Muska

O yıllar insanların, hastalığının ne olduğu bile anlaşılamadan ölüp gittiği yıllardı. Doktora götürülen, o da ölmek üzereyken, çok az insan hatırlıyorum. Buna karşın, insan ya da hayvan her hasta için, az ya da çok etkili bir hocaya muska yazdırılması Tanrı buyruğuydu sanki.

Söz konusu bir çocuk, yaşlıca bir nine, bir dede ise pahalı hocalara nadiren gidilirdi muska için. Ama evin direği konumundaki baba, ağabey, öküz ya da inek hastalanmışsa kırılır, sarılır en etkili hocanın kapısı çalınırdı. Köyde bir insan ya da bir hayvan hastalanıp öldüğünde, neden bir doktora, bir baytara götürülmediği değil, muska yazdırılmamışsa neden yazdırılmadığı sorgulanırdı.

Hayvanlar hastalandığı zaman diğerlerinden ayrılıp evde bırakılır, aynen insanlar için olduğu gibi, bir süre kendiliklerinden iyileşmesi beklenirdi. Giderek kötüleşiyorsa önce, köyde bu işin erbabı olan kadından birisi çağırılarak kurşun döktürülür, olmadı başında okutulur, yine de iyileşmezse muska yazdırılırdı. Değişen bir sürenin sonunda hayvan (ya da insan) ya iyileşir ya da ölürdü. Bu arada bazı belli hastalıkları iyileştiren yaşlı kişiler de yok değildi köyde. İkisi de öldürücü olan “Tokmalama” ve “Anız çalması” olaylarında hayvanın karnını yararak, işkembesini boşaltıp onu kurtarmakta bir cerrah becerisine sahip Hamza emmimiz yörede haklı bir ün’e sahipti örneğin.

Harmandan kalktıktan bir süre sonra, evimizin orta direği, annemin “Gozümün gandil’i” dediği mandamız Küpeli (İki kulağının arkasında da küpe gibi sallanan et benleri vardı.) hastalandı. Yemeden içmeden kesildi. Kulakları düştü yanlara iyice. Bir dirhem süt vermez oldu. Annemin yüreğini bir korku sardı ki… Haksız da değildi hani. Kışlık yağımızı, peynirimizi, katığımızı onun sayesinde bol bol yapabiliyorduk. Bundan başka da her Salı Pazarı iki bakraç yoğurdunu satıyorduk şehirde. Sütü çok yağlı olduğundan yoğurdunun şehirde hep kapışıldığını söylerdi babam. Ahırımızdaki diğer üç sığır ineği, toplam olarak, onun kadar süt vermiyordu sanırım.

Ne pahasına olursa olsun Küpelinin iyileşmesi gerekiyordu. Büyük amcamın okuduğu en etkili ve keskin duaların bir yararı olmadığı gibi Fadik Karı’nın nazar için döktüğü kurşun da fayda getirmedi. Köyün ileri gelenlerinin tavsiye ve baskılarının da etkisiyle, Şıhların Ömer Efendiye başvurma kararı alındı sonunda.

Ömer Efendi, bütün vilayette nefesi ve kalemi ile nam salmış, bilginlerin bilgini, yarı evliya bir hoca efendi. Nefes verip de diriltemediği bir hasta, henüz anasından doğmuş değil. Yazdığı muskaları yedi düvelin cinlerini, perilerini fındıkkabuğunun içine hapseder, O istemezse orada sonsuza kadar kalırlardı. Yüzlerce kötürümü ayağa kaldırmış, ülkenin dört bir yanından gelen, anadan doğma körleri dağ deviren dürbünlere çevirmiş, dilsizleri bülbüller gibi şakıtmış ulu bir şeyhti Ömer Efendi. Ona dertli gidip dermansız dönen olmamıştı bu güne kadar. Şıhların Ömer Efendi namı ile çok büyük ün salmıştı memlekette.

Köylüye göre Ömer Efendinin bizim Küpeliyi iyileştirmesi sıradan, basit bir işti. Çocuk oyuncağıydı Onun için. Yazdı mı bir muska, ertesi gün bi şeyciği kalmaz hayvanın, o iş tamamdır. Tamam, olmasına tamamdır da Ömer Efendi hayır için bırakın elini, dudağını bile kıpırdatmaz ki. Tarife ise, fakir fukaranın altından kalkabileceği gibi hiç değil. Olayın önemine göre tarifeler belirlenmiş. Bize gereken muskanın taban fiyatı on gayme. Ücrette üst sınır yokmuş. Orta bir memurun aylığı kırk beş, elli lira kadar. Köy yerde on lira çok para.

Babamın bağda, bahçede işleri yoğun olduğundan şehre gidip Ömer Efendiden muska alma işi bana verildi. Elimde Ömer Efendinin adresi, madeni paralardan oluşma on lira bir kese içinde gömleğimin içine dikili olarak yola koyuldum. Ömer Efendinin adresine gerek de yoktu aslında. Şehirde kime sorsan sana evini gösterir. Adres kâğıdını attım. En geç ikindi vakti muskayla dönmüş olmam gerekiyordu. “Kestirmeden giderim, bi saate galmaz şeherde olurum.” Çok önemli bir görevi yüklenmiş olmanın gururu ile köyden çıktım.

Şehirde, her sene yapılan ve on beş gün süren panayırın başladığını biliyordum. Panayır şehrin bizim köy tarafında, Pazar yerinde kuruluyordu. Bir kere görmüştüm panayırı. Çok güzeldi. Hele çocuklar için düzenlenmiş eğlence parkı harikaydı. Salıncaklar, dönen sandalyeler, üç tekerlekli bisikletler. “Fazladan bi on guruşum olsa… Ne gözel pisiklete binerdim şimdi. Üçtekerli pisikletden düşülmez ya…” Ama muska parasından başka hiç param yok.

Şimdi panayır yerindeydim. Birazcık gezinmenin gecikmeme neden olmayacağını düşündüm. Özellikle üç tekerlekli bisikletlerle tur atmaktan çok, hava attıklarını düşündüğüm çocuklardan uzun süre gözlerimi ayıramadım. Onlardan birini kiralayıp binmem olanaksızdı. Böyle bir hevese kapılmam anlamsızdı zaten. Muska parasına dokunamam, Allah korusun. Büyüklerin eğlendikleri çadırların önünden geçerek geniş bir tur attım, çıkışa yöneldim. Sağımda, çıkışa yakın bir köşede genç bir adam küçük tahta bir tezgâhın başında avaz avaz bağırıyordu. “Koş vatandaş koş, bir koy beş al. Koş, bu fırsat kaçmaz, bul karayı, al parayı. Koş, sen de koş.” Küçük bir kalabalık toplamıştı tezgâhın başına. Merakla yaklaştım.

Masanın üzerinde üç adet iskambil kâğıdı var. Kâğıtları ters çevirdi, ikisi kırmızı birisi siyah. Kâğıtları yeniden kapatıp tezgâh üzerinde hızlı hareketlerle yerlerini birkaç kez değiştirdi. Siyah kartı bulana koyduğu paranın iki katını verceğini söylüyordu. Birkaç kişi yirmi beş ve elli kuruş bastırdılar. Kartlar açıldı elli kuruş koyan kazandı. Yaklaşık on kere oyunu izledim. Her seferinde siyah kartı doğru olarak belirledim. Nitekim sekiz, dokuz el oynayan birisi de oyunu benim gibi dikkatli izlediğinden sonunda bir sürü para kazanarak ayrıldı oradan. Bir kaç tane de kaybeden aptal vardı elbet. Hep yanlışa bastılar kör gibi.

Kararımı vermiştim. Biraz para kazanacaktım. “On lira gazanırsam yeter.” Üç tekerlekli bisiklet geldi aklıma. “On bir lira gazanıyım anasını satıyım. Bi liralık pisiklete binerim. Hemi musgayı alırım, hemi de on lirayı babama geri veririm. Parayı geri verdiğimde nasıl da şaşıracak babam. Ne akıllı bi çocuk olduğumu herkese anlatır. Evde de, köyde de önemli biri olurum herhal. En eyisi ben on beş lira gazanıyım. Beş lirasını burada harcarım. Salıngac’a, dönen isgembilere de binerim. Soona da yarım somun alırım, içine taan helvası alırım…”

Adam kartları karıştırıp bırakınca keseden çıkartıp hazırladığım elli kuruşu bastım belirlediğim karta. Kazanmıştım. Bunu biliyordum zaten. Adam paramın üstüne elli kuruş daha koyup bana uzattı. Heyecanlandım. Nefesim darlandı. Parayı almak için uzanan elimin titremesine engel olamadım. Kartlar yeniden karıştırıldı. Siyah ortadaki. Üzerine elli kuruş koydum. Yine kazandım. “Tanrım! Ne kadar zevkli, ne kadar heyecan verici, ne kadar hoş bir şey bu!”

Hiç kaybetmeksizin dört seferde iki lira kazandım. Tüm hayellerim gerçek olma yolundaydı. Elli kuruşlarla on beş lirayı kazanmak hayli zaman alacaktı. Benimse fazla zamanın yok. Bastığım parayı bir liraya çıkardım. İlk kez kaybettim. ” Olsun, önemli değil. Nasılsa gazanacağım şimdi.” Tekrardan bir lira bastım. Yine yanlış oldu. Bu kere siyah kartı çok iyi izleyecek ve kesin kazanacaktım. Adam, kartları sanki daha hızlı karıştırıyordu. Bir an öyle geldi bana. Ama ne yaparsa yapsın siyak kartı gözümden kaçıramayacak. Bu sefer tamamdı. İki lira birden bastırdım belirlediğim karta. “Tanrım! Olur şey değil. Yoksa siyah rengi gırmızı mı gormeğe başladım?” yine kaybettiğimi sanırım anladınız. Bacaklarım, ellerim, dudaklarım titriyordu. Muska parasından iki lira içeri girmiştim. Bu parayı tekrar kazanmak, yerine koymak zorundaydım. Devam kararı verdim. Bana birkaç saniye gibi gelen bir süre içinde kaybettim tüm paraları. Issızca bir yer bulsam ağlayacağım bağıra, bağıra. Öyle çok ihtiyacım var ki buna…

Yol kenarında bir akasya ağacının gölgesine oturdum. Büyük bir boşluğun içindeyim. Bir ter basıyor, bir üşüyorum, titriyorum. Hiçbir şey düşünemeden düşünüyorum. Hiç bir şey göremeden bakıyorum çevreme. Tonlarca ağırlaştım sanki. Doğrulup ayağa kalkacak gücüm yok. Elim, ayağım püskül gibi dökülmüş, tüm duyularımın eriyip yok olduğu bir sanal âlemde gibiyim.

Bir süre sonra duyularım yeniden harekete geçti. Çevremdeki her şeyle beraber algılarım, düşüncelerim ve durumum yeniden anlam kazandı. Muskasız eve dönüşümün felaketim olacağını seziyordum. Eve dönemezdim artık Eve dönmezsem nereye gidecektim, nerde kalacaktım? Gel de çık şimdi bu işin içinden.

Bir süre daha konumumun çaresizliği içinde kıvrandım, oturdum. Kendimde yürüyecek gücü bulduğumda kalkıp, başım önümde, şehir merkezine doğru amaçsızca yürümeye başladım. Bir süre sonra, farkında olmadan Galip Dayımın terzi dükkânında buldum kendimi. Galip Dayım dükkânda yoktu. Kalfası, oğlu Ali Abi, bir de benden bile küçük bir çırak vardı içeride. Tanımadığım iki adam girdi peşimden dükkâna. Ellerindeki öteberileri bir köşeye bırakıp bir şey demeden çıktılar. O ara Ali Abimle göz göze geldik. Gülümseyerek, “Hoş geldin ısmayıl. Yalınız mısın, tek başına mı geldin? ” dedi.

Hee, yalınız geldim. Emme…

Arkasını getiremedim. Ali Abim bir terslik olduğunu sezmiş bir havada yüzüme baktı. Elindeki ütüyü altlığının üstüne koydu, yanıma geldi.

Ali Abi benden üç yaş kadar büyük. Galip Dayımın ikinci oğlu. İki kere köye, bizim eve gelmişliği var. Her gelişinde de bizde birkaç gün eğleşti. Aramızda abi kardeşten çok bir arkadaşlık ilişkisi var. Şehre neden geldiğimi, başıma açtığım felaketi bir solukta anlattım ona. Muska olmadan köye dönmemin olanaksız olduğunu, dönmezsem de ne yapabileceğimi bilmediğimi söyledim. Ondan, bana on lira borç vermesini istedim utana sıkıla. “Bi yolunu bulur, muhakkak öderim. Yoğsam eve gidemem. Gitsem de zaten babam beni zopaynan evden govar. Biliyom bu gadar paran yoktur belki, emme birinden öndüç alabilin sen.”

“Seni sevdiğimi bilirsin gardaşım, emme bu dediğin imkânsız. Bu gadar parayı kimse bana borç vermez. Heç bi yerden bulamam on gaymeyi. Başga bi yol bulmamız ilazım. Bana birez müsaade et. Ecicik düşünüyüm… Bak, galiba buldum. Senin de gafana yatacak bu.”

Bir kâğıda arapça yazılara benzer, uydurma yazılar yazacağız. Kâğıdı muska şeklinde katlayacağız. Ali Abi kumaş parçalarından bir kılıf yaparak muskayı içine yerleştirecek Birazcık ferahlar gibi oldum. “Heç kimse bunun Ömer Efendinin muskası olmadığını bilemez. Hele de bu bi terzinin elinden çıkmışsa. Götüreceğim muska Küpeliyi olmasa da beni ölümden gurtarır, bu kesin. Musgayı alınca gılıfını söküp okuyacak değeller ya. Açsalar bile koyde o yazıyı okuyacak adam mı var ki! Hemen Küpelinin boynuna dakarlar bence.”

Muska hazırlandı. Bezden kılıfının ağzını güzelce dikti Ali Abi. Kılıfın her iki yanına birazcık makine yağı sürdü. Kumaş çizdikleri sabunla muskanın bezini parlattı. Ütüyle de biraz sararttı. Boynuna takılacak ipi kılıfa dikti. On lirayı fazlasıyla değer bir muskam vardı şimdi. Dört dörtlük bir muska. “Şıhların Ömer Efendinin elli kaymelik muskası bile bundan güzel, bundan tesirli olamaz. Sizin mandayı bu da eyiletiremezse ona heç bi şey kar etmez. Al bakıyım. Bi an önce yola çık da mandaya bi şey olmadan yetişdir bunu.” diye kikirdeyerek Ali Abi muskayı elime tutuşturdu. Hem muskayla, hem de Ali Abiyle gururlandım, kendimi önemli biriymişim gibi hissetim birden. “Canım abim benim.” diyerek kucakladım Onu. “Dur, aklıma bi şey geldi.” makinenin başına geçti. Bir dakka içinde, mavi bir kumaştan, ağzı büzgülü, küçük bir kese dikti. Muskayı alıp içine koydu. ” şimdi daha etgili oldu. Hadi zaman yitirmeden yola düş.” deyip beni yola vurdu. Merdivenleri inerken arkamdan fısıltıyla; ” Sakın ola kimsiye bi şey söyleme. Bu ikimizin arasında galacak temam mı?” “Temam.” Merdiven basamaklarını ikişer ikişer atlayarak binadan çıktım. Çarşıyı koşar gibi geçtim. Çok zaman kaybetmiş sayılmazdım aslında. İkindi vakti bile değildi henüz. Panayır yerine vardığımda saat kulesinin çanı üç kez vurdu. Eylence parkının önünden geçerken, adam kısılmış sesiyle hala, “Gel vatandaş sen de gel. Bir koy, beş al.” Diye bağırıyordu. Nasıl olup da tüm paramı kaybettiğimi düşündüm. Akıl erdirebilmek için beynimi zorladım. Bir çıkış bulamadım. Üç lira kazandığımda ayrılabilseydim keşke. Üç tekerlekli bisikletle bir çocuk geçti yanımdan. Kaybettiğim paranın tümüyle bisiklete binseydim keşke. “Neyse, eyiki Ali Abim var. O olmasaydı ne bok yerdim acep?”

Panayır yerini geçtikten sonra kalan yolun nerdeyse üçte birini koşarak katettim. Küpeli iyileşse de iyileşmese de, işi bittiğinde muskayı herkesten önce ele geçirip yok etmem gerektiğine karar verdim. Bunun için planlar kurdum yol boyunca. “Başkasının eline geçer de bi de açarlarsa musgayı, işde o zaman ayvayı yerim.”

Avluya girdiğimde kimsecikler görünmüyordu ortalıkta. Doğruca ahıra seğirttim. Babam, elindeki kocaman bir et bıçağını arada bir bileği taşına sürterek, Küpelinin başında, onu ölmeden kesmek üzere, bekliyordu. Ölmesinin yanında bir de murdar olursa iyice yıkım demektir bizim için. Genel de buna meydan verilmez köy yerinde. Kesilen hayvanın eti, ölüm nedeni ne olursa olsun, konu komşuya kasabın yarı fiyatına dağıtılırdı. Zarar böylece biraz azaltılmış olurdu.

Evdekilerin dışında komşulardan da birkaç kimse vardı Küpelinin başında. Kapıdan girer girmez annem üzerime atıldı. “Nerde galdın, muhanet yavrım. Akşam gavışdı nerdeyse. Öldükden soona geleydin baylıı (bari). Ver şu musgayı, çabık ol. Yohsa baban pıçağı dayadı buğazına, kesecek kupelimi.” Koparır gibi aldı torbayı elimden. İçinden muskayı çıkardı. Öpüp alnına götürdü aceleyle. Muska alnına gelecek şekilde Küpelinin boynuzlarına bağlanırken hepimiz bildiğimiz duaları okuduk. Tanrıya yakardık.

Başta annem, herkesin yüzü birazcık aydınlandı. Yürekler yeniden umutla çarpmağa başladı. Her an, birden ayağa kalkıverecekmiş gibi bakıyorlardı Küpeliye. Babam, “Haydi benim gınalı gızım. Biz elimizden geleni yapdık. Gözüyün yağını yerim senin, birezcik de sen gayret gosder. Eyileş benim sunam, haydi aç gözlerini.” Sözü annem kapıyor, yakarmayı sürdürüyor; ” Hadi kekliğim, musga ehdiyacın olan gucü, guvatı verecek sana. Alnındaki musga yüz dene baytardan daha guvatlı. Allah kelamının gucü seniğnen birlik. Hadi gorüyüm seni. Gozünü yerim senin.” En etkili olduğunu düşündüğü dualarla takviyeli olarak, bir süre daha Küpeli ile konuşmasını sürdürdü.

Küpeli, yere serilmiş bir vaziyette inim inim inliyordu. Gözleri ve avurtları çukura kaçmıştı iyice. Bitişik komşumuz İriza (Rıza) Emmi, “Allahdan umut kesilmez. Bu Ömer Efendi dedikleri gibi tesirli bi musga yazdıysa kupeli kefeni yırtdı say. İki gune varmaz galdırır ayağa onu. Göğnünü ferah dut.” diyerek oturduğu taştan kalkıp mandanın yanına geldi. Hayvanın göz kapağını sıyırıp baktı. “Gozler halen ışığını goruyo. Gozleri eyice gaymadan sakın ola ki pıçağı vurmayasın çavış. Mındar olacak diye eyileşecek hayvanı keşmiş olursun soona.” Dönüp, bastonuna dayanarak yürüdü, ahırdan çıktı.

Kaç günden beri ağzını dahi değdirmediği taze yonca ve çayır demetleri solmuş bir vaziyette, Küpelinin önünde yığılı duruyordu. İki tutam taze yonca getirmem için yoncalığa yolladı annem. Karanlık olmadan isteneni yaptım. Hastalanmadan önce aç kurt gibi saldırdığı körpe yoncaya, bir kerecik olsun dönüp bakmadı bile. Gözlerini açmıyordu ki zaten. Kesmek zorunda kalırsa canı çok yanmasın diye olmalı, babam aklına estikçe elindeki bıçağı bilemeyi sürdürüyordu.

O gece de babam nöbette kaldı Küpelinin başında. Sabah erkenden kalkıp anneme durumu sordum. Bir saat kadar önce yanına gittiğini, bir farklılık olmadığını söyledi. Buna rağmen ben yine de Küpeliyi görmek istedim, ahıra koştum. Babam, Küpelinin bir haftadan beri yemediği otların üzerinde uyuyakalmıştı. Küpelinin başucuna çömeldim. Yüzünü ve alnını okşadım. Bunu yapmağa devam ederken birden Küpeli gözlerini açtı, kafasını kaldırdı, fersiz bakışlarla yüzüme baktı. Patısına koyduğum elimi iki kez yaladı. Birkaç tel yonca aldım, ağzına götürdüm. Kokladı, isteksizce ağzına aldı. Hemen biraz daha yonca uzattım, onu da yedi. Kafasını tekrar yere bırakıncaya kadar birkaç kez daha yedirdim. Ardından babamı uyandırdım. “Baba çabık galk, Kupeli eyileşiyo. Verdiğim yoncaları yedi. İki gözüm önüme aksın ki doğru diyom. Yedi diyom sana, hemide bi tutamdan fazla. Eyileşiyo baba, inanmazsan gel gendin bak.”

Küpeli kafasını tekrar yere bırakmıştı babam doğrulduğunda. Boynuzlarından tutarak, umutsuzca kafasını kaldırmağa çalıştı. Küpeli gözlerini açtı yine. Bu defa gözleri gülümsüyor gibi geldi bana. Babam boynuzlarını bıraktığında tekrar yere koymadı kafasını. Bize bakmağa devam etti. Babam, “Musga.” Dedi. “Tesirini gosterdi. Bu eyiye alamet.” Bir tutam yonca da kendisi aldı, uzattı Küpeliye. Yemek ister gibiydi. Fakat yemedi. Ağzında yara vardı da onun vereceği acıdan çekiniyordu sanki. Babamın, zorla ağzına tıkmağa çalıştığı yoncanın pek azını yedi, gerisini çıkardı ağzından. Olup biteni anneme ve ablama da anlatmak için eve koştum. Küpelinin gözünü açtığını ve yemeğe başladığını öğrenince annem beni kucaklayıp, olduğu yerde sevinçten iki tur döndü. Başı dönmüş olmalı ki ikimiz bir yerdeki minderin üzerine yuvarlandık. Kaç kere öptü yanaklarımdan bilmiyorum. Öperken bir yandan da “Gurbannar olurum senin gudümlü (uğurlu demek istiyor) ayaklarına, benim şahan (sahin) yavrım. Getirmeseydin o musgayı, dağlar gibi kupelim devrilip getdiydi. Yüce ırabbım Ömer efendinin kolge (gölge) sini milletin, dövletin üsdünden eesik etmesin işallah. Dutduğunu altın etsin Mevlam…” Elinden zor kurtuldum. Yeniden ahıra yöneldim. Arkamda annem ve ablamla doğal olarak.

İki gün sonra Küpeli tamamen iyileşti. Diğer hayvanlarla birlikte otlağa salındı. Bu arada annem hiç boş durmuyordu. Her fırsatta Ömer Efendinin muskasının gücünü anlatıyordu önüne çıkana. Köylünün zaten itikatı tamdı Ömer Efendiye. Bilmedikleri bir durum değildi bu, ama bizim mandayı da iyileştirmiş olması, bizim köylünün katında Onu erişilmesi imkânsız bir konuma taşıdı. Ömer Efendi, gelmiş geçmiş bütün erenlerin, evliyaların gücüne sahipti. Onun bu gücünden korkmayan, bu gücünü inkâr eden, ilmine, kerametine, ferasetine inanmayan kâfir olurdu. Allaha inanmıyor demekti hâşâ. Peygamber soyundan geldiği ayan beyandı ama O, ermişlerin alçakgönüllülüğüne sahipti; Bilinsin istemiyordu. Memleketin en büyük, baş doktorları Onun ilmini öğrenmek için kapısında yıllarca çömezlik etmeğe razı geliyorlar, ama O, Allahın buna izin vermediğini söyleyerek onları geri çeviriyordu…

Muska ile ilgili gerçek, Ali Abiyle aramızda tam iki yıl bir sır olarak kaldı. Ömer Efendiden söz açıldığı bir gün, Küpeliyi iyileştiren muskayı Ömer Efendinin yazmadığını, Ali Abiyle birlikte Galip Dayımın dükkânında hazırladığımızı anlattım anneme. O buna asla inanmadı. Birkaç kez daha şurda, burda muskanın gerçek öyküsünü anlatmayı denedim, dinleyen olmadı bile. Üstelik bir de benimle dalga geçtiler.

İsmail İlhan Hakkında17 Yazıları
1940 yılında Yozgat’ın Köçek Kömü Köyünde beş çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak doğdu. İlkokulu üçüncü sınıfa kadar kendi köyümüzde eğitmenle okudum. İlkokulun kalanı ile orta öğrenimimi Yozgat’ta tamamladım. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümünü bitirdi. 1976 da Dr., 1982 de Doç., 1987’de Prof. oldu. 6 adet mesleki ve bilimsel kitap ile çok sayıda bilimsel makalesi yayınlandı. 2007 yılında emekliye ayrıldıktan sonra Bursa Belediyesi Türk Sanat Müziği Konservatuvar’ını bitirdi. Keman çalıyor, beste yapıyor ve öykü yazıyor.

Yorumlar

İlk yorumu siz yapın

Yanıt Ver

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.




Loading Facebook Comments ...