Nepal

Seyahatin Öncesi

On yıl kadar önceydi, Londra’da otobüse binerken hemen önümdeki gencin su matarası yere düştü. Tada, bana mataranın üzerindeki yazıyı gösteriyordu; “Kathmandu”.

O an içimden ne işim var benim yine Londra’da, ben medeniyetin köklerinde yani doğuda olmalıyım diye geçirmiştim. O kocaman iç çekmemi Tada unutmamış olsa gerek ki, yıllar sonra karıma ben Kathmandu’ya gidiyorum dediğim de “Selam söyle” diyerek bana vizemi verdi.

Onca geçen yıllar beni güneşin doğduğu yerlere daha da bağlamıştı. İnsanlığı, Tanrı’yı ve kendimi arayışım beni hep aynı adrese yönlendiriyordu.

Uzak Doğu’yu anlamak için önce Buddha’yı ve Budizm’i tanımalısınız.

Artık bu sonuncu doğuşu olacaktı. Bundan önce beş yüz elli kez dünyaya gelmişti. Tüm bu doğuşlar ve ölümler mükemmel bir ruh olmak için harcanan zamandı. Hindistan’ın kuzeyinde, Nepal’in güneyinde MÖ 560 yılında Kraliçe Maya’nın oğlu olarak, yani Nepal prensi olarak dünyaya geldi.

Tüm üstün ruhlar gibi, bir çok mucizeyle dünyaya geldi, doğduğunda hemen konuşmaya ve yürümeye başladı.

Kahinler hep aynı şeyi söylüyordu: bu çocuk ya büyük bir kral olacak ya da büyük bir din adamı.

Babası onun kral olması için elinden gelen herşeyi yaptı. Belki de babasının onu yıllarca sarayın dışına salmaması onun gerçekleri daha rahat görmesini sağlamıştı.

Prens, Siddharta Gautama, yani Buddha sarayın dışına yaptığı gezintilerde yaşlılığı, hastalığı, ölümü ve dini gördü. Babasının kabusu gerçekleşmişti, Buddha sarayı terk etti ve gerçeği aramak için yollara düştü.

Buddha, 80 yaşında ölene kadar gerçeğe çoktan ulaşmış ve gerçeğe ulaşmanın yollarını çevresine anlatmıştı.

İnsanlar Budizm ile karşılaştıklarında bunun bir din olup olmadığı konusunda karmaşaya düşüyorlar.

Dünya’ya yaratıcının ve uygulayıcı üstün varlıkların emirlerini alan binlerce peygamber gelmiştir. Peygamberler seçilmişlerdir. Seçildikleri için onlar önce irtibat için hazırlanır ve sonra onlara bir merdiven uzatılır. O merdiven sayesinde irtibat kurarlar. Seçilmeleri muhakkak ki ulaşmış oldukları üstün ruh seviyesinden kaynaklanmaktadır.

Kafanızı çok karıştırmak istemiyorum ama burası önemli. Her üstün ruhun seçilmesi şart değildir. Peygamberleri görevli üstün ruhlar olarak kabul edebiliriz. Çünkü onlar toplumlar için görevlendirilmişlerdir. Arkalarında kendilerine tebliğ edilen bir kitap ve toplumu bir araya getiren tapınaklar bırakmışlardır.

Buddha ise peygamber olarak seçilmemiştir. Ama gerçeği yani yaradılışı üstün ruhu sayesinde ve izlediği yol sayesinde anlayabilmiştir. Peygamberlerin önüne yukarıdan inen merdiveni, Buddha kendisi yeryüzünden yukarıya doğru yükseltmiştir.

İşte dinler ile Budizm’in farkı buradadır. Dinler bize yapılan tebliğlerdir. Budizm ise o tebliğin merkezine yapılan yolculuğun haritasıdır. Buddha, gerçeğe giden yolu bir hayat biçimi olarak öğreti haline getirmiş ve arkasında tapınaklar bırakmamıştır. Günümüzde “Stupa” olarak adlandırılan tapınak benzeri yerler tamamen doğu kültüründen kaynaklanmaktadır, Buddha’nın tapınak mirası olarak algılanmamalıdır.

Bu haritayı aslında yalnızca Buddha çizmemiş, dünyada bir çok üstün ruh benzer haritaları ortaya çıkarmış ve bunları öğreti olarak çevresine yaymıştır. Budizm’e en çok benzer merdiven Sufizm merdivenidir.

Yunanca “Sofas” kelimesi “Akıl ve bilgelik” anlamına gelir. Akıl ve bilgeliğe giden yola ise “Sufizm” denir. İslam Dini’nin içindeki Sufizm, İslam’ın içinden bir kelimeyle ifade edilmiştir. “Tasavvuf”. Tasavvuf kelime anlamıyla “İslam Gizemliliği” olarak tanımlanır.

Batılılar bu kelimeyi “Mistizm” olarak tercüme eder. Tıpkı Budizm’e verdikleri isim gibi, (Budizm de Hinduizm’in gizemidir) ve tıpkı Kathmandu’ya verdikleri ünvan gibi.

Kathmandu – Mistik Şehir

Namaste – Selam (Ama ne selam!!!)

Budist Rahipler (monk) Namaste kelimesini “Ben, senin içinde yatan Tanrı potansiyelini selamlarım” olarak kullanırlar.

Sanskritçe’de “na” olumsuzluk ekidir, “Mah” ego/ben anlamına gelir. “Namah” ise egosu olmayana saygıyla eğilmek anlamındadır. “Te” ise basitçe “sana/seni” demektir.

Toparlarsak, “Namaste” tam tercüme edildiğinde “İç dünyanı saygıyla selamlarım” veya daha basitçe “kendimi değil fakat seni saygıyla selamlarım” anlamına gelir.

Dünya tarihinin dillerde gizli olduğuna inananlardanım, “namaz” kelimesi de aynı kökten türemiştir, tanrıya/tanrılara saygıyla selam anlamına gelir, namaz kelimesi çoğularının düşündüğü gibi Farsça değildir, bir Hintli’nin selam verişini gözünüzün önüne getirirseniz, “namaste” ile “namaz” ın aynı kökten geldiğini hiç bir dil bilginiz olmadan dahi özümseyebilirsiniz. Hintliler, selam verirken avuç içlerini birleştirip yüzlerinin hizasına kaldırır ve hafifçe eğilerek selam verirler.

(“Namaz” kelimesini tüm Orta Asya ve Türk Cumhuriyetleri kullanır, Araplar ise Arapça’da “İyiye varmak, iyileştirmek anlamına gelen “Salat” kelimesini kullanırlar.)

Eğer bir gün yolunuz Nepal’e düşerse her gün defalarca kullanacağınız bu kelimenin anlamını bilmenizde çok büyük yarar var. Çünkü, Nepal’in derinlikleri küçük ayrıntılarda gizlidir.

Ben Katmandu’ya, Katmandu da bana “Namaste” demiştik bir kere.

Şehre indiğimde sıcacık bir hava beni karşıladı. Hindistan’ın kuzeyinde Tibet’in güneyindeki Nepal’in Kasım ayında sıcak olmasını beklemek ilk başta çok olası değil ama Katmandu, ekvator çizgisine Kahire’den daha yakın.

Sıcak bir havayla karşılaşacağınızı, harita bilginiz veya internette geçireceğiniz kısa bir süre sayesinde kolaylıkla anlayabilirsiniz, ama ne kadar sıcak kanlı ve el değmemiş insanlarla karşılacağınızı anlamanız ancak onları tanımakla mümkün oluyor.

Nepal’i gezerken kendinizi Anadolu Köyleri’nde hissediyorsunuz, Nepalliler ise ilk bakışta tüketim canavarı beynimize girmeden önceki Anadolu insanına benziyor.

Misafirperverlik, güleryüz, samimiyet, yabancıyı tanımamaktan kaynaklanan bir çekinti, yardımseverlik, büyüğe saygı (ata kültü), örf ve adetlere bağlılık, kapalı toplum yaşamı (örnek: evlilik öncesi seks yasağı), düzensiz yapılaşma, karman çorman trafik.

Kathmandu Vadisi’ne ilk yerleşenler “Newar” lar olmuş, “Tharu” lar ise Güney’deki “Terai” bölgesine yerleşmişler. Daha sonra Hindistan’dan “Brahman” ve “Chetri” kastları gelmiş. Orta Asya’dan ve Tibet’den gelen “Gurung” ve “Magar” lar batıda, “Rai” ve “Limbu” lar doğuda, “Sherpa” ve “Bhotia” lar kuzeyde kendilerine yer edinmiş.

Özeti, bizim köklerimizin olduğu bölgeden yani Orta Asya’dan gelen boylarla Kuzey Hindistan’dan gelen Hint-Aryanlar Nepal halkını oluşturuyor. İşte bu yüzdendir ki, Nepal ve insanını kendime yakın hissetmiş olmalıyım.

Aslında Nepal’i kendine yakın bulan yalnızca ben değilim, 60’ların hipileri Katmandu’ya “Hiç bitmeyen barış ve aşk şehri” ünvanını koymuş ve burayı mekan tutmuşlar. O yıllardan beri buraya gelip giden batılıların çoğu aynı Nepal halkı gibi son derece sıcak kanlı ve olumlu insanlar.

Batılıların içinde, tüketim canavarına karşı direnen insanlar yok mu? Az da olsa var. İşte burayı ziyaret eden insanların çoğu bu gruba giriyor. O yüzden Nepal’de bir batılı ile karşılaşırsanız hiç çekinmeyin kaynaşın onlarla, onlar sizin Amsterdam’da, Londra’da veya Paris’te karşılaştığınız insanlar değil, onlar Avrupa’da numune kalmış insanlar.

Nepal’deki 10 adet Unesco Dünya Mirası Bölgesinden, 7 tanesi Katmandu Vadisi’nde içinde kalıyor: Boudhanath Stupa, Swyambhunath Stupa, Kathmandu Darbar, Patan Darbar, Changu Narayan Tapınağı, Pashupatinath Tapınağı.

Katmandu Vadisi’nin dışında kalan diğer üçü ise Chitwan Ulusal Park, Sagarmatha Ulusal Park ve Kumari’dir.

Kathmandu’ya gelmişseniz bu 7 bölgeye muhakkak gitmek durumundasınız.

Boudhanath Stupa (Buda’nın Gözleri)

Stupa kelimesini öncelikle izah etmem gerekir ki, sizlere mekanı daha çok hissettirebilirim.

Sanskritçe’de “iz” anlamına gelir. Arı kovanına benzer, alt kısmında yuvarlak bir toprak veya tuğla yığını (kubbe gibi) bulunur. Bu toprak yığıntısının ortasından köşeli bir kule yükselir. Bu kulenin dört ayrı kısmında Buda’nın gözlerini temsilen eden figür bulunur. Aşağıda tavaf edenleri Buda her zaman gözlemlemektedir. Bu kule yukarıya doğru konik merdivensel küçülerek en tepede tekrar dairesel bir yapıya kavuşur.

Stupa dua etmek ve tavaf amaçlı yapılardır. Bunlar bir tür sunak olarak da düşünülebilir. Her bir Stupa’da Buda’nın gömülü olduğuna veya bir kutsal emanetinin saklandığına inanılır. (Hinduizm’de ölüler yakılmasına rağmen, Budizm’de ölüler gömülür)

Buda’nın öğretisinde herhangi bir tapınak yoktur. Budizm’in tapınağı insanın içidir. Stupalar Buda’nın ölümünden sonra yaratılmış tapınak benzeri yerlerdir.

Budanat’ın çevresinde Tibet’ten gelmiş diğer hacılarla birlikte tavaf ederken, kafamdan binbir türlü düşünce geçiyor.

Sabah gün yeni ışıyor. Budanat kalabalık, burası Budistlerin Mekke’si. Çoğu hacı Tibet’ten gelmiş.

Sağımda solumda gördüğüm hacıların secde etmeleri, tespih çekmeleri ve namaz benzeri tapınmaları benim beynimin içerisindeki öğretilerimi kurcalamama neden oluyor.

İslamiyetten önce namaz kılan (ve oruç tutan) Sabii’lere bu tapınma şekli hangi kültürün mirasıydı acaba?

İbrahim Peygamber döneminde yani İslamiyet’ten önce günde 7 kez namaz kılınırdı. Her bir namaz haftanın bir günü için kılınırdı. Ve haftanın her günü bir gezegene atfedilmişti.

Pazar: Sunday = Sun day = Güneş günü
Pazartesi: Monday = Moon day = Ay günü
Salı: Tuesday = Tyr day (“Tyr” Mars’la ilişkilendirilen antik bir Tanrı’dır) = Mars günü

(Bu arada günlerin anlamlarını araştırırken “Mangal” kelimesinin Sanskritçe’de “Mars” veya “Yanan kömür” anlamında olduğunu gördüm. Bizim kullandığımız mangal kelimesinin Sanskritçe’den geliyor olması ve yüksek oranda demir ve kömür kaynaklarını bulunduran Mars gezegeninde sıcaklığın -50C ile -100C arasında değişiyor olması son derece ilginç geldi. Belki de renginin kızıllığından dolayı bu yakıştırma da yapılmış olabilir)
Çarşamba: Wednesday = Woden day (“Woden” Merkür ile ilişkilendirilen antik bir Tanrı’dır) = Merkür günü
Perşembe: Thursday = Thor day (“Thor” Jüpiter ile ilişkilendirilen antik bir Tanrı’dır) = Jüpiter günü
Cuma: Friday = Freja day (“Freja” Venüs ile ilişkilendirilen güzellik Tanrıçası’dır) = Venüs günü
Cumartesi: Saturday = Saturn day = Saturn günü

Hint-Avrupa dili olarak adlandırılan Sanskritçede de aynı manzara karşımıza çıkar. (Vaar, gün anlamındadır)

Sun Ravivaar Ravi Sunday
Moon Somvaar Som Monday
Mars Mangalvaar Mangal Tuesday
Mercury Budhvaar Budh Wednesday
Jupiter Brihaspativaar Brihaspati Thursday
Venus Shukravaar Shukr Friday
Saturn Shanivaar Shani Saturday

Bu tapınmanın kültür kökenleri -tıpkı Namaz kelimesinin Sanskritçe olması gibi- bu coğrafyalarda olması mümkün müydü?

Zaten Kuran’da Namaz kelimesi geçmez, Salat kelimesi kullanılmıştır. Salat’ın anlamı ise yardım/iyileştirmek anlamındadır.

Secde ise yörüngeye girmek anlamındadır. Bu kelimeleri bu şekilde değerlendirip Kutsal kitabımızı okursanız, Namaz hakkında çok farklı görüşlere ulaşabilirsiniz. O tarihte zaten kılınan namazın, revizyonlarla birlikte İslamiyete uygun halde devamı sağlanmıştır.


Onları daha iyi anlayabilmek için onlarla birlikte Stupa etrafında saat yönünde tavaf etmeye başladım.


(Müslümanların tavafı Kabe’nin etrafında saat yönünün tersine dönülerek yapılır ve bir çok rituel 7 kez tekrarlanır)


Daha koyu budist olduklarını tahmin ettiğim insanlar, dizlerine ve ellerine takunya benzeri tahtadan terlikler bağlamış. Secde hareketini sürekli tekrar ediyorlar, her bir secdede takunyalar sayesinde biraz daha öteye gittiklerinden dolayı, bu şekilde ayağa kalkmadan bir nevi sürünme haliyle tavaf ediyorlar.

Tespihlerinde 108 tane boncuk var. Tavaf esnasında tatlı bir şarkı lezzetinde dualar okuyarak tespih çekiyorlar. Dillerini anlamasam da dualardaki ruhsal içtenliği hissetmek çok kolay.


Stupa’nın etrafı mumlarla dolu. Çoğu insan tıpkı Hıristiyanlık’ta olduğu gibi dilek tutup mum yakıyor.



Araştırmalarım sonucunda söyleyebilirim ki tüm dinlerde adet haline gelmiş, hatta bize de eski dinimiz Şamanizm’den miras kalan mum yakmak, ateşe saygıyı gösterir, bunun arkasındaki ezoterik anlam ise arınmaktır.

Şu anda ve geçmişte bir çok dinde araç olarak kullanılan su bilgiyi, ateş ise arınmayı sembolize etmiştir. Bu sembolleştirme yoluyla odaklanma, daha sonraları anlamını yitirmiş ve yapılan işlemin anlamının yozlaşmasına neden olmuştur.

Günümüzde hala Nevruz bayramlarında ateş üzerinden atlanır. Her atlayış arınmanın bir sembolüdür. Şamanizm’de kırmızıya verilen önem de yine ateşin gücünden kaynaklanır. Şamanizm’in ateşe tapınma dini olduğunu iddia eden bazı cahiller, eski dinlerdeki felsefeyi anlayamayan kişilerdir.

Stupa’nın merkezinden aşağıya doğru ipler sarkıtılmış. Sıkı sıkıya gerilmiş bu iplerin üzerine ise bezler sarılmış, her bir bezde dualar bulunuyor. Bu dualar rüzgarla birlikte tüm dünyaya savruluyor.

Yine Şamanizm’den ve doğu kültüründen bize kalan bir gelenek de bir dilek tutup ağaçlara çaput bağlamaktır. Günümüzde bir çok yöremizde bu geleneği gözlemleyebilirsiniz. Tıpkı nazar inanışı gibi bu inanış da bize özeldir ve bize bin yılların mirasıdır.

Bize özel olmayan, aslında insanoğlunun içinde hep var olan ama Hindistan ve Nepal’de gayet normal algılanan dilencilik stupa çevresinde de yoğun. Ama dilenciler sizi kesinlikle rahatsız etmiyorlar. Hepsinin gözlerinin içinde kaybolup gitmeniz mümkün. Stupa çevresinde fotoğrafladığım dilencilerin gözlerini hayatım boyunca unutabilmem mümkün değil.



Stupa’nın çevresinde duvarların içerisine yerleştirilmiş, elinizle döndürebileceğiniz silindir metaller var. Bu silindirlerin üzerine kabartma ile çeşitli dualar ve atasözleri yazılmış. İnsanlar bunu çevirdiklerinde ister istemez o cümleler doğaya savrulmuş oluyor ve bu sayede cümleler ağızdan çıkmadan amacına ulaşmış oluyor. Aynı şekilde bazı insanlar ellerinde küçük silindirleri döndürerek dua etmiş oluyorlar.

Hatta Stupa çevresinde bir oda yapılmış ve bu oda içerisinde kocaman dev bir silindir de bulunuyor. Bu silindiri sadece kol gücünüzle değil, vücudunuzla destek alarak çevirebiliyorsunuz.

Stupa’nın bir köşesinde alçı satılıyor, hacılar satın aldıkları alçıları alçı havuzuna dökerek stupanın yapısına katkıda bulunduklarını düşünüyor olsa gerekler ki bunu bir ibadet haline dönüştürmüşler.

Sabahın erken saatleri ibadetin enerjisini hissetmek için en uygun vakit. Saat sabah on sularına geldiğinde artık turislerin sayısı artıyor. Gelen turistleri Stupa çevresine doluşmuş satıcılar karşılıyor.

Bu demek oluyor ki benim için gitme vakti.

Thamel

Kathmandu şehrinin göbeğindeki hediyelikçi dükkanların bulunduğu, nispeten kaliteli restoranları ve barları barındıran bölgenin adı Thamel.

Akşamları bir iki tek atıp hafif atıştırmak için hiç düşünmenize gerek yok. Tüm yabancılar Thamel’de buluşur. İzlenimlerin paylaşıldığı ve turistlerin kaynaştığı barlarda bir çok arkadaş edinirsiniz.


Swoyambhu (Stupa)

Stupa, Kathmandu şehrinin bir tepesine kurulmuştur. Stupa’dan Kathmandu vadisi ayaklarınızın altındadır.

Adını maymunlardan almış. Sizleri ortalıkta başı boş dolaşan maymunlar karşılar ve peşinizden ayrılmazlar.

Eğer bir gün yolunuz buraya düşerse maymunlarla göz göze gelmemeye çalışın. Maymunlar gözlerinin içine bakıldığında bunu bir tehdit olarak algılayabilir ve size saldırabilir.

Pashupati

Hindu tapınağı olduğu için Hindulardan başka hiç kimse burayı ziyaret edemez ancak uzaktan seyredebilirsiniz. Önünden küçük bir dere akar ve Ganj nehrine bağlandığına inanılır. Öyle olduğu için maymunlarla tepeden çekirdek çiğneyerek, Hinduların ölülerini yakışlarını ve küllerini bu dereye döküşlerini seyredebilirsiniz.

Burayı ilk gördüğümde ölü yakma ritüeli beni çok etkilemişti. Ama Varanasi’yi yaşadıktan sonra Pashupati bir sinek vızıltısı şeklinde hatıralarımda kaldı.

Patan Darbar ve Kathmandu Darbar

Sadece Patan’a güzellikler şehri denmesine karşın, ben Katmandu’nun da öyle olduğuna inanıyorum.

Her ikisi de neredeyse birbirine geçmiş iki ayrı şehir. “Darbar” diye anılan ise meydanları. Bu meydanlarda tarihin içinde kaybolup gitmeniz mümkün. Meydanda bir çok eski yapı var, aslında bir çoğu birbirine benziyor, ama hepsinin ayrı bir mitolojik hikayesi var.

Bu binalar Çin mimarisine esin kaynağı olmuş. Çatıları eğik binaların ilk çıkış noktası işte bu meydanlar olmuş.

Doğum

Nagarkot tepesinin doruklarındayım. (Kathmandu’dan arabayla 1 saat kadar uzaklıkta)

Tepeye çıkan dolambaçlı yollarda midem alabildiğince bulanmış, kendimi kötü hissediyorum.

İlacı yok mu bu yaşlanmanın?

Hava sabah erken olması nedeniyle serin ile soğuk arası. Otelden çıkmadan aldığım kahvaltılık kırıntılar midemi toparlar umarım.

Tepenin yeşillikleri içerisine minik oteller yuvalanmış. Gözüme en yüksekte olanını kestirdim. Sanki kırk yıllık müşterileriymiş gibi içeriye dalıp, merdivenlerini tırmanmaya başladım. En üst katında çatıya çıkan son merdivenler beni belki de tepenin en yüksek noktasına ulaştırdı. Çatıda benim gibi beş altı çatlak bekleşiyor.

Nagarkot tepesi çok yüksek dağlarla çevrilmiş. Anapurma ve Himalayalar.

Güneş, on bin yıllardır, yüz bin yıllardır, belki de milyar yıllardır yaptığını yineleyecek.

Sanki hiç yorulmamışçasına, sanki daha önce hiç yapmamış da bunu ilk kez yapıyormuş gibi, sanki Tanrı’nın yüceliğini kanıtlamanın büyüleyici gösterisi……

Koca dağların ardında puslu bir bulut yığının arasından bir türlü çıkamıyor, ama bu bulut yığınının ardındaki kızarıklık doğacak yeni günün müjdesi.

Kızardı, kızardı, kızardı, kıp kırmızı oldu. Bulutlardan oluşan o ana rahmi daha yırtılmamıştı ama, kuzeydeki dağların doruklarındaki karlara güneş ışıkları vurmuştu bile.

Cebimdeki pusulayı kontrol etmemiş olsam güneşin doğduğuna yemin edebilirdim. Ama gördüğümüz yalnızca onun mucizesiydi.

Güneş, doğudan değil kuzeyden doğmuştu.

Rahmin arkasındaki enerji kütlesi çok uzaklardaki bulutları tıpki bir ayna gibi kullanmış, daha bulutları doğudan delmeden yansıması sayesinde kuzeyden belirivermişti.

Güneşin bu mucizesini ilk defa Nagarkot tepesinde keşfetmiştim. Sonraları öğrendiğim bu mucize sayesinde, Side’de Apallon Tapınağı’nda güneşi doğudan değil neredeyse batıdan doğurdum, Ayvalık çevresindeki adalarda ise bir tekne gezisinde aynı güneşi aynı gün içerisinde denizin üzerinde tam yedi kere batırdım.

Mide bulantım geçti, ruhumu tatlı bir huzur sardı. Uzaklardan etrafımızı saran Anapurma ve Himalayaları kapalayan karlar, güneş ışınlarını yansıtmak için birbirleriyle yarışmaya başladılar. Artık bu ışınlar tabiatı uyandıracak, dünyaya verdiği enerji canlıların yaşam ekmeği olacak ta ki güneş gözden kaybolana değin.

Tepenin doruklarından aşağıya doğru dolambaçlı yollardan inmeye başladık. Sabah erken tırmanırken karanlıktan dolayı ne muazzam bir doğanın içinden geçtiğimi fark edememişim. Tepeden aşağıya baktığımda dağın eteklerine toplaşmış sislerin arasından Bhaktapur şehrini görebiliyordum.





Bhaktabur

Budizm’in temel prensibi, bağlılıklarımızı yok etmek üzerine kurulmuştur. Bin yıllar öncesini hala yaşıyan bu şehirden aldığım yağlıboya tabloları Yeni Delhi Havaalanı’nda unuttuğumda çok üzülmüştüm. Ne zaman bu şehri hatırlasam, unuttuğum tablolarım aklıma gelir. Yağlıboya tablolara sahip olmak (kendi maddi ölçülerimce evde onlarcası var) benim bir bağımlılığım olsa gerek ki Nepal seyahatimde Tanrı bana bir mesaj göndermiş olmalı.

Bu şehir Kathmandu’ya ne kadar yakın olsa da yine de Katmandu’dan ekonomik olarak daha geri. Bakhtapur, çok çok eski ve hala eskiyi yaşıyor.

Bungmati Köyü

Katmandu’nun araba ile yarım saat uzağındaki köy, son derece bakir. Burada insanlar sanki dış dünyadan hiç haberleri yokmuş gibi yaşıyorlar. Sessizlik, barış ve huzur sizi de yumuşatıyor.

Etrafta lastik çeviren köy balaları, keçilerle oynuyan küçük kızlar, elleriyle çamaşır yıkayan yaşlı kadınlar, meydanın ortasında tavla benzeri bir oyun oynayan köy erkekleri, mısırları koçanlarından ayıklayan köy kadınları. Sanki ben orada yokmuşum gibiler. Gözlerinin ucuyla bana bakıyorlar ama çok ilgilenmiyorlar.

Kasım 2005

Yorumlar

İlk yorumu siz yapın

Yanıt Ver

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.




Loading Facebook Comments ...