Etimoloji 101 – Kelimelerin Kökeni / Ayça Akçay

Ayça Akçay, “Etimoloji 101 – Kelimelerin Kökeni”, Literatür Hayat- Literatür Kitabevi, 2025, İstanbul.

Üniversitelerde ilk ders için 101 ifadesi kullanılır. Sözgelimi Matematik 101, bu derse giriştir artık; konun temeline inmeye vurgu yapılır. Bu 101 de etimolojiye giriş gibi düşünülebilir.
Etimoloji dili, bilimsel yazılar gibi ağırdır. Bu tür yazıları okurken zor ilerlersiniz. “Etimoloji 101” öyle değil ama. Bir etimoloji kitabı olmasına karşın, çok kolay okunuyor, sıkıcılık gitmiş. Akçay, bunu başarmış. Kitaba kısa öyküler, anekdotlar, anılar, şiirler ekleyerek etimolojinin ağır havasını kırmayı başarmış. O bilimsel dil gitmiş, rahat okunan akıcı bir kitap gelmiş yerine. Bir bahar havasında sisin dağılmasından sonra kaya diplerinde açmış yaban menekşelerini, eşinen keklikleri görmüş gibi oluyor insan Akçay’ın etimoloji kitabını okuyunca. Akçay, okuru ürkütmüyor; etimolojiyi sevdiriyor.

Bir çırpıda okunacak rahatlıkta yazılan kitabı bir çırpıda okuduktan sonra geriye sadece masallar, efsaneler, fıkralar kalıyor. Etimolojisine inilen sözcük arada kaynıyor sanki. Her bölüm okunup bir zaman aralığı verilmedikten sonra, o sözcüğün yolculuğu beynimizde sindirilmedikten sonra geriye hiç ya da karışıklık kalıyor, sözcüğün etimolojik gelişmesi unutuluyor bu renklilik arasında. Etimoloji kitaplarının akıcı dille yazılmış olması bir çırpıda okunmasını gerektirmiyor.

Arapça bir sözcük anlatılırken o sözcükle aynı kökten gelen diğer Arapça sözcüklere de bol bol yer verilince “Üzerinde durulan sözcük hangisiydi?” denmiyor belki ama amaçtan uzaklaşılmış olunuyor. Bu da anlamayı, asıl sözcüğün anlaşılmasını zorlaştırıyor; sözcüğü bütünlükten koparıyor.

“Hazır kelimenin köküne inmişken ‘bilmukabele’ ile aynı kökten gelen diğer sözcüklere değinmemek olmaz.” dedikten sonra yazar “kabul, makbul, ikbal, tekabül, hissikablelvuku, istikbal, müstakbel” örneklerini sıralıyor. Okur, “hissikablelvuku” sözcüğünün “bilmukabele” ile aynı kökten geldiğini bilse ne olacak? Dersimiz, Arapça dil bilgisi değil ki! Amaç sözcüğün yolculuğu.

Edebiyat Öğretmeni Ayça Akçay’ın “Etimoloji 101”den başka kitapları da var. Bu kitabında sözcüklerin sadece kökenine yolculuğa çıkmıyor, ruhlarına da dokunuyor adeta. Onların doğumunu, zaman içindeki kırılmalarını, değişimlerini, başka sözcükleri etkileyebildiklerini ve yitip gitmelerini söyleşi havasında veriyor. Durum böyle olunca üslup da yağ gibi akıyor. Bir etimoloji kitabında akıcılığa kolay rastlanmaz oysa. Gerçi son yıllarda söyleşi havasında yazılmış, okuru sıkmayan etimoloji kitapları da basılmaya başlandı. Bu kitaplar, Ayça Akçay’ın “Etimoloji 101 Kelimelerin Kökeni” kitabında olduğu gibi ortalama yüz sözcüğe yer veriyor. Oysa kapsamlı bir etimoloji kitabı, binlerce sözcüğü araştırır İsmet Zeki Eyüboğlu’nda ya da Nişanyan’da olduğu gibi.

Okuyucu sıkmama gayretiyle yazılan etimoloji kitapları çoğalmasına çoğaldı gelgelelim bu kitapların anlatımları da birbirine benzemeye başladı sanki. Karşılaştırmalı bir okuma ile bu hemen anlaşılabilir.

Ayça Akçay’ın da okuru gülümseten ince bir mizah anlayışı var, okura takılıyor, şaka yapıyor. Kitabı okurken asla sıkılmıyorsunuz. “Etimoloji 101”, sözcüklerin ruhuna yol almak isteyenlere güzel bir yolculuk sunuyor; etimolojiyi sevdiriyor.

Etimolojisine inilen sözcüğün bir şiirde, bir paragrafta, bir cümlede kullanılmasına da yer vermiş Akçay. Sözlüklerde açıklanan sözcük, bir ünlünün cümlesi içinde verilir. İlkokulda ve ortaokulda Türkçe derslerinde okunan metinlerde de anlamı bilinmeyen sözcükler açıklandıktan sonra, öğrencilerden bu sözcükleri bir cümlede kullanmaları istenir. Ayça Akçay da aynısı yapmış. Hele “Acemi” sözcüğünü incelerken sağ üst köşede “acemi” sözcüğünü, Helen Hayes’in “Her zaman, bir zamanlar acemiydi.” cümlesiyle örneklendirdikten sonra (Bu tür örneklendirmeyi, etimolojisini incelediği her sözcükte yapıyor.) yazısının sonunda bu kez “acemi” sözcüğünü Manço’nun şarkısı içinde veriyor.

“Acem kızı, Çeçen kızı/ Sen allar giy, ben kırmızı/ Çıkalım şu dağın başına/ Sen gül topla ben nergisi”

Etimoloji sözlüğünde buna gerek var mıydı, bilmiyorum. Amaç kitabı sıkıcılıktan kurtarmak ya da kitaba renk katmak mı? “Acemi” sözcüğü çok acemice kullanılmış.

Akçay, “Ön Söz” başlığı altında karşısında öğrenciler varmışçasına bir öğretmen edasıyla sesleniyor okuyucuya:

Kullandığımızda ve kökenini öğrendiğimizde ‘Bu sözcük Arapça, bu sözcük Farsça, bu sözcük Fransızca’ demek yerine sözcüğün yüzlerce yıldır kültür hazinemizde işlenerek yeniden şekillenip yoğunlaşarak dilimizin bir parçası olduğunu kabullenmemiz gerek. Öyle ya çoğumuzun adı Arapça ya da Farsçadan gelmiyor mu?

Amaç etimolojiyse neden bu sözcük Arapça, bu sözcük Farsça, bu sözcük Fransızca demeyelim ki? Sözcüklerin kökeninin araştırırken sözcüğün hangi dilden olduğu söylenir. Bunda tuhaflık yok, tuhaflık söylenmemesinde.

Akçay, bu yabancı sözcüklerin dilimizin bir parçası olduğunu kabullenmemizi istiyor Goethe’yi yanına alarak. Oysa Goethe’nin büyük dillerin başka dillerden sözcük almasını onaylayan düşüncesi, etkileşimi işaret eder; başka dillerin tüm sözcüklerini almayı değil.

Yüzlerce yıl edebiyatımız, Arapça ve Farsçanın etkisinde kaldığı için bu dillerden çok sözcük edinmişiz. Bu sözcükleri halk değil, divan edebiyatı ve saray kullandı; Türkçe yokmuşçasına davranıldı. Divan edebiyatı sona erince Cumhuriyet bilinci, Türkçeye yöneldi haklı olarak. Yüzlerce yılın yükünden kurtulmak isteyen halk; mektebe okul, talebeye öğrenci, suale soru demeye başladı. Akçay’sa sanki “mektep” kullanma hevesinde.

Arapça, Farsça sözcükler yabancı sözcüklerdir, kökenlerini de adlandırmak gerekir. Dilimizin bir parçası olmamasına karşın bugün hâlâ kullanıyoruz bu yabancı sözcükleri ama dil de canlı varlık, onun da dönüşümü var, o da evrilir.

Akçay, Arapça, Farsça sözcükleri dilinin parçası kabul edebilir ama bir cümlede hem “kelime” hem de “sözcük” kullanmak doğru mu? Bu kullanımı 106, 107, 142. sayfalarda görebilirsiniz:
“ABD kelimesi” yazdıktan sonra hemen diğer cümlede “abd sözcüğü” ifadesini kullanmış.

Bir şeye hayran olurken körleşmek bu olsa gerek. Kendi ifadesiyle “dilimizin bir parçası” olan sözcüğü (yazılışları farklı, anlamları aynı) aynı cümlede kullanmak doğru mu? Akçay, öğrencilerine bu konuda ne diyecek acaba?

Yazar, salt eski dile değil, eski aşklara da hayranlık duyuyor; günümüzün sevgi hitaplarını sığ ve yüzeysel buluyor haklı olarak. Eski sevda sözlerinin daha incelikli ve katmanlı olduğunu vurgulayıp divan edebiyatı aşklarına bir beyitle örnek veriyor. Sanırım beyit Nedim’e ait:

“Güllü diba giydin ama korkarım azar ider/ Nâzeninim sâye-i har-ı gül-i dibâ seni”

Nazlı sevgilim, ipekten gül desenli bir elbise giymişsin ama kumaşın üstündeki gülün dikenin gölgesi seni incitir diye korkarım, diye açıklanan beyit, bir kültürün sevgi ifadesi(!) Bugünkü hitaplar kaba ya da yanlış ama Ayça Hoca’m, o dönemin aşk ifadeleri de çok salya sümük değil mi? Züppe Bihruz aşkı da o dönemin aşklarından değil mi?

Kaldı ki yazarın divan edebiyatından örnek verdiği beyitte aşk, gerçek bir âşığın ifadesi değildir. Divan edebiyatında ne böyle seven ne böyle sevilen vardır çünkü divan edebiyatı soyuttur. Eski ifadeleri anlatmak için Nedim yerine Karacaoğlan’dan yazılmalıydı. Sonra kirlenen salt aşk mıdır, hitaplar mıdır? Bakın, Metin Altıok ne güzel demiş:

“Temiz kalmış ne bulunur bir çöplükte/ Aşk da kirlenir elbet insanla birlikte.”

Ayça Akçay, garipsenecek söyleyişte bulunmasının nedenini anlamak güç. Sözgelimi, “fiilden ad yapan -k eki” yerine (s.231) “fiillerin adlarını yapma ekinden (-k) türeyen” ifadesini kullanmış. Özneden sonra sıralanan öğeler (s.168) olunca özne, virgülle ayrılır yoksa öznede o sıralanan öğeler grubuna girer.

Ayrıca cümle kuruluşlarında dikkatsizlikten kaynaklanan anlatım bozuklukları hemen göze çarpıyor:
“Hatta az miktarda kullanıldığında içerdiği mineraller sayesinde tavuklar için besleyici bir takviye olarak kullanılırdı.” cümlesi sayfa 142’de.

Sorunlu, hantal bir cümle bu… “Kullanmak” mastarı, ilkinde zarf-fill, diğerinde yüklem olarak görev almış, cümlede akıcılıktan uzaklaşarak hantallaşmış. Cümlenin doğrusu:

“Hatta az miktarı bile içerdiği mineraller sayesinde tavuklar için besleyici bir takviye olarak kullanılırdı.” ya da “Hatta az miktarda kullanıldığında içerdiği mineraller sayesinde tavuklar için besleyici bir takviye olur.”

Cümlelerdeki bozukluk dikkat çekici. Tamlama yanlışlığından (s.149), sözcüğün yanlış yerde bulunmasından (s.124) , gereksiz sözcük kullanılmasından (s.223), özne-yüklem uyuşmazlığından (s.226) kaynaklanan yanlışlara rastlayabiliyorsunuz.

Noktalama yanlışlarına değinmiyorum bile.

Etimoloji 101” rahatça okunabilir bir kitap; keşke anlatım bozukluklarına, yazım ve noktalama işaretlerine dikkat edilseydi.

Sözcüklerin yolculuğunda ayağımıza batan dikenleri keşke gül sanabilseydik.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.