleneğinde;” masaldır bu sav, karaçalmadır, yalandır! Zaten bu sözcük sözlüklerimize de alınmamaktadır uzun zamandan beri. Türkçe Sözlük’ü hazırlayan altı kafadarın ise 99 yıl önce yayımlanan Kâmus-i Türkî’den aldıkları besbelli.

Kâmus-i Türkî, Lâtin yazaçlarına aktarılarak Büyük Türk Sözlüğü adı altında yayımlanmıştır, Hayat Yayınları’nca. Ama oraya da alınmamıştır bu uğursuz sözcük, engin bir sorumluluk duygusuyla.

Özel bir kuruluşun gösterdiği bu duyarlığı, Atatürk’ün üremiyle beslenen, Başbakanlık’a bağlı olan ve de “Cumhurbaşkanının gözetim ve desteğinde” çalışan Türk Dil Kurumu’ndan da beklemek pek mi çok şey istemek oluyor acaba?

Ne yazık ki öyle gözüküyor!…

***

Acaba nereden çıkmaktadır bu mumsöndü masalı? Bir nedeni olmalı bunun belki de. Vardır elbette:
Toprağı gönenesi Besim Atalay’ın dediği gibi “özgün bir tarîkat olmayan ama biraz Tasavvuf, büyük miktarda Hurûfîlik, Babaîlik, Bâtınîlik, İmâmîlik, Şiîlik, Şamanlık, Hulûl-i Tenâsüh, hatta Teslis gibi eski ve yeni birçok tarîkat ve mezhebin tortularını içeren siyasal bir Mezhep”(2) diyebileceğimiz Anadolu Alevîliği, biri Çelebiler, öbürü de Babakân olmak üzere iki ana kol halinde çıkmaktadır karşımıza.

Bu iki kolun tek ana ortaklığı da “Âyin-i Cem” gibi gözükmektedir. Buradaki Cem sözcüğü, söylencesel bir hükümdar olan Cemşîd’i diyemlemektedir.

Cemşîd, eskil İran hükümdarlarının dördüncüsü olarak bilinir. Yaygın söylenceye göre 700 yıl hüküm süren Cemşîd, bu süre içinde insanlığa demirciliği, silahçılığı, dokumacılığı, terziliği, değerli taş işlemeciliğini, dini, savaşı, tarımı, yapı ustalığını ve denizciliği öğretmiştir. Onun dönemine düşgelen tam 300 yıl boyunca yeryüzünde kimse ölmemiş, kimse aç kalmamış, sayrılık ve kötülük de olmamıştır.

Şarabı dahi Cemşîd bulmuştur üstelik. Bu önemli buluşunu kutlamak için de yaman bir Tören armağan etmiştir insanlığa. İşte bu olayın tâ kendisidir Âyin-i Cem olarak diyemlenen Tören; yani Cem Töreni ya da Cemşîd Töreni…

Türk Dil Kurumu damgalı Türkçe Sözlük’ün 9. baskısında “mumsöndü” diye verilen Tören dahi bu Tören olmalıdır besbelli. Ruhu gönenesi Besim Atalay, henüz Lâtin yazaçlarına aktarılmayan “Bektaşîlik ve Edebiyatı” adlı önemli yapıtında, Alevî yurttaşlarımızın yapageldikleri bu töreni özet olarak şöyle anlatmaktadır:
“Âyin-i Cem hemen her zaman yapılabilirse de çok kez uzun kış geceleri seçilir. Törene Baba’lar ya da onların vekilleri başkanlık eder; tören için genişçe bir evin büyük salonu ayrılır ya da tekyelerin törene özgü yerleri seçilir. Baba, yüksekçe bir minder üzerine oturur. Törene ne kadar can gelecekse önceden bellidir. Herkesin yeri hazırlanmıştır. Törenden başka müslümanların iletili olmamaları için daha gündüzden önlemler alınır; gözcüler ve gece bekçileri atanır. Gece bekçisi ve gözcüler gündüzden gelip demlerini alırlar giderler.”

“Halk, yatsı vakti tören yerine gelmeye başlar. Her gelen can, babaya boyun keser ve elini öper. Ayak üzeri durur, baba destur eder, oturur. Sâkî (İçkisunan), Zâkir(Zikreden), Meydancı gibi birtakım hizmet vericiler daha önce ayrılır, belirlenir.”

“Sâkîler dem sunarlar; zâkirler nefes, ilâhî, mersiye gibi şeyler okurlar. Saz çalınır, gülbang (*) çekilir, demler alınır. Sabaha dek bu biçimde vakit geçirilir fakat ne bir gürültü, ne bir üzgünlük olur. Herkes demin veriği mutluluğa eklenen nefeslerin, şarkıların etkileriyle kendinden geçer; kimi haşrolur, kimi neşrolur, kimi arşa çıkar, kimi kürsüye oturur, kimi âlemlere hükmeder.

Her biri bir âlemde seyrân ederler.”

“İşte Âyin-i Cem!…”(3)

***

Olaya tam bir at gözlüğü ile bakan ve öz bakımından da gerçek bir Lûgat-ı Harâbâtî-i Osmanî 98 olan bu sözde Türkçe Sözlük’ün yanlışları öyle “sarımsak, mumsöndü, amcazâde” gibi birkaç örnekle sınırlandırılamayacak kadar çok ve kırk elli sayfalık bir çalışma ile düzeltilemeyecek kadar da çapraşıktır.

Türkçe Sözlük adıyla sunulan bu Yanlışlıklar Ağlatısı ya da Taşıl Sözcükler Yıkıntısı tam bir bilgisizlik, tam bir vurdumduymazlık, tam bir sorumsuzluk örneğidir. Bu kara örneği, yeni Türk Dil Kurumu’nun etkinliklerinden sorumlu olan hiç kimse sineye çekemez!

Öyle bir tavır, o insanı Atatürk karşısında sorumlu kılar, yasa karşısında sorumlu kılar, vicdan karşısında sorumlu kılar, tarih karşısında sorumlu kılar, ulus karşısında sorumlu kılar, insanlık karşısında sorumlu kılar!…

Bunun içindir ki en başta Millî Eğitim Bakanlığı bu Sözlük’le ilgili tavsiye kararını hemen kaldırmalı, okul ve öğrencilerini bu yapıtın yıkıcı çekincelerinden koruyacak önlemleri almalı ve de ülke genelinde gerekli uyarıları yapmalıdır.

Bu Sözlük piyasadan çekilmeli, satıştan kaldırılmalıdır!

Bu Sözlük bütün kamu kurum ve kuruluşlarından dışlanmalıdır!

Yüce Atatürk’ün kalıtını böyle bir dokuncalı çalışma için harcayan tüm sorumlular hakkında idarî ve cezaî kovuşturmalar yapılmalı ve de gerekleri yerine getirilmelidir.

12 Eylül’ün en yanlış ürünlerinden biri olan bu yeni Türk Dil Kurumu derhal kapatılmalıdır.

Atatürk’ün yapıtı olan Türk Dil Kurumu ise Kafkas ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’ni de içerecek biçimde yeniden yapılandırılarak zaman geçirmeden açılmalıdır.

(1) İbn KEMAL (Dr. Şerafettin TURAN);Tevârih-i Âl-i Osman, VII. Defter, TTK Yay. Ank. 1957, s. LV.
(2) Besim ATALAY;Bektaşîlik ve Edebiyatı, İst.1340(1921), s.6,5.
(3) Besim ATALAY; a.g.y.,s.11.
(*) Gülbang: Hep bir ağızdan makamla edilen dua ya da içilen ant.

Atatürk’ün Vasiyeti
Dolmabahçe:5-IX-1938; Pazarertesi

Mâlik olduğum bütün nukût ve hisse senetleri ile Çankaya’daki menkûl ve gayr-i menkûl emvâlimi C. H. Partisi’ne âtîdeki şartlarla, terk ve vasiyet ediyorum:

1) Nukût ve hisse senetleri, şimdiki gibi, İş Bankası tarafından nemâlandırılacaktır.
2) Her seneki nemâdan, bana nispetler-i şerefi mahfuz kaldıkça, ya-şadıkları müddetçe, Makbule’ye ayda bin, Afet’e sekiz yüz, Sabiha Gök-çen’e altı yüz, Ülkü’ye iki yüz lira ve Rukiye ile Nebîle’ye şimdiki yüzer li-ra verilecektir.
3) S. Gökçen’e bir ev de alınabilecek ayrıca para verilecektir.
4) Makbule’nin yaşadığı müddetçe Çankaya’da oturduğu ev de em-rinde kalacaktır.
5) İsmet İnönü’nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.
6) Her sene nemâdan mütebâkî miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsîs edilecektir.
K. Atatürk

Sözcükler:
Âtî: Gelecek, aşağı.
Emvâl: Mallar, varlıklar.
Mütebâkî: Artan, geri kalan.
Nemâ: Artma, getiri.
Nispet: Oran, bağlı, bağlılık, ilgi.
Nukut: Akçeler, paralar, varlıklar, peşin para.