Küba -II-

Küba -II-

(Yazının ilk bölümü için tıklayın.)

Havana’ya gitmeden okuduğum bir dergide aynen şöyle yazıyordu: “Şehir Salsa ile yıkılıyor”. Buna ben de inandım, şehrin her gecesi bir başka deprem, ama acıyla değil Salsa ile. İnsanların sıcakkanlılığından olsa gerek, herkes eğlenmek için sadece ufak bir sebep arıyor.

Küba’da sık anlatılan bir hikayedir. Bir Amerikalı, bir Rus ve bir Kübalı’yı cennetten bir parça, yeşillikler içerisindeki bir şelaleye götürmüşler. Sormuşlar buraya ne yapmalı diye. Amerikalı bakmış “Buraya enerji santralı kurarım” demiş. Rus ise “Buraya uzay üssü kurmak gerekir” demiş. Kübalı ise yemyeşil doğaya ve sulara bakmış ve “Burada aşk yapılır” demiş.

Şehrin dokusuna tamamen aykırı ve gece canlanan bir bölgesi ise Çin Mahallesi. Eski Havana’ya bitişik bir bölgede birkaç sokaktan oluşan mahalle, ataları Çinli olan Kübalıların hakimiyetinde. Sokaklara sağlı sollu Çin restoranları serpiştirilmiş. Son derece hareketli, insan kaynıyor. Sizi restoranına davet eden Çin kökenli Kübalıların bağırışları sizi doğu kültürünün içinde olduğunuz hissine itiyor. Kısa boylu, hafif şişman, çekik gözlü bir garsona tavlanıyor ve restoranının yol kenarındaki bahçesine oturuyoruz. Etrafımızı bizden para koparmaya niyetli ressamlar, yanaktan bir öpücüğe bir Dolar isteyen küçük kızlar, bir biraya anılarını anlatmak isteyen hevesliler sarıyor. Etkilenmemiş gözükmeye çalışıyoruz, ama etkileyici. Son derece ucuz deniz mahsullerimiz masaya geliyor. Bizi seyreden tüm bu insanlardan biraz utanarak yemeğe koyuluyoruz. Çinli garsonla şakalaşan kısa boylu bir çocuk dikkatimi çekiyor. Baktığımı gören garson, çocuğun köse olduğunu gösterircesine yanağını okşuyor ve “Bu benim karım” diyor. Çocuk çok sinirleniyor, garsona bir tekme savuruyor. Garson kahkahalar atarak bahçeden restoranın içine kaçıyor. Çocuk bir bira ısmarlamamızı istiyor. Yaşının bira için çok küçük olduğunu hatırlatınca kendisinin cüce ve yirmi iki yaşında olduğunu söylüyor. İnanması çok zor. Hafif sarışın, 1.50 cm boylarında, pırıldıyan ve zeka belirtisi gözleri var. Garsonu çağırıyoruz, garson, gencin yaşını onaylıyor. Artık masada üç kişiyiz. Samuel, birasını yudumlarken aksansız Amerikan İngilizce’siyle konuşmasına devam ediyor. Şaşkınlık içinde kendisini dinliyoruz. Bir an Ömer’e bakıyorum o da bana bakıyor. İkimizin tespiti de aynı, Samuel İngilizce kelimeleri çok iyi telaffuz ediyor, ama cümle içerisinde bilmediği İngilizce kelimeleri İspanyolca söylüyor. Cümlelerin anlaşılması çok zor. Samuel, tuvalete gittiğinde garson Samuel’in hikayesini anlatıyor. Samuel mahallenin maskotu, ömrünü kısaltan fiziksel bir rahatsızlığı var. Diğer yandan fiziksel rahatsızlığı zekasının yüksek olmasını beraberinde getirmiş. Yemeklerimiz bitmeye doğru, garson ucuza kaliteli puro almak isteyip istemediğimizi soruyor. Teklifini kabul ediyoruz. Garson ve cüce ile birlikte Çin Mahallesi’nin bir üst sokağına çıkıyoruz. Zifiri karanlık içerisinde yürürken ben Ömer’e güveniyorum, herhalde o da bana. Ben, Ömer, cüce ve Çinli garson kapkaranlık bir merdivenden bir binanın içerisine giriyoruz. Yaklaşık on beş basamaklı merdivenden sonra kendimizi upuzun bir koridorda buluyoruz. Koridorun sağ tarafı odalara açılıyor. Sol tarafı ise oldukça büyük camlı, açık pencerelerden binanın orta kısmındaki avlusuna bakıyor. Binaya tepeden baksanız ortada bir avlu var, çevresi odalarla çevrilmiş. Merdiven yukarıya doğru devam ediyor, karanlıkta gözükmüyor ama yukarıda en az bir kat daha var. Koridorda yürümeye başlıyoruz, gözüm kapıları açık odalara takılıyor. Odalar çok küçük, insanların çoğu televizyon seyrediyor, fakat sefil bir görüntü var. Nedense her oda dağınık. Bazılarının içerilere açılan bir kapısı daha olduğunu görüyorum. Sonradan öğreniyoruz ki, bu tip binaların içerinde yaşayan aileler iki küçük oda ve bir mutfağa sahip. Tüm bina, banyo ve tuvaleti ortak kullanıyorlar. Binanın yalnızca avlusunda kuvvetli elektrik var. Sessizliği cüce bozuyor:

– Evet hanımlar, sağdaki oda.

Kesinlikle korkuyoruz. Bizi bir mutfağa alıyorlar. Mutfak ince uzun. Bir ucu girdiğimiz mutfak kapısı, diğer ucunda bir kapı ve kapının hemen yanında büyük camsız bir pencere var. Avludan gelen ışık, odayı aydınlatıyor. Girdiğimiz kapıda boksör olduğuna bahse girebileceğim iri yapılı bir zenci beliriyor, diğer uçtaki kapıdan ise Meksikalı’ya benzeyen bir kişi giriyor. Manzara gerçeküstü. Sırayla zenci boksör, sarışın uzun boylu Ömer, Asyalı tipimle ben, çekik gözlü Çinli, pencereye yakın sarışın cüce, diğer kapıda Meksikalı. Meksikalı’nın gülümsemesi ve İspanyolca bir şeyler anlatmasıyla ortam biraz esniyor. Biz hariç hepsi gülüyor. Biz de soğuk soğuk gülüyoruz. Ömer ile soğukkanlılığımızı korumaya çalışıyoruz. Meksikalı çekmeceden bir avuç tütün ve kağıt çıkarıyor. Tütünleri kağıtlara sarmaya başlıyor. Şaşkınlıktan Türkçe konuşmaya başlıyorum:

– Puro bu mu ?

Çinli hemen açıklama getiriyor:

– Mariuana, en kalitelisi.

Karayipler’de yetişen iki bitki var, puro tütünleri ve mariuana. Mariuna Karayipler’deki diğer adalarda ne kadar serbestse Küba’da o kadar yasak. O anda, kapıdan bir polis girse hayatımızdaki en büyük sorunla karşı karşıyayız. Biz put kesiliyoruz. Kapılara bakıyorum, birinde boksör zenci, diğerinde Meksikalı. Soğukkanlılığı koruyup durumu idare etmekten başka çaremiz yok. Sigara boyutunda sarılan mariuanayı cüce, Meksikalı’nın elinden kapıyor ve bir nefes alıyor. İlk nefesiyle birlikte Meksikalı cücenin suratına kuvvetli bir tokat indiriyor. Samuel’in sarmayı kapmasına değil pencere kenarında bu işi yapmasına kızıyor. Biz daha da geriliyoruz. Tütünü Çinli kapıyor, pencereden uzaklaşıp bir çekimden sonra bize soruyor:

– İster misiniz?

İçimizden Türkiye’den duyulacak kadar “Hayır, biz gitmek istiyoruz” demek geçiyor, ama ortam hiç uygun değil. Çinli’ye kendi aramızda Türkçe konuşacağımızı ve biraz müsaade etmelerini söylüyorum. Ömer’le anlaşıyoruz, en iyi çözüm parayı ödemek ve hiçbir şeye dokunmadan çıkmak. Fiyatını soruyorum. Meksikalı Çinli’ye sus diyerek, beş parmağını gösterip “Dolar” ve on parmağını gösterdikten sonra “Mariuana” diyor. Beş ama ne? Beş Dolar, elli Dolar, beş yüz Dolar? Ömer Çinli’ye hemen beş Dolar çıkarıyor. Ben Meksikalı’nın sırtını sıvazlarken Ömer Çinli’ye

– Samuel ve sana hediyemiz.

diyor ve kapıya yöneliyor. Zenci ayağa kalkıyor. Çinli sevinçle beş doları Meksikalıya uzatıp otları alıyor. Ömer kapının koluna elini uzatıyor, zenci Ömer’in kolunu tutuyor

– Bir dakika

diyor. Meksikalı Çinli’ye İspanyolca bir şeyler söylüyor. Çinli’nin otları donuna sokmasıyla, zenci son derece nezaketle kapıyı bize açıyor. Sanki cennete açılan kapı. Geldiğimiz koridordan yola iniyoruz. Sokakta karanlık bitene kadar hiç konuşmuyoruz. Çinli ve cüce bizi restorana kadar geri getiriyor. Sessizliği cüce bozuyor:

– Bir bira ısmarlasanıza.

Ömer’le aynı anda bağırıyoruz:

– No.

O kadar bağırmışız ki tüm sokak bize bakıyor. Bir bira parasını Çinli’ye veriyoruz, ellerini sıkıyoruz ve uzaklaşıyoruz. Yürürken, gerginlikten olsa gerek sadece gülüyoruz.

Ülke ambargo altında, hala 60’ları yaşamasının temel nedeni bu. Çok fazla polis var. Suçlara öngörülen cezalar oldukça ağır. Bu yüzden güvenlik tam. Polisler turistlerle konuşmamaya çalışıyor. Tüm dertleri yerel halkı kontrol altında tutmak. Bir Kübalı’nın değişiyle “O kadar çok kedi var ki, fareler bir türlü ortaya çıkamıyor”. Ülkede herkes güleç, inanlar mutlu gözüküyorlar. Yaşadıkları evler ve alım güçlerini düşündüğünüzde mutsuz olmak için çok nedenleri var. Fakat, dünya hakkında bilgi sahibi olmadıklarından çektikleri sıkıntıları tam olarak değerlendiremiyorlar. Fidel Castro’nun nerede yaşadığını kimse bilmiyor. Ülkede Fidel’in yaşadığını hissetmiyorsunuz bile. Herhangi bir yerde resmini bile göremiyorsunuz. Onun yerine “Che Guavera” devleşmiş. Her yerde “Che” var. Topluma kahraman olarak Che sunulmuş, Fidel ise taktiksel olarak kendini arka planda tutmayı yeğlemiş hissine kapılıyorsunuz. Fidel’i çoğu insan seviyor. Sevmeyenler, ihtilal sırasında mal varlıkları ellerinden alınarak devletleştirilen eskinin zengin aileleri. Küba’nın ekonomisi turizm, şeker pancarı ve puro imalatına dayalı. Ülkenin ekonomisi hakkında verilebilecek sağlıklı bir istatistiki bilgi yok.

İnsanların gelirleri ayda beş ile kırk Dolar arasında değişiyor. Ülkede turistlere sunulan fuhuş sektörü yoksulluğun göstergesi. Erkeklerin çoğu ise yolda puro satıyor. Yolda puro satmak yasak olduğu için ilk önce sizinle anlaşıyor ve sizi bir eve götürüyor. Puroyu evde alıyorsunuz. Bu puroları, puro fabrikasında çalışan kadınlar kendi evlerinde yapıyor. Sokakta satılan purolar mağazadakilere göre çok daha ucuz. Ülkede hayvancılık çok az olduğundan, et çok pahalı. Kübalı turisti seviyor. Çünkü herkes sizi çok zengin görüyor ve size zarar vermeden cebinizdeki Dolarları almanın yolunu arıyor. Yolda adres soruyorsunuz, adam size yolu göstermek yerine gideceğiniz yere kadar götürüyor ve bir Dolar’ınızı alıyor. Genelde İngilizce bilmediklerinden dolayı götürülen yer de yanlış çıkıyor ve şehri öğrenene kadar bol bol yürüyor ve bol bol birer Dolar harcıyorsunuz. Yerel halkın içine karışırsanız, hayat çok ucuz. Ülkede üç tip para birimi var. Birincisi bildiğiniz Amerikan Doları. İkincisi çevrilebilir Peso. Yıllardır bir Dolar bir çevrilebilir Peso’ya eşit, yani çevirmenize hiç gerek yok. Bir de yerel halkın kullandığı Peso var. Tüm seyahat boyunca Dolar kullandık. Çünkü yerel halkın standartlarında yaşamanız mümkün olmadığı için paralarına ihtiyacınız olmuyor.

Halk çok sıcak kanlı. Tarif edebileceğiniz Kübalı tipi yok. Zenciler, melezler, esmer Espanik yapılı insanlar, Fransız kanlı beyazlar. Son derece kozmopolit. Bir tane büyük katedrale rastlıyoruz, fakat toplum dinsel faaliyetlerden tamamen uzak. Dünyanın her yerinde olduğu gibi başkent dışında yaşayan insanlar daha cana yakın. Resmi dil İspanyolca.

İnsan dünyayı gezerken farklı kültürleri tanımaktan zevk duyuyor. Küba kültürünü tanımaya çalışırken Kübalı’nın ağzından Türkler’in yorumlanması ise oldukça ilginçti. Pansiyonumuza dönerken bir anda gümbürtüyle başlayan muson yağmurları nedeniyle, bir bara sığınıyoruz. Yağmur yağıyor, purolarımızı keyifle tütürmeye başlıyoruz. Soğutulmuş romlarımız geliyor. Sarı saçlı, fakat teni güneşten esmerleşmiş orta yaşlı bir kişi ile göz göze geliyoruz. Masaya davet edilmeye dünden razı görünümlü adama bir rom ısmarlıyorum. Masamıza geliyor. Kübalılara Türkiye’den geldiğimi söylediğimde hep aynı şekilde, bir yandan Türkiye’nin neresi olduğunu düşünürken bir yandan da “hımmmm” diyorlar. Türkiye’yi tanıyan ve Türkler hakkında bilgisi olan kişi sayısı az. Fakat, bu adam farklı. Türkiye’yi biliyor. Ağzımızdan hep siyaset hakkında bilgi almaya çalışıyor. Şüpheleniyoruz. Görünüşü bir Alman’a benziyor, ama Küba vatandaşı. İngilizce’si iyi. Sanki tüm dünyayı bilir havalarında, fakat hiç yurt dışına çıkmadığına bahse girebilirim. Nedense konuyu biz Türkler’e getiriyor. Temiz insanlar olduğumuzu, pisliği sevmediğimizden bahsediyor. Fakat, Türkler’in Küba’daki fuhuşun içine ne kadar savruk ve dengesizce girdiğini anlatıyor. Ayrıca, kişilik olarak emin olmadan konuşmaya bile girmediğimizden bahsediyor ve ayağa kalkıp bir Türk’ün taklidini yapıyor. İlk önce düşünüyor sonra bir daha düşünüyor, bir şey sormaya niyetleniyor, etrafını dikkatlice süzüyor, arkasına bakıyor, kendinden emin olmayan bir tavırla “Ben Türk’üm” diyor. Gülümsüyoruz, yerine oturuyor. Hemen savunmaya geçiyoruz. Tanıdığı bir kaç Türk’le tüm Türkleri genelleyemeyeceğini anlatıyoruz. Türk olarak burada bile saygın anılmamaktan dolayı biraz kızıyoruz. Ama adama kesinlikle inanmıyoruz. Oysa, Küba’dan ayrılmadan yaşadığımız başka bir anımız bu tespitlerin doğrulanmış acılarını bize hissettiriyor. Küba’da bulunduğumuz sürece hep yerel halka yakın yaşamaya çalıştığımızdan hiç büyük otellere uğramamıştık. Son günümüzde kendimize bir Küba ödülü vermek için güzel bir otelin restoranına gittik. Hemen arkamızdan iki kişi daha restorana girdi. Bizden oldukça uzak bir masaya oturdular. Bize bakıp fısıldayarak konuşuyorlar. Türkçe konuştuklarını ve bizim Türk olduğumuzu anladıklarını sezinliyoruz. Kübalı’nın dediği gibi uzunca tartıştıktan sonra bize Türkçe “Selam” diyorlar. Masamıza davet ediyoruz, çekingen tavırlarla geliyorlar. Dünyanın bir ucunda Türk Türk’ü bulmuş, yine de hafif bir soğukluk var. Grup halinde Küba’nın güzel kızlarını tanımaya gelmişler. Ülkeden başka beklentileri olmadığı için sıkılmışlar, otelden çıkmayıp geri dönmeye gün sayıyorlar. Bize Türkiye’deki futbol takımların son durumlarından ve yaptıkları çapkınlıklardan uzun uzun bahsediyorlar. Ömer’le aynı şeyi hissediyoruz, utanç. İşin ilginç yanı, bir tanesi hayatı boyunca kadınları hep taciz etmeye alışmış, oysa Küba sokaklarında kendisi tacize uğrayınca otelden çıkamaz olmuş. Gururu kırık ve morali bozuk. Biran önce Türkiye’ye dönmek istiyor. Kendimize ısmarladığımız yemek ödülümüz, cezaya dönüşüyor. Üzülüyoruz. Otelden çıkarken Kübalı’ya söylediklerimi kendime tekrar ediyorum “Her ülkede her türlü insan vardır”. Ömer ise konuya nokta koyuyor:

– Türkiye’deki gelir dağılımı ve eğitim sorunu çözülmedikçe biz kutba da gitsek itibarımız aynı olacaktır.

Küba Devrimi’ni anlamak istiyorsanız “Havana’dan uzaklaşmanız gerekir” diyor, Rita isimli Kübalı bir gazeteci. Havana dışının zevkini keşfetmeyi sizlere bırakıyorum. Havana’nın dışını gezmek için adanın diğer ucundaki Santiago De Cuba’dan başlayıp Havana’ya kadar en az bir haftalık bir gezi yapmak gerekir. Fakat Küba devrimini kısaca anlatmak isterim.

Devrimlerin sonuçları sadece devrimin yapıldığı coğrafyaya ve insanlarına bağlı değildir. Kaldı ki, Küba devrimi, bu devrime karşı gelecek dünyadaki en güçlü ülkenin burnunun dibinde yapılmıştır. Bu tip değişimleri, tarih yorumlarken veya yargılarken, sonuçlarından önce nasıllarıyla değerlendirmelidir. Halk kandırılmış mıdır? İnsanlık suçu işlenmiş midir? Devrimi yapanlar vatansever midir, yoksa devrim kendi çıkarları için mi yapılmaktadır? Nasıl soruları uzar gider. Sonuçlar her zaman görecelidir, ama nasılları ve hatta niyeleri ülkelerin tarihine kazınır.

13 Ağustos 1926’da İspanyol göçmeni bir toprak sahibi Angel Castro ile aşçısı Lina Ruz’un ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi, Fidel Castro. 1950’de Havana Üniversitesi’nden hukuk doktoru olarak mezun oldu. 1953’te bir darbe ile ülke yönetimine el koyan Fulgencio Batista’ya başkaldırarak, 125 arkadaşıyla birlikte Santiago’da Moncado kışlasına baskın düzenledi ama yakalanarak hapse atıldı. Mahkeme aşamasında hukuk bilgisini kullanma fırsatı bulan Castro, sosyalist litaretürüne geçen “Tarih beni aklayacaktır” sözleriyle biten o ünlü savunmasını yaptı. Ne yazık ki bu parlak savunma Castro’nun onaltı yıla mahkum edilmesini engelleyemedi. Yirmibir ay sonra Batista, Castro’yu affetti. Castro ise Batista’yı asla affetmemişti. Meksika’ya geçip yeni bir örgüt kurdu. Castro kardeşi Raul ve Ernesto (Che) Guevara’nın da aralarında bulunduğu gerillalarla birlikte 2 Aralık 1956’da Oriente kıyılarına dayandı. Pek çok arkadaşını yitirdi. İki yıl süren gerilla savaşından sonra Castro artık başbakandı. Müthiş bir toprak reformu eşliğinde yapılan kamulaştırma faaliyetleri ABD’nin hiç hoşuna gitmedi. Çünkü kamulaştırılan toprakların büyük çoğunluğu ABD şirketlerine aitti. Ekonomik ambargo ile başlayan köşeye sıkıştırma politikası, muhalif Kübalıların silahlandırılıp Domuzlar Körfezi’ne çıkarılmasına kadar uzandı.1962’de SSCB-ABD çatışmasında, Küba-Türkiye terazisi kuruldu. Rusya Küba’daki, ABD’de Türkiye’deki nükleer silahlarını geri çektiler. Amerika’dan bir çok başkan geldi geçti, fakat Küba ağır bir ambargo altında Fidel Castro yönetimine yıllarca devam etti.

Devrim yani değişim. Kulağa hoş geliyor. Fidel Castro ve arkadaşlarının devrimi bir çok şekilde değerlendirilebilinir. Tartışmaya oldukça açık. Küba’da bu yönetimin olması ve devrimin sonuçları itibarıyle ülkenin hala 60’ları yaşıyor görünümün de kalması turistler için bulunmaz zevk. Kübalı da yaşadığı hayattan zevk alıyor görünümünde, fakat bu bilinçli bir mutluluk mudur? Yastığınızın altında akrep var ve siz bunu bilmiyorsunuz. Çok rahat uyursunuz. Yastığınızın altında zararsız karıncalar var ve siz bunu biliyorsunuz, uyuyabilir misiniz?

Tartışmasız gerçeğim ise Küba’ya ayak bastıktan ayrılana kadar bir rüyada yaşadığımdır. Anılarımdaki Küba, beni coşturan ve yaşadığımı iliklerime kadar hissettiren bir ülke olarak kalacaktır.