
Erzurum yöresine ait “Dün Gece Yâr Hanesinde” türküsünün kaynak kişisi Raci Alkır. Türkünün bir gazel olduğu ve bir müezzinin tarafından yazıldığı da söylenir.
Erzurumlu genç bir genç kadını çok sever, çok sever ama açılmaz. Utangaçtır. Dili varmaz bir türlü “Seni seviyorum.” demeye. Dil susan, gönül çağlayan oysa.
Sevdiği kadının evinde düzenlenen eğlenceye katılan genç adam, gece olunca yatacak yer olarak bahçedeki ağacın altını seçer. Gece yağmur yağınca ıslanır ama şikâyet etmez.
Yastığım bir taş idi
Altım çamur, üstüm yağmur
Yine gönlüm hoş idi
Sevdiğinin evinde olmaktan hoşnuttur genç. Yastığı taş, altı çamurdur ama hoşnuttur. Zümrüt çayırlar üstünde, yıldılar altında uyumuşçasına hoşnuttur. Bir değil binbir gece yaşamışçasına huzurlu… Baharlar yaşamışçasına mutlu…
Bir dağ ne kadar yüce olsa
Dağ kenarı yol olur
Buna bayram gün derler
Dostla düşman bir olur.
Umut taşır her şeye karşın genç adam. “Dağ ne kadar yüce olsa yol üstünden aşar.” atasözünün desteğine güvenir. Karşılaşılan engellerin, sorunların aşılacağını telkin eder bu atasözü çünkü. Sevgili belki kendine yüz verir, engel aşılır. Bir umut işte. Bir umuttur “Buna bayram gün derler/ Dostla düşman bir olur” dizeleri. Genç kendince, dostla düşman bir oluyorsa bizim de hayli hayli bir olmamız gerek.” demeye getiriyor sözü. Getiriyor da anlayan kim?
Platonik aşk, belki de karşıdakine yüklenen çok anlamla ilgili. Bizi duymayan, görmeyen kişiye değer vermek ve onu büyük aşkla sevmenin yola, ruhsal bozuklukların taşlarını döşemeye başlamak olduğunu klinisyenler söyler. Kabul edilme, sevilme, insani gereksinimdir ama karşı taraf bunu onaylamıyorsa oluşan aşk tek taraflıdır artık ve “öteki”dir, ısrar durumunda da patalojiktir. Edilgen bir yaşamın paçasına takılıp kalmak; hiçlenmekle, gibileşmekle, ötelenmişlikle eş değer bir yaşamı kabullenmekten başka bir şey değildir. Kaldı ki aşk, bir kişi olunca değil, iki kişi olunca mucizeye dönüşür.
Karşılıksız sevmek yük… Ağır… Dağ kadar… Oysa genç adam karşılıksız sevmenin kurbanı olduğu için acının da çocuğudur. Yaşamın ağırlığı, kaba kuvveti yetmezmiş gibi, açılamamanın yükü de belini bükmekte. Oysa yaşadığı bunalımının oluşturacağı düşünsel değişim, onu çok farklı yaşamlara götürebilir. Yeter ki istesin. Yeter ki utangaçlığının oluşumunda etkili olan yoksulluğu sorgulayabilsin. Sevdiği kızın karşısına çıkıp “Seviyorum.” diyememesinin en büyük nedeni olan parasızlığı düşünebilsin. İçtenlikli, hamlıklardan arınmış temiz duyguların değerleri besleyen can suyu olduğunu beynine mıhlasın.
Parasızlık ve yokluk… Bel büken, güveni yerle bir eden ezeli düşman… Ama yine de genç, söylemeliydi sevdiğini. Salt saklanmış, kalbin derinliklerine gizlenmiş, yüze mahcubiyet olarak yansımış duyguyla da ömür geçmez ki…
“Arzuyla yanıp tutuşmak ve bunu gizlemek, kendimize verebileceğimiz en büyük cezadır.” (Federico García Lorca)

İlk yorum yapan olun