<< Çalakalem <<
Yazı ve artalan renk seçimi : Seçenek-I- | Seçenek-II- | Seçenek-III- | Seçenek-IV- | Seçenek-V- | Seçenek-VI- | İlk Durum



Hırsız

Ellerim, ayaklarım, yüzüm ve saçlarım bembeyazdı. Çocuktum. Beyaz karların içinde yuvarlanıyordum. Ağaçlar beyaz, damlar beyaz, gözümün alabildiği her yer beyazdı. Ninem küçük evinin penceresinden, bembeyaz saçlarıyla beni izliyordu...

Çıplak ayaklarımla çamur karıyordum. Çamurun içine saman katmıştı babam kerpiçler sağlam olsun diye. Beyaz badanalı küçük bir ev yapacaktı bize. Çamurlara baktıkça şaşıp kalıyordum; ayaklarıma sıvanan toprak ve samanlar da beyazdı... Bir beyaz horoz, biraz ileride beyaz bir tavuğun üstüne biniyordu. Beyaz bir tavuk,"Gork gork" edip bir sürü beyaz civcivi peşinde gezdiriyordu...

Akşam olmak üzereydi. Bahçedeki zeytin ağacının altına serdiği hasırın üstüne sofra kurmuştu annem. Babam, sırtını zeytin ağacına yaslamış rakı içiyordu. Ben de "Köpek Marka"gramofonumuzu kurup plak çalıyordum ona."Bakmıyor çeşm-i siyah feryade" şarkısını çok severdi babam. Bense, bugün "Ak pak oldu saçlarım"şarkısını çalıyordum ona... Sabah erkenden kalkıp, köyümüzün önünde voli çeviren Ali Reis'in takımına yardım etmiş, ığrıptan çıkan kolyozlardan kedi payı diye, bir avuç balık atmışlardı bana. O balıkları yiyorduk şimdi. Balıklar beyaz, zeytin ağaçları beyaz, gramofondaki köpek beyazdı... Beyaz bir köpekle, beyaz bir kedi, attığım kılçıklar kapmak için uğraşıyorlardı...

Beyaz palamar taşının üstüne oturmuş denizi izliyordum. Keşişleme patlamıştı. Dalgaların beyaz köpükleri oturduğum taşa vurup geri gidiyorlardı.Beyaz bir yat dalgalarla boğuşuyor, bir görünüp bir kayboluyordu denizde. Beyaz giysileri içinde bir deniz askeri onlara işaretle Ayazma Koyu'na doğru gitmelerini anlatıyordu. Yattaki beyaz giysili adamlar denizcinin yaptığı imleri anlamıyorlardı. İşte tam o sırada, beyaz bir balina yakınıma kadar gelmiş, beni çağırıyordu. Atlayıp beyaz balinanın sırtına yatın yanına gittim. İçindekilere beni izlemelerini söyledim. Onları yakındaki Ayazma koyuna götürüp, yatlarını demirlettim. Kurtulmuşlardı. Adamlar sevinçten gülümsüyorlardı. Bembeyaz dişleri vardı...

Koza vaktiydi; beyaz badanalı evlerde ipek böceği besliyorlardı. Elimdeki beyaz dutları yiyerek beyaz ipek böceklerinin beyaz kozayı örüşlerini izliyordum. Ördükleri koza her zaman ördüklerinden çok büyüktü. Niye bu denli büyük koza ördüklerini sordum. İpek böcekleri: "Bunu sana örüyoruz" dediler. Koza örüldükten sonra içine girip oturdum. Pencerelerine beyaz ipek tüller örüp taktı annem...

Babamı çok küçük yaşta yitirdim. Ölüler beyaz kefenlere sarılı gömülürler ya? Babamın gömülüşü öyle olmadı. O, beyaz bir ata binmiş, gömülmeye gidiyordu.Yanında yalnızca beyaz sakallı bir adam vardı. Başkasını istemiyordu. Atın üstünden: "Hepiniz öleceksiniz. Bu işi büyütmeyin, ben yalnız giderim" diyordu bizlere. Anneme bir demet beyaz gül verip, atından inmeden öptü onu. Başının üstünde beyaz bir bulut eşliğinde, beyaz atıyla gitti gömülmeye. Kalanlar babamın arkasından beyaz mendil salladılar ...

Beyazlar içinde yaşıyordum. En çok da gecelerin beyaz olması şaşırtıyordu beni. Beyaz bir vapura binmiş beyaz dalgalar üstünde gidiyordum. Kar yağıyordu. Güverteye çıktım, beyaz yalılara bakıyordum. Beyaz arabalar deniz kıyısında park etmişler, hepsinin içinde beyaz giysileriyle gelinler, ellerinde beyaz çiçekleriyle oturuyorlardı... Vapur beyaza boyalı bir iskeleye yanaşınca indim. Beyaz kapılı bir lokantaya girdim. Beyaz Şarap istedim beyaz ceketli garsondan. Yemem için de beyaz bir tabakta pavurya getirdiler. Bembeyazdı pavuryanın etleri. Bir adam ekmek parçaları atıyordu denize. Binlerce martı, atılan ekmekleri kapmak için, alçalıp alçalıp yükseliyorlardı. Binlerce kuş beyaz kanatlarını çırparak,süzülerek dans ediyordu. Olanca hızıyla yağıyordu kar. Beyaz örtülü masada, beyaz tabağımda beyaz pavurya etleri, beyaz şarabım, martılar, beyaz köpükler ve kar..."Bir kaset koy, beyaz bir şarkı olsun" dedim garsona. Akasyalar açarken şarkısını çaldılar benim için...

Beyaz bir bulutun üstüne binmiş dolaşıyordum. Herkes ellerinde fırçalar, dünyayı beyaza boyamak için uğraşıyordu. Her yer bembeyaz olmuştu. Toprak,deniz, dağlar; yollarda yürüyen insanlar beyazdılar bugün. Başlarını yukarı kaldırmış, beyaz mendillerini sallıyorlardı kızlar bana. Yüzlerce Venüs köpükler giymiş, dans ediyorlardı denizin beyaz dalgaları üstünde. Apollon, beyaz harmaniyesiyle Çoban Yıldızı'nın üstünde oturmuş beni izliyordu. Kibele beyaz topraklara bakıp gülüyordu: "Senin için, bu kez ses çıkarmadım topraklarımın beyaza boyanmasına" diyordu bana...

Her şey beyazdı evrende. Daha da yakından görmeliydim beyazları bugün. İnip aşağıya bir beyaz at bulup dörtnala gezmeliydim beyazların arasında. Akasya çiçeklerini çok sevdiğimi düşündüm. Beyaz olduğu için seviyordum onları.Bugün ise her şey beyazdı.Her şeyi çok seviyordum şimdi...

Bir ayak sesi duydum. Siyah bir nokta belirdi gözümün önünde. Ayak sesleri yaklaştıkça büyüyordu siyahlık. Ayak sesleri yanıma gelip kesildiğinde, siyah nokta büyümüş, her yanımı sarmıştı. Yine çalınmıştı beyazlarım. Buraya geleliden beri hep aynı şeyi yapıyorlardı beyaz hırsızları...

***
Bir derenin kıyısında oturuyordum. Buz gibi sular akıyordu derede. Her yanım rengarenk yaban lalesiydi. Çam ağaçları o denli görkemliydi ki, güneşi sızdırmıyorlardı dereye. Hafiften üşüyordum. Dereye uzanıp kana kana su içmek istiyor, uzanamıyordum. En küçük bir devinim yoktu bedenimde. Ölü gibiydim. Oysa yaşadığımı biliyordum...

Ellerinde testileri su satıyorlardı sokaklarda çocuklar. Su içip serinliyordu herkes. Büyük küçük, denize girmişler, birlerine su atıp eğleniyorlardı. Çocukların sevinç çığlıkları dolduruyordu her yanı. Bebekleri, anneleri koltuk altlarından tutmuş, bellerine dek suya sokuyorlardı. Herkes mutluydu suların içinde. Çığlıklar atıp çılgınca eğleniyorlardı. Ben de girmek istiyordum denize. Yürüyemiyordum. Denizin buz gibi sularına girip serinlemek istiyordum. En küçük kıpırtı yoktu ellerimde ayaklarımda. Su satan çocuklara seslenmek istiyor, seslenemiyordum. Açamıyordum ağzımı. Bedenim benim değildi sanki.

Ama yaşıyordum. Soluk alıp verebiliyordum...

Yine aynı derenin kenarındaydım. Şırıl şırıl akan sulara bakıyor, doyasıya içmek istiyordum. Dereye kadar gidebilseydim içmekle kalmayıp, başımı da sokacaktım suya. Bir kuş kondu omzuma. Minicik bir şey. Kuş, dokunsalar ağlayacakmış gibi bakıyordu yüzüme. Bu kuşu bir yerlerden tanıdığımı düşündüm; sonunda çıkardım onu nereden tanıdığımı. Bu, oğlumun besleyip büyüttüğü kuştu. Uzun zaman önceydi, özgürlüğü seçip uçup gitmişti bir gün. Yemini, suyunu ben verirdim oğlum olmadığı zamanlar. Bana bir süre üzgün üzgün baktıktan sonra uçup derenin kenarına kondu. Gagasına aldığı suyu getirip ağzıma boşaltıyordu. Aslında pek bir şey getirebildiği de yoktu. Yalnızca gagası ıslaktı. O bile, birazcık olsun serinletiyordu beni...

Bir trene binmiş gidiyorduk. Yanımda bileğimden bileğine kelepçelendiğim bir görevli oturuyordu. Karşıda çok büyük bir nehir göründü. Tren biraz gittikten sonra yavaşlayıp durdu. Herkesi aşağıya indirdiler. Biz de inmiştik. Küçük bir ağacın gölgesine doğru yürüdü yanımdaki görevli. Birlikte ağacın yanına kadar gittik. Görevli oturunca ben de zorunlu olarak oturdum. O küçük ağacın gölgesindeydi. Gölge yetmediği için ben güneşte kalmıştım. Öylesine yakıyordu ki güneş... Trenden inenler, kadınlı erkekli soyunup nehre girdiler. Dalıp dalıp çıkıyorlardı yunus sürüleri gibi. Bazıları soğuk suda üşüyüp titriyordu; bense sıcaktan bayılacak gibiydim... Biraz sonra başka bir görevli geldi yanımıza. Nehirde yıkanıp çıkmıştı. Giyindi ve bağlı olduğum görevlinin kolundan çıkardığı kelepçemin halkasını kendi koluna taktı. Yeni gelen, eski görevlinin yerine oturdu. Eski görevli soyunup nehrin soğuk sularına daldı...

Herkes yıkanıp çıktıktan sonra, makinist ıslak mayosuyla lokomotife atlayıp treni de nehre soktu. Trenin nehirde yıkanışına bakıyor, onun yerinde olmak istiyordum...

Yine biraz önceki derenin kenarındayım şimdi. Yanı başımdaki dere durmadan akıyor; suların oluşturduğu küçük köpükçükler kıyılara vurup yok oluyorlardı. Biraz ileride adam boyunda eğrelti otları vardı. Oğlumun bir zamanlar özgürlüğü seçip giden kuşu, onların üstüne konmuş bana bakıyordu. Bir sürü karınca üstüme üşüşmüş her yanımı ısırmaya başlamışlardı. Kuşa seslenmek istedim, sesim çıkmadı. Ancak, kuş anlamıştı onu çağırdığımı. Yanıma gelince karıncaları gördü. Gagasıyla birer birer topladı onları... Biraz ilerde bir azmak vardı. Derenin suları küçük bir şelale olup oraya dökülüyordu. İki timsah kavga ediyordu azmakta. Biri diğerinden çok güçlüydü. Küçük olan timsah kendisini karaya zor attı. Güçlü timsah dalıp ağzında büyük bir balıkla suyun yüzüne çıktı. Sudan çıkıp yakaladığı balığı dışarıda yedi.Balığı yiyen timsahın gözlerinde yaşlar vardı.Diğer timsah da balık yiyene bakıp ağlıyordu. Timsahlar görmesinler diye yerimi değiştirmek istedim. Kıpırdayamıyordum...

Sıcak bir yaz günüydü. Günlük güneşlik hava değişmeye başlamıştı. Batı yönü kararmış, bulutlar yıldırım hızıyla üstümüze doğru geliyordu. Boraydı bu. Çok severdim bu havayı. Biraz sonra deniz kuduracak, fırtınayla birlikte yağmur gelecekti. Kısa sürerdi bu ayların borası. Geldiği gibi giderdi. Arkasında, yere düşmüş yapraklar, saçları ıslanmış çocuklar ve insanın içini bayıltan toprak kokusu bırakırdı... Kuşlar havanın bozacağını anlamışlar, çılgınlar gibi uçuyor, bir yerlere konup, yeniden kaçışıyorlardı. Kuş sesleri kaplamıştı her yanı... Bora başladı. Denizde bir sandal demirini tarıyordu. Herkes koşuşturup bir yerlere saklanmaya çalışıyor, ben ise evden çıkıp ıslanmak istiyordum. Sanki, içimi boşaltıp, bir korkuluk gibi oturtmuşlardı beni pencerenin önüne. Hiç bir yerimi kıpırdatamıyordum...

Yine derenin kenarındaydım; kuş yanımdaydı yine. Hiç yalnız bırakmıyordu beni. Çam yapraklarının üstünde pek rahat sayılmazdım. Sırtıma iğneler gibi batıyordu yapraklar. Susuzluğumun yanında bir de bu can acısı... Ne kadar da susamıştım. Bir avuç suya neler vermezdim şimdi. Kuşun gagasıyla getirdiği su dudaklarımı bile ıslatmıyordu. Bir ara uçup gitti kuş. Biraz sonra da gagasında bir cıngıl üzümle döndü. Bana getirmişti gagasındakini, anlamıştım. Cıngılı yere bıraktı.Bir tane üzüm koparmaya çalışıyordu ki, eğrelti otlarının arasından çıkan büyük bir yılan göründü. Yılan bize doğru geliyordu. Kuş korkup kaçtı. Ben de kaçmak için davrandım. Kıpırdayamıyordum. Yılan yanıma geldiğinde çok korkmuştum. Avazım çıktığım kadar bağırmaya başladım. Bu kez sesim çıkıyordu: sesimin çıkmasına sevinerek bağırmamı sürdürdüm.

"Ne bağırıyorsun lan orospu çocuğu" dedi biraz ötemdeki pisuara çişini yapmakta olan adam. Arkasından, başka birinin lavaboya kustuğunu duydum. İşeyen adam diğerini yüreklendirmek için uğraşıyordu: "Sen daha yenisin de ondan. Zamanla alışırsın. Hepimiz senin gibi kusmuştuk ilk başlarda... Acımaya değmez bu orospu döllerine,"deyip yanıma geldi. Göz bağlarımı iyice sıktı. Kelepçemi açıp beni ayağa kaldırdı.Kelepçenin diğer halkasının takılı olduğu borudan akan suyun sesi biraz önce kenarında oturduğum derenin sesine benziyordu...
Yine çalınmıştı beyazlarım...



Hasan Öztürk (Ocak-Eylül 2013)

                               



Görüş, öneri ve eleştirilerinizi çal@kalem'e yazabilirsiniz.

Ana Sayfa