Angola

Angola

Luanda – Mantığın bittiği şehir

Geçen üşenmeden saydım 58 ayrı ülkeyi ziyaret etmişim. Bu ülkelerin her biri bana ayrı ayrı deneyimler kazandırmıştır.

59. Ülkem Angola ise diğer ülkelerde öğrendiğim bir çok bilginin bana matematiksel olmadığını öğretti. Konuyu açayım isterseniz. Eğer bir ülkede araba varsa ve o ülkeye seyahat eden kişinin cebinde yeterince para varsa, inilen havaalanında her ne olursa olsun bir ulaşım aracı bulunur.

Diyelim ülkede taksi kavramı pek yok. Orada dolaşan birilerine para teklif edersiniz, arabasıyla sizi götürür.

Bu 58 ülkenin doğrusu.

Luanda Havaalanı’nın çevresi araba dolu, cebinizde para da var ama otelinize gitmek için taksi bulmanız mümkün değil.

Dünyanın hangi ülkesinde uyduruk bir odaya geceliğine 600 Euro ödersiniz. Mantıksız, ama Angola’nın başkenti Luanda’da mantık aramayın.

Luanda’da öğrendiğim tek gerçek var; diğer ülkelerden edindiğiniz mantık burada geçerli değil.

Bünye kolay kabul edemiyor, yaşayarak öğrendim. Ama Angola’da size mantıksız gelen konuları anlamaya çalışmayın, size tavsiyem onları sadece kabul edin.

Bizden önce kalabalık bir Türk iş adamları grubu, Dubai ve Güney Afrika üzerinden Luanda’ya ulaşacaklardı. Biz bu yolu çok uzun bulduğumuz için Lizbon üzerinden Luanda’ya uçmayı tercih ettik ve “Türk Ürünleri Fuarı”na tur aracılığıyla değil de münferit olarak katıldık. Tek sorunumuz taksi. Onu da fuar organizatörü ricamızı kırmayıp yardımcı oldu.

Havaalanında taksimiz bizi bekliyor, bu bir nimet. İnanın bana 1 ay bekleseniz havaalanından otele gidecek araç bulamazsınız, kazara araç bulsanız bile otele canlı gidebilir misiniz, kocaman bir soru işareti.

Son derece uyduruk olmasına rağmen hayatımda kaldığım en pahalı otele ulaşıyoruz. Bizden önce gelen ekibin moral yerlerde. Zaten gelirken uçak aktarmaları sırasında çok yorulmuşlar. Ülkeye girerken pasaportlarına da el konulmuş. Otel şehrin dışında. Fuar otobüsü haricinde şehre ulaşmak için hiçbir araç yok.

İlk tespitim bu ülkeye yabancının gelmesi istenmiyor. Bu çok açık. Bu ülkede çok fazla ticaret yapan yabancı iş adamının da ortada dolaşması istenmiyor.

Çok şaşırtıcı gelmiyor, çünkü ülke tarihini gelmeden yalayıp yutmuştum. Ülkenin tarihi, ülkenin şimdisini ve geleceğini de bize fısıldıyor.

N’gola – Talihsiz Ülke

Ülkenin ismi, toprakların 16’ıncı yüzyıldaki yerli sahipleri olan Bantular’ın kullandığı bir kelime “N’gola”. Aslında bu kelimenin 1400 lü yıllarda “Ndongo Krallığı”nın şefinin ismi olduğu söylenir. Bantular eskiden Orta Amerika’da yaşadığı iddia edilen fakat Orta, Güney ve Doğu Afrika’da yaygın olarak görülen bir halktır. Bu coğrafyada konuşulan yüzlerce dil aslında Bantu dilinin lehçeleridir. Angola’da yerleşik halklar Ovimbundu, Kimbundu ve Bakongo kabileleridir. Bakongolar Kuzey bölgede 15. Yüzyılda krallık konumundaymışlar. O tarihlerde Portekizler geliyor ve Bakongolarla işbirliği yapıyor.

16. Yüzyıl ise köle ticaretinin yapıldığı vahşi bir yüzyıl olmuş.

Ülke 1960 lara kadar çok uzun yüzyıllar Portekiz hakimiyetinde kalıyor. 1960 lardan itibaren yerli ayaklanmaları başlar ama Portekiz ayaklanmaları hep bastırır. 1975 yılında Portekiz’de askeri yönetim iş başına gelince deniz aşırı sömürgelerini terk etme kararı alır. Özgürlüğüne kavuşan Angola Sovyet yanlısı bir yönetim haline dönüşür. Hatta bu günümüzdeki bayraklarından bile anlaşılabilir. Bayraklarında hala “Orak Çekiç”e benzer bir sembol kullanıyorlar.

1975’de başlayan iç savaş 1991-1993 yılları arasında duruldu.

Luanda’da Hayat Çok Zor

Luanda’lı bir kadın 13-15 yaşında hamile kalıyor. Bu yaşa gelene kadar sırtında bebek taşımayı, kafasında ağırlık taşıyarak uzun mesafeler yürümeyi öğrenmiş olmalı.

Yollarını toz bulutu kaplamış Luanda sokaklarında kadınlar görüyoruz, sırtlarında bebekler, kafalarının üzerinde plastik leğenler içerisinde muzlar. Genç delikanlıların ellerinde bir ip, ipin ucunda da köpek. Etraf köpek dolu.

Sağımız çöp dağları. Çöp dağının eteklerinde halk pazarı kurulmuş.

Bırakın içme suyunu, günlük ihtiyaçları karşılayacak suyu bile edinmek kolay değil. Etraf alabildiğine pis.

Yıllar önce Türk Milli Futbol Takımı, Angola’yla maç yapmıştı. Maçı anlatan kişi Angola’da ortalama ömrün 40 yaş olduğunu söylemişti de inanmamıştım. Al sana ortalama ömür. Bu ortamda 40 yaşına kadar yaşamak bile mucize.

Halk sefil durumda. Ben bir çok Afrika Ülkesi gördüm ama bu kadar acıdığım ülke olmamıştı. Ben bu duygular içindeyken, otobüsümüze bakan bir çok zenci erkek bize elleriyle boğaz kesme hareketi yaparak, bizleri ne kadar sevdiklerini ifade ediyorlar. Gördüğünüz tüm fotoğraflar otobüsün içinden çekilmiştir.

Belula – Bizden Biri

Yıllar önce Kazakistan’da yaşadığım yıllarda bir Özbek komşum vardı. İsmi “Apsattar”. Anlamı “Alındı Satıldı”. Anadolu’daki tam tercümesi “Satılmış”. Bu ismin manasını bilmeyenler muhakkak söylenmişlerdir içlerinden kim çocuğuna “Satılmış” ismini koyar diye.

Angola’da bir gece boyunca yolculuğumuza eşlik eden Belula’nın isminin anlamı da aynen “Satılmış”.

Apsattar, Satılmış ve Belula isimlerinin arkasında hep aynı hikaye var. Kötü ruhları kandırmak için konulmuş isimlerdir. Bu ismi alan çocukların kendilerinden önce doğan bir çok kardeşi ölmüştür. Ölümler sürekli tekrarlandığı için yeni doğan çocuğa “Satılmış” ismi konur ve aileden birisi çocuğu başka birine satar. Tabii bu kendi aralarında oynadıkları bir tiyatrodur. Satılan çocuk evden dışarı çıkarılır, gece vakti gizlice tekrar eve alınır. Bu şekilde kendinden önce doğan çocukları öldüren kötü ruhlar kandırılmış olur.

Kazakistan, Anadolu, Angola birbirlerinden o kadar uzak coğrafyalarda aynı inanışın olması ne kadar ilginç, değil mi?

Insanlığın kökleri, yani tüm kültürlerin kökleri aslında belli bir kaynaktan türediği ne kadar açık.

Kanlı Elmas

Bir ülkenin yeraltı kaynakları mı var, o ülkenin sorunu var. Tabii bahsettiğimiz ülke gelişmiş bir ülke değilse. Çünkü yer altı kaynakları bolca olan gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkeler günümüzde sömürülmek durumunda, hatta öyle ki insanlığınızdan utanacak vahşetleri bu ülkelerde görebiliyorsunuz.

Bunlardan bir tanesi de Angola. Yeraltı kaynaklarına bakarsanız, dünyanın en zengin ülkelerinden birisi. Ama halk bu servetin kırıntısını bile göremiyor. Hatta öyle ki halk açlıkla mücadele seviyesinde bırakılıyor ki hiç düşünmeye fırsat bulamasınlar, düşünebildikleri tek şey temel ihtiyaçları olsun ve sistemi hiç sorgulanmasınlar.

Angola’da petrol, elmas ve gaz bulunmaktadır. Yeraltı kaynakları, ülkeyi yöneten üç beş kişiye ve tabii onların arkasındaki gelişmiş ülkelere paylaştırılıyor.

Leonardo de Caprio’nun Sierra Lione’de geçen filmini seyretmişsinizdir. Leo aslında filmde Sierra’ya gitmeden Angola’ya gider orada elmas kaçakçılığı yaptıktan sonra Sierra’ya gider.

Tahminimce bu filmi Angola’da çekemezlerdi.

Traji komik bir hikaye anlattılar. Yurt dışından bir ekip Luanda’ya film çekmek için gelmiş. Ortalığın karıştığı ve birbirlerine ateş edilen sahnede iki üç Angola’lı araya girmiş. Çekilen filmi gerçek zanneden kişiler, filmde oynayanları öldürmüş. Bu bize anlatılan gerçek bir hikaye.

Tamamen şahsi düşüncem bu kazara olmuş bir iş değildir. Bu ülkenin izole kalmasını ve içerde ne olup bittiğinin bilinmesini istemeyen o kadar güç odağı var ki, ülkede film çekmenin bile çok kolay olacağını düşünmüyorum.

Sözün özü; ortada paylaşacak bir değer yoksa o gelişmemiş ülkeye “aç ama barışçı” ülke diyoruz. Ortada paylaşacak bir değer varsa o gelişmemiş ülkeye “aç ama savaşçı” ülke diyoruz.

Portekiz Sömürgesi

Angola’dan dönerken Lizbon’da da 2-3 gece konakladım ve bu sayede Portekizlileri de tanıma fırsatı buldum. Kendi ülkelerini yönetmekte beceriksiz Portekizlilerin Dünya’da bir çok ülkeyi yönetmeye kalkmış olmaları son derece şaşırtıcı. Öyle ki Brezilya’yı sömürmekten de öte uzun süre kos koca Brezilya topraklarını Portekiz toprakları ilan etmişler.

15. Yüzyıl Portekizliler için altın yıllar olmuş. Denizci Portekizler, Dünya’nın her bir ucuna ulaşmışlar. Öyle ki, yeni keşfettikleri deniz yolları sayesinde Hindistan ve Çin’den Avrupa’ya akan ticaret yollarını değiştirmişler ve bunun sonucu olarak mevcut ticaret yolunu kontrol altında tutan İslam Devletleri düşüşe geçmiş.

7 yılda ele geçirilen “Andalucia” yani Endülüs, 700 yıl sonra Portekizlilerin kıçı kırık 3-5 gemisi fakat sonu gelmek bitmeyen keşif duyguları yüzünden son bulmuş.

Bir çok sömürülmüş ülke gördüm, sömürülerde bir tarz vardır. En kötü sömürü Fransız sömürüsüdür. Fransızlar sömürdükleri toplumları kimliksizleştirirler. Sömürülmüş toplumun insanları kendilerini Fransız’dan çok Fransız hisseder ama Fransızlar’dan nefret ederler, bu da onları karmaşık duygular içinde kendi özlüğünden kopmuş halde kimliksizliğe iter.

İngilizler ise toplumların içine hep nifak tohumu atmıştır, toplumların kültürleriyle çok oynamazlar, ama toplumu içlerinde birbirlerine düşman ederler. İngiliz sömürüsü görmüş toplumların ülkeleri yüzyıllar boyu iç savaşa ve karışıklığa açık bir şekilde yaşamlarını sürdürürler.

Belçikalılar ise çok beceriksiz sömürgeci olmuşlardır. Hem hedefledikleri toplumu sömürememiş hem de arkalarında soykırıma varacak manzaralar bırakmışlardır. Kongo’da olanlar tarih sayfalarına kara bir leke olarak geçmiştir.

Hollandalılar, hep nokta atışı sömürü yapmışlardır. Yani ganimeti al ve kaç tarzında.

Portekizler ise 15. Yüzyılda başladıkları stillerini hep korumuşlar. Ticaret üzerine kurulmuş bir sömürüdür bu. O yüzden kurdukları sistem uzun süre devam edebilmiştir. Ama ticaret içinde bulundukları yani sömürdükleri ülkelere en ufak bir katkı sağlamamıştır. Sömürü ülkelerine yarım yamalakta olsa Portekizceyi öğretmişler. Bunun haricinde kültürel olarak hiçbir katkıda bulunmamışlar. Zaten kendilerinin neleri vardı ki sömürü ülkelerine vereceklerdi. O yüzden arkalarında bıraktıkları sömürülmüş ülkeler ise son derece zavallı ve gelişmemiş durumdadır.

Bunları Portekiz’i suçlamak adına yazmıyorum, Portekiz diğer istilacılara göre sömürdükleri ülkelere çok daha az zarar vermiştir. Ayrıca bu doğanın konunu kim kimi suçlayabilir ki, büyük balık ve küçük balık olayı. Suçu uluslarda değil insanlıkta aramak gerekir.

1 Comment

Yorumlar kapatıldı.