Yol Kenarındaki Ev

Sarı, karanlık bir yol var ya, duvarın yanından geçen. Geçen gece ağladığını duydum. Bahçe tarafı değil. Bilmiyorum. Belki de o gece, odan bitişikti yola. Duyduğuma yemin edebilirim, tanığım bile var. Saat gece yarısını çoktan geçmiş, insanlar uykularına dönmüştü. Yol, her zamankinden daha küçüktü, evlerin arasından kıvrılarak sonsuzluğa uzuyordu.

İrkildim, karşıdan uzun boylu, kambur bir adam geliyordu. Yürürken, öylece bakıştık. Aramızda on beş, yirmi adım kalmıştı. İkimizin kulağı da duvarın ardındaki seste. Ben dursam, o da duracak. Adımlarımı seyrelttim, eski kiracıdan kalma bir karpuz kokusu geldi burnuma. Yanıma gelince durdu, anasona karışmış alkol kokuyordu soluğu. Dengesini sağlamakta zorlandığını fark ettim. Kasabada hiç rastlamadığım biri, bir yabancı. Koluna girsem…

– Kız ağlıyor, dedi.

Duyuyorum, diye yanıtladım. Rahatladı, üstüne başına baktı, sonra beni süzdü. İçeri giremeyiz dedi, bu uygun olmaz. Göz göze gelince kuşkulandı :

– Yoksa tanıyor musun, kızı?

Nedenini bilmeden, hayır dedim.

– Ağlamasını bile zor duyuyorum. Görmüyor musun, aramızda kalın bir duvar var. Ben küçük bir çocuk sanmıştım, mavi hırkasını.

– Benim gitmem gerek. Yarın gece geçtiğimde gene bakarım, belki de dinecek ağlaması. Şimdilik telaşlanmaya gerek yok.

Hafifçe geri çekilip, elini başına götürerek selamladı beni. Biraz daha uzaklaşınca ıslık çalmaya başladı. Ezgileri, geceyi bölen keskin bir bıçakla gezindi tüm ovada.

Çaresizliğin duvarın ötesine geçti diye saklanıyorsun. Her zaman ağlardın zaten. Ama, eskiden, çevrende birileri vardı, üzülürdü insanlar. Tek başına kalmış diye anlatırlardı seni. Neden şaşırayım? Senin orospu olman, işin doğasına uygun olanıydı. Severdi insanlar seni (şimdi de seviyorlar). Kadınlar? Bu kasabada erkekleri meyhaneden alıkoymanın olası olmadığını onlar da biliyor. Nereye taşınırsan taşın, meyhaneye giden yol, senin evinin önünden geçiyor. Hem, çatlak kavanozdan sızan bal gibi: Yirmi beş yaşın güzelliği var üzerinde.

Seni ilk tanıdığımda lise yıllarıydı. Baban subaymış, bir iki yıl kalmak üzere gelmişsiniz. Daha sonra baban ev sahibinin karısıyla işi pişirince, annenle birlikte eski belediye binasının arkasındaki eve taşınmışsınız. Otobüsteki gençten öğrenmiştim. Şehre giderken yanıma oturup “ne güzel parfüm kokuyor” diyerek iç geçirmişti. Ön tarafa bakınca, pazara gitmek için otobüse doluşmuş on, on beş genç kız olduğunu gördüm. Çocuğun sesindeki şifreyi çözüp sordum:

– Peki, parfüm kokusu kimden geliyor?

Gülümseyerek, gözleriyle yanıtladı. Hemen iki sıra önümüzdeydin. Senden konuştuğumuzu anlamış gibi elinle saçını düzelttin, bize doğru döndün. O zaman gördüm yüzünü, şaşırdım. O güne dek ilk kez birisi gözlerime böyle derin bakmıştı. Başımı öne çevirdim. Evet demiştim çocuğa, kokuyu duyabiliyorum. Sonrası babanın olmadığı yıllardı. Giysilerinde, davranışlarında, konuşmalarında zorluk çeken birisinin havası yoktu. Yalnızca bakışların: ‘Hadi çocuklar, kahvaltıya’ diye çağıracak, ama yok çocukları. Ölmüş, evin bodrumunda beslediği köpek yavruları.

Sana ne anlatacağım. Eskiden kavga oldu mu, kasabadaki kadınlar saç saça baş başa birbirlerine girerdi, küfürler havada uçuşurdu. En ağır söz karşısındakine orospu demekti. Bir kadın için daha kötü bir sözcük, daha aşağılayıcı bir sıfat düşünülemezdi. Geçen gün, bizim evle okulun arasındaki arsada, çamaşır asan komşular birbiriyle atışmaya başladı. Önce bir iki çarşaf yırtıldı, sonra çocuklar da karıştı kavgaya. Sonunda, Ayşen abla kendini tutamayıp, Halit ağabeyin gelinine “orospu” diye bağırdı. Kadın:

– İstesem, orospu da olurdum. Ya sen, iyice kartlaştın, şu yamuk suratına bak, seni kim ne yapsın? diye yanıt verdi.

Kavga giderek ilginçleşti. Sonunda, iş öyle bir hal aldı ki, kadınlar kendi güzelliklerini abartarak, isteseler, kasabanın en iyi orospusunun kendileri olabileceklerini, diğerine ise hiçbir erkeğin bakmayacağını söylemeye başladılar. Tüm mahalle, orospuluk makamının geldiği yeri hayretler içinde izledik. Aslında mahalleli de farklı değildi. Çevredekiler, aralarında gülüşerek “Hadi oradan, sizden orospu mu olur?” diye alay ediyorlardı. Doğru söylüyorum. Bak sen de güldün şimdi. Bana sorarsan, kasabada gölün rengi bile değişti. Gece olunca, gözlerin gibi parlıyor.

Daha erken değil mi? Açılmamıştır meyhane. İstersen biraz daha oturup öyle gidelim. Peki, içelim bugün.

Hem öyle içelim ki tanrılar bile kıskansın. Meyhaneci, açsın bütün kapılarını. Hepimiz doluşalım içeri. Kadınlar unutsunlar erkeklerini: sanki çok uzak bir geziye çıkmışız. Düşünsene, sen gece mavisi yazıyorsun geçtiğin yola, çürük dirsek yazınla; ben siliyorum, sağ elimle. Sol elim seni tutuyor: kadehin içindeki seni. Tek başımıza kalamıyoruz, eksik çünkü öykülerimiz, sevinçlerimiz bölük pörçük. Birlikte gülsek de buruk bir yanımız var. Biraz da hasta. Ben sana üzülüyorum, sen başkasına.

Koluma gir. Arkadaki taşlık bahçeden okula çıkıp, çocuklara bakarız. Yolda biraz dedikodu yaparız belki. Sahi, başkanın, yatağa girmeden önce kendini tokatlattığı doğru mu ? Ya Samet, gençlere seni ziyaret ettiklerinde mutlaka ayaklarını öpmelerini salık veriyormuş. Gerçekten öpüyorlar mı ayaklarını? Peki diğerlerinden geçtim, yalnız bunu yanıtla: Marangozun oğlu senden, kendisine kadın adları ile seslenmeni gerçekten istedi mi?

Kimseye söylemezdim oysa. Keşke anlatsan. Senin düşündüğün türden bir merak değil benimki. Burası küçük bir kasaba, herkes tanır birbirini. Ama, kasabalı erkekleri gerçekten tanıyan bir sen varsın. Ben yalnızca, insanların sokakta kendilerine biçtikleri görüntü ile gerçekleri arasında ne kadar fark var, onu merak ediyorum.

Işıklar kırıldı, hafif bir is kokusu geldi caminin yanındaki fırından. Günün en kısa vakti, akşamüzerleri. Sözün bitmeden soğuyor hava. Unutuyoruz verdiğimiz sözleri. Meyhaneye gittiğimizi de söyleyelim çocuklara. Nasılsa mavi hırkan var üzerinde.

Burak Kaya Hakkında52 Yazıları
Müzisyen, yazar.

Yorumlar

İlk yorumu siz yapın

Yanıt Ver

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.




Loading Facebook Comments ...