‘Lost’ In Hawaii

2004 yılının Eylül ayında tüm dünyayı şok eden bir uçak kazası oldu. Uçak Sidney’den Los Angeles’a uçuyordu. Pasifik üzerinde, içinde 324 yolcusuyla düştü. Yolcuların bir kısmı hayatta kaldılar ki bu gerçek bir mucizeydi. Koca bir Boeing 777’nin üç parçaya ayrılarak farklı farklı yerlere düştüğü bu dehşet verici kazadan kurtulanlar ise kurtulduklarına sevinemediler. Gördükleri, cennet bir adaydı ancak adadan kurtulmayı başaramadılar. Kimse onlara yardıma gelmedi, kimse onları aramadı.

O uçağın enkazını Oahu’da gören, ancak bunun bir dizi film seti olduğunu bilmeyen turistler, enkaz kaldırılana kadar 911’i arayıp durdular. Oceanic Havayolları’na ait 815 sefer sayılı bu uçak, tam 6 sezon boyunca izleyenleri, amansız bir hastalık gibi, bir bağımlılık gibi, başka şey düşünemez hale getiren ‘Lost’ dizisinin seti olarak kullanılan gerçek bir Boeing idi. Düştüğü yer Polinezya üçgeninin köşelerinden biri, belki de en merak edileni, Hawaii adalarından biri olan Oahu’ydu.

Benim de bağımlısı olduğum Lost, bir televizyon dizisinden fazlasıydı aslında. İçinde karma felsefesinden kaligrafiye, Sineklerin Tanrısı’ndan tarihsel gerçeklere, dünya dinlerinden ‘Survivor’a kadar pek çok elementi barındıran dizinin mistik havası, her bölümün sonunda, tuhaf bir müzikle ekranı karartarak insanı tedirgin eden konsepti, sık sık merak uyandırarak araştırmaya sevkeden ipuçları, beni de altı sezon boyunca esir almıştı. Son bölümünde beklentiler tavan yapmış, tüm dünyada binlerce forum sitesinde ‘Lost’ tartışılmıştı.

İşte biz şimdi de bu dizinin çekildiği, Türkiye’den tam 21 saat uçuş mesafesindeki cennet, Hawaii’deyiz. Amerika Birleşik Devletleri’nin 50. Eyaleti, Gökkuşağı Eyaleti olarak adlandırılan Hawaii, Birleşik Devletler’in en güneyindeki eyalet olma ve tek ada eyaleti olma özelliklerinin yanısıra, adalardaki volkanların bir kısmının hala aktif olmasından dolayı da yüzölçümü sürekli artan, alanı sürekli genişleyen tek eyaletidir. Toplam 18 adadan müteşekkil olmasına rağmen en bilinen adalar, Niihau, Kauai, Oahu, Molokai, Lanai, Kahoolawe, Maui ve Big Island olup, benim bu yazımda anlatacağım, Hawaii’nin başkenti Honolulu’nun ve dünyadaki en bilinen plajlardan Waikiki’nin bulunduğu Oahu olacak.

Neden Oahu?

Aslında Oahu çok bilinçli yapılmış bir seçim değildi. Memleketten bu kadar uzak bir kara parçasına, hem de Pasifik okyanusunun ortasına gidecekseniz, karar vermek için internetten medet umuyorsunuz. Araştırırken bir sitede Hawaii ile ilgili bir teste rastladım. Yukarıda saydığım adalardan en büyükleri ve en görülesi olanları ile ilgili bir testti bu. Testi yaptığınızda, sizin hangi adadan en çok keyif alacağınız çıkıyordu. Testi yapınca Big Island ve Oahu’nun puanları aynı çıktı. Ben volkanlara -her nedense- özellikle de aktif olanlarına karşı ilgi duyduğumdan, Big Island’a gitmeyi isterken, ana haber bülteninde, karısının amansız bir hastalığı yenmesini kutlamak üzere Hawaii’ye giden, orada aktif bir volkanın kraterlerinden birinin içine doğru eğilip bakarken içeriye düşüp bir anda yok olan adamın haberini görünce bir düşündüm. Daha az tehlike, daha çok eğlence… Bu ailem için daha emniyetli olacaktı.

Oahu, Pasifik’in orta yerine inci gibi dizilmiş adaların ortasında yer alıyor. İlk yerleşimin izleri Milattan Sonra 500 yılını işaret etse de kim olduklarına, nereden geldiklerine dair fazla bilgi yok ne yazık ki. Milattan sonra 1000 yılında ise akın akın Tahitililer gelmeye başlamış ve adalarda nüfusları büyük bir hızla artmış. 1778’de James Cook buralara gelene kadar, yerlileri ile mutlu, huzurlu yaşayan, ormandan ve kumdan ibaret bir ada. 1810’da Hawaiili Kamehameha adaların üzerinde kendi krallığını kuruyor. Bunu yaparken, adalara gelip giden Avrupalılarla ilişkilerini sağlam tutarak onlardan silah ve barut alıyor. Silahın girdiği her yerde olduğu gibi buralarda da rahat, huzur kalmıyor. Kabileler teslim olmamak için intiharı seçiyorlar. 1893 yılında diktatörlük bitip cumhuriyete geçiliyor, Çok kısa bir sure içinde de Birleşik Devletler’in 50. ve sonuncu eyaleti oluyor. 7 Aralık 1941 tarihinde Japon Deniz Kuvvetleri’nin Pearl Harbor’u bombalamasına kadar da sakin bir ada olarak yaşamını sürdürüyor.

Daha önceki yazılarımdan birinde yazmıştım. Bir şehre geldiğimde, hava alanından otele giderken, otobüste, takside, trende, her neyse, etrafı izlemeyi, o ilk izlenimi doya doya yaşamayı severim. Oahu’ya ilk geldiğimde de yerlilerin deyişiyle aynı adadaki iki dünyayı da, yani hem yaşadığımız hayatı hem de öteki dünyayı tuhaf, anlatılmaz, ifade edilemez bir şekilde hissettim. Bindiğim taksinin camından akıp geçen manzara, işte tam da o çılgın dizide gördüğümüz, tepeleri bulutların içinde, nefti yeşil volkanik dağlar ve o dağları bölen, tropik bitki örtüsünün kapladığı vadilerdi.

Meğer tüm o manzaralar çekim hilesi falan değil tamamen gerçekmiş diye düşünürken bambaşka bir sürpriz geldi görüntüye. Geniş bir cadde, sağlı sollu sıralanmış şık mağaza, restoran ve kafeler, üzerlerinde bikinileriyle, ellerinde sörfleriyle yolda yürüyen insanlar… İlk defa bir alışveriş caddesinde, hem de araba ve insan trafiğinin yoğun olduğu bir yerde elinde sörflerle yürüyen bikinili kızlar gören herkes gibi once şaşkınlık yasadık ancak bunun çok sıradan bir görüntü olduğunu, Oahu’da hayatın yalnızca bir bikiniyle geçirilebileceğini çabucak anladık. Sörfse, vücudun bir uzvu, bir parçası gibi olmuştu zaten…

Kalakaua Caddesi’nden sağa dönen taksimizin penceresi yeni bir sürpriz sundu sonra… İşte dünyanın en ünlü, en havalı plajı: Waikiki… Adanın güneyinde, berraklığı hiçbir şeyle mukayese edilemeyecek Pasifik kıyısı ve bembeyaz kumuyla o rüya plaj, alışveriş caddemizin bir adım ötesinde. Adının anlamı ‘fışkıran taze su’ olan plajın denizinin farkı, bu bölgede, adanın başka bölgelerinde bulunamayacak kadar çok kaynak ve akıntıyla beslendiği için ortaya çıkıyormuş.

Orman, tropik flora, okyanus ve plaj yeterli, fazlası olamaz çünkü hepsi de dünyanın başka bir yerinde bulunamayacak güzellikte derken odamıza çıkıp, balkondan o nefes kesici manzarayı gördüğümüzde, Oahu’nun bize sunacaklarının sonu olmayacağını anlıyoruz. Tüm heybetiyle Diamond Head ve onun önünde kavislenerek uzayan Waikiki plajı. Okyanusun tam ortasına düşen gökkuşağı, berraklığın ortasında, otelin yirmi yedinci katından bile görülebilen denizaslanları, dev balıklar, kaplumbağalar, sayısız sörfçü, yüzücü, sahil boyu sıralanmış palmiyeler, doğallığı hassasiyetle korunan kumsal boyu keyif çatan insanlar…

Adanın nüfusu 1.000.000 civarında olmasına rağmen, bu bölgelerde gördüğünüz insanlar adalılardan değil turistlerden, ağırlıklı olarak da Japonlardan oluşuyor. Bir sure Hawaiililerle Japonları birbirine karıştırıp adres falan soruyorsunuz ama kısa bir süre sonra buralarda hemen herkesin sizin gibi turist olduğunu anlıyorsunuz.

Bu bölgenin en güzel tarafı aynı anda hem deniz, güneş, kumsal üçlüsünü, hem alışveriş, yemek, ve eğlenceyi, hem de sağlık ve spor olanaklarının tamamını, hiçbir efor sarfetmeden, üst baş değiştirmeye gerek duymadan, elinizde bir şeyler taşımak gibi zahmetlere bile katlanmadan, yürüyerek, keyifli ve kolay biçimde bir arada bulabilmeniz. Düşünün, sabah kahvaltıdan sonra plaja geçtiniz. Güneşlendiniz, kaplumbağalarla yüzdünüz, sörf yaptınız, kokteylinizi yudumladınız, kitabınızı okudunuz. Elinizdeki dergiyi karıştırırken canınız biraz alışveriş ve güzel bir yemek istedi. Odaya çıkıp hazırlanmanıza, yanınıza çanta almanıza, plaj terliklerinizi değiştirmenize gerek yok. Olduğunuz gibi, plaj boyu yürüyerek biraz daha brozlaşıp, sahil boyu sıralanmış şık otellerin herhangi birinin içinden geçerek caddeye çıkıp, dergide beğendiğiniz o ayakkabıyı alıp, Amerika’nın en sevdiğim öğle yemeği mekanı Chesecake Factory’de size verilen sıra numarasının gelmesini beklerken oracıktaki takı butiğinden adaya özgün birkaç takı satın alıp, sonra o muhteşem yemeklerin, tatlıların keyfini sürebiliyor ve işiniz bitince birkaç adımda plajdaki yerinize ulaşabiliyorsunuz.

Kalakaua Avenue, tertemiz, düzenli, şık ve güvenli bir cadde. Waikiki plajına paralel ilerliyor ve yol üzerindeki otellerin ön yüzleri okyanusa, arkaları ise Kalakaua’ya bakıyor. Cadde boyu yürüdüğünüzde göreceğiniz en kötü manzara, bir ucu, içinde Honolulu Hayvanat Bahçesi’nin bulunduğu Kapiolani Park, diğer ucu yemyeşil Fort De Russy Parkı olan, yol boyunca sıralanmış Gucci, Chanel gibi dünya markalarının zarif ve baştan çıkaran butikleri, akşamüzeri bir Hawaii geleneği olan ve ilahi güzellikteki vücudu ile üzerinde sadece bir geleneksel Hawaii giysisi ile meşaleleri yakan genç adamın yarattığı şaşkınlıkla olanları seyreden turistler ve her birinden dünyanın en rahatlatıcı ezgilerinin sokağa sızdığı iştah açıcı restoranların arasında, o müthiş caddeyi yaşamak için mesken tutmuş evsizler.

Hawaii’nin iklimi yıl boyunca değişiklik göstermediğinden, hava hep ılık ya da sıcak olduğundan, eğer bir yerde ‘evsiz’ olacaksanız, Hawaii’de olmalısınız diyorlar. Evsiz sayısının her yıl yüzde 15 oranında artmasını da Amerika’nın diğer bölgelerinden, sokakta yaşamanın en kolay olduğu yer olması nedeni ile buraya göç edilmesine bağlıyorlar. Belediye başkanının bir yazısında, burada sokakta kalan insanların çoğunun aslında eğitim, meslek, iş-güç sahibi insanlar olduklarını, herhangi bir sebeple sahip olduklarını yitirdiklerini, bazılarının gündüz çalışıp gece sokakta yattıklarını okumuştum. Yazıyı okuduktan sonra onlara daha dikkatli baktım da gerçekten hiç de serseriye benzemiyorlardı. Kendi aralarında keyifli bir diyalogları, yalnızlıklarını paylaştıkları belli bir sosyallikleri bile vardı ve kesinlikle kimseye bir zararları da yok. Adanın diğer bölgeleri için aynı şeyi söylemek çok kolay olmasa da, Honolulu’nun gerçekten de güvenli bir şehir olduğunu, kimsenin kimseye zararı olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Oahu tatil, spor, alışveriş, doğa, kültür ve her ne arıyorsanız hepsini bir arada sunabilen bir yer demiştik. Tatile Honolulu’ya gelip Waikiki’den çıkmayan binlerce insanın aksine biz, maceracı ruhumuzu da yanımıza alıp adada ayak basmadık yer bırakmamaya karar verdik. Tabii adayı tam anlamıyla tanımak en az iki tam gün araba kiralamak anlamına geliyor ki bu çok kolay. Otelden ya da Kalakaua’daki oto kiralama şirketlerinden ihtiyacınıza en uygun otomobili kiralayabileceğiniz gibi, motor ya da atv de tercih edebilirsiniz. Adanın diğer bölgelerinde hırsızlık ihtimaline karşı her zaman önlem almamız gerektiği tüm kitaplarda yazdığından, güvenliği ve konforu da hesaba katarak arabamızı kiralıyoruz. Beraberinde verilen navigasyon cihazında, isterseniz yol üzerinde görmeniz gereken yerleri size anlatan bir program yüklenmiş durumda. Tur şirketleriyle seyahat etmeyen, ticari bakılan her türlü turistik faaliyete ve turisti bir para kazanma aracından başka bir şey olarak görmeyen bazı turizmcilere alerjisi olan bir aile olarak biz, seyahatimizden önce dersimizi çalışmış olduğumuzdan ne yapacağımızı biliyorduk.

Öncelikle şunu söylemek gerekir ki ada, hiç de küçük değil. Yüz ölçümü açısından küçük gibi görünmekle beraber, hakkını verebilmek için en az bir hafta kalmak gerekir. Görülmesi gerekenleri görmek, yapılması gerekenleri yapabilmek için en pratik yol, adayı iki parçaya ayırarak seyahat etmek. Önce güneyden doğuya ve kuzeye bir yay, ikinci gün de güneyden batıya ve kuzeye bir yay çizerek gidip, dönüşte de sahili terk edip adanın ortasından geçerseniz, kaçıracağınız şeyler az oluyor.

Yanınıza şnorkel, palet, güneş kremi ve havludan başka,- tabii bu keyfi belgeleyecek kameralarınızı unutmadan-, hiçbirşey almanıza gerek olmuyor. Ada, zamanın yavaş aktığı, kimsenin acele etmediği, herkesin birbirine saygılı ve iyi davrandığı bir yer. Plajlarda telefonunuza, elektronik cihazlarınıza hiç ihtiyacınız yok. Güneyden kuzeye yol alırken Nu’uanau Pali Lookout -ben buraya dünyanın en rüzgarlı noktası adını koydum- Honolulu’dan çıkıp dağları tırmandığınızda birden karşınıza çıkan Winward Coast’ın en ilginç yeri. Tepeden baktığınızda sislerin arasında görülen yemyeşil orman manzarasının tadına doyum olmuyor. İşin ilginçliği, manzarayı izlemek için bir dakika bile ayakta duramıyor olmanızdan kaynaklanıyor. Evet burası dünyanın en rüzgarlı noktası. Elli kilonun altındaki bir insan ayakları yerden kesilmeden on saniye bile duramaz burada. Çığlık çığlığa yaşanan bu deneyimden sonra adanın sunduğu sayısız traking olanaklarından Maunawili yolu yürüyüşü ve 1930’larda kurulmuş, inanması zor ama kurulduğu günkü haliyle de kalmış Kalapawai Market’e uğrayıp zaman tünelinden 80 yıl öncesine gidip, belki bir piknik sepeti hazırlayıp Kailua Beach Park’a gidilebilir. Adanın en güzel altın kumuna ve yeşilliklerin arasından turkuaz suyuyla göz kamaştıran parkta sabah yoga yapanlara katılabilir, öğleden sonra sörfçülerin akınına uğramadan, sakin denizin tadını çıkarabilir, kayaking yapabilirisiniz. Buradan çıkıp, bir Hawaiili arkadaşımızdan aldığımız tavsiye sonucu gittiğimiz ve bayıldığımız Buzz’s Place’e gidip meşhur kokteyli Lycee’den içip, acıktıysanız adanın dağlarında yetişen binlerce çeşit yabani otların lezzeti sinmiş koca bir Amerikan bifteği yiyebilirsiniz. Her ne kadar replica olsa da, bu da yetmezmiş gibi etrafı bakımsızlıktan berbat görünse de, güzelliği ile meraklılarını etkileyen Tapınaklar Vadisi ve burada bulunan Japon Tapınağı’ndan sonra turizm afişlerinde ya da posta kartlarında gördüğünüzde ‘orada olsam’ hissini uyandıran Waimanalo Plajı’na ya da milyonerlerin müdavimi olduğu, bembeyaz kumuyla ünlü Lanikai Plajı’na, dahası, adanın meşhur ‘makademia’ fındıklarını gönlünüzce tadabileceğiniz fındık bahçelerine, adanın sayısız plajlarına, orman manzarasına ve toprağın sunduğu lezzetlere bugünlük doyduk derseniz biraz daha kuzeye sürün arabanızı ve denizen sunduğu güzellikleri küçücük bir restoranda – minik bir mutfak ve önünde 3 adet masa- hindistan cevizi ile pişirip size tiryakisi edecek Kahuku Grill’de Coconut Shrimp tadın. Etraftaki sükunet, adadaki ‘iki dünya’ hissi, huzur bir an için fazla geldiyse, hemen iki yüz metre ötede, konteynerlerde pişirip kova kova önünüze servis edilen karidesçileri tercih edin. Kalabalık, muhabbet orada işte.

Yol boyu tercihlerinize göre ister plaj, ister orman, her an önünüze çıkıyor ama adına şarkılar yazılan North Shore (adanın en kuzeyindeki bölge) hem sörfçülerin en ideal plajlarını, hem hiking meraklılarının bulabilecekleri en güzel güzergahları, hem golfçülerin tercih edecekleri en iyi sahaları, hem de çocukların bulabilecekleri en eğlenceli aktivite olan kaplumbağalarla yüzme olanağını bir arada sunuyor. Adanın Waikiki hariç diğer bölgeleri gibi burada da lüks yok. Görebileceğiniz en ‘insan yapısı’ şey Turtle Beach Oteli. Golf, binicilik, dalış, plajda uyuklama, ormanda yürüyüş, sörf veya her ne arıyorsanız bulunuyor. Genellikle rüzgarlı ve tam da bu nedenle profesyonel sörfçüler bu bölgede bulunan Pipeline denilen, dalganın bir kavis oluşturarak tamamen kapandığı ve bir boru şeklini aldığı, içine giren deneyimli sörfçülerin kayarak çıktıkları o dev dalgaların olduğu yer işte burası. Dünyanın en göz alıcı gün batımını sunan Sunset Beach de boş verilmemeli. Biraz enerji için ormanın içine gizlenmiş dışarıdan bakıldığında derme çatma ama içinde inanılmaz bir lezzet patlaması -çikolatalı Hindistan cevizi payı favorimiz- bulabileceğiniz Ted’s Bakery’de ya da benim başka bir yerde görmediğim, bu adaya özgü olan ve hep öyle kalmış bir garip lezzet ‘Shave Ice’ (Şekerli, renkli buz döneri desek olur) tadabilmek için uzunca bir sıra beklemeye razı olabilirsiniz. Ayrıca bu bölge, adaya özgü ürünleri almak için en uygun alışveriş bölgesi. Benim favori ürünüm Maui Babe güneş kremi. Hawaii kızlarının bronzluk sırrı…

Gelelim ikinci rotamız olan Leeward Coast’a… Honolulu’dan çıkıp batıya ve oradan da kuzeye doğru ilerlediğinizde, ilk rotanın simetriğini yapmış oluyorsunuz ancak esrarengiz Kaena Bölgesi yüzünden, bu iki yayın üst noktaları asla birleşmiyor. Birinci gün rotası olarak anlattığım rotanın sonunda bulunan Kaena Doğal Parkı, albatrosların ve bazı bitki türlerinin varlıklarını ve soylarını sürdürebilmeleri için koruma altına alınmış bir bölge ve araç girişi imkansız. Parkın içinde 4-5 kilometre uzunluğunda doğal bir yürüyüş parkuru bulunuyor. İkinci rotanın sonunda ise, yasak olmamasına rağmen, sanki özellikle insanlar giremesin diye yol bozulmuş, yürümek imkansız hale getirilmiş. Burası, Japonya’nın tam karşısı olduğundan muhtemelen askeri bir takım sırların saklandığı, bunu açık etmemek için de girişin yasaklanmadığı ama pratikte girmenin mümkün olmadığı bir alan yaratmışlar. Eski bir Hawaii inanışına gore, Kaena Point ise ruhların bu dünyayı terk etmek için atladıkları nokta…

Bölgede dalgaların yüksekliği bazı günler 15 metreyi buluyor. Adanın en tehlikeli bölgesi olması nedeniyle, sörfçüler tarafından tercih edilmeyen bu kıyı, turistlerin de uğrak noktası değil. Ancak orada bulunmanın insana hissettirdiği, sanki ilahi bir güce çok yaklaşmışız hissi, o tuhaf duygu, ruhların dünyayı terk etmek için burayı seçmelerinin bir nedeni olduğunu fısıldıyor…

Batı rotasını izlerken buraya gelinceye kadar görülen manzaralar da, Honolulu’ya ya da doğu rotasındakilere hiç benzemiyor. Burası otantik Hawaii diyebiliriz. Adanın yerli halkının dinlendiği derme çatma evleri, oraya buraya kuruluvermiş gösterişsiz çadırları, acelesi olmayan sakin ve dingin insanları ile asıl Hawaiililerin yazlık mekanı Leeward Sahili. Sörfçü ve turist akınına uğramamış, bazen kilometrelercekare alanda birkaç kişiden fazlasını göremeyeceğiniz yoğunlukta az nüfusa sahip, yeşili daha az, kumu ve sakin denizi daha çok görebileceğiniz sahil boyunca, eski şekerkamışı tarlaları, original ve geleneksel Hawaii günlük hayatına ait rastlanabilecek detayların içinde sizi modern dünyaya yaklaştıracak tek şey, lagununun kıyısında oturup kokteylinizi yudumlayabileceğiniz Ko Olina Resort. Bu rotada durulup mola verilebilecek tek yer de burası aslında. Adanın batısını gezerken beklentinizi düşük tutarsanız, bölgenin gerçekliğinin ve bozulmamış, ticarileşmemişliğinin tadını çıkarabilirseniz, buranın farklı lezzetini hissedebilirsiniz.

Adanın okyanusa bakan her noktası ayrı bir görsel şölen ancak adanın iç kısımları da öyle sürprizler saklıyor ki, görmemek olmuyor. 750 numaralı otobanı tercih edenler ya da yanlışlıkla buraya düşenler, gördükleri manzaralar karşısında şaşkınlık yaşıyorlar. Tırmandıkça panoramik görüntünün zenginleştiği, yeşilin yeşil, soluduğunuz havanın katıksız oksijen olduğu, uzaklardan adanın simge volkanı Diamond Head’i hatta Honolulu’nun tamamını, dahası, adanın en değerli mamullerinden ananası ilk defa tarlasında, çiçeğinin içinde görebildiğiniz bir sürüş bu…1901 yılında James Dole tarafından kurulan Dole Pineapple Plantation size tarlaların arasında trenle gezme, markette görmeye alıştığınız meyvenin tam 2 yılda nasıl yetiştiğini öğrenme, genişçe marketi ile de ürüne dair akla gelebilecek ne varsa satın alma olanaklarını sunuyor. (Başka yerlerden daha pahalı olarak)…

Honolulu ve yakın çevresini gezmek, eğer Waikiki’de kalıyorsanız çok kolay. Yürüyerek, turistler için hazırlanmış ahşap otobüslerle, belediye otobüsleriyle, ya da fiyatları gayet makul olan taksilerle ulaşım kolay. Kalakaua Avenue’e ana cadde olarak alınırsa, yürüyerek ulaşabileceğiniz China Town, Waikiki Aquarium, Honolulu’nun volkanik dağlar serisinin en ünlülerinden Diamond Head, mimarileriyle diğer otellerden farklılaşan Moana Surfrider (1901’de yapılmış ve adanın first lady’si deniyor) ve Royal Hawaiian Hotel, tabii ki boydan boya Waikiki plajı, Kapiolani Parkı’nın içindeki hayvanat bahçesi ve akşamüzerleri geleneksel Hula danslarını yapan Hawaiili kızları görmek için gidilmesi gereken Royal Hawaiian Center, yürünerek gezilebilecek yerler.

Dünya tarihinin en önemli dönüm noktalarından olan II. Dünya Savaşı’nın izlerinin görülebileceğinin düşünülebileceği en son yer bu cennet köşesi olsa da, Pearl Harbor’u ziyaret ettiğinizde, incileriyle ünlü körfezin, savaşın önemli bir parçası olduğunu hatırlatan, turist ziyaretine açık USS Arizona Memorial, USS Missori Gemisi ve USS Bowfin Denizaltısını gördüğünüzde, savaşın soğukluğunu hissediyorsunuz. Güneydoğu Asya denizlerinde üstünlük elde etmek isteyen ve güçlerine ve donanmalarına güvenen Japonların 7 Aralık 1941’de Pearl Harbor üssünü bombalaması, ağır kayıplara uğrayan Amerikalıların bu bölgeyi bir savaş anıtına çevirip, çok da iyi bir sistem kurarak ziyaretçilere sunmaları, adanın tarihinin diğer yüzünü görmek açısından enteresan.

Tatilde savaşla ilgili bir şey görmek istemeyen, yine de dünyanın ülkemize en uzak noktalarından birine seyahat etmeyi göze alan biri olarak gelmişken herşeyi görmek, ve garanti ediyorum ki Pearl Harbor da dahil olmak üzere yaşam boyunca görülebilecek en etkileyici manzaraları hızla, birbiri ardına fotoğraflayabilmek için en iyi yöntem, bir helikopter kiralamak. Hawaii’ye gittiğinizde kesinlikle kaçırmamanız gereken bu olanak, otellerin konsiyajından ya da internetten ulaşabileceğiniz prestijli helikopter firmaları tarafından sağlanıyor. Son derece deneyimli pilotlar tarafından kullanılan konforlu helikopterler, isterseniz sadece aileniz, isterseniz başka misafirlerle paylaşılmak üzere, ancak mutlaka çok önceki bir tarihte rezervasyon yapılmak şartıyla, emrinize amade. Adada insanın giremeyeceği, tırmanamayacağı her türlü coğrafi yapıyı, yanardağların kraterlerini, dağların arasından fışkıran sayısız irili ufaklı şelaleyi, insanı dehşete sürükleyen uçurumları, kısacası karadan ulaşamayacağınız her detayı havadan seyredip fotoğraflayabileceğiniz gibi, birkaç saat önce yollarında yürüdüğünüz Honoluluyu, plajında aylaklık ettiğiniz Waikiki’yi, tatilde ne işimiz olur savaşla diyerek içine girmediğiniz savaş gemilerini ve okyanusun içindeyken karşılaşsanız aklınızı alacak deniz canlılarını da görebilirsiniz.

Gerçekten bahsedilecek çok şey var Oahu hakkında. O gizemli uhrevi hava, bir anda hızlanıveren karma döngüsü, ılıman iklim, yeşilin en nefti tonundaki doğa, adanın lezzetli yemekleriyle de birleşince zevkten deliriyor insan. Yemek, Hawaii kültürünün çok önemli bir parçası tabii ama orijinal yemekleri ancak prestijli otellerin belli gecelerde yaptıkları tema partilerinde tadabilirsiniz. Bu gecelere önceden rezervasyon yaptırmak kaydıyla belirli sayıda misafir alan oteller, geleneksel ve modernize edilmiş Hawaii yemeklerini misafirlerine,geleneksel kıyafetleriyle, Hawaii tarzı yaşamı, eğlenceyi, iletişimi, danslarla, şarkılarla ve nefes kesici bir finalle sunan profesyonel bir ekibin, gözlerinizi ayıramadan özleyeceğiniz gösterisi eşliğinde sunuyorlar.

Oahu, Hawaii’ye özgü her türlü deniz ürününü bolca ve çok uygun fiyata, meşalelerin arasında, Pasifik Okyanusu’na karşı, keyifli müzik ve kaliteli servis eşliğinde sunan restoranlarla dolu. Bunun dışında, dünya mutfaklarından örneklerin kaliteli şaraplar eşliğinde sunulduğu pek çok iyi restoran ve kafeler rahatlıkla ulaşılabilir konumda ve ödediğinizin karşılığını alabileceğiniz makullükte fiyatlara sahipler. Yalnız unutulmaması gereken en önemli nokta, kahvaltı da dahil olmak üzere nereye giderseniz gidin saatlerce sıra beklemeyi göze almalısınız. Önceden rezervasyon kabul eden restoranlar, birinci sınıf olanlar. Bunlar içinde bir tavsiye, Kalekauai Hotel’in içindeki Orchids. Plajın üzerinde, dingin, ‘fine dining’ kavramının hakkını veren -ve kıyafet zorunluluğu olan- rezervasyonsuz yer bulamayacağınız bir seçenek. Hawaii mutfağının bir numaralı ismi olan şef Alan Wong’un, Alan Wong’s adlı mekanı ise bir gezi yazısında bahsedilip geçilemeyecek kadar özel yemekler sunuyor. … Mekan, bir apartman katında ve açık mutfağı dışında hiçbir özelliği yok. Hatta sevimsiz bile denebilir. Ancak şef Wong tarafından hazırlanarak burnu havada garsonlarca önünüze gelen tabak bir sanat eseri. Alacağınız lezzet, bundan sonra başka yerlerde tadacağınız yemekler için beğeni çıtanızı çok yükseltiyor. Zor beğenen bir Japon’un bile ‘böylesi Tokyo’da bile yok’ dediği Japon restoranı Sasabune, kendinizi kraliçe gibi hissedeceğiniz, o eşsiz Japon ağırlaması ile yemeklerin lezzeti birleştiğinde unutmanızın zor olacağı bir deneyim. Hiç sipariş vermeyin, kendinizi şefe bırakın…

Hawaii bölgesel mutfağını Alan Wong ile birlikte, tüm malzemeleri yerel çiftçilerden, balıkçılardan ve hayvan çiftliklerinden alarak yeniden şekillendiren ‘fusion’culardan, dünyaca ünlü şef Roy Yamaguchi’nin Roy’s adlı restoranının Honolulu’daki mekanında da ambiyans, lezzet ve servis açısından paranızın tam karşılığını alabilir, unutulmaz bir gece geçirebilirsiniz. Waikiki Tower’ın tepesindeki ‘dönen restoran’ Top of Hawaii de, şehri gece, 360 derece dönen bir restoranda, lezzetli yemekler ve çok iyi bir servis eşliğinde seyre dalmak için ideal. Yemekler güzel ancak Roy’s ya da Alan Wong’s ile mukayese edilmemeli

Honolulu’daki çok hoş bir seçenek, rezervasyon kabul etmeyen, ve hangi saatte giderseniz gidin en az bir saat sıra beklemeyi mutlaka göze almanız gereken, menüsünün çeşitliliği ile en müşkülpesent insanın bile yüzünü güldüren, bahçesinde, meşalelerin altında oturup önünüzden akan insan selini seyretmeye doyamayacağınız Chesecake Factory. Geç kahvaltıyı tercih edenler, ya da sadece kahve içmek isteyenler için de en iyi tercih. Kahve demişken, kona kahvesi ile ünlü adanın neresine giderseniz muhteşem lezzette kahve buluyorsunuz. Dahası, adaya özgü fındık çeşidi olan Macademia fındığından yapılmış kona kahveleri de kahve severlerin favorisi oluyor. Kahveyi, Island Vintage Coffee adlı dükkandan, ya da Hilton Hawaiian Village’deki sokak üzeri dükkanlardan alabilirsiniz. Konudan konuya atlamadan yazıyı bitirmem mümkün görünmüyor, hemen belirtmeliyim Hilton Village’daki bu küçük dükkanlar adaya özgü mücevher, kahve, macademia, kurabiye, ahşap ürünler vb. almanız için ideal. Kahvaltı içinse gördüğünüzde hayallerinizin yıkılacağı, ama lezzetini bir kez tattığınızda adada kalan günlerinizin bütün kahvaltılarını yapmak için seçeceğiniz ünlü Bogart’s café. Yengeçli ve avokadolu omlet bir efsane olmuş, muhteşem gerçekten de…İkinci seçenek Eggs’n Things, çok iyi kahvaltı veriyor ancak Bogart’s ile mukayese edilmemeli. Sahildeki Queen’s Surf and Riders ise, adaya özgün el yapımı, kare şeklindeki ahşap tabaklarında, yine adalıların en sevdiği kahvaltı olan ‘locco mocco’ nun en iyisini sunan, kendi küçük, şöhreti büyük bir açık hava mekanı. (Locco mocco şöyle bir şey: altta tepeleme pilav, onun üzerinde kocaman bir köfte, onun üzerinde sunny side-up bir yumurta, onun üzerinde kemik suyundan yapılmış kıvamlı bir sos… Sözün bittiği yer…)

Adanın meşhur tatlısı Malasadas yemek için, Waikiki plajından, yürüyerek 45 dakika, taksiyle 5-6 dakikalık mesafedeki Leonard’s – oturacak yeri yok, elinize alıyorsunuz-, kuzeydeki Matsumoto’yu deneme fırsatı olmayanların shave-ice tercihi Waiola Bakery, cocopufs için Liliha denenmeli. Waikiki, keyifli barlarla dolu, bu da unutulmamalı. Moana Surfrider’ın ‘Veranda’sı, günün ve gecenin her saati ayrı keyif Duke’s, birşeyler içmek için harika duraklar.

Güneş battıktan sonra ılık havanın, her yerde yanan meşalelerin, her milletten gelen sportif turistlerin neşeli kahkahalarının sizi taşıdığı gece hayatı, gece kulüpleri, barları, Kuhio Beach’de yıllardır yapılan ‘Hula Show’ları, otellerin balo salonlarında düzenlenen temalı gece eğlenceleri gibi bol seçenekle dolu. Cuma geceleri yapılan ünlü havai fişek gösterileri eşliğinde binlerce insanla Waikiki bıyunca kumlara uzanıp önce bu renk cümbüşünü, arkasından gelen sessizliğin eşliğinde de berrak gökyüzünde sanki size çok yakınmış gibi görünen yıldızları izlerseniz geçirdiğiniz yılın tüm yorgunluğunu ve sıkıntısını üzerinizden atıyorsunuz.

Bu, bir türlü bitirmek istemediğim, anlatacak çok şeyimin olduğu bir yazı gerçekten de… Aslında yazılar, hatta hatta resimler bile anlatamıyor Hawaii’yi. O upuzun uçuşu yapmak, havayı solumak, mümkünse kısa birer uçak yolculuğu yaparak adaların birden fazlasını görmek, seyahat tutkunlarının mutlaka yapmaları gereken bir şey. Tabii bu iş biraz maliyetli. Uçuşlar, ara uçuşlar, Honolulu’daki oteller, restoranlar ucuz sayılmazlar. Hizmet kalitesi olarak ödediğinizin tam karşılığını alabileceğinize şüphe yok ancak böyle bir seyahati, adanın kuzeyinde, basit odalardan kiralayarak, yemeklerinizi inanılmayacak kadar lezzetli spesiyallerini derme çatma mekanlarında hayret edilecek kadar ucuz servis eden, ‘grill’cilerde ya da karidesçilerde yiyerek maliyeti önemli ölçüde düşürebilirsiniz. Çok bakımsız gibi görünse de bu tür yerlerin, adanın gerçek yönünü temsil ettiklerini, doğal ve temiz oldukları gibi, yeryüzünde bulunabilecek en taze ve katıksız gıdalar sunduklarını unutmamalı. Size sunulan her hizmetin karşılığında teşekkür etmeniz, güler yüzle ve içtenlikle memnun kaldığınızı belirtmeniz, hatta Hawaiililerin geleneksel selamı ‘Hangloose’u yapmanız bekleniyor. Başparmağınızı ve serçe parmağınızı açık tutarak, diğer parmaklar açık şekilde elinizi karşınızdakine doğru salladığınızda siz de artık onlardan biri oluyorsunuz.

Son bir paragraf da Oahu’nun ‘Top’ları olsun. İşte ‘En İyiler’ listem:

Gece hayatı: Waikiki… Sadece caddeler yeter…
Plaj: Kailua
Tarih: Bishop Museum
Yakın tarih: Pearl Harbor
Sörfçü seyri: Pipeline
Heyecanlı Aktivite: Katamaranla açılıp dev kaplumbağaların arasında yüzmek
Gece keyfi: Kuhio Beach Torch Lighting and Hula Show
Hiking: Wahiawa Botanical Garden
Sürpriz: Royal Hawaiian Band
Sahil barı: Buzz’s
Orijinal Otel: Moana Surfrider
Eğlenceli otel: Hilton Hawaiian Village
Ucuz yemek: Kahuku Grill ve Kahuku’nun Karides Kamyonları
Kahvaltı: Bogart’s
Fine Dining: Roy’s ve Alan Wong’s
Ders: Surf
Kahve: Island Vintage
Saat 5 çayı: Veranda
Malasada: Leonard’s
Bar-atıştırmalık: Duke’s
Zevkli aktivite: Helikopter turu
Manzara: Diamond Head’in krateri- Pali Lookout
Snorkeling: Hanauma Bay
Gün batımı: Sunset Beach
Tatlı: Ted’s Bakery
Tur: LOST
Hawaii güzellik sırrı: Maui Babe
Shave Ice: Matsumoto

Yorumlar

İlk yorumu siz yapın

Yanıt Ver

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.




Loading Facebook Comments ...