<< Çalakalem <<
Yazı ve artalan renk seçimi : Seçenek-I- | Seçenek-II- | Seçenek-III- | Seçenek-IV- | Seçenek-V- | Seçenek-VI- | İlk Durum



İlk Aşk

Sevgili oğlum. Senden mektup almayalı iki ayı geçti. Ananla beraber çok büyük meraktayız. Bize hemen mektup yaz. Bizlerden soracak olursan Allaha şükür yaramaz bir durumumuz yok. Erol hep seni soruyor."Abim ne zaman bana okul çantası getirecek ?" deyip oturuyor. Sarı kız ilk doğumunu yaptı. Kendi gibi çok güzel, dişi bir buzağı verdi bize. Ahmet emmin Zöhreyi Gara Mısanın Haydar'a nışanladı.

Sana bir de kötü haber vereceğim. Salih emmiyin Elif vefat etti. Bir süredir hastanedeydi. Dört gün önce öldüğünü öğrendik. Evelisi gün de defnettik. Hepimiz çok üzüldük.

Acele mektubunu bekliyor, gözlerinden hasretle öpüyorum. Baban.

Üniversiteye Başladığım yılın Aralık ayı sonlarında babamın bu mektubundan öğrendiğim Elif'in ölüm haberi beni oldukça sarsmıştı. Güzeller güzeli Elif'i, köydeki ilkokuldan arkadaşım olan, kadir kıymet bilmez, hoyrat, kaba ve görgüsü kıt, kamyon şoförlüğü yapan birisi ile evlendirmişlerdi. Evliliğinde mutlu olmadığını, kim bilir belki de bu yüzden yemeden içmeden kesilip hasta yatağına düştüğünü, duymuştum. Yollarımız çoktan ayrılmış olsa da onun mutlu olmasını hep istemiştim. Onun için böyle hazin bir son hiç ama hiç aklımdan geçmemişti. Ama o anılarımda, dünyanın en güzel kızı olarak sonsuza dek yaşayacak. Umarım bu dünyada bulamadığı mutluluğu gittiği yerde fazlasıyla bulur.

Henüz ben doğmadan şehre göçüp, orada yerleşmiş bir akrabamız vardı. Salih emmim. Yakın bir akrabamız değildi Salih emmimler. Şehirde yaşayan köyden göçmelerin tümü zaten ya emmimiz oluyordu ya da dayımız. Hanımları da teyzemiz, değilse halamızdı. Bu, biraz da, birkaç aile dışında bütün köyün atasının tek bir kişi oluşundan kaynaklanıyordu sanırım. Salih emmimin, ilk eşinden, birisi kız üç çocuğu vardı. Dördüncüsünü doğururken çocukla birlikte ölmüştü karısı. İkinci eşi Nazik haladan olan çocukları hepsi oğlan, onlar da şimdilik üç tane. Nazik hala henüz otuzlu yaşlarında. Daha kaç çocuk doğurur bilinmez. Buralarda hanımlar ancak ölerek kurtulabiliyorlar çocuk yapmaktan. Babamın öz dayısının oğlu Çil Ahmet dayım geçen yıl üçüncü karısını da kaybetti. Nedeni, istenmeyen çocuk. Yani düşük. Yani intihar.

Salih emmimler yazları birkaç aylığına köye gelirler, bahçelerini ekerler ortakçılarından da hisselerine düşen buğday, arpa, mercimek, nohut vb. alırlar, sonbaharda yeniden şehre dönerlerdi. Elif, Salih emmimin ilk eşinden olan çocuklarının sonuncusuydu. Benimle yaşıt.

Narin her zaman gülen, bembeyaz elleri, dişleri olan, sarı saçlı, mavi gözlü bir kız. Analığı ve diğer kardeşleri ile her yıl o da köye geliyordu. Yalnızca ağabeyleri gelmezdi köye. Onların da şehirde çalıştıkları söyleniyordu. Çok seyrek olarak "hafta sonu "dedikleri pazar günleri arada bir geliyorlarmış. Onları bir bilemediniz iki kez görmüşlüğüm vardı.

Elif'lerin bahçesi bizimkine bitişikti. Bizim bahçenin alt başındaki duvar onlarınkinin üst duvarı oluyordu. Arazi biraz meyilli olduğundan bahçeler teraslanmış bir şekildeydi. O yüzden Elif'lerin bahçesi ortalama bir adam boyu bizimkinden daha aşağıda kalıyordu. Duvara ya da bir ağaca tırmanmadan onların bahçeden bizimki görülemezdi. Bizim bahçenin alt yanından ise, duvarın üzerine çıkmadan da Elif'lerin bahçeyi görebilirdiniz. Her iki bahçenin de dört bir yanı erik, kaysı, elma ve armut ağaçları ile çevriliydi. Bahçelerin bir duvarı köyün ana giriş yoluna bitişikti. Yola bitişik duvarlar tırmanılamayacak kadar yüksek olduğu gibi ağaçların arası yol boyunca kuşburnu ve böğürtlen çalıları ile adeta örülmüştü.

Elif'ler de herkes gibi bahçelerine fasulye, kabak, salatalık, soğan, domates, patates vb. sebzeler ekerlerdi. Ama o bahçeyi benim gözümde erişilmez yapan bir farklılık vardı. Karık aralarında yer, yer açan çiçekler, güller. Nazik hala onların tohumlarını, fidelerini ya da fidanlarını şehirden getiriyor olmalıydı. Çünkü o eşsiz güller, çiçekler başka kimsenin bahçesinde yoktu. Açtıklarında duvarın arkasından onlara bakmağa doyamazdım, renkleriyle büyülenirdim. Onları seyrederken, kafama ve kalbime üşüşen güzel duygularla başka bir boyuta taşınırdım adeta. Sık sık duvardan atlayıp, onlara dokunur, koklar, arada bir de koparıp çabucak bizim tarafa geçerdim.

Elif'i bu harika duygu seli içindeyken, bu güzelliklerin orta yerinde gördüğüm akşamüstünü tüm ayrıntıları ile anımsıyorum. Güneş tepelerin arkasına iyice sarkmış, yeşili moruna, sarısına ve kırmızısına karışmış erik, kaysı ağaçlarının üzerinden okşar gibi, tatlı pembelikle sarmalıyordu bahçeleri. Ara duvarın bizden tarafındaki bir erik ağacının tepesindeydim. Elif, tıpkı bir kelebek gibi, bahçenin bir köşesinden süzülüp ortaya çıkıverdi. Belden yukarısı pembe, altı ise sarı bir giysisi vardı. Bembeyaz kollarını ve bacaklarını yarı yarıya açıkta bırakan bu giysinin üzerine serpilmiş ipek gibi parıldayan sarı saçları inanılmaz güzellikteydi. Belki de bahçeye inince çözdüğü, boynundan aşağıya doğru sıralı düğmelerinin arkasından irileşmeğe başlamış memeleri birer pembe gül tomurcuğu gibi fark ediliyordu. Lafı uzatmayayım; bu Haziran akşamının sunduğu eşsiz ve doyumsuz tablo Elif'in de katılmasıyla tamamlanıyor, bir kat daha benzersizleşiyordu.

Çiçeklerin arasında Elif yavaş, yavaş yürüyor arada bir eğilip yere düşmüş bir meyveyi alarak ısırıyor ya da bir dalı eğerek bir erik koparıp ağzına atıyordu. Onun, o görüntüsü ile masallardaki Peri Padişahının kızı, çiçekler prensesi olabileceğini geçirdim aklımdan. Üzerinde bulunduğum ağacın altına doğru yaklaştıkça bedenimde bir ateşin yavaşça yayıldığını, kalp atışlarımın hızlandığını duyumsuyordum. Üzerinde olduğum dal Elif'lerin bir ağacının dalları ile iç içe geçmiş durumdaydı. Elif'in beni görmesini istemiyordum. Onun karşısına, bir dalın tepesinde tünemiş bir kuş gibi çıkmak hiç hoş olmazdı. Tam da benim bulunduğum ağacın altına gelip durdu. Bir dalı tutup eğerek birkaç erik kopardı. Bir yandan görülme korkusu ile dalların arasında iyice büzülürken, bir yandan da ondan gözlerimi ayıramıyordum. İri, mavi gözleri, göklerin tüm maviliklerini yutmuş gibiydi. "Tanrım! Ne pahasına olursa olsun bu kız benim olmalı." Ama onun karşısına böyle çıkamam ki. Ona böyle yakalanmamalıyım. Onun karşısına çıktığımda beni beğenmesini, benden hoşlanmasını sağlamalıyım. Ya beni burada görürse? Bu felaketim olur. Bir daha karşısına çıkmağa asla cesaret edemem. Belki de gördü beni. Görmezlikten geliyor. Üzerimdeki giysi yeşildi. Dalların en sık olduğu bir yerde iyi gizlendiğimi umuyorum. Ayrıca duyabilir diye nefesimi bile tutmuş durumdayım. Ama o, hala bu ağacın altında. Bana bütün bir gün gibi gelen upuzun dakikalardan sonra, çiçekten çiçeğe konan bir kelebeğin zarafeti ve büyüsüyle yavaşça uzaklaştı. Belki bir şekilde fark edilebilirim diye, karanlık basıp bahçeden gittiğine emin oluncaya dek ağacın tepesinde kaldım. Beni görmediği konusunda emin olamıyordum. "Ya gördüyse" kuşkusu içimi kurt gibi uzun süre kemirdi durdu.

Geç vakit eve döndüm. Yemeğe geciktiğim için evdekilerden bir de zılgıt yedim. Bu akşamüstü yaşadığım korku ve heyecanın yanında bunun hiç önemi yoktu. Kendime gelebilmiş değilim. Nereye baksam Elif'i görüyorum. Bembeyaz yüzünü süsleyen pembe dudaklarını, mavi gözlerini, incecik siyah kaşlarını görüyorum. Sarı buğday başaklarının rüzgârla dalgalanmasını çağrıştıran, omuzlarına dökülmüş ipek saçlarını görüyorum. Her yerde, her şeyde o var. Yiyip içtiğimin oturup kalktığımın farkında değilim. Ortalıklarda bir süre mecnun gibi dolaştıktan sonra kardeşimle birlikte yattığımız "davar kömünün" damındaki yatağıma çıkıp uzandım. Kısa bir süre sonra da, yıldızların süslediği masmavi gökyüzü çekip aldı beni derinliklerine. Elif'le buluştuk en parlak yıldızda. El ele, birinden ötekine zıplayarak dolaştık tüm yıldızları birer, birer. Arkalarına saklanarak saklambaç oynadık, elim sende, körebe, bildiğimiz tüm oyunları oynadık. En uzaktaki solgun bir yıldızda sarılıp yattık ve uyuduk.

Elif'i ilk defa görüyor değildim. Ama geçmişte gördüğüm tanıdığım Elif bu değildi. Tanıdığım, hatta birkaç kere birlikte oyunlar oynadığım sıska, çelimsiz durmadan ağlayan asık suratlı kız bu olamaz. Gerçi o zaman da köyün kızlarına pek benzemiyordu. Narindi, beyazdı, giysileri farklıydı. Sarı saçları kısa ve taralıydı. Gözleri de maviydi herhalde. Onunla oynamaktan, konuşmaktan, arkadaşlık etmekten o zaman da hoşlanırdım. Bir keresinde bana okulunu ve arkadaşlarını anlatmıştı. Başkaları yerine benimle konuşması beni gururlandırmıştı. Ama hiç dünkü kadar heyecanlanmamış, yüreğim böyle çarpmamış, bedenimi ateşler basmamıştı. Dün gördüğüm başka bir Elif'ti. İnanılmaz, çarpıcı, olağanüstü güzel. Tıpkı masal gibi, "Peri padişahının kızı" masaldan çıkıp bahçeye inmişti sanki.

O yaz beşinci sınıfı bitirmiştim. Okullar açılana kadar bir çobandım artık. Sabahları ışırken annem tarafından uyandırılır azık çantamı boynuma geçirir ve Hasan ağamın sürü ile beni beklediği Pepe tarlanın yolunu tutardım. Hasan ağam, akşama doğru dönmek üzere sürüyü bana bırakıp başka işlere bakmak için oradan ayrılırdı. Elif'in de beşi bitirdiğini biliyordum. Amcasının oğlu Haydo (Adı Haydardı. Herkes Haydo diye bilirdi) benim arkadaşımdı. Haydo, Elif'ler köye taşındıkları zamanlarda ondan sıkça söz ederdi. Evleri aynı avlunun içindeydi Haydo'larla. O güne kadar Haydo'nun ondan söz etmesi beni fazla ilgilendirmemişti doğrusu. Keşke de ilgilemiş olsaydım. Böylece Elif'in neleri sevdiğini, nelere, kimlere ilgi duyduğunu öğrenirdim.

İlk fırsatta bunları öğrenmeliyim. Ona en güzel kır çiçeklerinden toplamalıyım. Akşamüstü bahçeye iner,"Bunları sana topladım." derim. Nasıl da hoşlanır! Bahçelerinde bunca güzel çiçekler varken... Ya da sarı buğdaydan firik yaparım kocaman. Bahçede ateş yakar birlikte firik üteriz. Sonra Kenger sakızı da toplarım. Gerçi ilk çiğnemede biraz acıdır o. Ağzı acıyınca,"Bana dağlardan getirecek bula, bula bunu mu buldun?" derse! Tanrım ne getirmeliyim ona? Belki de çok güzel bir taş bulurum. Artık gözümü yerlerden ayırmamalıyım. Tamam, şimdi buldum: En güzeli bir kaplumbağa yavrusu getirmek. Babam,"Şehirliler hayvan yavrularına bayılır." der her zaman.

O gün hep bunları düşündüm davarın peşinde. Akşamın yaklaşması içimi ferahlatıyor, heyecanımı artırıyordu. Günbatımına bir mızrak boyu kalmışken Hasan ağam tepenin eteğinde göründü. Anında Hasan ağama doğru koşmağa başladım. Bir an önce köye varmalıydım. Elif'i yine bahçede bulacağıma inanıyordum. Onu kaçırmamalıydım. Nefes nefese eve daldım. Evde kimse yoktu. Azık çantamı ve değneğimi bir köşeye fırlatıp bahçeye seğirttim. Elif'lerin bahçeyi en iyi görebilecek bir ağaca tırmandım. Oturabileceğim uygun bir yer ayarlayıp dalların arasında olabildiğince gizlendim ve beklemeğe başladım.

Gözlerimi bahçe kapısından bir an bile ayırmaksızın, her an girivereceğini umarak bekledim, bekledim. Güneş tepelerin arkasında kayboldu. Karanlık, bahçelerin ve umutlarımın, hayallerimin üzerini tıpkı bir yorgan gibi yavaş, yavaş örttü. Gökyüzünde birer birer yanan yıldızlar, üzüntümü azaltmak için karanlığa ışık tutmağa çalışır gibiydi. Bahçe kapısını seçemiyordum artık. Beklemenin bir yararı olmadığını biliyor,"biraz daha beklemem gerektiği" duygusundan kendimi kurtaramıyordum. Babamın beni çağıran sesi umutlarıma son noktayı koydu. Ağaçtan indim. Üzerine oturduğum kaba etlerim iyice uyuşmuş. Bir süre yürümekte güçlük çektim. Evdekiler iki gündür garip davrandığım üzerine bir sürü şey söylediler. Onları duymama karşın ne dediklerini dinlemedim. Elif'in bahçeye inmemesinin nedenleri üzerinde kafa patlatıyordum sanırım. Gelmesi gerektiğini düşünüyordum. Gelmeliydi. Gelmek zorundaydı. "Tanrım neler saçmalıyorum! Dalın tepesinde onu beklediğimi nereden bilecekti ki? Sözleştin mi Onunla? Söz verdi de mi gelmedi sanki? Ama bahçeye, bugün kesinkes inmiştir. Bugün belki de akşama kadar bahçedeydi. Ben gelmeden biraz önce ayrıldı. Keşke biraz daha önce gelebilseydim! Şehre dönmüş olabilir mi? Ama bu olanaksız. Daha yeni geldiler."

O gün onu görememiş olmanın düşüncelerimde, duygularımda ve ruhumda yarattığı endişe beynimi bir kurt gibi kemirdi durdu. Yattım. Gözlerimde uykunun zerresi yoktu. Gökyüzü, yıldızlar dün olduğundan çok farklıydı. Her şey bana sırt çevirmişti sanki. Çok endişeli ve üzgündüm. Kardeşim uyuyordu. Ağlama duygusuna karşı koymağa çalıştım. Başaramadım. Ağladım, ağladım. Gözyaşlarına boğularak sessiz, çaresiz, umutsuzca... Ona âşık olduğumu düşündüm. Onu ölesiye özlüyordum. Bir kez görebilmek için her şeye katlanabilir, her şeyi göze alabilirdim. Aşk, bu olmalı. Okumayı öğrendiğim ilk yıllarda okuduğum Kerem ile Aslı Tahir ile Zühre, Ferhat ile Şirin'in aşkları da böyleydi. "Onlar gibi ben de Elif için şiirler yazmalıyım. Yarın azık çantama defter, kalem koymalıyım."

Gündelik yaşamımda ona ilişkin olmayan ne varsa önemsiz birer ayrıntıydı sanki. Beni böylesine sarıp sarmalayan, Elif'e çeken, çekmek ne kelime, sürükleyip götüren bu yoğun duyguyu tanımlamakta çaresizim. Gerçekten âşık olduğumu düşünüyordum. Hem de bir görüşte. "Aşk, kimseye "geliyorum" demez ki. İşte böyle apansız yakalayıverir. Ben bir sevdalıyım, kara sevdalı. Herkes duysun, kurt, kuş, börtü böcek herkes bilsin... Ama evdekiler bilmemeli. Kesin alay ederler benimle. Köydekiler de."

Bugün beşinci gün. Her akşamüstü aynı ağacın tepesindeyim. Üzerine oturduğum çatallı dal, önceleri aldırış etmemiş olsam da kıçımı kemirmeğe, rahatsızlık vermeğe başlamıştı. Bu yüzden, önce bir sandalye minderi, ikici gün de bir ufak kilim taşıyarak eriğin tepesindeki yuvamın konforunu artırdım. Bir hafta kadar sonra, "Yuvacık" adını taktığım bu yerden başka bir yerde rahat edemez oldum. Günün tüm yorgunluğunu, orada karanlık basıncaya dek üzerimden attığıma annemi de inandırdım.

Hasan ağama, ikindi vakti gelmesi için yalvarıyorum. Biraz gecikince, Elif'in bahçeden gitmiş olacağı endişesi içimi kemiriyor. Uzaktan Hasan ağam görünür görünmez, dere tepe demeden en kestirme hattan köye, yel gibi ulaşıyorum. Eve girmemle çıkmam bir oluyor. İnanılmaz bir heyecan ve umutla bahçeye, Yuvacığa koşuyorum. Elif'i bekliyorum. Onun geleceğine inancımı hiç yitirmedim. Onun için yazdığım iki şiirim bile var. Birazcık Karacaoğlan'dan araklama ama Elif bunu nereden bilecek ki. İkisini de ezberledim." Ona okuduğum zaman nasıl da şaşıracak. Doğal olarak sevinecek de. Belki de boynuma sarılır. Ben de ona sarılırım. Saçlarını okşar, beyaz, yumuşak ellerini tutarım." Umutlar! Arkasından tatlı, doyumsuz hayaller, yine umutlar, yine hayaller. Bir akşam daha karanlık örtüyor bahçelerin, hayallerin ve umutların üstünü. Bir akşam daha yarına, belki yarınlara kayan umutlarla eve dönüyorum. "Tanrım, bu susuzluk, bu özlem, bu acı bitmeli. Göndermelisin artık onu bana."

Bugün öğlende davarı suya indirdiğim Söğütlü pınarda Haydo'yu gördüm. Öylen azığımızı birlikte yedik. Daha açık konuşmak gerekirse azığımı Haydo'ya ikram ettim. Amacım, çaktırmadan Elif'ten söz etmesini sağlamak. Tüm konuşmalarımızda, evirip, çevirip sözü Elif'e getirmek isteğimi dizginleyemiyordum. Haydo konuşmaların bir yerinde Elif'lerin köyde olduğunu söyledi. "Şehre dönmelerine daha çok var." Dedi. Bunu duyar duymaz bir kuş kadar hafifledim. Sevincim, gözlerimdeki parıltı beni ele vermesin diye Haydo'ya arkamı dönüp, yerlerden taş topladım, boşluğu taşladım bir süre. Haydo'nun sürekli Elif'i anlatmasını ne çok istiyordum! Ama O nedense bundan kaçınıyor gibiydi. Onu fazla da sıkboğaz etmek istemiyordum. Elif'e karşı duygularımı anlamasından korkuyor, çok dikkatli davranıyordum.

- Elif evde iş yapmasını biliyo mu?

- Eh, azbuçuk.

- Yemek bişiriyo mu?

- Bilmem; Heç bakmadım.

- Elif gardaşlarını seviyo mu?

- Hemi de nasıl, onnar uçun canını verir bilem.

- Başga kimi en çok seviyo?

- Ne biliyim ben. Beni sevmediğini biliyom. Babasını, abilerini.

Ümitsizce, sevdiklerinin içinde beni de saymasını umuyorum.

- Sana, Elif de Haydo mu diyo, yoksam Haydar mı?

- Haydo dese eyi; Haydut diyo. Haydo diyeceğiken dilinden gaçıyomuş.

Haydonun bu son sözleri içimi ferahlatıyor. Gizliden gizliye seviniyorum. Haydo'nun ona daha yakın olmağa can attığını, ama onun buna fırsat vermediğini sezinliyorum. Belki, bilinçaltıma yerleşmiş bir rakibimin saf dışı kaldığını sezinliyorum. Elif Haydo'yu sevmiyor belli ki. Elif üzerine Haydo'ya daha fazla soru soramıyorum. Ona ilişkin, Haydo'dan edindiğim bu kısa bilgilerle yetinmek zorundayım.

Akşam güneşinin batışını, erik ağacının doruğundaki Yuvacıktan, izlemeyi sürdürüyorum Bu gün onuncu gün. Yanımdan hiç ayırmadığım kemik saplı çakımla oturduğum çatalın ön dalına, Elif'in adını her gün bir kere kazıyorum. İsimler üst üste yığılarak, gittikçe incelen dalda, yukarıya doğru yükseliyor. Gerekirse yıldızlara kadar yazmayı sürdüreceğim. Biliyorum dallar büyüdükçe, aşkımız gibi bu yazılar da büyüyecek. Herkes okuyacak, herkes bilecek sevdamı. İlk yazdığım fark etti bile.

On dördüncü gün. Onu bu gün de göremeden gün akşam oldu. Evdekiler, bana bir şeyler olduğunun farkındalar. Sadece, beni Mecnuna çeviren olgunun ne olduğunu bilmiyorlar. Bense hiçbir şey olmadığı konusunda ısrarımı inatla sürdürüyorum. Bahçeye, meyve yemek ve dinlenmek için indiğimi bıkmadan yineliyorum. İştahsızlığımın nedeni olarak da midemi meyve ile şişirmiş olduğumu gösteriyorum. Ablamın ve iki yaş küçük kardeşimin, ikide bir bahçeye gönderilerek, olan biteni eve rapor etmesi için gösterilen çabalar hiçbir sonuç vermiyor. Yuvacıkta, görünürde yan gelip yatmaktan başka bir şey yaptığım yok ki. Duygularımı, özlemlerimi, hayallerimi yakalayıp rapor etmek de olanaksız.

Bir maymun kıvraklığı ile Yuvacığıma bir çırpıda tırmanıp yerleştim. Kazıdığım isimleri saydım. Bu gün on yedinci gün. Birkaç erik koparıp yedim. Elif'lerin bahçesine bir göz atmak için bakışlarımı aşağı çevirdim. Bahçenin alt başında, fasulye teveklerinin gerisindeki kıpırtıyı önemsemez göründüm. Hayal kırıklığına uğramaktan korkuyordum. Kapı aralığından içeri dalmış bir kedi, köpek ya da bir kuzu da olabilirdi gördüğüm. Yine de yüzümün yandığını, nefesimin, kalp vuruşlarımın hızlandığını duyumsadım. Gözlerimi, tüm dikkatimi oraya çevirdim. "Bu o, Tanrım bu Elif, gerçek Elif!" Başına beyaz bir yemeni bağlamış. Üzerinde beyaz ve yeşil renkte, kısa kollu, yakalı bir giysi var. Bir şeyler toplayarak, yavaş, yavaş bana doğru yaklaşıyor. İnanılmaz bir heyecan ve telaşa kapılmış durumdayım. Beni böyle görmemeli. Bir kaçık olduğumu düşünecek, bu kesin. Kim öyle düşünmez ki? Kilim, minder, yastık ve de yarım bir duvar aynası ile ağacın tepesine yerleşmiş kimi görsem, ben de onun kafayı yemiş olduğunu düşünürdüm. Elif buraya kadar gelmeden bunları bizim tarafa atmalıyım..." Ama artık çok geç. Gördü bile. Bir süre şaşkınca bakıştık. Korku, şaşkınlık, hayranlık. Hepsi birbirine karışmış, suçüstü yakalanmış gibiydim. Şaşkın, mavi bakışlarını benden ayırmaksızın ağacın altına kadar geldi. Kalbimin vuruşlarını

duyacak sandım. Bir şeyler söyledi. Anlayabilecek durumda değildim. Anlamadım. Sanırım, ağacın tepesinde ne yaptığımı merak etmiştir. Ona açıklamak istedim. Dilim tutuldu. Boğazımdan hırıltıya benzer sesler çıktı. Bir şey diyemedim. Bir anda ter içinde kaldım. Elif önce kikirdedi, sonra makaraları koyuverdi. Şimdi o durmaksızın gülüyordu. Elim ayağıma iyice dolaştı. Çabucak ağaçtan inip kaçmak istedim. Onun alay eden kahkahaları altında, daha fazla ezilmek istemiyordum. İnmeye davrandım. Dala bastığımı sanarak ayağımı bir boşluğa basınca olanlar oldu.

Tıpkı bir torba gibi Elif'in ayaklarının dibine "zınk" diye sırt üstü düştüm. Elif'in kahkahaları yüzünde dondu. Korku, endişe ve şaşkınlık yüklü mavi gözleri bir kere daha, utanç içinde kıvranan, yalvaran bakışlarımla buluştu. O gözlere daha fazla bakabilecek gücüm yoktu. Gözlerimi kapadım. Hiçbir yerimde acı duymuyordum. Utancımın, yüreğimi dağlayan acısı tüm acıları bastırmıştı sanki. Onunla buluşmamın bu kadar aşağılayıcı bir durumda gerçekleşmesi inanılacak gibi değildi. Bir an,"Neden kafamı duvarın taşına çarpıp da ölmedim sanki." diye geçirdim aklımdan. Düştüğüm yer yumuşak topraktı. Üstüne üstlük, üzerine düştüğüm fasulye tevekleri sayesinde bedenimin hiçbir yeri toprağa bile değmemişti. Ölmediğim, ölmeyeceğim hatta hiçbir kırığım olmadığı açıktı.

Elif, telaş içinde ha bire, bir yerlerime bir şey olup olmadığını soruyordu sanırım. Yerimden kıpırdamadığım için de telaşı, endişesi artıyor olmalıydı. Ben, girdiğim şoktan kurtulamadığım için kalkamıyordum. Her şey bir anda olup bitmişti. Olanları tıpkı bir hayal, bir rüya gibi algılıyordum. Gözlerimi açtığımda bu korkunç rüyanın, bu kâbusun yok olacağını umuyordum. Elif, önce bir elimi tutup çekerek kaldırmağa uğraştı. Olmayınca iki elimden birden çekti bir süre. O konumda bile, ellerinin yumuşaklığı, sıcaklığı damarlarıma akıp, bütün bedenime yayıldı. Ellerimi bıraksın istemedim o an. Kalkmak için hiçbir çaba harcamadım. Kalkıp da ne diyecektim ki ona. "Seni seviyorum. Ağacın tepesinde yolunu bekliyordum. Seni görünce elim ayağıma dolaştı ve düştüm" mü diyecektim? Bunları söylemektense ölü taklidi yaparım daha iyi. Elif, ölmüş olabileceğime, en azından bir yerlerimin kırılmış olduğuna inanmış olmalı ki yardım getirmek için fırlayıp, gitti. Çiçeklerin arasından sekerek uzaklaşışını hüzünle izledim. Arkasından,"Gitme, benim bir şeyim yok, bir yerime bir şey olmadı." diyemedim.

"Ağacın tepesinde, bir kuş gibi yaşamağa senin için alışmıştım. Dallara ismini her gün daha bir tutku ile yeniden yazdım." diyemedim. Sana olan tutkum, bu utanç verici beceriksizliğimle, kalbimin derinliklerine gömülmemiş olsaydı kim bilir, daha kaç kere o yumuşak, beyaz ellerini tutabilirdim. Kim bilir, kaç kere sarı, ipek saçlarına dokunabilirdim.

Mavi bakışlarından içime dökülen, tüm benliğimi sarmalayıp, tanımlayamadığım hoş tatlar yaratan sıcaklığınla kaç kere kendimden geçecektim. Belki, her akşamüstü burada beklerdin beni. Buluşma yerimiz olurdu burası. Her akşamüstü, yedi dağın çiçeklerinden derlediğim bir demetle gelirdim sana. Bana şehirli olmayı öğretirdin. Ellerimi, yüzümü beyazlaştırırdın. Saçlarımı nasıl ayıracağımı, nasıl parlatacağımı, kaşlarımı, senin olduğu gibi, nasıl incelteceğimi öğretirdin. Bana senin gibi olmayı öğretirdin. Artık seni göremem. Aptallığımla sana alay konusu olamam. Karşılaşacağımız her yerde bu anı anımsayıp, kahkahalar atacağını biliyorum. Sen istemesen de ben utancımdan kahrolurum. Tıpkı şimdi olduğu gibi.

Sessizce kalktım. Duvarın dibindeki bir ağaca tırmanıp bizim bahçeye geçtim. Duvarın iki adım gerisinde, sırıklara tırmanmış fasulye teveklerinin arasına uzandım. Olup, biteni düşünmeğe fırsat olmadan analığı ile Elif, bahçeye dönmüştü bile. Konuşmalarını rahatlıkla duyuyordum.

- Anneciğim! Kaybolmuş. İşte tam şuradaydı.

- Gız elekci, beni buruya gadar hayal govalamıya mı getirdin. Nerde bu öldü dediğin çocuk?

- Kaldırmağa uğraştım. Ellerinden tutup çektim. Kıpırdamadı bile. İki gözüm önüme aksın doğru söylüyom. Kuran çarpsın yalanım varsa.

- Son gunnerde sana bişeyler oluyo. Hayal gormüye başladın gine, fışgı.

- Hayal filan değildi. Düştüğü yer işte tam şura. Baksana fasulyeler yere yapıştı.

- Seni yoksam cin mi çarpdı gız? Aşşağıkilerin Ismayılın sıfatında gorünmesin sana, gahbe? Akşam seni Sülüman hocaya bi okutuyum. Bakıyım o ne diyecek bu işe.

- Ben cin filan görmedim. Kafanı kaldırıp yukarıya bakar mısın? Minderi, kilimi orda işte. Tam da orda otururken, birden düştü.

Bir süre bu diyalog sürdü. Elif'in tanık olduğu olayın hayal ürünü olmadığına Kezik halanın da aklı yattı sanırım. Ama nasıl olup ta ölü, ya da ölümcül yaralı birinin ortadan yok olabildiğine akıl erdiremediler. Çeşitli fikirler yürüterek bahçeyi terk ettiler.

Gittiklerinden emin olduğumda kaktım, Yuvacığa son kez tırmandım. Neden dal yerine boşluğa basmış olduğumu araştırdım. Durum apaçıktı. İnişlerimde basamak işlevi yapan dal yerinde yoktu. Ta dibinden koparılmıştı. "Bu, bana bilinçli yapılmış bir suikast olamaz. Dal, uçlarda kalmış birkaç eriğe ulaşabilmek uğruna kırılmış olmalı." diye düşündüm. Nasıl koparılırsa koparılsın, bu, tutkularımın, umutlarımın ve hayallerimin de benden koparılması olmuştu.
Kilimi, minderi, yastığı ve yarım aynamı birer birer aşağıya attım. Ayna bir dala takılıp, Elif'lerin bahçeye düştü ve iki parçaya bölündü. Parçaları Elif'in bularak saklayacağını umdum bir an. "Kırık aynalarda, kim bilir bir gün yine göz göze geliriz." umuduyla bir süre aynalara baktım. Sonra indim Yuvacıktan. On yedi gündür, özenle kurduğum dünyamın yıkıntılarından geriye kalan birkaç tanık ve birkaç anıyla evin yolunu tuttuğumda, bahçelerin üzerini çöken karanlık örtü, bir daha kalkmamak üzere ilk aşkımın üzerini de örtüyordu.



İsmail İlhan (Ocak-Eylül 2013)

                               



Görüş, öneri ve eleştirilerinizi çal@kalem'e yazabilirsiniz.

Ana Sayfa