Yalnız Bile Değilim

Kimi zaman bir cümle, bir dize, kimi zaman bir türkü burnunun direğini sızlatır insanın. Paslı bir Arap hançeri, duyanın işitenin böğrüne saplanır. İnsan, kuşe-i uzletinde donup kalır.

Bakın, ne diyor Neşet Ertaş Usta:

– Herkesin bir Zahide’si vardır.

Karşılıksız bir aşka gönderme… Cümle duyulduğu an, Zahide, bir köz gibi yakar insanı. Herkesin Zahide’si yoktur oysa. Herkes Neşet Usta gibi sevmemiştir çünkü… Ama Zahide; kimsesizliktir, kavuşamamadır, yokluktur… İnsan anlar. Eli böğründe naçar kalmanın adı Zahide’dir artık. Anlar insan.

Bir gün hastalanır Neşet Usta. Tedavi olacak parası dahi yoktur. Üstüne üstlük kırgındır. Dilinde Zahide, yüreğinde o bir avuç közle çekip gider. Türkünün yatağından kalkıp Almanya’ya yerleşir. Dilinde Zahide, yüreğinde o bir avuç köz… Güzelim Süryani şarabı renginden utanır. İnsan anlar.

Oysa Usta, sana devlet sanatçılığı payesi verilmişti. Ama sen Usta:

– Devlet sanatçılığını ayrımcılıktır, diye reddettin. Oysa gariptin, oysa yoksul ve yoksundun. Çoğu sanatçının kabulleneceği bu unvanı neden elinin tersiyle ittin? Sahi Neşet Usta sen, neden gözlerin dolduğunda hiç ağlamadın? Ağaçlar gibi neden ayakta öldün? Biz seni anlamadıksa o zor günlerinde vah bize, vaylar bize! Zahide, seni anlamdıysa vah o Zahide’nin haline!
Zahide sevmek zor… Ah, Neşet Usta, herkesin bir Zahide’si yok artık. O Zahideler, pınarları kuruyan ceylanlar gibi çekip gittiler. Şimdi ne Zahideler ne de ceylanlar iner pınara. İnsan bilir.

Değil mi Karacaoğlan?

“Toprak, sevdiklerimizi aldığı için mi böyle güzel kokar?” diyor Turgut Uyar.

Yüreğe dokunmak bu olsa gerek. Bu ince, bu estetik dize nasıl da özlem, nasıl da sevgi kokuyor? Sevdiklerimizi toprağa gömdükten sonra, toprağa atfedilen masumiyetin kokusu, özlemden başka ne olabilir ki? Sonra usta, toprağın güzel koktuğunu hatırlatmasaydı insan, sevdiklerinin ardından acılara nasıl katlanırdı? Bak Âşık Veysel de toprağa sığınır senin gibi:

– Taş olsam yandım idi, toprak oldum dayandım.

Toprak, sevdiklerimizi alsa da özlediklerimizin kokusunu taşıyor gerçekten de. Bu nedenle kokan şey sevdiklerimiz, onların anları… Toprağın güzel kokusuna, sevdiklerimizi katarak hüsnü talili böylesine incelikli kullanmak da zaten Turgut Uyar’a yakışırdı. Bilir insan.

Değil mi Âşık Veysel Usta?

“Bir daha beni sevdiğini söyleme! Neden biliyor musun? Çünkü bir daha inanırım.”

İnsanın içini dağlayan ve çocuk saflığında koca bir çığlık… Her seviyorum cümlesinin kandırmaca olduğunu bilerek tekrar söylenen “seviyorum” cümlesine inanmak… Sevgiye kandırmayı yakıştıramamak, ,onu kirletmemek bu olsa gerek. Mademki sevgi vardır, her “seviyorum” başımın üstünde demek… Koca bir ozanın her şeyin kirleneceğine ama sevginin asla ve kata kirlenmeyeceğine olan çocuk saflığındaki inancı, duyanı yakalıyor hemen. Annesi tarafından dövüldüğü halde yine “anne” diye ağlayan çocuğun saflığı…

– İnsan sevdiğinin uykusu olmak istiyor bazen, der Mayakovski de. Her seviyorum cümlesine inanmak da sevgilide uyku olmak değil midir zaten? Sonra Goethe:

– Sevmek inanmaktır, demez mi?

Hele Gorki:

– Güvenmek aldanmak değildir, dedikten sonra ne yapsın koca ozan?

Değil mi Cemal Süreya?

“Yalnız bile değilim.” der ozan.

Yalnızlığın bir avuç köz olduğunu bundan daha iyi hangi dize anlatabilir? Yunus Emre’nin “Yanar içim, göynür özüm.” dizesi de tam buraya uyan bir hayıflanma.

“Yalnız bile değilim…” Yalnızlığın ötesinde bir yalnızlık… Araf’ta bile değilim, demekten daha büyük… Hiç kimsesizlik… Kor ateşlerde çıplak ayakla yürümekten daha yakıcı… Tüm zamanların yalnızlık duygusunu aşan bir yalnızlık var bu yalnızlıkta ve hiç kimse böyle bir yalnızlığa düşmemiştir. Uzayın derinliğinde, binlerce yıl uzaklıktaki bir yıldızdan daha yalnız olmaktır bu. İnsan anlar.

Kim ki suçludur bu yalnızlıkta, günahı da en az bu yalnızlık kadar büyüktür.

Değil mi Edip Cansever Usta?

Yorumlar

İlk yorumu siz yapın

Yanıt Ver

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.




Loading Facebook Comments ...