Alaydım Elin Elime

Alaydım Elin Elime, umutsuz, karşılıksız aşkı anlatan bir Urfa türküsü…

Türküde anlam bir dizeden diğer dizeye sarkmıyor. Anjanbumana –anlamın bir dizede bitmeyip diğer dizeye kayması- rastlamıyoruz. Her dizenin yüklemi var ve her dizede yüreğinin başı paralanan genç içini döker bu türkü. Söz dolandırılmadan doğal ve içten söyleniyor yine. Delikanlı, kimseye, kimselere söyleyemediklerini türküsüne söylüyor. Ona da… Duduya da söylemez.

Genç, keşkeler içinde… Olasılıklar, kurulan düşler, istek kipine kilitlenmiş. Ötesi yok. Olanı değil, düşünde kurduğu gelişmeleri anlatıyor genç adam. Güveneceği, arkasını dayayacağı bir dağı yok. Satacak bağı da… Kimi kimsesi de… Kendi özüne…

Alaydım elin elime
Varaydım baban evine
Kurbanam dudu diline
” diye söyler miydi yoksa hiç?

Söylemez, eyleme geçerdi. Sevdiği kızın babasının önüne çıkar, söylerdi dudu dilli kızını sevdiğini. Düş kurmak güzel de bu düşlerin ayakları yere basmıyor. Bu düşler, uluyan soğukta sıcak bir ölüme uyumaktır. Bu düşler, gerçekleşmekten korkar. Genç, fazladan bir şey istemez oysa. Bir gram çok yok düşünde. Yok da yoksulluk da kimsesizlik de ferman dinlemiyor. İkisi de hâlden anlamaz, ikisi de zemheri soğuğu. Kapıdan içeriye sokulmaz, kapı önünde olsa çalınmaz.

Genç, “Kaçırırım.” demiyor. Düşlerinde yarattığı güzelliği, büyüyü çirkinleştirmek istemiyor. Efendiliğin dersidir gencin tutumu.

Başına örtmüş valalar
Yüreğim başı paralar
Korharam seni alalar

Kurbanın olam yâr senin
Hayranın olam yâr senin

Kurban olduğu, hayran olduğu başında valası (örtü) olan sevgiliyse bir içim sudur. Genç, bu güzelliği başkası alır diye endişelenir, yüreğinin başı sızlar, başı valalısını yitirmekten korkar.

O değil de şu türkülerin yalınlığı, temizliği, içtenliği karşısında söz uçar; adam olan lal olur. Bülbül ötmez, su içmeye inen ceylan donakalır. Var ya, her şey bir yana şu türküler de olmayaydı; temiz olanı, saf olanı unutmuş olacaktık. Bülbül susturandır türkülerin bu saf hâli.

Genç ne yapmıştır, sevdiğine kavuşmuş mudur? Bu kadardır türkü, gerisini demez, gerisi yok. Çok söze gerek de yok. Yâr beni ansın bir koz ile, o da çürük çıksın, diyendir delikanlı. İçten sever, küçük şeylerle mutlu olur. Varım yoğum bir topum, diyerek düşler kurar kurban olduğu sevgilisiyle ilgili.
Delikanlı, bir de içindekileri sevgiliye diyebilse… Ah, bir de sevgilinin elini tutabilse!.. İkisi de yüreklerini birbirlerine verip sabaha dek okuyabilseler bir de. Yoksulluk da kimsesizlik de uçup giderdi.

Bu türkü de olmayaydı delikanlıdan kimse haberdar olmayacaktı. Onu hayal meyal da olsa gözümüzün önünde canlandırabiliyorsak bunda mahcubiyetinin de etkisi olmalı. Düşlerinin gerçekleşmemesi karşısında acıyla yutkunan genç, efendilik payesine yükselirken kendini tanıma fırsatı da bulur. Bu da çok şeydir.

“Acı çekmek olmasaydı insan, sınırlarını, kendini bilmezdi.” (Tolstoy)

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.