Ne Zaman Yağmur Yağsa Sen Yoksun

Ne zaman yağmur yağsa sen yoksun. Adını bilmediğim bir şehrin, küçük bir otel odasında kitap okuyorsun. Belki de sigara içiyorsun yanımda. İzini bulup da kapını vursam, gene yoksun. Çıkmışsın az önce. Onun için, nemli toprak kokusu senin adın. Yağmur yağdığında, giyecek ayakkabısı yok diye dışarı çıkmayan çocukların adları gibi.

Saat on bir olmuş. Karşımdaki masada Hamit Bey var. Adam hangi konuda konuşursa konuşsun, ağzından çıkanlar aynı sözcükler: Fatura, aidat, maaş, kesinti… Serbest Muhasebeciler Derneği Başkanı sanki.

– Taşıt vergisini ödedin mi ?

Yüzümü çevirince bana sorduğunu anlıyorum.

– Bugün ayın beşi, ay sonuna daha çok var.

– Ben bankaya gidiyorum, istersen seninkini de yatırayım.

Benim vergilerim için endişelenmesini sevmiyorum.

– Ayın otuz biri hangi güne geliyor ?

Kestirip atıyor:

– Sen ay sonunda öde o zaman; ben çıkıyorum.

Geçenlerde, ölümü ay sonuna rastlarsa, gözü kapalı gideceğinden söz etti. Elinde ödenmemiş faturaları olsun istemezmiş. Korkmamasını, faturalarını ödeyip, mezar taşına da “Faturalarını eksiksiz öderdi” diye yazdıracağımı söyledim. Ya da “Geldi, faturalarını ödedi, gitti” gibi bir şey de olabilir. Onu anlamıyormuşum, uzun uzun sorumluluk duygusunun çok gelişmiş olduğunu anlattı. Ama bir hastalıktan söz eder gibi değil, günümüzde rastlanmayan bir erdem örneğiymiş gibi.

– Sorumluluk duygusu bende de var. Elektrik kullandığımda ertesi ay bunu ödemeyi planlıyorum. Ama param yoksa, ödemeyiveririm olur biter. En fazla elektriğimi keserler, öyle değil mi ?

– Peki elektriğin kesilince faturan ödenmiş mi olacak ? Hem faiz de işlemeye devam eder. Öyle bir durum olursa bana gel, çaresine bakarız.

Yok, bu adam artık düzelmez. Yaşamını otuzar günlük fatura dönemlerinin arasına sıkıştırmış. Her tarafa aynı pencereden bakıyor.

Nelerle uğraşıyorum. Gün içinde çoğu kez kendimi her şeyden uzakta bir yerde buluyorum. İlgimi çekmeyen konular üzerinde konuşuyorum. Sonra sen. Senin adın geçince içim sıkılıyor. Bulutlanıyor her yan. Saatime bakıyorum binlerce kez. Sokakta bir yere yetişecekmiş gibi koşarak yürüyorum. Oysa nereye gittiğimi bile bilmiyorum. Saatin kaç olduğu önemsiz. Tek isteğim yağmur yağmasın. Bu akşam bir şey yemek istemiyorum. Biraz daha yürür eve dönerim. Önümde otuz, otuz beş yaşlarında bir kadın yürüyor. Aramızda birkaç metre var. Çevrede kimseler yok. Onu izlemeye karar veriyorum. Solumuzda genişçe bir yol, ötesi deniz. Sağımızdaysa küçük bir yeşillik var. Yürürken sağ ayağını arada bir çimenlerin üzerine bastığı için, arkadan baktığımda aksıyor gibi görünüyor. Belki, güç alıyor topraktan. Anladı mı acaba, temposunu biraz düşürdü? Yanından geçmemi bekliyor ama ben de yavaşlıyorum. Geri dönüp bana bakar diye, önlem olarak yüzümü denize doğru çeviriyorum. Korksun istiyorum. Üç metre arkasından, kadının üzerindeki gücümü izliyorum. Hırkasının cebinde bir hareket var. Telefon numaralarını çevirdiğini sonradan anlıyorum. Birden telefonu kulağına götürüyor. Oyunu uzatmaya gerek yok, adımlarımı hızlandırıp yanından geçiyorum. Kadın şimdi arkamda. Ya polisi aradıysa? Adımlarımı daha da hızlandırıp, ilk aralıktan sağa sapıyorum. Kendi kendime gülüyorum: Kim korktu, kim kaçtı? Eve gidip uzansam iyi olacak. Kesintisiz yağıyor yağmur. Sen de yoksun…

İki gündür Adnan arıyor, gene not bırakmış. Geçen yıl senin için tartışmıştım onunla. Neredeyse bir yıldır konuşmuyoruz. Hiçbirinden senin haberin yok. Ağustos’un sonuydu. Yazdığın abuk sabuk şeyleri bastırayım diye yazı dosyanı gönderip, bir hafta sonra da Adnan’ın kapısına dayandım:

– Nasıl, okudun mu?

– Fena değil, ama şu anda basamayız.

– Neden?

– Gönderdiklerini sen okudun mu?

– Bilimsel şeyler ilgimi çekmiyor, şöyle bir baktım.

– Yapma, bunun neresi bilimsel, kitabın adı “Köpek neresinden sevilir?”. Bilimsel dediğin şeyler, karın, sırt, göbek, kulak arkası gibi bölgelerin Latince adları.

– Kız iki yıla yakın bu kitap üzerinde çalıştı. Araştırma yaptığının kefili benim.

– Araştırma dediğin, evdeki köpeğinin gıdığını okşayıp verdiği tepkileri not almış. Buna araştırma denirse tabii.

– Kitabı bastırsaydın ne kadar satacağını görürdük. Şimdi boşa konuşuyoruz.

– Geçen gün aradım, sekseninci sayfadan sonra sanki başka bir kitap oluyor dedim. Bana ne yanıt verdi biliyor musun? İlk seksen sayfayı iki yıl önce yazmış, arada bir yıldan fazla boşluk olmuş. Tabii, o da bu arada kendisini geliştirdiğinden sekseninci sayfadan sonrası daha güzel olmuş. İşin ilginci, bana kitabı baştan sona okumadığı için bu durumu fark edemediğini söyledi.

– Ne var bunda?

– Ne mi var? Kitabı yazan da, yayınlanması için koşturan da, kitabı bir kez olsun, baştan sona okumamış. Daha ne olsun.

– Bir daha senden bir şey istemeyeceğim. Unutma, hayat bu kadar şartı kaldırmaz.

– Eğer kabul edersen, kitabı biz basalım, ama yayınevi görünmesin. Kendi bastırmış gibi olsun. Dağıtımını da yaptırırız.

– Belki adını esirgemeyen birisini bulurum. Bulamazsam da sağlık olsun.

Sana anlatmamıştım…

Denizin üzerine sis çöküyor. Pencerenin aralığından soğuk yağmur damlaları yüzüme çarpıyor. Yüzümdeki ıslaklığa dokunuyorum. Arkamda bir karaltı beliriyor: Gölgen. Ne zaman yağmur yağsa sen yoksun. Kendi gölgenin önünde bile.

Burak Kaya Hakkında52 Yazıları
Müzisyen, yazar.

Yorumlar

İlk yorumu siz yapın

Yanıt Ver

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.




Loading Facebook Comments ...