<< Çalakalem <<
Yazı ve artalan renk seçimi : Seçenek-I- | Seçenek-II- | Seçenek-III- | Seçenek-IV- | Seçenek-V- | Seçenek-VI- | İlk Durum



Kayak Tutkusu

O yıllarda yaşadığımız kışlar çok farklıydı sanki. Günlerce yağan kar, özellikle bizim köyde, yaşamı küçük ve özel mekânlarda, dışarıdan birilerinin görmesine olanak vermeyen bembeyaz bir örtüyle gizlerdi. Bütün bir kış boyunca yan yana, arkaya, öne, alta, üste dizilmiş, devleşmiş beyaz yumurtaları andıran tepelerle çevrili çevremizde bu beyaz kabuğu çatlatıp, delerek yaşamın fışkırması Nisan ayı ortalarını bulurdu. Güney yamaçlarda karların arasında görülen küçük bir toprak adacık hepimize büyük bir müjdenin sevincini yaşatırdı.

Kasım ayında gece dışarıda bırakılmış bir kova suyun ya da küçük bir su birikintisinin üzerinde belli belirsiz fark edilen ince buz tabakası, kışın kapıda olduğunu haber verirdi bize. Bu, biz çocukları sevindirirdi. Böylece çok yakın bir gelecekte, giderek kalınlaşacak olan buzların üzerinde bir tahta, bir teneke parçası üzerinde ya da lastik pabuçlarla hatta yün çorapla kaymanın zevkini düşlemeğe başlardık. Birkaç hafta sonra da dünyamız beyaz örtüsüne bürünürdü.

Bizim köyde kış aylarında, okula gitmenin dışında çocukların yapacağı fazlaca bir iş yoktu.

Hayvanları yemleyip sulamak ve tımar etmekten başka büyüklerin de pek işleri olduğu söylenemez ya. Erkekler günün büyük bir bölümünde, dulda bir duvar ya da baca dibinde toplanır, akıllarına gelen her konuda ahkâm keser, meraklılar aşık oynar, yumurta vuruştururlardı. Kadınlarsa ocak başlarında bir araya gelip, hem işlerini görür, hem de dedikodu yaparlardı. Biz çocuklar için bu günler çok zevkli geçerdi. Okul dışındaki zamanımızın neredeyse tamamını kayma tutkumuzu doyumsuz bir zevke dönüştürmek için kullanırdık. Kayak ya da kızak dışında her şeye benzetilebilecek araçlarımızla, kayabilmek için verdiğimiz olağanüstü bir savaştan garip bir zevk duyardık. Akşam eve vardığımızda, her yanımızın su içinde olması ve soğuktan morarmış olmamız yüzünden büyüklerden işittiğimiz azar, yediğimiz dayak da bu zevkin ayrılmaz bir parçasıydı sanki.

Köyümüzde ilkokulun ilk üç sınıfı vardı. Öğrencisi olduğum üç yılın sonunda, eğer okuma olanağım sağlanırsa, büyük bir adam olacağıma inandığını yeri geldikçe söylüyordu öğretmenim. Okula şehirde devam etmem gerektiğine babamı da inandırmıştı. Böylece, dördüncü sınıfa devam etmem için, yanlarında kalacağım dayımlara en yakın bir şehir ilkokuluna kaydım yaptırıldı. İki yıl sonra da yine yakın çevremizin telkinleri ve destekleri ile ortaokuldaydım.

O kış orta bire devam ediyor, yine dayımların yanında kalıyordum. Şehir okulunda üçüncü senem. Şehrin tek ortaokulu, Taş Mektep olarak ünlenmiş lise binasının giriş katıydı. Oldukça geniş bir bahçe içinde, kaysı, çam ve akasya ağaçları arasında, çok ustaca yontulmuş sarı taşlarla yapılmış, son derece etkileyici bir büyük yapıydı taş mektebimiz.

Kayak sporunu çok seviyordum. Aslında kayak kaymanın bir spor olduğunu bildiğim filan yoktu. Onu sadece bir zevk, bir aylanca olarak algılardık biz çocuklar. İlkokul, ortaokul çağlarında hemen hiç bir çocuğun gerçekten kayak denebilecek bir aracı bulunmazdı. Günümüz anlamında bir kayak takımı yalnızca Beden Terbiyesi Bölge Müdürlüğünde vardı. Bölge kayak takımı içinde liseli birkaç ağabey de yer almaktaydı. Her kar sezonu iki ya da üç haftada bir, Pazar günleri kayak yarışmaları düzenlenirdi. Bu resmi ve ödüllü yarışmalara çoğu kez, başka şehirlerin bölge takımları da katılır, olayı daha çekici ve önemli kılarlardı.

Yarışmalar çok renkli geçerdi. Sabahın erken saatlerinden başlayarak yarışların başladığı öyle saatlerine kadar çocuk, genç, yaşlı, erkek, bayan insanlar şehrin hemen her yöresinden akın akın gelir, Nohutlu tepesinin eteklerini doldururlardı. Hele bir de hava elverişliyse insanların çoğu, özellikle de evleri yakın olanlar, pikniğe gider gibi hazırlıklı giderlerdi. Donmuş karlara serdikleri çul ve kilimlerin üzerine ailecek yayılır, yiyip içerek yarışın başlamasını beklerlerdi. Simitçiler, tatlıcılar, börekçiler, bezeciler, bozacılar, çerezciler bağıra çağıra varlıklarını duyurmanın çabası içinde bir aşağı, bir yukarı seğirtip dururlardı. Simiti ya da böreği biten satıcı tablasını kızak gibi kullanarak hem kaymanın zevkini çıkartır, hem de yeni parti mal almak için gideceği yere kayarak, çabucak varırdı. Doğal olarak bu, bazen hesapta olmayan kazalara da yol açardı. Örneğin, Simitçi Topal Hasanın trajik öyküsünü şehirde bilmeyen yoktur:

Yıllar önce böyle bir yarışma gününde boşalan simit tablasına oturup tepeden aşağı kayarak inmenin zevkini kaçırmak istememiş simitçi Hasan. Aşağıya büyük bir hızla, zevkten dört köşe inmiş. Hafif buzlanmış karların üstünde mavzerden çıkmış fişek gibi inen tablayı durduramamış. Arka kısımları yığılan karlarla düzlenmiş toprak damlı evlerin üzerinden uçmuş. Kolu ve ayakları kırılmış. Ayağının biri yamuk kaynadığından topal kalmış.

Bu yarışların hepsini izleme olanağım ne yazık ki yoktu. Üç yıldır okul zamanı şehirde, dört numaralı dayımlarda kalıyordum. Kibar yengem (Dayımın eşi) evlerinde kalmamdan pek de hoşnut değildi. Açıkça söylemese de davranışlarıyla bunu belli ederdi. Özellikle Cumartesi olduğunda beni köye sepetlemek için elinden geleni yapmakta kusur etmezdi. Bazı hafta sonları göz gözü görmez tipiler olurdu. Böyle zamanlarda dayım köye gitmemin sakıncalı olacağını ileri sürerek göndermek istemezdi. "Dipide yolunu molunu gaybedip, gurda guşa yen olursun. Başına bi şey gelirse enişdem benden bilir, beni afetmez. Hava açarsa yarın gidersin. Açmazsa da bu hafda getmezsin." Kibar yengem hemen araya girerdi: "Yüz kere getdiği yolu insan şaşırır mıymış? Gideceği yer nere ki? Aha şurdan şura. Çığırsan duyulur. Ondan daha guccük çocuklar gedip geliyolar. Şindik anası dört gozünen yolunu bekliyodur. Getmezse talaşlanır. Aramıya maramıya çıkarlar. Bırak çocuğu aaşam olmadan varsın evine."

Pek çok şey yüzünden olduğu gibi bu yüzden de yengeme çok kızardı dayım. "A mendebur garı, Allahın cezası, el gadar çocuğu bu dipide yola vuracaksın, yol yok, iz yok. Başına bi hal gelirse seni sağ bırakır mıyım ben ha! Altına çalı tikeni mi goyuyo bu çocuk senin? Yoksa lokmanı elinden mi kapıp yiyo? Südü bozuk fışgı soyu!" Yengem anlaşılmayan homurtularla mutfağa yönelir, kapısını kapatır homurdanmalarına oradan devam ederdi.

Hafta sonu fırtına yoksa zaten şehirde kalmazdım. Cumartesi öylende okuldan çıkar, dayımlara çantamı bırakır, varsa birkaç parça kirli çamaşırımla Pazartesi için çalışacağım kitaplarımı alır yola koyulurdum. Köye kestirmeden varmak için iki tepeyi aşmak gerekiyordu. Her adım atışta baldırlarıma kadar gömüldüğüm karları yararak yapmak zorunda kaldığım bu yolculuk hoşuma bile giderdi. Pazartesi sabahı okula yetişebilmek için Pazar akşamından dayımlara dönmüş oluyordum.

Kayak yarışlarını izleyebilmek için, olanak buldukça, yarışın olduğu Pazar günleri erken dönerdim köyden. Yarışmalar başlamadan, bazen de yarışın ortasında Nohutlu tepesine erişmiş olurdum. Yarış yerinde her zaman mahalleden ya da bizim sınıftan birkaç arkadaş bulurdum. Oraya küçük oturak kızaklarıyla gelirlerdi. En etkili olduğunu sandığım şirinliğime bürünerek, kızağı olan bu arkadaşlarıma sırayla başvurur, bir defa kaymama izin vermeleri için diller döker, vaatlerde bulunurdum ümitsizce. Girişimlerim, daha çok, başarısızlıkla sonuçlanırdı.

Bazı arkadaşların kayakları vardı, bildiğinizden farklıydı bu kayaklar. Boyları bir metre ya da biraz daha uzunca, çam ya da gürgen ağacından iki tahta. Uçlarına, eski kalbur ya da elek kasnağından kesilip uyarlanmış el kadar bir parça çakılı. Bu parça, kayağın burnunun kara saplanmasını önlüyor. Kayakları ayağa geçirmek için de takunyadakine benzer lastik kemer çakılmış olurdu. Daha hızlı kaysın diye tahtaların altına bal mumu sürülürdü. Bu kayaklarla Nohutlu tepesinde beş on metre bile düşmeden kaymayı başarmak, kayakçı sayılmak için yeterliydi aramızda.

Çevrede böyle bir kayağa sahip olmak olağanüstü bir ayrıcalıktı. Herkes, her fırsatta kayak sahibi arkadaşa daha yakın olmanın yollarını arardı. Okul çıkışı Onun, kendisiyle birlikte kayak yapmağa gelmesine izin verdiği birisi, yerini bir başkası alıncaya kadar çevresindekilere ne havalar basardı Tanrım!

Bizim sınıfta, kayağı sayesinde okul yaşamını herkesten kolay hale getirmiş, çevresine krallar gibi hükmeden, Sarı Selim namıyla ünlenmiş bir arkadaşımız vardı. Biz ona kısaca "Sarı" derdik. Kayağını on beş dakikalığına ayağıma takabilmek için, her biri birer günümü almış olan üç tane ev ödevini yapmak onurunu vermişti bir keresinde. Büyük bir coşku ile yapmıştım ödevlerini. Kendim için yaptığım, ona yaptığımdan daha düşük not almak zorundaydı. Öyle anlaşmıştık.

O gün, kayaklara sahip olduğum on beş dakikalık süre göz açıp kapayıncaya kadar kısa gelmişti bana. Yine de, her üç beş metrede bir kıç üstü oturmak ya da yan yatıp yuvarlanmak zorunda kalışımı saymazsak, kendimi muhteşem bir kayakçı gibi hissetmeme yetmişti bu süre. Böyle bir kayağım olmasını ne çok istiyordum Tanrım!

Günlerden bir gün 1-A sınıfından bir öğrencinin satmak istediği kayakları olduğunu öğrendim. Onu tanıyordum. Son dersten sonra okul çıkışında Onu bekledim. Herkes çıktı O görünmedi. Erken gitmiş olabileceğine karar vererek üzgün bir şekilde evin yolunu tuttum. Kayaklara kaç lira isteyeceğini çok merak ediyordum. "Olsun olsun da on lira olsun." gönlümden geçen rakam buydu. Yol boyunca bu parayı nasıl bulabileceğim hakkında fikirler ürettim durdum. O gece çok geç saatlere kadar yatağımda bunun hesapları ile boğuştum. Kayakları on liraya alıyormuşum gibi para kaynakları oluşturuyordum. İki haftalık harçlığım, onu henüz harcamamıştım, tam tamına iki lira, önümüzdeki hafta başı köyden dönüşte annemden yirmi yumurta, bir sitil (iki kilogramlık bakraç) de yoğurt koparabilirdim. Bunları satarsam iki liram daha olurdu. "Haftalığımla birlikte eder beş gayme. İşde yarı parası çıkdı."

Ertesi gün okulda Yaşar Çakırı, namı diğer Kara Yaşarı buldum. Kayaklarını gerçekten de satmak istiyordu. Ama fiyatı on değil, on beş liraydı. Bir kuruş aşağısına vermek niyetinde de görünmüyordu. Ancak ödemede kolaylık sağlayacaktı. Kayaklara sahip olmam için on lira peşin, kalanını da iki hafta sonra verebilecektim. Başka bir seçeneğim olmadığı için bu koşullarda kayağı almağa karar verdim. Önümüzdeki hafta Çarşamba günü on lirayı ödeyip kayakları alacağım.

Kararlaştırdığımız günün öyle vaktine kadar, olağanüstü çabalarıma karşın ancak yedi buçuk lira toparlayabilmiştim. Bu paranın iki lirasını da bir ay içinde geri ödemek ve istediklerinde kayağımla kaymak koşulu ile iki arkadaşımdan aldım. Öylen çıkışında Kara Yaşarı buldum, paraları verdim. Paramı cebine indirdi, hiçbir şey demeden basıp gitti. Arkasından koştum, "Gayakları akşama getiriyon dee mi?" diyerek kolunu tuttum. Ne karşılık vereceğini korku ve heyecanla beklerken O hiç tınmadan " On gaymeyi temam etdiğinde gayakları alırsın." Diyerek yürümesini sürdürdü.

"Vay Ermeninin dölü. Ulan böğün versen n'olur sanki! İki buçuk gaymem var da mı vermiyom! O... çocuğu nolacak."

Arkasından homurdanmaktan başka yapabileceğim bir şey yoktu. Günlerdir hayalimde özenle şekillendirdiğim hafta sonu, bir süre daha orada kalmak zorundaydı.

İki buçuk lirayı bir araya getirmem tam tamına sekiz günümü aldı. Bir lirasını yine tefeciden sağlamıştım. Karşılığında, alacaklımın hem her istediğinde kayağımla kaymasına izin verecek, hem de içeriğinde tam beş tane harita bulunan coğrafya dönem ödevini yapacaktım. Bir ay sonra da borcumu ödeyecektim.

Perşembe günü okul çıkışı Kara Yaşarla buluştuk. Evlerine gittik. Eve vardığımızda bana sokak kapısında beklememi söyleyerek içeri girdi. Bana çok uzun gibi gelen bir süre sokakta kıvrandım durdum. Nihayet kayaklarla kapıda göründü. Rahat bir nefes aldım.

Kayaklar muhteşemdi. Kayakların boyu neredeyse boyuma yakın uzunluktaydı. Burunları kendinden kıvrık, gürgen ağacından. Altları cam gibi. Karsız yerde bile kayar. Ayaklarımı geçireceğim lastikleri de çok sağlam. Kayakları kucakladım, kendimi ağırlıklarımdan arınmış, hemen uçabilecekmiş gibi hissediyorum. Yaşamı seviyorum. Herkesi, her şeyi seviyorum. Kara Yaşarı bile. Kayakları omuzlayıp yürüdüm. Kara Yaşarın arkamdan,"Gayaklar çok sağlamdır, bütün kemiklerin gırılsa bile onlara bi şey olmaz." Sözleri bile hoş bir melodi gibi geldi kulağıma.

Eve girdiğimde nefes nefese'ydim. Kibar yengem sofadaki sedirin üzerinde akşam yemeği için hazırlık yapıyordu. Onun sorgulayıcı bakışlarıyla karşılaşmamak için kafamı öne eğip, Hasan abimle birlikte yattığımız odaya geçtim. Kapıyı kapadıktan sonra kayaklarımı karyolamın altına, iyice yatıp bakmadıkça görülmesi olanaksız bir şekilde, yerleştirdim. "Kayaklarımı keşke yengem görmeden içeri sokabilseydim. Akşam dayıma muhakkak yetiştirir." diye geçirdim içimden.

Dayım, okula giden bir çocuğun, dersinden başka şeylerle ilgilenmesini hoş görmeyen zihniyetin en hararetli bir temsilcisiydi. Birisi sanat okulunun (Şimdiki Endüstri Meslek Lisesi) son sınıfında, diğeri Lise birinci sınıfta okuyan iki oğlu vardı. Ali abim ve Hasan abim. İkisi de top oynamak, kayak kaymak, saz çalmak vb. gibi dayıma göre tembel harcı, gereksiz uğraşlarla zamanlarını boşa harcamazlardı. Evde olduğumuz zamanlarda beş, on dakikadan fazla sokakta oynamamıza da izin yoktu. Talebe, okuldan gelince oturup derslerini, ödevlerini yapmalıydı. Kalan zamanında da evdeki işlere yardım etmeliydi. İyi bir talebenin zaten boş zamanı kalmaz, kalamazdı ona göre. Oyun, çocuğu tembelliğe, aylaklığa alıştırır, derslerinden soğuturdu.

Hele de ben, kendi çocuklarından daha da sıkı bir denetim altındaydım. "Sen enişdemin emanetisin, başarısız olursan, eyi okuyamazsan ben enişdemin yüzüne bakamam. "Bir tek öğretmeninden bile şikâyet duyarsam o goca yaba gulaklarından tavana çivilerim seni." Sık sık muhatap olduğum bu sıkılar yüzünden dayıma karşı tanımı güç bir korku ve çekingenlik duyuyordum. Zaman zaman da dayımın bu tutumunun bizim iyiliğimiz için olduğuna, onun doğru olanı yaptığına kendimi inandırmağa çalışırdım. Ne de olsa okumuş, koskoca bir memur olmuştu, her şeyi bizden daha iyi bilirdi.

Ali abim ve Hasan abim eve benden önce gelmişler, bir hafta izin alarak daireye (bürosuna) gitmeyen dayımla birlikte, evin bitişiğindeki, bitirmek üzere oldukları; ahır inşaatında çalışıyorlardı. Dayım, köyde kardeşlerine baktırdığı iki ineğini yaptığı ahıra taşıyarak, her gün taze süt, yoğurt yeme hayallerini gerçekleştirmek üzereydi.

Okul kıyafetimi çıkardım. İş pantolonumu ve kazağımı giyerek inşaata yardıma gittim. Ahırın dört duvarı da tamamlanmıştı. Yardıma gelen birkaç komşu ile birlikte dayım ve ağabeylerim damın hezenleri yerleştiriliyordu. Bana da getir götür işleri düştü. Karanlık basıncaya dek çalışma sürdü. Bir yandan soğuk, bir yandan bastıran karanlık yüzünden işe devam olanağı zorlaşınca iş bırakıldı.

Yemekten sonra ders çalışma bahanesiyle odama çekildim. Kayaklarımı özlemiştim. Hemen karyolanın altına girip, tanımsız, heyecan yüklü duygularla kayaklarımı sevdim, okşadım, onlarla konuştum. Bu büyülü, doyumsuz zevk anlarının ne kadar sürdüğünü bilmiyorum. Hasan abimin , "Karyolanın altına girmiş, kimden saklanıyon lan." diyen sesiyle tılsım bozuldu birden. "Kimseden saklanmıyom, silgimi arıyom da."

Gecenin geç saatlerine kadar hayallerimin uçan halısı ile bulutların üstünde dolaştım. "Artık sınıfın en güçlü, en popüler kişisi benim. Benim kayaklarımdan daha iyisi kimsede yok. Herkes benimle arkadaş olmak için peşimde it gibi dolaşacak. Hele de Cin Aamet! Dolanıp dursun peşimde gölgem gibi, hergele! Gölgem gibi değil, zağar gibi! İt oğlu it! Yedim seni lan Cin Aamet Yarın suratına tüküreceğem! Yumruk bile atacağım suratının ortasına! Bakalım nasılmış topuna vurduk diye göz morartmak! Bütün ev ödevlerimi de sana yaptırmazsam! Yaptırırım yaptırmasına da, yaptığı ödevlerin hiç biri bir'den iki'den yüksek not alamaz ki. Olan bana olur. Ya sen Kenger Cemil! Kamyonumuza bindireceğim diye taş ocağına kadar beni peşinden sürükleyip, sonra da bir saatlik yolu tek başıma, yayan yapıldak yürüttüğünü unuttum sanıyorsan avucunu yalarsın. Ben de seni kayağıma bindireceğim diye kayakları tepeye kadar sana taşıtmazsam! Sonra aşağıya kadar yürürsün tıpış tıpış. Oooh, canıma değsin! Lan Gumpür; seni de unutmadım hergele. Sınıfın camını yere indirip sonra da benim üstüme atarak bana ödetmeyi, dahası, disipline gidip verdirttiğin ihtar yüzünden dayımdan yediğim tokat'ı ve zılgıt'ı yanına bırakır mıyım sanıyon? Seni eyi tanıyom. On dakka kayağıma binmek için kıçımı bile yalarsın. Hem de sınıfın ortasında. Meraklanma, seni bundan mahrum etmiyeceem." Makbuleye de onu sevdiğimi söyleyebilirim artık. Önce, kayak yarışlarını izlemeğe davet ederim. Nohutlu tepesinden nasıl yılan gibi kıvrıla kıvrıla kayarak indiğimi görünce şaşkınlığından ve de hayranlığından dili tutulacak. Aşağı inip yanına geldiğimde tam da önünde karları savurtarak bir fren yaparım... Allaaaah!

"Benimle yukarıya kadar çıkıp arkama binmek ister misin? Gorkma seni düşürmem." Bunu söyleyince Makbule sevinerek boynuma sarılır. Ben de ona sarılırım... Artık o andan sonra birbirimizden hiç ayrılmayız. Ne kadar güzel olur! Ama Yozgat'ta beraber olmamıza ne onun ailesi, ne benim ailem, ne okul ne de çevremiz izin verir. Çünkü sevmek yasak. Bir kızın elini tutmak yasak. Sokakta konuşmak da yasak. Opüşmek daha büyük yasak, ölümcül yasak. Bu saçma yasakları kimler koymuş olabilir ki? Posta koymak, küfürleşmek, sövüşmek, dövüşmek, yaralamak, sevgisizliğin her türü; bunlar yasak değil. Bunlar her zaman, her yerde olağan şeyler. Hatta birçoğu yiğitlik ölçütü. Yapana itibar kazandırıyor... Neyse, biz de gizlice buluşuruz. Yakalanırsak ya? O zaman boku yeriz işte. Okuldan kovuluruz ikimiz de. Babam da evden kovar valla. Nereye giderim ki? kayaklarımı satarım, Ankaraya gider çalışırım. Hoppalaaaa! Nereden geldim bu noktaya şimdi? Düşüncelerimin yönünü değiştirmezsem iş boka saracak."

Uykuya varmadan önce bir süre daha, bazen baldan tatlı bir öfkenin anaforlarında, bazen masmavi, ılık bir göğün derinliklerinde süzülen umutların kanatlarında dolaştım. Ertesi gün okulda kayaklarımdan kimseye söz etmedim. Birden parlayan bir yıldız gibi ortaya çıkacaktım. Çabalarıma karşın o günkü farklılığım fark ediliyordu sanırım. Herkesi görmek istediğim gibi görüyordum. Kendimi çevremdekilere karşı çok güçlü hissediyordum. Hatta bir teneffüste koridorda yürürken, sık sık muhatap olduğum ve olağan sayıp aldırış bile etmediğim Cin Aamet'in omuz vurup geçişini, suratına fırlattığım tükrükle yanıtlamam kimselerin ihtimal verebileceği bir durum değildi. Tabii anında kıçımda patlayan tekmeyle yeri öpüşümü pek de önemli saymazsak, bu, o hergeleye verdiğim ilk ders oluyordu. Ama bir süre daha kimseye böyle ders vermemem gerektiğini, bunda biraz acele ettiğimi anladım ve o gün başka kimselere ders vermeğe kalkışmadım. Nihayet, bir yıl gibi uzun gelen bir günün sonuna geldik. Son zil çalar çalmaz fırladım, soluğu evde aldım.

Odama girip kapıyı kapadım. Hemen karyolanın altına seğirttim. Kayaklardan birini dışarı çektim. Her yanını yeniden, iyice inceledim, okşadım. "Altı nasıl da böyle kaygan canım! Bunlar toprakta bile kayar valla yahu. Eh! Benim gibi bir kayakçıya da böylesi yakışır yani. Nasıl bir kayakçı olduğumu yarın herkes görsün bakalım. Yarın Cumartesi. Öğleden sonra tatil. Okuldan gelir gelmez, kimseye çaktırmadan kayakları alır Nohutlunun yolunu tutarım. Dayım köye gittiğimi sanır. Yengeme köye gidiyor olduğumu söylemeliyim. Akşama kadar kayarım, sonra kayaklarımı Huysuza bırakır, köye giderim.

Huysuz Sami bizim sınıfta adına yakışan bir sınıfdaşım. 217 Sami Kaya. Evleri Nohutlu tepesinin hemen eteğinde. Kayakta, kızakta pek de hevesi yok Huysuzun. Varsa da yoksa da güvercinleri. . Kayaklarımı ona bırakabilirim. Ondan bir zarar gelmeyeceğine eminim. Hem, taa bu mahalleden oraya kadar her hafta sonu kayak taşımak zorunda kalmam. Şu ara kar da çok güzel. Daha bir ay kalkmaz yerdeki kar, isterse hiç yağmasın tekrardan.

Dayım ahır inşaatını bitirmek üzere. Yarın damını kapatacaklar, iş bitecek. Pazar günü de köyden inekler gelecek. Kayaklarıma ahırda da uygun bir yer bulabilirim belki. Yeniden kar da yağarsa, Tuzkaya tepesi iki adım. Burada bile kayarım o zaman. Ta Nohutluya gitmem gerekmez. Ama Nohutluda kaymak başka tabii. Hem dayım kayaklarımı görmemeli.

Oda iyice karanlığa gömüldü. Artık bir şey göremiyorum. Kayağı yerine koyup sofaya çıktım. Biraz sonra yer sofrasının çevresinde herkes hazırdı. Yemekte, Hasan abim, o gün beden dersinde yaptığı ve kazandığı güreşleri anlattı. Karşısına çıkan üç arkadaşını da tuşa getirmiş, öğretmenden on almış. Güreşlerini Biyoloji öğretmeni de izlemiş. Herkesin içinde abimi öpmüş ve "Kara pekmez yemeği ihmal etme. O zaman senin sırtını kimse yere getiremez." demiş. Hasan abim dayımdan, bir övgü ya da onunla gururlandığını gösteren bir davranışı boşuna bekledi. Ona göre böyle bir davranış çocuğu şımartacak olan gereksiz bir şeydi. Sadece yengeme dönerek, ciddi bir eda ile "Buna sabahları bi bardak bekmez içir. Evde bekmezden bol bi şey yok." demekle yetindi.

Yemek neşe içinde, büyük bir iştahla yenildi. Biraz sonra da, kok kömürü yanan, nar gibi kızarmış sobanın karşısında, pek çok akşam olduğu gibi, sedirlerin köşelerini tutmuş vaziyette dayım, yengem ve Ali abim değişik perdelerden horlamağa başladılar. Ben de bir köşeye çekildim, tarih atlasından, yarın için öğretmene verilmesi gereken üç farklı 'Göç Yolları Haritası'nı kopya etmeğe koyuldum.

Üç saatlik Cumartesi okul mesaisi bir türlü bitmek bilmedi iple çektiğim dakikaların her biri bir saat gibi geçiyordu. Öğretmenlerin ne anlattıkları umurumda değil. İşittiğim ama dinlemediğim için, hiç anlamadığım bir dilde konuşuyorlardı sanki. Tahtaya yazıp çizdikleri, şuradaki bir yığın aptalı ilgilendirebilirdi, beni asla ilgilendirmiyordu. Ben artık büyük bir kayakçıydım. Bu saçmalıklar bana göre olamazdı. Bir an önce evde olmaktan başka şey düşünmüyordum. "Kayakları kucaklayıp bahçe kapısından dışarı adımımı attığım an..." Yine o anı yaşıyor gibiydim. Bu duygunun heyecanı, zevki tırnaklarımın ucuna kadar benliğimi sarıyor, kanımı tutuşturuyordu. Bedenimi alevleri ile saran, ama yakmayan garip bir yangının içindeydim adeta.

Son çıkış zili de çaldı. "Yaşasın!" diye bağırarak yerimde öyle bir zıplamışım ki tarih öğretmeni Pololotik (Bu ismi Ona öğrenciler takmıştı.) sınıfı terk etmeğe hazırlanmışken döndü, yanıma kadar geldi, iki kulağıma birden asılarak beni sıraya oturttu. "Herkes çıktıktan sonra çıkacaksın, otur bakem 333." Çaresiz oturdum. Bekledim. Sınıf tamamen boşaldıktan sonra Pololotik de ağır adımlarla sınıftan çıktı. Ardından bir ok gibi fırladım. Kaybettiğim birkaç dakikayı kazanmak için nefesim kesilene kadar koştum. Eve girdiğimde sırılsıklam ter içindeydim.

Sofada kimsecikler yoktu. Doğruca yatak odasına geçtim. Çantamı her zamanki yerine fırlattım, kayakları almağa seğirttim. Göğsüm hala bir körük gibi kalkıp iniyordu. Kayaklarıma uzandım. Onlara dokunamadım. Yüreğim birden cız etti. Karyolanın altına biraz daha sokuldum diplere kadar, duvara kadar ellerimle yokladım, kayaklar orada değildi. Birden gövdeme soğuk bir ter boşandı. Bedenim buz kesti birden. Zangır, zangır titriyordum. Karyolanın altından çıktım. Ayağa kalmayı başaramadım bir süre. Karyolaya dayanıp gücümü toplamağa çalıştım. Hiç birini yakalayamadığım düşünceler kafamdan hızla geçti. Kalktığımda, sendeler gibi, güçlükle kapıya yürüdüm, odadan çıktım. Her an bir yerlerde karşılaşmak umuduyla, çaresiz diğer odaları, mutfağı, kömürlüğü aradım. Kayaklarımın izine rastlayamadım. Avluya çıktım. Yengem, karları temizlediği avlunun bir köşesinde ateş yakmış, ısıttığı su ile çamaşır yıkıyordu. Benim Onu, Onun da beni görecek hali yoktu. Ona bir şey sormadan avlunun bir başka köşesinde yığılı ağaçların aralarını araştırdım. Sonra yeni yapılan ahıra yöneldim. "Belki dayım, belki de Ali abim, onları odada somyanın altında görmüşse ahırda uygun bir yelere kaldırmış olabilir. Tanrım! Öyle olsun, n'olur!"

Ahıra girdim, ilk planda bakılabilecek köşe, bucak aradım. Samanlık olarak ayrılmış karanlık bölmeye geçtim. Ellerimle, ayaklarımla yoklamadığım ne bir köşe, ne de bir duvar dibi kaldı. Gözüm karanlığa da alışmıştı zaten. Kayağa benzer bir şey yoktu ortalarda. Yüreğime kurşun gibi bir ağırlık, bir acı çöreklendi. Ağzım, dilim, dudaklarım kupkuru. Bastığım yeri bilmez bir durumdayım. Samanlıktan ahıra döndüm. Tam orta yerdeki direğin dibine yığılır gibi, çaresiz oturdum. Kayaklarımı bana geri getirmesi için Tanrıya yalvarmak üzere ellerimi açıp, gözlerimi yukarı kaldırdım. O anda da gözlerime kızgın bir çivi gibi çakılan bir görüntü ile dualar dudaklarımda dondu, kaldı. Kayaklarım yan yana, tavandan bana bakıyorlardı. Görüntü dehşet vericiydi. Kayaklarımın burunları eğri yerinden kesilmiş, sanki adi birer tahta parçasıymış gibi tavana çakılmıştı. Kaç günden beri benim kayaklarım olarak içimi ısıtan o kaygan tabanları, kaba saba ağaçların arasında bana bakarken içimi parçalıyordu şimdi. O an gözlerim karardı. Başım döndü. Damarlarımda kanım donmuştu adeta. Hiçbir hareket yeteneği olmayan bir külçeden farksız kalakaldım.

Ne kadar zaman böyle kaldım bilemiyorum. Gözlerimin önü aydınlanırken içimde bir öfke seli de yavaş yavaş kabarıyor, giderek benliğimi sarıyordu. Burunsuz birer adi tahta parçasına dönüştürülmüş de olsalar onları oradan çıkarmak geçiyordu içimden. Ama bu olanaksız görünüyordu. Hezenlerin üzerine çakılmıştı. Damı yıkmadan bunu yapamayacağım kesindi. Kalktım, bir köşeye bırakılmış olan inşaat aletleri içinden en etkili olacağını sandığım, tek ağızlı bir kazma alıp, ahırın damını taşıyan orta direğe olanca gücüm ve hırsımla vurmağa başladım. "Bu direği çelersem dam oluğu gibi çöker. Ben de altında kalıp ölürüm, ama bu önemli değil. İntikamımı almış olurum ya, sen ona bak. Dayı efendi görsün bakalım kayaklarımla ahır yapmanın ne demek olduğunu!"

Direği devirmeyi umduğum en etkili noktalara kazmayı vurdum, vurdum, vurdum... Gücüm tükendi, tıkandım kaldım. Nefes alamıyorum. Boğulacak gibiyim. Kollarım kazmayı kaldırmakta çaresiz. Direk yerinden kımıldamadı bile. Kazmayı gelişigüzel atıp ahırdan dışarı çıktım. Avluda kimseler yoktu. O halimi ve avludan çıkışımı kimse görmedi sanırım.

Sokakta başıboş ne kadar yürüdüm bilmiyorum. Sonunda, Nohutlu tepesinin eteklerindeydim. İnsanlar, özellikle de çocuklar karların üstünde koşuyor, güreşiyor, kartopu oynuyor. Daha ötelerde, sini, tabla, tahta ne bulmuşlarsa üzerine oturmuş kaymağa çalışan, kayabilen, kayamayan yığınla insan. Uzun takunyaları andıran tahta parçaları ile kaymaktan daha çok düşen, yuvarlanan, böylece de kaydığını sanan akranlarım. Burası apayrı bir dünya, bir masal dünyası. Ben buraya ait olmalıydım. Buranın kıralı olmalıydım. Buna ramak kalmıştı.



İsmail İlhan (Ocak-Eylül 2013)

                               



Görüş, öneri ve eleştirilerinizi çal@kalem'e yazabilirsiniz.

Ana Sayfa