Deli Fadıl

Onu ne zaman bir deli olarak algılamağa başladığımı anımsayamıyorum. İlk çocukluk dönemlerinde, nereye giderse eteğine yapışarak peşini bırakmadığım annemin, yaramazlıklarıma dayanamadığı anlarda “Seni Deli Fadıl’a virecem. Yetdin gayli.” diye azarlamaları hala kulağımda. Köyde başka analar, nineler hatta babalar, emmiler de küçüklerin taşkınlıklarını Deli Fadıl tehdidi ile frenlemeğe çalışırlardı. Bu uyarı hemen tüm çocuklar üzerinde etkili olurdu sanıyorum.

Deli Fadıl biz çocukların korkularını haklı kılacak bir yaşam sergiliyordu. Sabah herkes işine giderken o evlerinin dambaşına (Köyde dama, dambaşı denirdi) çıkar, akşamın karanlığına kadar ara vermeksizin sürdürdüğü voltalarına başlardı. Anası Semiş (Semiha) nenenin seslenişi dışında kimseleri duymazdı sanki. Volta atarken sürekli konuşurdu yüksek sesle. Konuşmaları arada bir kahkahalar ve biz çocukları dehşete düşüren, kime olduğunu bilemediğimiz, yakası açılmamış küfür ve sövgülerle büyük heyecan ve korku yaratırdı üzerimizde. Onu böyle gördüğü anlarda annem, “Fadıl gine cinneriynen nizaha dutuşmuş. Esip yağıyo” derdi.

Büyük amcamın karısı Şerban (Şehriban) anamın ki biz ona böyük ana derdikdediğine göre Fadıl, 13 yaşındayken şimdiki karısı Arife aba (abla) ile zorla evlendirilmiş. Arife aba, askerden ölüsü gelen, Fadıl’ın onbir yaş büyük ağabeyinin, ikisi kız olan üç çocuklu dul karısı. Semiş nene, sevgili oğlunun evi tümden dağılmasın, çocukları ortada kalıp telef olmasın, ocağı tütmeye devam edebilsin diye Arife gelini Fadıl’a nikâhlatmış. Fadıl bu işe şiddetle karşı çıkmış. Çünkü o Çömez Ali’nin Nazife’yi seviyor, onunla kavilleşmiş. Bu yüzden babasından, büyük ağabeyinden, amcasından özellikle de anasından günlerce, haftalarca ne dayaklar yemiş zavallı Fadıl. Evden kaçıp kendini derelere tepelere vurmuş. Ot, çöp yiyerek sürdürmüş yaşamını dağlarda. Bir gün, Cinnavak (Cinli Kavak) denen bir uçurumun dibinde, baygın vaziyette, bir çoban bulmuş Fadıl’ı. Günler süren yoğun bir bakımın sonunda ayağa kalkabilmiş. Kısa bir zamanda da kendini toparlamış. Bu arada yengesine, yani, karısına aşkla bağlansın diye onun adet kanını, Fadıl’a çaktırmadan çorba ve yemeklerine karıştırıp üç gün yedirip içirmişler. Fadıl, kaderini kabullenmiş görünüyormuş. Hatta bir gün Semiş nene sevinçli bir telaşla böyük anama gelip, Fadıl’ın yengesi, yani karısı ile ilişkiye girdiğini, kötü günlerin artık geride kaldığını müjdelemiş. Coşku içinde böyük anama, “Avradın dadını aldı Şerbanım, gayli bırahamaz” demiş.

Fakat işler Semiş nenenin düşündüğü gibi gitmemiş. Bir gece yarısı Fadıl yengesinin koynundan kalkıp giyinmiş, evden çıkmış gitmiş. Sabah gün ağarırken de eli yüzü, üstü başı kan revan içinde, perişan bir durumda dönmüş. Bütün sorgu suale karşın neler olup bittiğini kimse öğrenememiş. Ertesi gece ve izleyen gecelerde bu durum aynıyla yinelenmiş. Nihayet, Fadıl’ın geceleri nereye gittiğini, neler yaptığını, kimlerin onu bu hallere soktuğunu izlemeğe karar vermiş aile meclisi. Kararı izleyen gecelerden birinde ağabeyi ve amcası çaktırmadan Fadıl’ı izlemişler. Gecenin bir yarısı evden çıkan Fadıl, ay ışığında gölgelerin oynaştığı bahçelerin arasından sıyrılıp Cinnavak’ın yolunu tutmuş. Bizimkiler ona görünmemeğe özen göstererek izlemeyi sürdürmüşler. Oraya varınca Fadıl yarı kayarak, yarı yuvarlanarak uçurumun dibine erişmiş. Ağabeyi ve amcası uygun bir yere gizlenip olan biteni gözlemeğe başlamışlar. Önce dua sandıkları bazı sesler, sonra iniltiler, ardından da hıçkırık sesleri duymuşlar. Bir süre mutlak bir sessizlik olmuş, ardından uçurumun iki yamacında yankılarla geceyi yaran bir nara ile irkilmişler. Fadıl, kalabalık bir düşmanın üzerine atılan aslan yürekli bir cengâver gibi kavak ağaçlarına, kayalara saldırmış. Tekmeler, yumruklar, karakucak amansız dalışların sonunda bitkin düşüp olduğu yere yığılıp kalmış. Epeyce uzun bir süre geçip ortalık ağarmağa yüz tutunca kalkmış tekrar kayalara tırmanmış, izleyenlerden habersiz evine dönmüş.

Hemen o gün Fadıl’ı çevrenin nefesi en güçlü, en etkili hocalarına götürmüşler. Bilinen en etkili dualarla okunmuş, muskalar yazılmış, kurşunlar döktürülmüş, kem gözler bağlanmış, cinler daireler içine hapsolunmuş, hâsılı tüm ilahi güçler Fadıl’ın kurtuluşu için seferber edilmiş, kötü ve karanlık ruhlar lanetlenip etkisiz kılınmış. Yapılabilecek her şey yapıldıktan sonra Fadıl, büyük umutlarla ve güvenle gecenin kollarına bırakılmış.

Sabahın ilk ışıkları ile uyanıp oğlu ile gelininin yattığı, çatal kapının altındaki çardağa seğirten Semiş ninenin elleri yalnızca gelininin saçları ile buluşunca yüreği cız etmiş. “Eyvah! Fadıl gene yok” diyerek oturup hayat taşının üzerine, ağlamış bir süre sessizce. Sonra Fadıl’ın, her zamanki perişan durumunda çatal kapıdan avluya sessizce girdiğini görmüş. Önüne geçip, kollarından tutmuş, bir erik ağacı silkeler gibi silkelemiş, silkelemiş. Yüzüne şamarlarını var gücüyle indirmiş. O bunları duymamış bile.

Arada bir gitmediği olsa da bu garip gece serüvenleri sürüp gidiyormuş. Köyün ileri gelenlerinin önerileri doğrultusunda, paraya da kıyıp, ünü çoktan ilin sınırlarını aşmış bulunan şıh Gadir Efendi’ye götürmüşler. Şıh efendi gerekli bilgileri aldıktan sonra, bir tasın içindeki pembe renkli suya bakarak Fadıl’ın, cin tayfasından çok güzel bir kıza tutulduğunu, onunla her gece buluşup seviştiğini, Fadıl’ı ondan koparmanın ise çok zor olduğunu söylemiş.

Elinden geleni yapacağı sözünü ve en etkilisi olduğunu söyleyerek, yazdığı muskayı verip göndermiş gerisin geri.

Şıh Gadir Efendinin kerametinin gücü de olumlu bir sonuç getirmemiş. Aile büyükleri geceleri Fadıl’ın el ve ayaklarını bağlamışlar. Birkaç gece Fadıl yatağa çakılıp kalmış. Sonunda bu engeli aşmayı başarmış. Bu sefer yatağa bağlamışlar. Üç gün kadar da böyle engel olmuşlar. Sonunda, sabahleyin dayanamayıp iplerini çözen anasına saldırarak onu hastanelik etmiş. Öldürmek üzereyken elinden güçlükle almışlar. O günden sonra da anasını baş düşmanı bellemiş. Dış dünyayla bağlarını tümden koparmış. Sabahları dam başına çıkıp, söylenerek volta atmağa başlamış.

Volta atarken sigarası asla elinden düşmezdi Fadıl’ın. Çoğu kez, yaktığı sigaradan sadece bir nefes çeker, kendiliğinden yanarak parmağını yakıncaya kadar parmaklarının arasında tutardı. Sonra ikincisini çıkartıp öncekinin ateşi ile yakar, biteni atardı. Böylece günde dört, bazen beş paket sigara tükettiği söylenirdi.

Deli Fadıl’ı boylu poslu, güçlü, kuvvetli ve oldukça da yakışıklı biri olarak anımsıyorum. Kızdığı zamanlar iki kardeşinin ve babasının onu zapt edemediklerini, üçünü de yere serdiğini, istediğini yapmakta engel tanımadığını söylerlerdi. Köyde pek çokları gibi biz çocuklar da onun cinlerin gücüne sahip olduğuna inandığımızdan ona korkumuz katmerlenirdi. Köylülerin pek çoğu, özellikle de kadınlar onun cinler tayfasına karışmış olduğuna, dahası bir cinle evli olduğuna, o cinden olma çocuklarının bulunduğuna inanıyorlardı. En az bir düzüne köylü onun cinlerle beraber olduğuna ve onlarla konuştuğuna, gülüp eğlendiğine tanık olmuşlardı. Hatta onun cin tayfasından olan karısını görenler de vardı.

Kel Ahmed’in Fadime tam tamına üç kere gördüğünü söylüyordu yemin billâh. Bir keresinde gece yarısı dereden su dökmekten gelirken ayan beyan görmüştü cin karısını. Hem de Fadıl’ın kolunda. Onların birlikte çatal kapıdan çıktıklarını görünce Haydu’nun ören yerinde siper alıp gözlemiş. Kadının yüzü masmavi bir ışık gibiymiş. Ateş gibi yanan kırmızı gözleri, topuklarına kadar uzanan alev sarısı saçları varmış. Beli sicim gibi inceymiş. Ayakları, elleri bizimkilerden daha iriymiş… Analarımızın dedikodu saatlerinde sıkça dinlediğim bu tarz konuşmalardan oldukça etkileniyordum. Bir gün cinlerin, beni de yakalayabileceği korkusu ile zaman zaman ürperirdim. Özellikle gece, dışarıda olduğum zamanlar cinleri çok yakınımda duyumsardım adeta ve çok korkardım. Her an ortaya çıkıp başıma yapışacaklarını sanır, bunun olmaması için, amcamın öğrettiği cinleri defetme duasını defalarca okurdum. Köyümüzde hemen her çocuk benzer duyguları ve korkuları paylaşırdı. Cinlerin, özellikle soğuk kış geceleri, köyün eğri büğrü, karanlık sokaklarında cirit attığına inanılırdı. Karanlık bastıktan sonra birbirlerine akşam oturmalarına gidenler zorunlu olmadıkça tek başlarına çıkmazlardı evden. Bizden üç ev ötede olan dedemgile giderken karanlıkta bir baykuşun kanat sesi ya da bir kedinin, köpeğin karartısı tüylerimi diken diken etmeye yeterdi. Cinlerin, her evcil hayvanın donuna gireceğini bilirdik çünkü. Ama aynı zamanda da bir erkektim. Erkek hiçbir şeyden korkmazdı. Bu yüzden korkularımla sürekli savaş halindeydim.

Deli Fadıl’ın, anası dışında kimselere bir zararının dokunduğunu ne duyan, ne de gören vardı. Anası ile aralarının hiç iyi olmadığı da herkesçe bilinirdi. Anasının sesini duyduğu anda kafasının zembereği boşanıyordu. Yerde ne bulursa anasının kafasına fırlatıyor, engel olunmazsa öldüresiye dövüyordu. Fadıl’ın anasına saldırısına bir kez de ben tanık oldum. Bizim evle Fadılların evi arasında yalnızca büyük amcamların evi var. Birbirine bitişik avluları, yüksek taş duvarlar ayırıyordu. Bir akşamüstü avlumuzda oynarken Fadılların avludan gelen kadın çığlıkları ile irkildim. “Amanın öldürüyo, yetişin. Gomşular yetişin.” Canhıraş bu feryatları duyar duymaz hemen Fadılların avluya koştum. Yarı açık duran çatal kapıdan içeri kafamı uzattığımda, Fadıl, saçlarından yakaladığı anasına, babasının ve askerden yeni dönmüş olan kardeşinin var güçleriyle karşı koymalarına karşın, tekme ve yumruklarını gelişi güzel indiriyordu. Semiş nenenin suratı kan içindeydi derme dağınık saçlarının arasında. O an garip bir duyguya kapıldığımı anımsıyorum; Fadıl’ın, babasının ve kardeşinin elinden kurtularak hepsini haklamasını, yere sermesini istedim. İsterse bunu yapabileceğini düşündüm. Onda cinlerin gücü olmalıydı. Karşısına kaç kişi çıkarsa çıksın hepsinin işini bitirebilirdi. İçimden, “Haydi Fadıl, kurtul ellerinden. Göster günlerini şunlara” demek geçti hep. Öyle olmasını umdum, bekledim. Ama öyle olmadı. “Belki de ailesine karşı cinlerin gücünü kullanmak istemedi. Bir cin kaç kişiyi haklayabilir ki? Bence bir orduyu haklar. Çünkü cinler görünmez. Cin ailesi bir araya gelirse onlarla bir köy de başa çıkamaz. Cinleri düşman kazanmak köy için hiç de bile iyi olmaz. Fadıl cinlerini bu kavgaya karıştırmak istemedi zahir. Keşke cinlerine haber verse şimdi. Bakalım Fadıl’ı tutabilirler mi o zaman?” Bir anda bütün bu düşünceler geçti aklımdan. O anki duygularımın şiddet yanlısı olması garipti. Şiddetten, kavgadan hep korkmuş, bucak bucak kaçmışımdır her zaman. Bu duygunun nedeni ya cinlerin gücüne olan güvenimin sarsılmaması isteği, ya da eli Fadıl’ın uğradığı büyük haksızlığa ve köylüden dışlanmışlığına bilinçaltımda duyduğum öfke olabilirdi. Belki de ikisi birden.

Kısa süre sonra Fadılların avluya başkaları da geldi. Fadıl’ı yere yatırıp üzerine çöktüler. Kollarını ve ayaklarını bağladılar. Avlunun bir köşesine çökerttiler. Birkaç tekme atmayı da ihmal etmediler. Fadıl, ne dediği anlaşılamayan homurtularla bir süre tepindi. Sonra gevşeyip, olduğu yere serildi. Semiş nene de kızının ve oğlunun kolunda bağrına vura vura Fadıl’ın tez zamanda ölümünü dileyen bedduaları yüksek perdeden haykırarak içeri girdi.

Köyde büyük, küçük pek çok kimse Deli Fadıl’dan korkuyordu. Kimileri, ne zaman, kime karşı kullanacağını bilmedikleri karşı konulamaz gücünden, kimileri de, ki sanırım bunlar çoğunluktaydı, onun cinlerinin kendilerini de etkisi altına alacağından korkuyorlardı. Bazıları açıkça, köyün ondan kurtulması gerektiğini bile söylüyordu. Anasını defalarca öldüresiye dövmesi ondan kurtulma gereğinin en açık göstergesiydi. Çolak Ali her yerde, “Bir gün içiğizden biri tehne (tenha) bir yerlerde eline düşerse o zaman gorecehsiniz hanyeyi gonyeyi. Onun cinlerinin sufrasında ağşam ziyafeti olursunuz. Demediydi demen” diyormuş durmadan. Neyse ki bu görüş fazla bir yandaş bulamadı uzun bir süre.

Deli Fadıl ile dost olan yalnızca Topal Hasan Dayının torunu, benden iki yaş büyük, Gara Hacce’ydi. Arada bir Fadıl’a erik, üzüm, leblebi gibi mevsimine göre değişen yiyecekler getirirdi. Dam başında el ele tutuşup beraber volta attıklarını ben de arada bir görüyordum. Dedesinin, babasının, anasının ve de komşuların uyarmalarına, karşı çıkmalarına karşın Hacce bundan vazgeçmiyor, onu görmeyi sürdürüyordu.

Köylü ırgatlığı bitirip harmana geleli beş on gün olmuştu. Harmanlarımız köye beş on dakika kadar uzaklıktaydi. Sıcak bir ağustos gününün sonuna doğru dövenler yorgun, isteksiz, uykulu dönüyor, arada bir hafifçe esen yele karşı yabalar öbeklere dalıyor, kimi demir, kimi meşe dirgenlerle harmanlar aktarılıyor, toplanıp öbek yapılan harmanların yerine yeni saplar seriliyor, kağnı gölgelerinde testiler kafalara dikilerek serinlenmeğe çalışılan sıradan bir gün yaşanıyordu. Birden, bir haber harmanlara bomba gibi düştü. Deli Fadıl kendisine üzüm götüren Kara Hacce’yi dam başından aşağı avluya fırlatıp atmış. Zavallı Haccecik o saat ruhunu teslim etmiş. Korkunç haber bir uçtan ötekine, kısa bir şaşkınlıktan sonra, harman yerindeki tüm insanları harekete geçirdi. Genci, yaşlısı üvendireyi, yabayı, her bir parmağı parıltılı bir şişi andıran demir dirgenleri kapan Fadılların eve doğru akmağa başladı. Biz çocuklar da dövenleri eğleyip bu akışta yerimizi aldık. Fadılların avluya girdiğimde en az bir düzüne insanın, ellerindeki öldürücü silahlarla Fadıl’a rastgele vurmakta olduğunu gördüm. Dirgenler, üvendireler, yabalar hırsla inip kalkıyordu. Çatal kapıdan henüz girenler, çorbada tuzları bulunması içgüdüsü ve hezeyanı ile, silahı Fadıl’ın üzerine inmeye hazır bir şekilde, kendini kalabalığa vuruyordu. Çolak Ali’nin sesi avluda çınlıyordu adeta.” Vurun, Allahını seven vursun. Koyü cinnerden gurtarmak üçün vurun.” Vurdular, vurdular. Cehaletin mantığı kör ettiği öfkeyle, korkuyla ve ilkel bir hazla kendilerinden geçmiş olarak vurdular. Tırmanıp çatal kapının üzerine, otluğa çıktım. Şimdi Fadıl’ı görebiliyordum. Daha doğrusu, kanlar içinde pestile çevrilmiş, artık hareket etmeyen birinin gözü dönmüş, şuursuz bir topluluğun korkulu kini altında yok olup yitişini görüyordum. Vücudum tüm benliğimle birlikte ürperdi.

Bu olay boyunca köyde kimsecikler olanlara karşı durmadı. Fadıl’ın linç edilmesine bilinçli, bilinçsiz çoktan karar verilmişti. Bir fırsat bekleniyordu anlaşılan. Bu fırsat da böylece, en elverişli bir zamanda ve biçimde tanrı tarafından (onlar öyle sayıyorlardı) önlerine konmuştu.

Olaydan birkaç saat sonra Kara Hacce’nin ölmediği duyuldu. Olay gecesi baygın kaldıktan sonra kendine geldi. İki kaburgası ve bilek üzerinden sağ ayağı kırılmış. Hacce kendine geldiğinde, Fadıl’ın kendisini dam başından aşağıya neden ve nasıl attığı sorusuna verdiği yanıt korkunç gerçeği ortaya çıkarttı. Hacce’yi dam başından aşağıya Fadıl atmamıştı. O getirdiği üzümleri Fadıl’a verdikten sonra, damın serpeneğinde yuvaları olan güvercinlerin yavrularını alıp sevmek için yuvaya uzanırken dengesini kaybetmiş ve aşağıya düşmüştü. Bunu gören Fadıl da koşarak aşağıya inmiş, “Öldü! Öldü!” diye telaşlı bir şekilde bağırmağa başlamış. Bu bağrışmalar üzerine avluya koşan bir iki insan Fadıl’ı çocuğun başında Onu hırpalarken bulmuşlar ve linç girişimini başlatmışlardı.

İsmail İlhan Hakkında17 Yazıları
1940 yılında Yozgat’ın Köçek Kömü Köyünde beş çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak doğdu. İlkokulu üçüncü sınıfa kadar kendi köyümüzde eğitmenle okudum. İlkokulun kalanı ile orta öğrenimimi Yozgat’ta tamamladım. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümünü bitirdi. 1976 da Dr., 1982 de Doç., 1987’de Prof. oldu. 6 adet mesleki ve bilimsel kitap ile çok sayıda bilimsel makalesi yayınlandı. 2007 yılında emekliye ayrıldıktan sonra Bursa Belediyesi Türk Sanat Müziği Konservatuvar’ını bitirdi. Keman çalıyor, beste yapıyor ve öykü yazıyor.

Yorumlar

İlk yorumu siz yapın

Yanıt Ver

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.




Loading Facebook Comments ...