Söğüdün Yaprağı Narin midir Hâlâ?

Kapitalizm, çıkarı gereği, ünlü kişilerin fotoğraflarını ya da resimlerini reklam dünyasında hep kullanır. Fotoğraflarını tişörtlerde, anahtarlıklarda, yüzüklerde, kolyelerde, kupalarda gördüğümüz bu ünlüler üzerinden de inanılmaz paralar kazanır. Yeterince nemalandıktan sonra kullandığı bu kişileri, hiçleştirip bir kenara atıvermekte de asla bir sakınca görmez. O, bir vefadır.

Reklamlarda kullandığı ünlülerin kapitalizmin özüne ters söylemlerde bulunmuş kişiler olması ve hatta liberalizmi yok etmeye kalkışmış olmaları da önemsizdir. Yeter ki para gelsin. Nasıl olsa liberal ekonomin hayata yön veren postmodern dünyası, işi bitince bu değerleri, bir hiçmiş gibi figürleştirip popüler kültürün çöplüğüne atacaktır. Atacaktır çünkü kurdukları çark, hem kazanmak hem de sıradanlaştırmak üzerinedir.

Dini, imanı olmayan, olsa bile paradan başka bir şey olmayan bir çark bu… İnsansız, çirkin, pis, cüzamlı bir çark…

Bu nedenle reklam dünyası ya da genel anlamıyla kapitalizm, sinsi canavardan başka bir şey değildir. Yarattığını, üzerinden para kazandığını yemekten asla çekinmeyen bir canavar… Sefayı kendine, cefayı işine yaramayana reva gören, Orta Çağ’ın karanlığından kalma mundar bir canavar…

Ama kazın ayağı öyle değil. Hiçbir değer, onlar belirledi diye yok hükmünde değildir. Asla ve kata değildir. Onlar öyle sanır. Sanki her şey, onların çıkarları doğrultusunda yararlı ya da yararsızdır. Sanki iyi ve kötü tanımını onların tekelindedir. Kendileri çalar, kendileri oynar.

Önce ikonlaştırılıp sonra sıradanlaştırılan değerli insanlar, belki de çoğunluğun gözüne de böyle görünecektir. Ama bilen bilir. Sadece bilmeyen, düşünmeyen aslı var sanır. Tişörtlerde, yüzüklerde, kolyelerde reklam malzemesi olan bu büyük insanların saygınlıklarını belirleyen şey; yaşama, insanlığa katkılarıdır, onlar biçtiği kaftan değil. Kapitalizm, nemalandı diye değerler ve doğrular zedelenmez. Kaldı ki bu değerli kişilerin reklamlarda boy göstermeleri de ölümlerinden sonra reklam tekellerinin fikridir.

Şimdi Che, kendi olmakla reklam dünyasının ona biçtiği rol arasında sıkışıp kalmış biri midir? Che; tişörtlerde, yüzüklerde, kolyelerde reklam malzemesi oldu diye değersizleştirilebilir mi? Birileri böyle buyurdu diye Che, saygınlığını yitirmez. Hebennekalar öyle sanır sadece. Kendi çalar, kendileri oynar.

Che’nin ışığını, onların büyüsü bozamaz. Büyüyü bozmak için gerçek olmak gerek. Yapay yanılsamalarla değerin değerini yok edemeyeceklerdir. Onlar, mistizmin en yoğununda ve bir adım ötesinde yarattıkları faşizmin sığlığında Orta Çağ’dan kalma murdar bir canavar olarak kalacaklardır. Batı’nın ideologları; kurnazdır, sinsidir ama ne yaparlarsa yapsınlar, hangi yalanlarla, hangi çarpık düşüncelerle insanların algısıyla oynarlarsa oynasınlar hep yanılacaklardır. Che’nin büyüsünü bozamayacak kadar küçüktür onlar.

Değil mi Einstein?

Latin deyimidir: “Barba tenus sapientus!”

Onlar, ha çalsınlar, de oynasınlar!

Eskiden hafta sonları, insanlar, yakınlarını da alıp kentin hemen yakınındaki dere kenarına ya da göle, olmadı bir yeşil alana pikniğe giderlerdi. Sabah, öğle orada yenir, içilir, akşama doğru da evlere dönülürdü. Felekten bir gün çalınıp paraya kıyılarak da alınan et… O et, belki yarım kilodur, belki kimseye yetmeyecektir. Yetmesine yetmeyecektir ama o saflık, o paylaşmanın verdiği güç, azı çok sayma görgüsü kişi başına düşen bir lokma etten çok daha derin tatlar bırakırdı hane halkına.

Yoksulluk soğuktur, yılan gibi soğuktur. Kimselerin görmediği bu yoksullar, o dere kenarında felekten çaldıkları günü yaşayıp evlerine yorgun argın dönerlerdi. Söğüdün gölgesi, narin dalları ve derenin şırıltısında zenginleşen duygularıyla yorgun argın dönerlerdi. Söğüdün yaprağı narin midir hâlâ? Bilmiyorum ama her şey dün gibi… Henüz çekip gitmemiş dün gibi… Çekip gitmemiş dün gibi her şey…

Her şey dün gibi ama piknik alışkanlıkları da yenilendi, değişti. Kapitalizm ve kurguladıkları AVM’ler belirliyor artık piknik alışkanlığını. Piknikte ne yeneceğine ne içileceğine onlar karar veriyor. Gizliden gizliye, hazır köftelerden, kendi sattıkları içeceklerden alınmasını fısıldıyor soğuk yoksulluğa. Babadan kalma mangalların atılıp kendi sattıkları albenili mangalları öneriyor. Kapitalizm, yılan gibi soğuk yoksullara çıkarı gereği sıcak görünmek için her tür soytarılığı yapıyor.

Hâl böyle olunca pikniğe gitmeye de gerek kalmadı. Nasıl olsa AVM’ler, yazın serin, kışın sıcak… Piknik alanlarıyla karşılaştırıldığında da artısı var, eksiği yok. Sıcaksa sıcak, serinse serin… Yorulunca insanın oturup bir şeyler yiyip içeceği lokantaları dahi mevcut. Daha ne olsun.

Hele o kredi kartları… O kartlarla alınanlar, on iki taksite bölündü mü bir de… Ne fakirlik kalır ne de fakirin soğuk yüzü? O soğuk, yılan gibi soğuk yoksulluktan kurtulmanın çaresi bu kartlardır artık.

Che baskılı tişörtü giyip AVM’lere ve kredi kartını icat edenlere dua ediyor insanlar artık:

– Allah bin razı olsun AVM’lerden ve kredi kartlarını bulanlardan!

Pes!

Bu kez tişörtlere basılmış Che utanır. Che; kırgın, öfkeli… En çok da şaşkın… Che, soğuk bir yılan olup akmak ister. Uzaklara, taze dünlerin daha uzaklarına soğuk bir yılan gibi akmak ister. Yaprağı narin söğüt gölgelerine akmak ister.

(Sahi söğüdün yaprakları hâlâ narin midir? Ama türküler hâlâ “Söğüdün yaprağı narindir, narin” diyor. Türküler yalan söylemez değil mi anne? Sahi anne, yoksulluğun yüzü neden soğuktur? Neden yılana benzer yoksulluk? Anne, yaprağı narin söğütler nerede yaşar? Neden konuşmuyorsun anne? Bir sen bir Elif… Sevdiğim kadınlar neden hep susarlar ki? Che neden?)

Oysa her şey dün gibiydi. Henüz çekip gitmemiş dün gibi…

Amma velâkin… Ha söyle de söyle!

Yorumlar

1 Comment

Yanıt Ver

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.




Loading Facebook Comments ...