Seçimlerimiz

Seçimlerimiz

Hayatımızda yaşayıp yaşayabileceğimiz en güzel günü yaşadık mı acaba? Sadece geçmiş dönemin parlak anılarıyla yaşayan, şöhretini yitirmiş karamsar yıldızların durumunda olanlara göre en güzel gün yaşanmış ve bir daha öylesine tatlı bir an veya zaman dilimi yaşanamayacaktır. Yaşamın her aşamasında ömrüne ömür katmayı başarabilecek denli hayata bağlı, umut dolu insanlar ise “en güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız” diyerek bir nevi, dibe vurmasına bir kaç milimetre kalmış ülkemiz adına, halen yüksek beklentileri olan siyasiler gibi, umutlarını parlatmaya devam etmekteler.

En güzel gün yaşanmış da olsa yaşanmamış da olsa her konuda çeşitli seçimler yapmak zorunluluğu vardır. Kendimiz için en rasyonel seçimin ne olduğuna inanıyor veya ne olduğunu biliyorsak, buna uygun davranmak üzere geçirilir hayatlar. Önümüzde sürekli olarak bir takım seçenekler ve hedefler belirip yok olur. Yaşamaya devam edebilmek adına kendimiz için en isabetli olduğuna inandığımız plan ve tercihleri yapmak ister istemez bir zorunluluk halini alır. Herhalde ancak plan ve tercih yapmama konusunda bir seçim hakkımızın bulunmadığı söylenebilir.

Hayat bir çizgi olarak düşünülürse, bu çizgiyi oluşturan noktaların her biri yaptığımız seçimlerdir. Yapılan her bir seçimin toplamı tüm bir hayatı oluştururken, aynı zamanda seçmediklerimizin veya reddettiklerimizin de bir toplamı vardır ve bunlar da aynı çizginin içerisinde yer alır bence. Yaptığımız bir tek seçimle birçok “terk” de katmış oluyoruz kısa günlerimizin içine. Günümüzü nasıl geçireceğimizden tutun, kimlerle görüşme, konuşma, tartışma, eğlenme seçimlerine kadar tüm bu konularda vazgeçtiğimiz, tercih edilmeyen seçenekler de dahildir hayatlarımıza. Tüm bu seçimler bir kişinin yaşamını doldurmaktaysa, bu seçimlerden arta kalan ve seçilmeyenlerin toplamları, daha trajik ve reddedilmiş olmanın hüznünü ve burukluğunu yaşayan devasa bir büyüklük olarak bir insan ömrünü oluşturur. Bu yaşımıza değin reddettiğimiz kişi ve ilişkiler ile aynı zamanda reddedildiğimiz kişi ve ilişkileri şöyle hafifçe bir anımsamak bu büyüklüğün sınırlarının kafamızda canlanabilmesine yardım da edebilir.

Terk ettiğimiz kişiler ve cümleler aynı zamanda yeni kişi ve cümle seçimleri anlamına da gelir. Seçmek için özgür olamadığımız ve terk etmemizin engellendiği veya çok zorlaştırıldığı türlü durumlar vardır. Her gün bir şeyler okuruz, duyarız, öğreniriz ve birçok şeyi de unuturuz. Hareket halindeki insanın kurduğu cümleler kendisi istese de istemese de seçmeye ve terk etmeye başladığı kelimeleriyle birlikte değişir. Cümlelerini değiştir(e)meyen insan en çaresiz kişidir bence. Kişinin hiçbir konuda, değişim ve gelişim gösteremediği anlamına gelir bu. Yıllar boyu hep aynı haber bültenlerini izleyerek, aynı gazetelerin aynı yazarlarını ve köşelerini okuyarak, aynı magazin yıldızlarının onlarca ilişkisini ve kıyafetlerini izleyerek, aynı siyasetçilerin hırıltılı seslerini duyarak yaşanan bir yaşama ne kadar yaşam denebilir emin olamıyorum. Düşünün Süleyman Demirel, İbrahim Tatlıses, Reha Muhtar gibi kişiliklerin temsilcileri olduğunu varsaydığım kimi meslek ve ahlak grubundan insanlar hiç var olmasaydı ve kendi alanlarındaki performansları da eksik kalsaydı ne kadar daha çok yaşanası bir ülke olabilirdi burası; ve aynı zamanda kişilerin cümle kurmadaki seçim, kalite ve yeteneklerinin ortalaması ne kadar daha yüksek olabilirdi. Sadece saymış olduğum bu üç insanın kurdukları cümleler bir hatırlanıverse herkesin aklına gerek ses tonları gerekse de kurdukları birbirinden fakir cümle örnekleri gelecektir mutlaka. Tabii bu saydığım kişiler hiç olmamış olsalardı “Onların yerini alacak başkaları mutlaka olacaktı” gibi bir önerme de kurulabilir ki o da başka bir tartışma konusu olabilir. Sonuçta bu adamları sandıkta, müzik marketlerde ve de “zappinglerde” seçenler yine seçimlerini aynı yaklaşımdaki kişilerden yana kullanacaklardı ve halkın kahramanları ve kurtarıcılarının isimleri değişecekti belki sadece.

Yabancılaşmanın insanlık tarihinin en yüksek düzeylerinde bulunduğu bu soğuk çağda beni en çok korkutan konu insanların yaptıkları seçimlerin artık birbirinden giderek daha az farklılık göstermeye başlamış olmasıdır. Buradaki temel sorunlardan biri insanların aynılaşması. İnsanlara seçenek sunulmazsa veya kimi seçimleri dayatılarak yaptırılırsa aynılaşma ve standartlaşma kaçınılmaz olmaktadır. Tüm dünyanın aynı tür esprilere gülmesi, aynı yiyeceklere ve damak zevkine itibar etmesi, aynı sanatsal beğenilere sahip olmaları ve bölgesel-yöresel renklerin solması çok hüzün verici. Çin’de doğmuş büyümüş bir Çinli çocuğun “hamburger” sevdası hangi kelimelerle açıklanabilir? Tüm ergen erkeklerin aşkı ve müzisyen-divası, “Britney Spears” olursa, bu durum doğal karşılanabilir mi? Koca sinema sanatının “Hollywood” ile özdeşleştirilmesi aklı başında bir sanatseveri üzmez mi? Sayısız etnik seçimler, renkler ve bakışlar giderek tekdüzeleşmekte ve maalesef, göz göre göre ABD bayrağındaki üç renge indirgenmektedir.

Hayatımızın en güzel gününü, yaşamış da yaşamamış da olsak, bunca seçeneksizlik arasında önümüze sürülen birbirinden tatsız seçimleri yapmaya devam edeceğimiz -çevremizden kulağımıza gelen silik cümlelerin ve de solgunlaşmasına karşı elden bir şeyin gelmediği tüm renklere rağmen- açıkça görünüyor.