Sekiz Çocuk ve Anneler Günü

Çoğumuzun hayatında mukaddes kadınlar vardır ve çoğumuzun belki de en mukaddes kadını annedir. Annelik; karşılık beklenmeden yapılan iyiliğin öteki adı. Riyakâr olmayan, samimi bir kucak… Duru, kirsiz sevgi… Almadan veren el…

Bir de diyorlar ya dünyayı çevre kirliliği yok edecek, diye. Ya anneler? Onların yokluğu? Onların ölümü dünyayı, uzayda hiçbir canlının bulunmadığı bir gezegen yapmaz mı? Yapmıyor mu?

Öyle acıyor ki içim. Kim düşündü şu anneler gününü? Ne gereği vardı? Asıl annesi olmayanların günü olmalı. Görsünler acı neymiş. Görsünler annesizlik nasıl yakar, kezzap nasıl oyar geçer, görselermiş.

Anneler günüymüş!

Keşke anneler bu kadar fedakâr olmasa, keşke anneler hiç ölmese… Mahşer yeri kalabalığı diyorlar ya. Ya anneler? Annelerin yokluğu kaç mahşer eder? Bilmiyorlar.

Yatılı okul… Kaç kişiydik? Annesi olanları değil, annesi olmayan arkadaşları anımsıyorum sadece. Annesi olan arkadaşların gözleri sevinç çanağıydı. Bu nedenle gözleri aynıydı hepsinin. Zaten mutlu insanların gözleri hep aynıdır. O çocukların gözleri de hep aynıydı bu nedenle. Ama acılar, birbirine hiç benzemez. Bu nedenle acılar karşılaştırılmaz. Bin acı varsa bini de farklıdır. Hele ki bir çocuktaki annesizliğin acısı…

Bir de diyorlar ya Afyonkarahisar’ın, Erzurum’un zemheri soğuğu ustura gibi keser, diye. Ya annesizliğin soğukluğu… Bir de bunu düşünsünler. Karahisar’ın, Erzurum’un soğuğunu bir de o sekiz çocuğa sorsunlar.

Yatılı okuldaki çocuklar, bayramdan bir gün önce sevinç içinde giderlerdi evlerine. Biz sekiz çocuk ise bayramdan bir gün önce susardık. Biz sekiz çocuğun gözleri, giden çocukların gözlerine benzemezdi hiç. Benzemedik hiç. Sekizimizde sekiz acı… Sekizimizde, sekiz anne düşü… Sekizimizin gözleri diğer çocukların gözlerinden ayrı… Acılar bu nedenle de karşılaştırılmaz. Her acı kendi gözüne yük, her acı kendine Ağrı Dağı ağırlığında. Hele ki annesiz erkek çocuklarının acısı… Onların acısını ‘Mevla’m ayrılık vermesin gökte uçan kuşa’ dedirtecek kadar ağır. O sekiz çocuğun kara gözlerini hiç unutmadım. Hiçbir göz demezdi ama her bir göz çığlıktık. Her bir göz, okulun bahçesinde sütü çekilmiş incir ağaçlarıydık. Göğe ağan çığlık…

Bayram sabahı kahvaltıda masamıza konan bayram şekerini sekiz çocuk da yemedik hiç. Masada kalırdı şekerler. Bayram şekerleri, gözlerimizden utanır, acıya kesilirdi. Cennete, annelerden gidilirmiş. Biz sekiz çocuk, okulun kuytu köşelerinde, yosunlu duvar diplerinde, ıssız bir yalnızlıkta cehennemi yaşardık. Biz sekiz çocuğun cenneti olamayacaktı artık.

Bir de derler ya Ferhat aşkından dağı delmiş, Mecnun çöle düşmüş. Ferhat ile Mecnun gelsin dağ nasıl delinir, çölde insan nasıl yanar o sekiz çocuğa sorsun.

Annem beni görünce gülümser, gözlerinde alev rengi narçiçekleri açar; uğurlarken de yaz günü toprak kokusu veren yağmurlar gibi yavaş yavaş ağlardı. Annem cennetti bana. Okulların kapandığı o yaz, eve gittiğimde teyzem, annemin öldüğünü söyledi. Alev rengindeki narçiçeklerim kuruyuverdi. Cehennemi tanıdım.

Derler ki Dante, İlahi Komedya’da cehennem yolculuğuna çıkmış. Dante, o yolculuğa çıkacağına yüreğime, o sekiz çocuğun yüreğine yolculuk yapmalıydı. Göreydi cehennem ne demekmiş, göreydi yanmak ne demekmiş. Cennete annelerden gidilirmiş. Oysa cennetim kayboldu benim, mucizem kayboldu.

– Yemek koyulurken “Bu kadar yeter” dedikten sonra mutlaka bir kaşık daha yemek koyan kişiye ‘anne’ denir. Ve o her şeye değerdir, der Oğuz Atay.

İşte “o bir kaşık daha” diyenim yok artık.

Evladına yanan, evladının kırgın bir bakışıyla dağılan yürek… Keşke anneler bu kadar fedakâr olmasa. Keşke anneler bu kadar sessiz olmasa. Keşke yanlışlarımızda hemen affetmeseler, keşke evlatları özür dilediğinde hiçbir şey olmamış gibi evlatlarını öpmeseler. Çekip gittiklerinde bu kadar yanmaz, bu kadar boşluk oluşmazdı. Bu nedenle her annenin ölümü bir tufan… Süphan’nın darmadağın oluşu… Fırat’ın kuruması… Sakarya’nın kıvrılarak akmaması… Yeşil ekinin kuruması… Öylesine kocaman kopuş, öyle kocaman kuraklık…

Kırıldığında gözleri akardı annemin. Çok uzaklara, bu diyarlardan çok uzaklara… Anlardım annem küsmüş. Anlardım yeşil ekinimi biçmişler. Sanırdım ki Ağrı Dağı küsmüş. Hüznü hüznüm olur, dağılır, gidip sarılırdım. O vakit, birdenbire narçiçekleri, alev kırmızısındaki narçiçekleri açardı gözlerinde. Narçiçeklerim kıpkırmızı açardı. Cenneti tanıdım o sayede. Annemin sayesinde cenneti de cehennemi de tanıdım.

– Bir anne yüreği, dibinde daima af bulunan bir uçurumdur, diyen Balzac ne kadar haklı.

Diyorlar ki Sırat Köprüsü’nden geçemeyen düşüp yanarmış. Oysa anne, uçsuz bucaksız yemyeşil bir ovadır. Sırat bu ovadır. Asıl oradan geçen cennete, geçemeyen cehenneme…

Anneler günüymüş… Ya o sekiz çocuk?

Amma velâkin… Ha söyle de söyle.

Yorumlar

1 Comment

Yanıt Ver

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.




Loading Facebook Comments ...