Kaçış – Onuncu Bölüm

<< Dokuzuncu Bölüm

Onuncu Bölüm

Sadık Bozoğlan’la birlikte, öğle vaktine yakın Arif Dede’lerden, kısa bir süre sonra da Sokulu köyünden ayrıldı. Yol bir miktar çamur olsa da yürümeye engel teşkil etmiyordu. Bozoğlan gerçekten işini kolaylaştırmıştı. İki gözü de dolu heybeyi taşımak, tam teçhizatla yürümekten beter olacaktı. Yorulduğu zamanlarda Bozoğlan kendisini de taşıyabilecekti. Uyku dışında, dinlenme gereksinimi duymaksızın uzun süre yürüyebilecekti şimdi. Ayrıca semerlenmiş, heybe yüklü eşeğiyle yolculuk yapan birisinin, kaçak bir asker olabileceğinden kimse kuşkulanmayacaktı. Eşeği almayı kabul etmekle doğru bir iş yaptığını düşündü. Sokulu köyünden bazılarının bunu hoş karşılamamış olması doğaldı. Ama Bozoğlan’ı kimse almayıp da yılkıya sürmek zorunda kalınsaydı daha mı iyi olacaktı? Hayvanın kurda kuşa yem olmasına göz yummak hangi vicdana sığardı? Arif Dede ve Gülsüm Nine, iyi ki onu alması için ısrar etmişlerdi.

Akşam yavaş, yavaş kendini hissettirmeğe başlamıştı. Hava giderek soğuyordu. Çevre, hâlâ kar örtüsü altında, çalılarla kaplı küçük tepeciklerden ibaret görünüyordu. Tepelerin arasındaki karla kaplı düzlükler tarlalar olmalıydı. Yakınlarda köy ya da benzeri bir yerleşim yeri gözükmüyordu. Sadığın, Bozoğlanla birlikte geceyi geçirebileceği bir yer bulması gerekiyordu. Aksi halde, böyle bir havada açıkta uyuyamayacağına göre, gece boyu yürümek zorunda kalacaktı. Ortalık iyice kararmadan bu soruna bir çare üretmeliydi. Sokulu’dan ayrıldıktan sonra, yoldan çok uzak olmayan iki köy görmüştü ama o köyler çok geride kalmıştı. Bunca yol aldıktan sonra gecelemek için geriye dönmek akıllıca bir davranış olmazdı. “Yörü sevgili dosdum Bozoğlan, Allah kerim. Garannığın basmasına daha bi saatden fazla var” diyerek adımlarını sıklaştırdı Sadık.

Yarım saat kadar daha yürümüşlerdi ki sağ tarafta, yoldan yaklaşık yüz adımlık mesafede bir bağ keliği gördü. Kalınlığı bir karıştan daha az olan ve akşamın ayazında donmağa başlamış olan karları teperek keliğin önüne ulaştılar. Kelikte hiç kar yoktu. İçerisi kupkuru toprak görünüyordu. Ateş yakmak için bir baca bile vardı. Bozoğlanla birlikte kalınabilecek kadar yer vardı. Geceyi pekâlâ burada geçirebilirlerdi. Kelik, genelde üç tarafı duvar, üstü evlerin damı gibi örtülmüş, üzüm ya da bostan mevsiminde, bağ ve bahçe bekçilerinin kalması için yapılan önü açık, tek gözden oluşan küçük bir evciktir. Sadık, karanlık basmadan böyle bir barınak bulduğu için mutlu görünüyordu. Eşeği, biraz ilerdeki çalılık alana götürdü, çalıların açılmaya yüz tutmuş tomurcuklarını yiyerek karnını doyuracağı umuduyla serbest bıraktı. Gece yatmadan önce onu da keliğe getirmeyi kurmuştu. Bir miktar kuru dal bulabilmek umuduyla çalılıkta gezinmeye başladı. Umduğundan daha çok yakacak dal olduğunu görerek sevindi. Elleriyle koparabildiklerini kopardı, koparamadıklarını bıçağıyla keserek ayırdı. Birkaç sefer yaparak onları keliğe taşıdı. Keyifli bir ateş yaktı. İliklerine kadar ısındı. Soğukta buz kesmiş ayakları ateşin karşısında gevşeyip kaşınmağa başladı. Sadık uzun süre ayaklarını tatlı, tatlı kaşıdı. Öyle ki parmak araları soyulma noktasına geldi, acı vermeğe başladı ama kaşıntı hala kesilmedi. Kelikten dışarı çıkıp, çıplak ayakla karların üzerinde bir süre gezinmek suretiyle kaşıntının önüne geçebildi.

Gecenin ilerlemiş olmasına karşın Sadık, keliğin açık tarafından Bozoğlanı rahatlıkla görebiliyordu. Karnını doyurabilsin diye, uykuya yatma kararı vermediği sürece, onu çalılıktan almak istemiyordu. Bu sürenin uzaması için ateşi sürekli besliyor, daldan dala atlayan düşüncelerin, hayallerinin sarmalında gecenin tadını çıkarıyordu. Çalılıkta kopan bir kıyametle hayal aleminden fırlayarak sıyrıldı Sadık. Hırlamalar, gürlemeler arasında Bozoğlanın yürek yakan anırması adeta karanlıkları yırttı, tam bir imdat çığlığına dönüştü.

Bozoğlana bir kurt sürüsü saldırmıştı. Beyaz karların üzerinde siluetleri açık seçik fark ediliyordu. Sayıları yarım düzüneden fazlaydı. Sadık bıçağını kaptı, çalılığa doğru koşmağa başladı. Kurtlardan üç tanesi Bozoğlanı yere yıkmağa çalışıyordu. Birisi dişlerini zavallı hayvanın boğazına geçirmiş görünüyordu. Bozoğlan hırıltılı sesler çıkararak durmaksızın çifteler savuruyor, arkasına kimseyi yanaştırmamağa çalışıyordu. Kurtlardan biri de hayvanın sırtına binmiş, boynunu üstten yakalamıştı. Üçüncüsü ise arka baldırına yapışmış görünüyordu. Bozoğlana ulaşmasına on, on beş adım kalmıştı ki gözleri ay ışığında ateş gibi parıldayan kurtlardan ikisi, hırıltılarla bembeyaz dişlerini göstererek, saldırmağa hazır bir vaziyette, Sadığın karşısına geçtiler. Sadık, elindeki bıçaktan aldığı cesaret ve güçle, kurtlardan birisine saldırmak için hamle yaptı. Öteki kurt hışımla Sadığın üzerine atladı. Sadık kurdun hamlesini, kolunda duyumsadığı bir acıyla birlikte savuşturmayı başardı. Üçüncü bir kurdun daha üzerine gelmekte olduğunu görünce onlara karşı koymağa çalışmanın bir fayda sağlamayacağını, tam tersine zararlı çıkacağını hissetti. Çareyi, temkinli bir şekilde, geri çekilmekte buldu. Kurtlar, yüzü kendilerine dönük olarak yavaş, yavaş geri çekilmekte olan Sadığa saldırmadılar. Sadık, Bozoğlanı kurtların elinden kurtaramamış olmanın acısı yüreğine oturmuş bir vaziyette keliğe döndü. Kurtlar Bozoğlanı yere yıkmışlardı. Sadık keliğin önünden sevgili yol arkadaşının son çırpınışlarını gözyaşları içinde izledi.

Karşılaştığı olay Sadığı sersemletmişti. Hâlâ olanların bir kâbus olmasını diliyordu. Bozoğlanın yardım dileyen anırmaları kulaklarında çınlamağa devam ediyordu. Suçlu olduğunu düşünüyordu. Korkaklığı Bozoğlanın hayatına mal olmuştu. Biraz cesur olabilse, bu kadar ürkek davranmasaydı zavallı havyacağızı kurtarabilirdi belki. Olayın sihirli kelimesi bu ‘Belki’ idi. Belki de her şey çok daha kötü olabilirdi. Kurtlarla boğuşmayı göze almamakla doğru yaptığını düşündü. “Keşke Bozoğlanı çalılıkta yalnız bırakmasaydım. Emme böyle olacağanı bilezdim ki. Allahın takdiri. Olacağı varmış demek” dedi içinden.

Sol dirseğinin hemen üzerinde oluşmuş, fazla derin olmayan yarayı kar suyu ile temizledi ve sardı. Ateşi, birkaç dal parçasıyla harlandırdı. Öğleden beri bir şey yemediğini hatırladı. İçi eziliyor olmasına karşın canı bir şey yemek istemiyordu. Uyuyabilmek için bir şeyler yemek gerektiğini düşündü. Gözlerinde neler olduğunu görmek için heybeyi boşaltmaya karar verdi. Heybenin bir gözünde, el tezgâhında dokunmuş, bir battaniye vardı. Diğer gözde, küçük çıkınlar halinde istiflenmiş birkaç parça bir şeyler vardı. En üsttekini çözüp açtı, içinden iki çeşit peynir ve kaysı kurusu çıktı. Diğer bir çıkında da, ıslatılıp yumuşatılmış ve katlanmış birkaç tane yufka ekmek vardı. Sadık bir yufkanın yarısını aldı, içine bir miktar peynir koydu, dürüm yaparak iştahsızca yedi. Kalan son çalıları da kor halindeki ateşe attıktan sonra uyuyabilme umuduyla battaniyeye sarılıp yere uzandı. Uzun sayılabilecek bir süre uyuyamadı.

Parlak bir mart ayı güneşinin, keliğin açık tarafından içeri dolan ışıklarıyla uyandı. Ocakta ateş tamamen sönmüştü. Kalktı, battaniyeyi katlayıp heybenin gözüne yerleştirdi. Dışarı çıktı, güneşin sıcaklığını duydu, kollarını açarak gerindi, esnedi. Ayakları onu Bozoğlanın kurtlara av olduğu yere çekti. Yavaş, yavaş oraya yürüdü. Yarım evleklik bir alanda her yana saçılmış mide ve barsak artıkları, kanlı kol, bacak, omurga ve kaburga kemikleri kalmıştı Bozoğlandan geriye. Bir de kulakları diplerinden koparılmış, yer yer kemirilmiş kafası. Manzara karşısında Sadığın gözleri bir kere daha doldu. Onu koruyamadığı için kendine lanet okudu. Manzarayı izlemeğe daha fazla gücü yoktu. Keliğe gerisin geri döndü. Oradan bir an önce uzaklaşmak istedi. Çıkardığı şeyleri tekrar heybeye yerleştirdi ve yola çıktı.

***

Sadığın tam üç gün şansı yerinde gitti. Bu üç gün boyunca güneş hep gökyüzünde parıldadı. Hava oldukça ısındı. Geceleri kalmak için bağ evi bulmakta hiç sıkıntı çekmedi. Yün battaniyesi çok işe yaramıştı. Onun sayesinde çok rahat uyuyabiliyordu. Memleket yönünde azımsanamayacak kadar bir yolu da katetmişti bu arada. Yol birkaç kez sağa, sola ayrılmıştı. Sadık içgüdüsel olarak üzerinde bulunduğu yolu seçmişti. Ama nerede olduğunu bilmiyor, doğru yolda olduğunu sezgileriyle hissediyordu. Batı yönünde yürümesi gerektiğinin farkındaydı sadece. Birisiyle karşılaşsa ona ilk soracağı soru, bulunduğu yerin neresi olduğu ve üzerinde yürüdüğü yolun onu nereye götüreceği, olacaktı.

Güneş batmış, kuzeydoğudan esen soğuk ve şiddetini giderek artıran bir rüzgâr, birkaç gündür devam eden ılık havayı silip süpürmüştü. Sert rüzgârla birlikte kara bulutlar, parça, parça kuzeydeki tepelerden sökün etmeğe başlamıştı. Karanlık basmadan, Sadık geceleyeceği bağ evini belirledi. Yoldan yüz arşın kadar açıktaki bu keliğin önüne de duvar örülmüş, yalnızca kapı yeri açık bırakılmıştı. Yani önceki keliklerden daha da korunaklı görünüyordu. Kelik bir üzüm bağının duvarları içindeydi. Sadık yazdan kalma kesilmiş çubuklardan derleyebildikleriyle ateş yaktı. Azık çıkınını açtı, Gülsüm ninelerin koyduğu kuru soğanlardan birini daha kesip peynirle birlikte yarım yufkanın içine dürerek karnını doyurdu. Kalanları heybeye yerleştirmeden kontrol etti. En çok iki günlük yiyeceği kalmıştı. “Sonasında Allah kerim” diye geçirdi kafasından. Ateşin karşısında, en çoğu da Asiye üzerine olan hayallerine dalıp gerçek dünyadan uzaklaştı.

Sabahın ilk ışıklarıyla kalkıp kelikten dışarı çıktı. Ortalık beyaza kesmişti. Şu an yağmıyor olsa da, yerlerde bir karış kar vardı. Hava çok soğuk görünüyordu. Kış tam anlamıyla geri dönmüştü. Rüzgâr kuvvetli olmasa da sert esiyordu. Karın altında kaybolmuş yolu bulmak kolay olmayacaktı. Bütün olumsuzluklara karşın Sadığın yola devam etmesi gerekti. Keliğe döndü, olabildiğince sıkı giyindi. Heybedeki çıkınlardan birinde, Gülsüm Nine’nin koyduğu nakışlı yün çorap vardı. Ayağına onları geçirdi. Çarıklarını sıkıca bağladı, heybesini omuzlayıp yola koyuldu.

Bir saate yakın yürüdü. Kar yeniden başlamıştı atıştırmağa. Bulutların durumuna bakılırsa artacak gibi görünüyordu. Yerdeki karın kalınlığı beş, on santim daha artarsa yürümek çok zorlaşacaktı. Bu durum ortaya çıkmadan olabildiğince yol almalıydı. Adımlarını hızlandırdı. Bir süre daha yürüdü, sonra durdu, üzerindeki karları sıyırdığı bir taşa oturdu. Çevreyi dikkatli bir şekilde incelemeğe koyuldu. İlk anda hiçbir canlı belirti göremedi. Sağ ilerideki bir tepeciğin arkasında, baca dumanlarına benzeyen, dumanı fark etti. Umutla o yana doğru yürüdü. Tepeciğin yan tarafına dolandığında dumanların bacalardan yükseldiğine kuşkusu kalmadı. Biraz daha yürüdü, artık köpek havlamalarını da duyabiliyordu. Dumanların çıktığı, köpeklerin havladığı tarafa yürümeğe devam etti. Bir süre sonra karşısında, damları karın altında kaybolmuş, var olduklarını sadece bacalardan yükselen dumanların ortaya koyduğu çok sayıda haneye sahip bir köy vardı.

Yaklaşık öyle saatlerinde, iki yanı bahçe duvarları ile çevrilmiş bir yoldan köye varmıştı Sadık. Karşısına çıkan ilk evin, üzerinde demir tokmağı bulunan, çift kanatlı avlu kapısını çaldı. Anında, bir köpek havlayarak karşılık verdi. Ardından da çatal kapı ağır, ağır açıldı. On yaşlarında bir oğlan çocuğu açmıştı kapıyı. Sadığı şöyle bir süzdükten sonra;

– “Buyur abi, kimi arıyon?” diye sordu.

– Ben kimseyi aramıyom. Garda yolumu yitirdim. Galacak bi yer soracağadım.

Çocuk kapıyı yarı açık bırakarak içeriye koştu. Sadığın, annesi olduğunu düşündüğü bir kadınla tekrar döndü.

– “İşde bu ana, yolunu yitirmiş, kalacak bi yer arıyo.” diye çocuk, Sadığın söylediklerini tekrarladı kadına. Kırk yaşlarında görünen, esmer, kara gözlü, el dokuması şalvarının paçalarını, diz kapaklarına kadar, kınalı yün çoraplarının içine sokmuş kadın;

– Hoş geldin gardaşım. Evde erkeğemiz yok. Seni misafir edemem. Oğlan seni hases Mısdafıya gotürsün. O seni misafir evine yerleşdirir.

Sonra da çocuğa dönerek;

– Iramazan, çocuğum, üsdüne bi şey al, abiyi Mısdafa emmine götür. Benim gönderdiğimi söyle. Misafirin icabına baksın. Hadi yavrum, anan gurban olsun. Adamcağaz soğokda daha fazla bekleyip üşümesin.

Ramazan koşarak avluyu geçip eve girdi. Az sonra da sırtına bir işlik geçirmiş olarak, Sadığın yanındaydı. Bir kişinin yürüyebileceği genişlikte, karda açılmış izi takip ederek bir süre yürüdüler. Ramazan, sol taraftaki bir kapının önünde durdu. Kapı tokmağını birkaç kez vurduktan sonra,

– “Mıstafemmi, gapıyı aç, ben Fadilinin oğlu Iramazan. Misafir getirdim.” diye, çevredeki evlerden de kolayca duyulacak tarzda, tiz perdeden bağırdı.

İçerden;

– “Bağarma lan, ortalığı ayağa galdırdın hergele. Garşında sağar mı var? Geliyom işte.”

Hases daha cümlesini tamamlamadan kapıyı açmıştı bile.

Hases Mustafa Ağa’nın Sadığı yerleştirdiği köy odası, Sadığın beklediğinden çok daha düzgün görünüyordu. Yerler halı kaplıydı. Üç yanındaki divanların üzerine, arkasına halı yastıklar sıralanmış, yün yataklar konulmuştu. Odanın bir köşesinde, görüntüyü bozan, üstü kilimle örtülmüş bir yığıntı vardı. Sadık kilimi kaldırıp baktı. İki adet yatak, yanında beş adet yorgan ve kılıflarının kenarlarına oya geçirilmiş, beş adet yastık istif edilmişti. Odadaki eşya beş kişinin kalabileceği tarzda ayarlanmıştı demek. Kapının hemen yakınında taş kemerli bir ocak ve baca vardı. Sadık heybesini ocağın yanına, kendisini de yumuşacık divanın üzerine bıraktı, odayı ilgiyle izlemeyi sürdürdü. Duvarlarda Hz.Ali’nin, elinde ucu çatallı Zülfikar* olan çerçeveli bir resmi, iki yanında imam Hasan ve İmam Hüseyin’in bir boy daha küçük resimleri asılıydı. Öteki duvarda ise on iki imamdan geriye kalanların çerçeveli resimleri vardı. Bir başka çerçevenin içinde de, hat sanatının büyük ustalarından olan Muallim Mehmet İzzet Efendi’nin elinden çıktığı, sağ alt köşede yer alan imzadan anlaşılan, besmele yazısının altında – Ya Allah, Ya Muhammet, Ya Ali- yazısı okunuyordu. Sadık, köyün bir Alevi köyü olduğunu anlamakta gecikmedi. İçi sevinçle doldu. Kafasından, köyün insanlarını tanıma arzusu geçti. Eğer bu köyde bir süre kalmak zorunda olursa bunu gerçekleştirebileceğini düşündü.

Hases Mustafa Ağa’nın tezek ve birkaç parça odunla içeri girişi Sadığı düşüncelerinden ayırdı, yerinden fırlayarak;

– Sen heç zahmet etme Mısdafa ağa, yakacak bi şeyler oldukdan sonra ataşı ben yakarım. Ellerine, ayaklarına sağlık. Gerisini bana bırak, ben hepisini hallederim.

– Asıl sen zahmet etme yiğenim. Bu benim vazifem. Koylü bunun için bana hak ödüyo. Sen hemi misafirsin, hemide şindi yorgunsundur. Uzan, diğnen. Ben birazdan ocağıda dutuşdururum, oda hamam gibi olur.

– Mustafa Ağa, bu koyün adı ne?

– Demirciler.

– Bayağa böyük bi koy gibi geldi bana. Gaç hane var koyünüz?

– İki yüzün üsdünde. Her yıl bir iki hane çoğalıyo, azalıyo.

– Duvardaki iresimlere bakılırsa bura bi Alevi koyüne benziyo, değel mi?

– On beş hane gadar Yezit de var. Emme çok eyilerdir. Onnarınan heç bi meselemiz olmaz. Zaten koyde genç nufus galmadı. Kadınnarınan yaşlılar bi de takavütler var. Onnar da bek gavga etmezler. Yezitlerin, afedersin senin kim olduğunu bilmeden Yezit deyip duruyom, yani sünni demek isdedim, erkekleri olsun, gadınnarı olsun gışın Cem’lerimize bile gelirler.

– Endişelenme Mısdafa ağam ben de aleviyim, bizim oralarda da gendi aramızda sünni lafını bek gullanmak, biz de hep Yezit derik.

– Vay gözünün yağanı yediğim canım evladım. Gonuşmalarından, tavırlarından az çok sezmişidim alevi olduğunu. Çok sevindim. Neyise, ne ağnadıyodum? Geçen seniye gadar on ayileden fazla Ermeni de varıdı koyde. Bi gun cendermeler geldi, hepisini toplayıp koyden sürdü. Halbuki zararsız insannarıdı. Beraber yaşayıp gediyoduk. Evleri bomboş galdı. Böyle giderse, bakılmıya, bakılmıya yıkılıp veran olup gidecek. Bu arada sana eyi bi haberim de var. Yarın ağşam Abdal Mısa cemimiz var. Muhakgak gel. Bi bak bakıyım, sizin cemlere benziyo mu? Geçen hafda da Musahip cemimiz varıdı. İki çift takavit gazi koylü müsahip oldu. Birer goç kesdiler. Koylü gurban pilavına doydu. Keşke sana da nasip olsaydı.

Mustafa Ağa konuşurken boş durmamış, ocağı yakmıştı. Tutuşturucu olarak tezeklerin altına yerleştirdiği kuru kekik çalısının yanarken çıkardığı çıtırtılar odayı sarmıştı. Yükselen alevlerin sıcağı Sadığa kadar ulaşıyordu. Kısa bir süre sonra, Mustafa Ağa’nın dediği gibi, oda hamam gibi oldu. Sadığın soğuktan kasılmış vücudu yumuşadı, gevşedi. Odada Mustafa Ağa olmasa sedire uzanıverecekti.

Sadık, köy odasının iki kanatlı, tek penceresinden dışarı baktı, hafiften kar yağmağa devam ediyordu. Köyün evleri güneye bakan bir tepenin yamaçlarına kurulmuş görünüyordu. Sağ tarafta, karla örtülü olsa da, düz ve geniş bir arazinin varlığı Sadığın dikkatinden kaçmadı. Böyle düzgün bir araziye sahip bir köyün durumu çok kötü olamazdı. Bu düzlük arazide çıplak gövdeleri yağan kardan zar, zor seçilebilen top, top söğüt ve kavak ağaçları fark ediliyordu. Sadık kendi köyünü anımsadı. ‘Düzlük’ denilebilecek tek bir tarlaları bile yoktu. Bundan da öte her yıl taşını ayıklayıp sınırlarına yığdıkları bu tarlalar, toprağı alıp götüren bir sağanak yağmurun sonunda, buğday yerine sanki taş üretiyor gibi, gene taşla dolardı. Hepsi bayırda olan bu taşlı tarlalarda saban sürmek de, ekini biçmek de çok zahmetli olurdu. “Keşkelerim böyle bu koyde doğmuş olsaydım” diye geçirdi içinden.

Ocaktaki ateş çoktan harlanmış, ortalık iyice ısınmıştı. Sadık hayalleriyle baş başayken Hases Muftafa’nın, “Bi, iki saate galmaz ben gine gelirim. Hadi şindi Allah irahatlık versin” dediğini ve kapıyı çekip çıktığını fark etmemişti bile. Birkaç kez esnedi, sedirin üzerine çektiği bir halı yastığa başını koyup uzandı. Gözlerini kapamasıyla birlikte derin bir uykuya teslim oldu.

Sadık erkenden uyandı. Hemen pencereye seğirtti. Alabildiğine uzanan beyaz örtü biraz daha kalınlaşmıştı. Kar akşamki gibi hafiften yağmağa devam ediyordu. İki kanatlı pencerenin bir kanadını açtı. Buz gibi bir hava saldırısıyla karşılaştı. Düne göre hava biraz daha soğumuştu. Pencereyi aceleyle kapattı. Sırtına, Gülsüm Nine’nin heybesine koyduğu kazağı geçirerek avlunun bir köşesinde bulunan kenefe yollandı. Kenefte, Mustafa’nın her zaman dolu olarak bıraktığı ıbrık buz tutmuştu. Neyse ki ayakyolu ihtiyacı o an yoktu. Odaya dönünce ilk işi ocağı yakmak oldu. Mustafa Ağa akşamdan yeterli tezek ve tutuşturucu hazırlamıştı. Biraz ısındıktan sonra kapının yanındaki ıbrıkla leğende elini, yüzünü yıkadı. Ocağın yan tarafında duvara çakılmış bir demir çubuğa asılı havlu ile kurulandı. Ocakta yanan tezeğin ateşi odayı ısıtmağa başlamıştı. Sadık sedire oturarak duvarlardaki resimleri biraz daha ayrıntılı olarak incelemeğe daldı.

Mustafa Ağa elinde, üzeri bir bezle kapatılmış bir tepsi ile içeri girdiğinde hayallerinden sıyrılmağa çalıştı Sadık. Mustafa Ağa keyifle gülümseyerek,

– Zabahı şerifler hayırlar ola Sadık. İşallah irahat uyumuşundur. Bu gadar soğuk olmasa bizim buranın uykusuna doyum olmaz, emme soğuklarımızın da hatırı sayılır doğrusu. Kayfeltini getirdim. Çorba soğumasın deyi üzerini örtdüydüm, fazla soğumamışdır herhal. Haydi, eyice soğutmadan iç. Gursağın ısınsın yiğenim.

– Sana bek çok zahmet verdim be Mısdafa ağam. Hakgını nasıl öderim bilmiyon. Ellerine, ayaklarına sağlık.

– Dün de söyledim sana. Bu benim gorevim. Başgası da olsa aynısını yaparım. Ayrıca sen bizim canımızdan, ganımızdansın.

– Sana bi şey deyim mi? Tam altı yıldır evden uzakdayım. Bu süre içinde garşılaşdığım bütün insanlardan çok eyilik gordüm. Sence bu benim şansımdan mı, yoğsa bütün insannar böyle mi? Eğer tüm insannar bu gadar eyiyse bu harpler, basgınnar, gatliamlar, eşgıyalar, sürgunner, insannarı yerinden yurdundan etmeler niye? Bunarı kim yapıyo sence Mısdafa ağam? Ben bunarı düşünüp duruyom. Emme bi türlü ağnıyamıyom. Yollarda öyle şeyler gordüm ki olannar garşısında ganımın donduğu anlar oldu, ne garar vereceğemi bilemediğim çok durumlarla garşılaşdım.

– “Sen şindi dakma kafana bunnarı. Dışarısını gorüyon. Bi yere gıpırdanacak gibi değel. Ye, iç keyfine bak. Yokarıda koyün gayfesi var. Çok sıkılırsan oruya get diyeceğem emme bu havada gayfeye giden de bek bulunmaz. Sen gine en eyisi ocağı odlayarak odanı ısıcak dut, diğnen bence. Akşama gurulacak Abdal Mısa ceminin hazırlıkları için benim getmem gerek. Öyle olmasaydı oturup seniğnen sohbet ederdim. Kimbilir ağnadacak ne çok olay geçmişdir başından. Neyise, sağlıcakla gal. Ağşam Ceme geleceğeni dedemize söyledim. “Başımızın üsdünde yeri var. Buyursun gelsin” dedi. Ben sana arada bir uğrarım.” diyerek kapıdan çıkıp kayboldu.

***

Köçekkömü köyünde hayat kör topal sürüp gidiyordu. Sadığın ailesi ve Asiye dışında bütün köylü, Sadığın birgün geri dönebileceği umudunu çoktan kafalarından silmişlerdi. Köylü için bu sıradan bir durumdu. Ama Adile Kadın için asla sıradan değildi. Ne kadar zaman geçmiş olursa olsun ve daha ne kadar geçecek olursa olsun oğlunun birgün döneceğinden kuşku duymamış ve duymayacaktı. Komşuların, askerlikten, Sadık’tan söz açıldıkça üzgün tavırları, teselli sözleriyle iç çekmeleri Adile Kadını zerre kadar etkilemiyordu. Askere Sadık’la aynı gün giden Sarı Fatma’nın Cemal’in şehadet haberi geldiğinde bile Adile umutsuzluğa kapılmamıştı.

Sadığın bir gün Yozgat yolundan, elinde bavulu ile salınarak ve gülümseyerek, Haydar Emmi’nin evin arkasından köye gireceğine ve gelip anasının karşında dikileceğine olan inancı hiç azalmamıştı.

Sadığın döneceğine kesin gözüyle bakan bir diğer kişi Asiye’ydi. Nişanlısının ölmüş olabileceği düşüncesi hiçbir zaman ne kalbinde, ne de kafasında yer bulabilmişti. Asiye, anasının arada bir uyarılarına hedef oluyordu. En son iki gün önce, Şehri’yi ziyarete gelen, yukarı mahalleden Kavruk Döndü, Asiye’ye komşu köyden bir talip çıktığını haber vermişti. Döndü gittikten sonra Asiye’yeyle anası arasında konu bir kez daha açıldı. Şehri;

– Canım gızım, boş bi hayalın peşinde yıllar geçip gediyo. Sadık dönecek olsa bi yerlerden muhakgak bi haber çıkardı. Emme gorüyon, nerdeyse yedi yıl oluyo, hayatda olduğunu gosderen heç bi belirti, heç bi iz yok. Boş hayallar peşinde inat etmen beni üzüyo. Gaç dene isdiyenin çıkdı. Bunarın arasında benim de münasıp bulduklarım oldu. Sen hepisini geri çeviriyon. Bu daha neriye gadar böyle sürecek canım yavrım? Gel şu inadından vaz geç. Şu Sadığı unut artık. Ondan sana bi fayda yok, ağna bunu.

– Anacığım ben seni ağnıyom da sen beni ağnamıyon. Sadık ölmedi diyom sana. Ölseydi muhakgak içime doğardı, galbime doğardı, hissederdim. Goreceksin bi gun çıkıp gelecek. Hemi de ben halımdan şikayetçi değelimki. Gavrık döndü gine bana yeni bi talip buldu, değel mi? Hadi çekinme doğruyu söyle. Bu sefer kimi bulmuş? Eyice bilmen gereken bi şey var; başga biriyinen evlenmek heç aklımdan geçmiyo, bunu içim gotürmüyo. Ben kimselere yar olamam, artık bunu aklına sok n’olur.

– Pekey gızım. Bu damda beraber ehdiyarlıyak. Sen bana, ben sana birbirimize bakar otururuk. Senin isdediğin bu. Bakalım neriye gadar?

– Canım anam benim. Beni düşündüğün için bunnarı söylediğini biliyom. Emme n’olur bu meseleyi bana bırak, bana guven. Allah Guran çarpsın ki böyle daha eyiyim ben. Düşün ki beni birisiyle evlendirdin. Sadık bi gun çıkıp gelirse ben onun yüzüne, anasının, babasının hatda bütün koylünün yüzüne nasıl bakarım? Evden dışarı nasıl çıkarım heç düşündün mü?

– Düşündüm helbet, düşünmez olur muyum? Emme bi umut goremiyom. Senin yaşın geçiyo. Gül gibi soluk gediyon gozümün önünde. Bi ana olarak buna gatlanamıyom gözel gızım.

– Gine aynı şeyleri söylüyon be ana. Ben durumumdan, halımdan şikâyet etmiyom ki. Soğna başgalarının ne dediği umurumda bile değel. Ben ne yapdığımı eyi biliyom. Beni seviyosan bi daha bu gonuları açma, ayağanı öpüyüm ana.

İkisi de bir müddet konuşmadılar. Sessizce işlerini yapmayı sürdürdüler. Böylece konu bir kere daha kapanmış oldu.

Köyden, Sadık’lardan sonra askere çağırılan altı gençten sadece ikisi geri dönmüştü. Topal Zeynebin Ali ile Kara Hayriye’nin Yunus. Ali topçu birliğindeydi. Çanakkale’de aldığı bir şarapnel yarası sonucu üç aya yakın süren tedavisinin ardından yaraları iyileştirilmiş, ancak iki kulağı birden sağır olmuştu. Askerlik yapamaz raporu ile çürüğe çıkartılmış, evine gönderilmişti. Bir hafta süren yolculuğun ardından köye dönmüş, ailesine kavuşmuştu. O günden beri köyde Sağar Ali olarak ünleniyordu. Köyde, yediden yetmişe herkesin sevip saydığı Yonus’a gelince, Enver Paşa’nın komutasında Doğu Anadolu üzerinden Rusya’ya saldırmak üzere harekete geçen 2. Ordu birliklerinde görev almıştı. Cepheye gitmek üzere yürüyüş sırasında, Sarıkamış’ta fırtınaya yakalanmışlar, üç gün üç gece aç, susuz, barınaksız, sıfırın altında otuz, otuzbeş derece soğukla boğuşmuşlar, on binlerce arkadaşı donarak şehit olmuştu. Askerlerin kendi başının çaresine bakma derdine düştüğü bir ortamda Yunus, donarak ölmek üzereyken bir şekilde kurtarılmış, Sahra Hastanesi’nde donmuş olan, zamanında müdahale edilemediğinden şişip morarmış ve kangrene çevirmiş olan sol bacağı, diz kapağının altından kesilmişti. Bir süre hastanede kaldıktan sonra o da çürük raporuyla taburcu edilmiş, memleketine yollanmıştı.

Kulakları tümden kapanmış olan Ali’nin ve bir bacağını kaybetmiş olan Yunus’un eve dönüşü, başta aileleri olmak üzere, nerdeyse bütün köylüyü sevindirmişti. Köyde, isminin başına topal lakabı gelen beşinci şahıs oldu Yonus. Kulakları işitmese de, bir bacağı olmasa da Ali’nin ve Yunus’un ailesi ve yakınları onların durumundan şikâyetçi değillerdi. Yunus’larla giden diğer dört gençten üçünün, ailelerini perişan eden, şehadet haberi peş peşe gelmişti. Dördüncü asker olan Fadili’nin oğlu İsmail’den ise, ölü mü, yoksa sağ mı olduğuna ilişkin, o güne kadar hiçbir haber alınamamıştı.

Kendisinden, senelerdir haber alınamayan bir başka asker de Sadık’tı. Adile ve Asiye’yi ayakta tutan, onun bir gün döneceğine inanmalarını sağlayan olgu sanırım Sadığa ilişkin şehit haberinin gelmemiş olmasıydı. Gerçi öyle bir haber gelmiş olsa da buna inanmayacakları belliydi. Çünkü ne Adile Kadın, ne de Asiye Sadığın ölmüş olabileceği hissini taşıyorlardı, onlara göre Sadık bir yerlerde hâlâ yaşıyordu.

Topal Hüseyin’in ikinci oğlu Mehmet de büyümüş, her işinde babasının ve ailenin önemli bir dayanağı olmuştu. Askerliğine iki yılı vardı var olmasına da Osmanlının ne zaman, ne yapacağı da hiç belli olmuyordu ki. O yüzden zaman zaman endişelendikleri olmuyor değildi. Çanakkale Savaşında bazı gençlerin on beş yaşında askere alındığı ve cepheye sürüldüğü söyleniyordu. Gerçi Mehmet henüz on dördüne yeni basmıstı. Pek çok aile askerlik yüzünden çocuklarını kütüğe geçirtmeyi istemiyordu. Fakat her yer muhbir kaynıyordu. Şikâyet üzerine, veya herhangi bir şekilde, kütüğe kaydedilmemiş bir erkek çocuk yakaladılar mı ailenin altından kalkamayacağı ağır para cezalarına çarptırıyorlardı. Para cezasını ödeyemeyenler de aylarca hapsi boyluyoırdu. Kız çocukların kaydolup olmaması önemsenmiyordu.

Çakır Adile ve Topal Hüseyin kızları Nazife’yi, on dört yaşını doldurur doldurmaz evlendirmişlerdi. Şimdilerde bir torun bekliyorlardı. Adile Ana içten içe torununun kız olmasını diliyordu. Erkek çocukların askerlik konusu herkes gibi onu da derinden etkiliyordu. Damatları, gözlerindeki ileri derecede görme kaybından dolayı iki ay askerlik yaptıktan sonra terhis edilmiş kendi köylülerinden birisiydi. Saygıda, hürmette kusur etmeyen damatlarından hoşnuttular. Adile, kızına, mutlu olması için kocasıyla ve kocasının ailesiyle iyi geçinmesi gerektiğini her zaman hatırlatıyor, ayrıca elinden gelen her türlü desteği, yardımı da esirgemiyordu.

***

Sadık, Demirciler köyünden ayrılıp yeniden yola koyulduğunda, bu köyde geçirdiği birbirinden güzel sekiz günün ve köyde tanıma şerefine eriştiği, güzel insanlarının anıları çoktan yerleşmişti belleğine. Demirci köyünün ileri gelenleri, buralarda kışın hala bitmediğini, yeniden soğuk ve yağışlı günlerin geleceğini, bu yüzden bir on, on beş gün daha köyde kalmasının doğru olacağını ısrarla Sadığa önermiş olsalar da Sadığı kararından caydıramamışlardı. Belki faydası olur diye gideceği yola ilişkin bilgiler ve tarifler verdiler. Sıkıntıya, dara düşerse, yol üstündeki sığınabileceği, özellikle Alevi köylerin isimlerini verip, konumlarını tarif ettiler. Canı gönülden “Yolun açık olsun” dileğinde bulunarak vedalaştılar.

Aslında Demirci köyünü ve yüce gönüllü insanlarını çok sevmişti Sadık. Gitmek zorunda olmasa yaşamının geri kalan kısmını burada, bu insanlarla geçirmek isterdi. Ama yolcu yolunda gerekti. Bir yerde ne kadar fazla kalırsa oradan ayrılması, kopması o derece zor oluyordu. Çok darda kalırsa burada olduğu gibi yine bir köye sığınırdı. Başta Hases Mustafa Ağa olmak üzere uğurlamağa gelen, yol azığı getiren bir yığın insanla kucaklaşıp vedalaşırken aralarında duygulanıp, ıslanan gözlerini mintanının kolu ile silenler bile olmuştu. Heybesini sırtına vurup erimeğe yüz tutmuş, bastıkça ayaklarının altında yanlara fırlayan sulu karlara batarak, bu insanlardan ve köyden üzgün ve biraz endişeli ayrılmıştı.

Arada bir bulutların arasından yüzünü gösteren güneş, vaktin öğlen olduğunu işaret ediyordu. Köyden çıktığından beri Sadık ıslak karda yürümüştü. Yürümekte hayli zorlanmış, bu yüzden oldukça yorulmuştu. Çarıkların içinde çorapları zırıl, zırıl ıslanmıştı. İlk anlarda, diz kapağının altından itibaren ıslanmış olan ayakları çok üşümüş, ama bir süre sonra uyuşup hiçbir şeyi hissetmez olmuştu. Şimdi ise dehşet kaşınıyordu. Bir kayanın üzerine oturdu. Çarıklarını çözüp çıkardı. Çoraplarını çıkardı. Uzun bir süre tatlı, tatlı kaşındı. Kaşımaktan ayakları yara olmak üzereyken, dayanması çok zor olsa da, dişini sıkıp kaşımamağa karar verdi ve bu yönde iradesini kullandı.

Güneş yüzünü gösterdiğinde hava çabucak ısınıyordu. Bir ara epeyce bir süre bulutlar güneşe sataşmadı. Bu, Sadığın ayaklarının ısınarak kaşınmasının giderek yok olmasını sağladı. Bu arada çoraplarını iyice sıkıp, çarıklarıyla beraber kayanın üzerinde, güneşe karşı kurumaya bıraktı. Kendisi de, karnı aç olmasına karşın, yorgunluktan boylu boyunca uzandığı kayanın üzerinde, yumuşacık ilkbahar güneşinin okşayan kollarında, uyuya kaldı.

Şans Sadığın yüzüne gülüyordu. Uyandığında bulutlar dağılmış, pırıl pırıl bir bahar havası ortalığı sarmıştı. Eriyen karlarla oluşan küçük dereciklerden kristal görünümlü, tertemiz sular çağlıyor, mavi gökyüzünden güneş ışıklarıyla birlikte, tüm canlı ruhlara büyük bir neşe ve huzur yağıyordu. Acıktığını duyumsadı. Heybesinin gözünden bir çıkın çıkartıp çözerek açtı. Çıkından, birer yufkaya sarılmış süzme yoğurt ve bal çıktı. Sadığın en sevdiği yiyecek. Balı yoğurtla karıştırıp yemek onun için dünyanın en lezzetli yemeğiydi. Hepsini bir seferde büyük bir keyifle ve iştahla yedi. Kayanın dibinden akan dereciğin buz gibi suyundan kana, kana içti. Az da olsa kurumuş olan çoraplarını ve çarıkların giydi, heybesini omuzladı, yeniden kendini yola vurdu.

Yol, yürümek için oldukça elverişsiz haldeydi. Eriyen kar suları toprağı çamur haline dönüştürmüştü. Kısa süre sonra çarıkları da, çorapları da çamurlara bulanıp tekrar ıslandı. Sadığın bunu dert edecek zamanı da, durumu da yoktu. Konaklamak için, akşam olmadan, Mustafa Ağa’nın tarifine göre yol üzerindeki olması gereken, Sarılar köyüne ulaşmayı kurmuştu kafasında. Mola yerinde, hesapta olmayan bir uykuya yenik düşmek suretiyle, gereğinden fazla zaman kaybetmişti. Bunu da ancak durmaksızın, olanca hızıyla yürüyerek telafi edebilirdi. Neyse ki sulu çamurda yürümek bataklıkta yürümek gibi zor olmuyordu. Kağnı yolu olduğu anlaşılan yolun, yer yer taşlık, çamursuz ve sert bir zemine dönüştüğü konumlar oluyordu. Yolun böyle bölümlerinde yürümek çok daha kolaylaşıyordu. Hatta doğaya, canlı cansız bütün varlıklara gülümseyen, bedenleri ve ruhları ısıtan bu mart güneşinin kucağında böyle bir yolun yolcusu olmak Sadığa tanımlayamadığı bir coşku, bir keyif, bir haz bile veriyordu.

Güneş, ufka yığılmış bulutları yararak yavaş yavaş tepelerin arkasında kaybolurken Sadık hala Sarılar Köyünden herhangi bir ize, bir işarete rastlamamıştı. Karanlık basmadan köye ulaşması, geceyi geçirebileceği bir dam altı bulması gerekiyordu. Güneş üzerinden çekilir çekilmez, insanın içine işleyen, bir soğukla yüz yüze kalmıştı. Dizlerinden aşağısı ıslak, çamur içindeydi. Köyü bulsa bile bu çamurla kimsenin kapısını çalamazdı. Henüz ortalık kararmadan bir derenin kenarında durdu, çarıklarını, çoraplarını ve şalvarını çıkardı. Çamurları yıkadı. Şalvarının yıkadığı kısmının ve çoraplarının suyunu iyice sıktı. Şalvarı, paçaları önden aşağı sarkar durumda boynuna astı, çorapları omzuna serdi, çarıkları da eline alarak yalın ayak ve içdonuyla yürümeye karar verdi. Çoraplarının ve şalvarının tekrar çamura bulanmasını istemiyordu. Köyün yakınına kadar böyle yürüyecekti. Köye girmeden önce, bir köşede oturup giyinecekti. Biraz hızlı yürürse vücudunun ısınacağını, soğuğun etkisini fazla hissetmeyeceğini düşündü.

O kadar hızlı yürüyorduki akşamın ayazına karşın ter içinde kalmıştı. Ortalık iyice kararmıştı, ama hala görünürlerde ne bir köy ne de başını sokabileceği bir dam vardı. Mustafa Ağa’nın tarifine göre Sarılar bu yakınlarda bir yerde olmalıydı. Ama civarda ne bir baca dumanı, ne bir ışık, ne bir köpek havlaması yani bir canlının varlığını gösterecek hiçbir işaret vardı. Sadık bir an için yanlış bir yolda olup olmadığını sorguladı. Bu da olanaksızdı. Yol hiç bölünmemişti ki. Tek bir yol vardı, o da üzerinde bulunduğu yol. Bir an durdu, güneşin battığı ufuktan yayılan son ışık kırıntılarının desteğine sığınarak, gözlerini dört açıp çevreyi dikkatlice taradı. Civarda bir canlının olabileceğine ilişkin hiçbir belirti yoktu. İçi daraldı. Yürümeğe devam etmekten başka bir seçeneği yoktu. O da öyle yaptı.

Gecenin tam ortasındaydı ve artık yürüyemeyeceğini, uygun bir yer belirleyip dinlenmesi hatta uyuması gerektiğini düşündü. Bir süreden beri yerlerdeki su birikintileri ve çamurlar buz tutmuştu. Mavi gökyüzünde parıldayan yıldızların arasındaki en büyük ışık olan yarım ayın yaydığı aydınlık Sadığın çevresini görebilmesine yetiyordu. Ama çevrede bozkır ve karla kaplı, sadece sınırları belli olan tarlalardan başka bir şey görünmüyordu. Yol bir kayalık araziden geçiyordu ki Sadık kayaların arasında bulabileceği uygun bir yerde sabahlamaya karar verdi. Kayalıklarda bir süre dolaştıktan sonra uygun olduğunu düşündüğü yeri buldu. İki kayanın arasına girip, sırtını da bir kayaya yaslayacak biçimde, oraya çöktü. Ne kadar çok yorulmuş olduğunu oturduğu zaman fark etti. Öylenden bu yana bir lokma bir şey yememişti. Heybesinden bir çıkın çıkartıp karnını doyurdu. Ateş yakmak için kalkıp yakacak bir şeyler aradı. İşe yarar pek fazla bir şey bulamadı. Topladığı çalı, çırpı ile yaktığı ateş pek uzun ömürlü olmadı. Ama, battaniyesine sarınmış olan Sadığın rahatlayıp, uykuya dalmasına yetti.

Ortalık aydınlanırken uyandığında pantolonun ıslak paçaları, çorapları kazık gibi donmuştu. Kendisi de donmak üzereyken uyanmıştı. Üzerinde battaniyesi yoktu. Buna bir anlam veremedi. Eğer birisi gelip almadıysa battaniyeyi bir ayının almış olabileceği geçti aklından. İnanılacak gibi değildi ama durum buydu, battaniye sırra kadem basmıstı. Bulunduğu yerde öylece durmanın doğru olmayacağını, kalkıp yürümesi gerektiğini düşündü. Birer kazığa dönmüş bacaklarla ayağa kalkabilmesi hiç de kolay olmadı. O şekilde yürümek daha da büyük bir sorun gibi görünüyordu. Ayaklarını hissetmediğini fark etti. Sürüklenerek birkaç metre aşağı kaydı. Gecenin eksi değerlere düşen soğuğu, bütün vücudunun donmasına neden olmuştu adeta. Beyniyle vücuduna kumanda edemiyordu. Biraz zorlayınca düşüp, bayır aşağı metrelerce, hiç acı duymadan yuvarlandı. İncecik bir buz tabakasının altından, sabahın ilk ışıklarıyla billur gibi akan küçük bir dereciğin yanında durabildi.

Köy yaşamında insanlar yaşamlarını kolaylaştıracak birçok pratik bilgiye sahiptirler. Bunlardan birisi de donmakta olan bir insanı ateşten uzak tutmak ve tam aksine onu buz gibi bir suya sokmak gerektiği idi. Bu durumdaki birisinin tek kurtuluşunun ‘bu işlem’ olduğunu Sadık da biliyordu. Yuvarlanarak buzlu suyun içine attı kendini. Bir süre suyun soğukluğunu hissetmedi. Beş on dakika kadar kaldığı suyu hissettiğinde ayaklarına, bacaklarına hükmedebildiğini fark etti. Oldukça zorlansa da sudan çıkmayı başardı. Kenardaki bir taşın üzerine oturdu. Üzerindekileri çıkartıp sıkabildiği kadar sıkıp sularını akıttı. Bu arada güneş doğmuş, güzel bir ilkbahar gününün müjdesini veriyordu adeta. Sadık sıktığı giyeceklerini taşların üzerine serdi. Sonra da kalkıp, ısınmak için çeşitli hareketler denedi. Sonunda başarılı da oldu. Giderek ufukta yükselen ve her geçen an sıcaklığını biraz daha fazla hissettiren güneşin de etkisiyle Sadığın vücudu ısınmağa başlamıştı. Çamaşırlarının kuruması için bir süre daha burada oyalanması gerektiğini düşündü. Üzerinde sadece bacağındaki donu vardı. O vaziyette, bulunduğu bayırın en yüksek noktasına çıkarak çevreyi görmek istedi. Kayaların üzerinden sekerek zirveye vardı.

Sabahın bu saatlerinde çevre tamamen bir sis perdesinin altına gizlenmişti adeta. Yüz metrenin ötesinde olan hiçbir şey görünmüyordu. Bir taşın üzerine oturup sisin dağılması bekleyerek, çevreyi daha dikkatli bir şekilde araştırabilme kararı verdi. Tepenin doruğunda, kayanın üzerinde beklemeğe başladı. Güneş yükseldikçe ve hava ısındıkça vücudunun değişik yerlerinde kaşıntılar ve sızlamalar baş gösteriyordu. Sisin dağılması ancak bir saat kadar sonra mümkün oldu. O zaman yola yakın sayılabilecek bir köyün, en az iki saatlik bir mesafede, geride kalmış olduğunu gördü. Orası Sarılar köyü olmalıydı. Yol ile arasındaki küçük bir tepeden dolayı, akşam karanlığında köyü fark edemeden, önünden geçip gelmişti buralara. Yürüdüğü istikamette de, geride kalan köy ile yaklaşık aynı mesafede bir başka köy daha, güneşte, damların üzerindeki parlayan pencere camları ve baca dumanlarıyla farkediliyordu. Sadık oraya yürümeğe karar verdi. Giysilerini serip kurumaya bıraktığı yere indi. Yıkadığı hiçbir şey tam olarak kurumamıştı. Ancak Sadık daha fazla bekleyecek durumda değildi. Kendini iyi hissetmiyordu. Vücudundaki kaşınmalar, ağrı ve sızılar giderek artıyordu. Bütün ıslak giysileri giyindi ve köye doğru yola koyuldu.

İki saat kadar, çok sıkıntılı bir yürüyüşten sonra köyün önlerine kadar varabildi. Artık yürüyecek durumda olmadığını, bir yandan artan ağrıları göğüslemeye kendini zorlarken, öte yandan tüm vücudunu bir ateşin sardığını, titreme nöbetlerinin ve halsizliğin yürümesini olanaksız hale getirdiğini çaresizce izliyordu. Dizleri titriyor, ayaklarını kaldıramıyordu. Bir an başı döndü, gözleri karardı, olduğu yere yığılıp kaldı.

Gözlerini açtığında tanımadığı birkaç adam, birkaç kadın ve çocukların olduğu bir evde, bir yatakta yatmakta olduğunu gördü. Çevresindekilerin, “Uyandı nihayet, gendine geldi şukür, kefeni yırtdı, gendine geldi.” diye sevinçle kucaklaştıklarını, hararetle biribirlerinin elini sıktıklarını gördü. Duyulur duyulmaz bir sesle,

– Ben nerdeyim? Bana nooldu? Biri söylesin n’olur?

Başında bekleyenleden yaşlıca biri,

– Sen heç endişelenme, emin ellerdesin. Çocuklar seni baygın bulmuşlar. Burayı evin bil. Bi an evel eyileşmeye bak deligannı.

Yan tarafında yere çömelmiş orta yaşlı bir abla;

– Gendini yorma sen, çok ağar bi hasdalık geçiriyon. Biz zatüriye olduğunu sanıyok. Tam altı gundür ataşlar içinde gıvrandın durdun. Çoğomuz yaşamandan umut kesdiydik. Bi tek, sana öz evladı gibi bakan, zabahlara gadar başından ayrılmıyan Gara Kezik umudunu yitirmedi. Gunner, geceler boyu terini guruladı, soğuk suya batırdığı bezlerinen ataşını düşürmek için anaç tavuk gibi çırpındı Allahı var. Eğer eyileşirsen bil ki canını Keziğe borçlusun evladım. İşallah da eyileşeceğen.

Sadık yarı kapalı gözlerini biraz daha açarak cevresini taradı;

– Hepiniz sağolun, Allah sizden razı olsun. Bura nere? Sarılar köyü mü? Ben o koyü arıyodum. Yoluyun üsdünde dediydiler.

– Sarılar bize üç, dört saat çeker. Gun doğusunda galdı. Sen bizim koydesin, burası Savran koyü. Benim adım Gasım, Guşcuların Gasım derler bana. Keziğin gaynatasıyım. Seni benim torunnar bulmuş Gışla yolunda. “Çiğdem gazmıya gediyok” deyi çıkdıydılar evden. Giderken seni gormüşler. Ölmüş olduğunu sanmışlar. Gelip heber verdiler. Kağnıyı goşdum, Keziğinen vardık, soluk alıp veriyodun, seni gağnıya atıp getirdik. Buğün altıncı gun. Aç susuz, ara sıra sayıklıyarak, gendinde olmadan baygın yatdın. Gelinim başucundan heç ayrılmadı, sana gendi oğluymuşun gibi bakdı. Allaha ayan üç gunden soğna ben bile umudumu kesmişidim eyileşeceğenden.

Sadık, kendisinin bile zor duyabileceği fısıltı halinde bir sesle,

– Ben Yozgada gediyodum. Koyüm orda. Geceyi Sarılar koyünde geçirmeyi gararlaşdırdıydım. Koyü bulamadım. Gece ayazda dışarıda galdım. Üzerimdekiler de yaşıdı, çamır diye yuduydum, gurudamadan ıslak ıslak geydiydim. Öylece uyumuşum. Üsdümdeki batdaniye ben uyurken gaybolmuş. Uyandığımda her yanım gasgatı donmuşudu. Eyi üşütmüşüm demek.

– Sen şindi gendini yorma. Birez daha toparlan, gendine gel. Kezik bi şeyler hazırlasın onnarı gozelce bi ye. Vücuduna can gelsin evladım. Endişelenme eyileşeceksin. Seni eyileşmeden bırakacağamızı sanma.

– Seni Allah gonderdi. Oğlum Mırat seniynen akrandı. İki yıl evel Sarıgamış’ta şehit düşdüğü haberi geldi. Ona o gadar çok benziyon ki. Senin sıfatına bürünmüş de çıkıp gelmiş gibi sanki. Bi hafdadır oğlumu yanımda gibi hissetdim. Ben şindi sana yiyecek bi şeyler hazırlayım. Gozlerini açdın ya bu da yeter.

Diyerek kalkıp bir Bulama Çorbası pişirmek üzere hazırlıklara başladı. Hastanın başındakiler de “Geçmiş olsun” dileklerini dile getirip birer, ikişer ayrıldılar. Sadığın başucunda sadece Kasım Dede ve meraklı bakışlarla kendisini süzen iki çocuk kaldı.

Çorba hazır olduğunda Kezik, bir tepsinin üzerine koyduğu bir tas çorbayı, yanında bir tahta kaşıkla hastanın başucuna getirdi. Tepsiyi yere bıraktı, Sadığı yatağında doğrultup arkasına yastık koydu. Tasa kaşığı daldırıp aldığı çorbayı, hastanın ağzı yanmasın diye üfleyerek Sadığa içirmeye başladı. Sadık çorbayı yutmakta zorlanıyordu. Birkaç kaşıktan sonra yiyemiyeceğini söyledi. Keziğin ısrarları sonucu değiştirmedi. Kasım Dede Keziğe zorlamamasını, kendine geldikçe daha fazla yemek isteyeceğini söyledi. Kezik tepsiyi toplayıp kaldırdı.

Sadığın toparlanıp, yeniden yolculuk yapabilecek duruma gelmesi tam tamına iki hafta sürdü. Bu süre içinde zaman zaman yeniden ateşlendi. Sıtma nöbetleri gibi tir tir titrediği anlar oldu. Vücudunun şurasında, burasında şişmeler, morarmalar, kaşıntılar, döküntüler oldu. Dizden aşağısında sızılar, uyuşmalar oldu. Uykularında zaman, zaman Kezik Anayı endişelendiren, telaşa koyan sayıklamalar, sıçrayarak uyanmalar oldu. On beş gün sonra bütün bu olumsuz göstergeler azaldı. Sadık neredeyse eski sağlığına ve gücüne kavuştuğunu düşünerek yolculuk planları yapmağa başladı. Fakat Kezik Ana ve Kasım Dede’nin onu en az bir hafta daha bırakmağa hiç niyetleri yoktu. Nitekim, bu bir hafta boyunca kendilerinin ve köylülerin bildiği bütün şifa unsurlarını Sadık üzerinde uygulayarak onun, çıkmağa kararlı olduğu uzun yolculuğa tam olarak hazır hale geldiğine kendileri de inandıktan sonra gitmesine müsaade verdiler.

Güneşli, ılık bir nisan sabahı Sadık, Kezik Ana’nın hazırladığı üç ayrı çıkını heybesine yerleştirdi, Kasım Dede’nin, Kezik Ana’nın elini, içinden taşıp gelen bir minnet ve şükran duygusuyla ve saygıyla öptü. Kezik Ana sadığa sarılarak yanaklarını öperken gözyaşları sel gibi akmaktaydı.

– Keşgelerim heç getmeseydin. Seni oğlum yerine dutduydum. Şindi bi oğlumu daha gaybediyom sanki. Emme getme gal da diyemiyom. Senin de yollarını gozlüyenner var helbet. Benim hissetdiklerimi onnar da hissediyodur.

– Heç şüpen olmasın Kezik Ana, benim bi anam da sensin artık. Benin için yapdıklarını nasıl unudabilirim ki? Senin yapdıklarını bi ana anca gendi öz evladına yapar. Sizin gibi analarınan, dedelerinen garşılaşdırdığı için tanrıma şükürler olsun. Ne çok şanslıyım, ağnadamam. Yüce Irabbim ne muradınız varısa versin. Sizlerden ayrılmak da inanın benim için çok zor. Dualarım üzerinizden eksik olmıyacak, bundan emin olun. Bu vedalaşmayı daha fazla uzadıp kederlenmeyi sürdürmenin, gendi gendimize işgence etmenin bi manası yok. Hadi sağlıcakla galın.

– Dur hele evladım, diyeceklerim var. Önce onarı bi diğne. Yoluyun üsdünde Daşpınar koyü var. Sıkı yörürsen ağşam ezenine orda olursun. Koye girişnce Gara Duranın evini sor ve ona misafir ol. Benim selamımı söyle, gerisine garışma, ağnadın mı evladım. Hadi şindi Allah yolunu açık etsin. Var salıcakla get.

– “Çok sağolasın Kasım Dede, dediklerini aynen yapacağam, meraklanma.” diyerek heybesini sırtladı, bilmem kaçıncı kez olarak yola koyuldu Sadık. Geride kalanların kimi mendilini, kimi de elini sallayarak Sadığı yolcu ettiler.

***

Sadık yürürken, yıllardır böyle güzel bir günde yolculuk yapmadığını anımsadı. Yolculukları ya kavurucu sıcak günlerde ya da soğuk, yağmurlu, karlı zamanlarda olmuştu. Bu gün ise, öğle vakti yaklaşmış olmasına karşın öylesine yumuşak, yakmadan insanın içini ısıtan, coşku veren, yürümeyi bir zevke dönüştüren, mırıldanmağa başladığınız eski ve keyifli bir türkünün dilinize dolanmasına vesile olan harika bir gündü. Sadık farkında olmadan uçar gibi yürüyordu. Sanki mesafeleri hızla bir yumağı sarar gibi katediyordu. Yolda ne çamur, ne de yürümeyi zorlaştıracak herhangi başka bir engel vardı. Böylece ne kadar yol yürüdüğünü fark etmemişti bile. Güneş tepelerin üzerine doğru eğilmiş olmasına karşın öğle yemeği için hala mola vermemişti. Acıkmış olduğunu duyumsadı. Bir şeyler yemek için uygun bir yerde oturup dinlenmeğe, ihtiyaçlarını gidermeğe karar verdi. Böyle bir yeri bulması uzun sürmedi. Yol kenarında bir küme söğüt ağacının altında, gölgelik bir düzlükte heybesini omzundan indirip, henüz yeşermiş çimenlerin üzereine oturdu.

Karanlık basmadan hem bir miktar daha yol almış olmak, hem de geceyi geçirecek olduğu Taşpınar köyüne ulaşmak için fazla oyalanmadan yola düşmesinin doğru olacağına karar verdi ve ayaklandı. Hesaplamalarına göre, normal bir yürüyüş temposuyla, gün batımından önce, Kasım Dede’nin tarif ettiği Taşpınar Köyüne ulaşmış olacaktı. Kendini kuş gibi hafif hissediyordu. Yolun iki tarafı henüz açmağa başlamış sarı, kırmızı, mor kır çiçekleriyle donanmış gibiydi. Hava, bu kır çiçeklerinin ve hafif, yumuşak esen imbat yelinin taşıdığı güzel kokularla insanı büyülürdu adeta. Sadık bir kere daha yaşamın güzelliğini duyumsadı. O ana kadar hayatta kalmış olmasını Tanrının kendisine bağışladığı büyük bir hediye olarak niteledi. Kendi kendine, “Oğlum sadık, bunca çabalardan, sıkıntılardan, tehlikelerden soğna hala yaşıyosan bunun gıymetini bilmen gerek. Yüce Rabbim seni gorumasına aldıysa bunun bi sebebi vardır helbet. Heç olmazsa bundan böyle sakat iş yapma, yaş tahdaya basma, adımını sağlam at.” Diye mırıldandı. Aklından geçen bu düşünceye uyacağına, artık her konuda temkinli olacağına dair kendine söz verdi.

Güneş batmak üzereydi. İleride sağ taraftaki yamaçta, ağaçların arasındaki evler fark ediliyordu. Taşpınar köyü burası olmalıydı. Kasım Dede’nin tarifine göre başka bir köy olamazdı. Köye girerken birkaç köpek havlayarak Sadığa doğru saldırıya geçmişti. Sadık, gerektiğinde kullanmak üzere eğilip yerden iki taş kaptı. Bu arada ön sıradaki evlerden birinin avlu kapısında genç bir kadın göründü. Köpekleri isimleriyle geri çağırdı. İkisi bu çağrıya olumlu tepki verip geriye dönmüş olsa da biri Sadığın üzerine gelmeğe devam etti. Sadık taşı atmak üzere kolunu kaldırdığında köpek durakladı. Üzerine yürüyünce de havlamalarını sürdürerek geri çekilmeğe başladı. Tam da bı sırada, asma kütüklerden budamış olduğu bağ çubuklarını eşeğine yüklemiş, eve dönen birisi arkadan gelip yetişti. Köpeği azarlayıp kovduktan sonra eşeğini durdurup,

– Selamün aleyküm deligannı, sen buralardan birine benzemiyon, yabancı birine benziyon. Hele de bakıyım, neredensin, nerden gelip neriye gediyon?

Meraklı bakışlarını Sadığın üzerine çevirerek vereceği yanıtına odaklandı.

– Benin yolum çok uzun ağam. Bu geceyi burada geçirmek istiyodum. Gara Duranın evi nerde? Bi arkadaşının selamını getirdiydim. Onnara getmek isdiyom. Sana zahmet olmazsa evi bana tarif edebilin mi?

– Helbet, aha şu evi dolan, iki hane soğna Gara duranın evine varın. Sen en eyisi burada iki dakka bekle, ben şu eşeği havlıya dıkıyım, birlikde gidelim. Benim adım Seyfi, çolak Seyfi derler koyde. Sen de adını bağaşlarsan sevinirim. Nedir adın?

– Adım Sadık. Sen işini hallet Seyfi Ağam. Benim acelem yok, beklerim.

Seyfi, Kara Duranın avlu kapısını araladı, “Duran Emmi, evde misin? Hele bi dışarı çıkıver.”
İçerden ses gelmeyince daha yüksek sesle, “Hey Duran Emmi, Evde kimse yok mu? Biri ses versin hele.”

Sadığa dönerek, “Gara Duran koyümüzün sözü diğnenen, oturup galkmasını bilen, düzgün adamlarındandır. Bi oğlu iki de gızı varıdı, gızları gomşu koylere satdı. Oğlu İsmayıl benim emsalımdı. Asgerden birlikde döndüydük. İnce hasdalığa yakalandı. Dört sene çekdi, soğna da hakgın ırahmetine gavıştı.” Bu arada evin kapısı açılmış, yaşlıca birisi, “Ulan çolak ne deyi deli danalar gibi böğörüyon. Garşında sağar mı var deyyus. Duyduk helbet. İşimiz var ki hemen çıkamadık. Ne diyon, şindi söyle bakıyım?”

– Misafirin var, sana misafir getirdim. Adı Sadık. Yolu çok uzunumuş. Sana bi arkadaşından selam getirmiş. Benden bu gadar, hadi selametle.

– Ula çolak Seyfi, neriye gaçıyon hemen. Yılardır gapımı açmadın. Şurda oturan bi Gara Duran emmim varıdı, acep halları nicedir deyip halımızı sormadın. İçeri gel oturup bi gayfe içek. Zöhre Nenen de sevinir. Evde işlerin mi galdı, ne bu acele?

– Duran Emmi, bağ bıdamakdan geliyom, aha Sadık da gordü ya. Eşşeğin yükü sırtında duruyo. Bıdadığım çıbıkları yuklediydim. Onnarı endirip yerleşdirmem ilazım. Başga bi zaman içek gayfeyi. Söz veriyom, en gısa zamanda ziyaretinize geleceğem.

– Ulan ırzı gırıklar, hepiniz aynısınız. Her zaman işiniz vardır. Sanki siz heç yaşlanmıyacağanız. Hep böyle galacağanız. Hadi yörü işiyin başına, iş galırsa maazallah gıyamet gopar. Sen de yaklaş şöyle evlat. Kimsin, nesin nerden gelir, neriye gidersin? Gel şöyle yanıma, hoş geldin sefa getirdin.

Sadık heybesini sekini üzerine bıraktı, Duran Dede’nin elini öptü. Biraz mahcup ve çekingen bi tavırla,

– Ben size Savran koyünden Gasım Ağanın selamlarını getirdim. Bu geceyi sizde geçirebileceğemi söyledi. Eğer müsayit değelseniz galacak başga bi yer de bulurum.

– O nasıl söz öyle, duymamış oluyum. Gel seni bizim garıyınan tanışdırıyım. O da çok sevinecek. Aylardır kapımızı açan olmadı. Dünyayınan bi irtibatımız galmadı. Melmeketde ne olup bitiyo heç haberimiz olmuyo evladım. Seni Allah gonderdi. Haydi geç şöyle içeri. Zöhre garı! Gel bak bi misafirimiz var. Savran’dan geliyo. Arkadaşım Gasım gondermiş. İkimize de selam yollamış.

Elindeki, baston yerine kullandığı sopaya dayarak, beli neredeyse doksan derece bükük, başına örttüğü yemeninin altından taşan, kimbilir ne zamandan beri taranmamış bembeyaz saçlarının oldukça büyük gösterdiği kafasını güçlükle kaldırıp Sadığı baştan ayağa süzdü. Gülümseyerek;

– Hoş geldin evladım. Buyur içeri gir. Evin dağanıklığı için gusura galma. Gayli her işi yapamıyom. Ağalip doğrulamıyom. Gucüm de yetmiyo zaten. Ehdiyarlık gapıya gonacak bi matah değel emme ne yapacağan?

– “Ver elini öpüyüm neneciğim. Ne gusura galması, Allah sizden razı olsun. Beni evinize buyur etdiniz. Daha ne isderim. Ayrıca maşallah ikinizin de sağlığı yerinde. Allah dirliğinizi bozmasın. Allah sağlıklı ömür versin.’ diyerek eğilip Zöhre nenenin elini öptü. Birlikte kapıdan içeri girdiler. Sadık yüklüğün önüne serili kilimin üzerindeki iki minderden birine geçip oturdu. Bir yanına Duran Dede, öteki yanına da Zöhre Nine çöktü. Bir süre sessizlik oldu. Sonra söz alan Zöhre Nine,

– İki gızımız bi de oğlumuz varıdı. Oğlan esgerde ince hasdalığa dutulmuş. Gumandannarı esgerlik yapamaz deyi lapır verip eve yollamışlar. Önceleri “evladımız eve döndü” deyi çok sevindiydik. Emme sevincimiz gursağamızda galdı. Eyileşdirmek için çok çabaladık. Şehere tokdura bile gotürdük. Gurtaramadık yavrımızı. Dizimizin dibinde, gozümüzün oğonde eriyip yok oldu.

– Allah sizlere sabır versin. Oğlunuzun da mekânı cennet olsun. Yüce mevlamın bi bildiği vardır. Koyümüzün hocası, benim de hocam olan Ali Hoca varıdı, derdi ki; “Allah sevdiği gullarını acıyınan imtahan ederimiş.” Kimbilir belki sizi de imtahan ediyodur. Sabretmek gerek. Dünyada daha neler oluyo. Allah beterinden saklasın.

Duran Dede, oğlunun konusu her açıldığında gözyaşlarını tutamayan karısının daha fazla üzülmesine mâni olmak için, lafı Sadığın ağzından alıp konuyu değiştirdi.

– Gızlarımızın ikisini de başga koye verdik. Gısmetleri oralardaymış. Emme bizi yalınız bırakmazlar. Fırsat buldukca gaçıp, gaçıp gelirler.

Zöhre Nine, gözlerinde biriken yaşları yemenisinin ucuyla silerek;

– Allah dutduklarını altın etsin. Gızlarım olmasa ben çokdan ölmüş olurdum. Beni onnarın gayreti, onnarın desdeği, onarın sevgisi ayakda dutdu. Guccük gızım dul, gocası esgerden dönmedi. Biri oğlan iki torunumuz var ondan. Böyük gızın gocasını esgere almadılar. Düzdaban mıymış ne. Geri yolladılar. Emme, senden eyi olmasın, o da çok eyidir. Üç torun da ondan var, üçü de gız. Ayda, iki ayda bi kızlarımdan biri muhakgak gelir. Heç galmasalar iki, üç gun galırlar. Birikmiş bütün işleri gorürler. Ekmeğemizi yaparlar. Unumuzu, bulgurumuzu yaparlar, yunağamızı yurlar. Sokuğumüzü dikerler. Dip koşe evi siler, sübürürler. Gelmeseler var ya, perişan olur el yüzüne çıkamak. Afedersin her yanımızı bok gotürür. Allah ne mıratları varısa versin. Allah yokluklarını aratmasın. Ömürlerimizden alıp onarın ömrüne goysun. Yunak gazanıynan su ısıdıp ikimizi de çimdirmiye varıncıya gadar her işimize goşulurlar. Bizi hayata bağlıyan gızlarım. Ara sıra torunnarımızı da getirirler. İşde onarın sevgisiynen hayata dutunduk gediyok bakalım evladım. Neriye gadar gidersek.

Zöhre Nine ile Duran Dede, birileriyle konuşup dertleşmeğe o kadar ihtiyaçlı kalmışlar, o kadar çok özlemini çekmişler ki Sadığı onlara gönderdiği için dostları Kasım Ağaya minnettar kalmışlardı. Daha biri lafını bitirmeden ağzından öteki kapıyor, ilgili, ilgisiz akıllarına ne gelirse Sadığa anlatıyorlardı. Birileriyle konuşmaya, ona içlerini dökmeye adeta susamışlardı. Konuşmalar karşılıklı sohbetten ziyade Zöhre Nine’nin ve Duran Dede’nin bir boşalması, yıllardır içlerinde birikmiş olan dertlerin, kuşkuların, kaygıların, umutların, umutsuzlukların, mutlulukların, özlemlerin dışavurumu niteliğindeydi. Sadık, saygılı bir biçimde, arada bir kısa sorular sorarak bol bol onların içlerini dökmelerine fırsat hazırladı.

Akşamın geç saatlerinde Zöhre Nine’nin, kavurma etle pişirdiği bulgur pilavını, Duran Dedenin süzme yoğurttan hazırladığı ayranla birlikte yediler. Yemek sırasında Zöhre Nine;

– Sadık evladım, belki inanman emme, yalanım varısa aha şu ekmek çarpsın ki bi kızlar varıken böyle işdahlı yiyom, işde bi de seniğnen. Öteki zamannarda yediğim ağzımda böyüyo sanki, zorunan yutuyom. Eyi ki geldin. Yuvamızı şennendirdin. Allah razolsun.

Duran Dede, ağzında kalan son birkaç dişin yardımıyla, lokmalarla boğuşarak;

– Sen bize bakma oğlum, biz eyice yaşlandık. Ne yesek midemiz hazmetmiyo. Sen gençsin, her şeyi fazla, fazla yemelisin. Gucünü goruman gerek. De hadi, bize bakma ye, ye.

– Ellerinize sağlık Duran Dede. Pilav da, çalkama da çok guzel olmuş. Evden ayrıldıkdan beri böyle lezzetli gavırmalı pilav yemediydim. Zöhre Nenem, sen böyle nefis yemekler yaparsan ben burada galırım. Senin oğlun olurum gabul edersen.

– Ah evladım, keşgem bu dediğini yapsan, yüce Rabbımdan başga ne isderim. Emme senin de yolunu bekliyennerin vardır. Galamıyacağanı biliyom. Heç olmazsa bi gaç gun galsan bile bizi çok sevindirirsin. Sen bilirsin yavrım, Allah yolunu da bahdını da açık etsin, ne deyim.

Yemekten sonra da gece yarılarına kadar sohbet ettiler. Duran Dede gençliğinden, on yedi yaşındayken, on beş yaşında köyün en güzel kızlarından biri olan Zöhre’yle nasıl evlendiklerinden, babasının düğünlerine, köyde ilk kez, şehirden çengi getirttiğinden, civar köylerin ağalarını, kasabanın ileri gelinlerini davet ederek, davetlilere ve bütün köylüye, iki tane koç kesip, mükellef bir ziyafet verdiğinden uzun uzun söz etti. Zöhre Nine genç kızlığını hiç anlayamadan gelin olduğunu, bir yıl geçmeden hamile kaldığını, iki kızını da evde doğurmak kısmet olmadığını, birini tarlada, ötekini bahçe çapalarken ırgatların yardımıyla doğurduğunu, sadece oğlunu evde, köyde doğumları yaptıran rahmetli Suna Ebe yardımıyla doğurduğunu anlattı. Yedi tane de köy usulleriyle gerçekleştirdiği, düşüğü olmuştu. Bunlardan birisinde az kaldı eşek cennetini boyluyordu. İki gün kanaması durmamış, sonunda baygın vaziyette kasabaya, doktora götürmek zorunda kalmıştı kayınbabası. Eve döndüklerinde, rahmetli kayınpederi, doktorun çok kızdığını, bağırıp çağırdığını, neredeyse kendisini dövmeğe kalktığını söylemişti. Burada Sadık araya girerek;

– Bu düşük olayı var ya, hala Anadolu gadınnarının hemi en böyük baş belası, hemi de en böyük çilesi. Benim anam da üç düşük yapdı. Üçünde de ölümden döndü. Bizim koyde bu düşük yüzünden daha otuz yaşına bile varmadan iki dene gadın öldü. Sakat galanar oldu. Bunda kadınnarın da bi suçu yok ki. Bakıyon her yıl bi dene çıkıp geliyo. Bi yerde durdurmakdan başga çare yok. Ne yapsın gadın. Gocası, gaynanası, gaynatası yeter artık, çocuk yapma diyo. Başga çaresi var mı? O da düşürme yollarına başvuruyo. Eh! Sonunda da bunnar oluyo.

– Dedikleriyin hepisi çok doğru Sadık oğlum, artık böyle gelmiş böyle gediyo işde. Elimizden bi şey gelmez. Allah her şeyin hayırlısını versin. Neyise, koylünün bu mevzuları bitmez. Vakıt geç oldu, sen yoldan gedin, yorgunsundur. Nenen yatağanı gostersin, sen de ona yardım edersen yatağı birlikde serin de yatalım artık. O tek başına yatağı seremez. Benim de ondan galır yanım yok ya. Gördüğün gibi bizim yatağamız hep serili duruyo. Galdırıp endirme derdi yok.

Sabah Sadık pırıl, pırıl bir güne uyandı. Zöhre Nine’yle Duran Dede çoktan kalkmışlar, dede tavukları kümesten çıkartıp yemlemiş, ineği köyün sığırtmacına teslim etmiş, bahçeden danaya ot biçip getirmişti. Zöhre Nine de akşamdan kalan bulaşıkları yıkamış, kümesten taze yumurtaları almış, bol peynirli, tereyağlı bir omlet yapmanın hazırlıklarını sürdürüyordu. Sadığın uyandığını görünce,

– Zabahı şerifler hayırlar olsun Sadığım. Eyi uyuyabildin mi? Ezende galkdığımızda mışıl, mışıl öyle gozel uyuyodunki. Allah nazardan esirgesin. İkimiz de çok sevindik. Ehdiyaçların için yolun aşşağasında dere var. Biz oruya gediyok. Sen de öyle yap. Derenin suyu şindi temizdir. Elini, yüzünü derede yuyabilin. Sen gelene gadar sufrayı hazırlamış olurum. Hadi benim aslan evladım.

– Senin gunün de hayırlara vesile olsun neneciğim. Vallaha öyle deliksiz uyumuşumki depemde top patlatsalar uyanmazdım. Dedem neler yapıyo? Gedip ona yardım ediyim ben. Belki tek başına yapamadığı işleri vardır.

– Yok çocuğum, onun işleri bellidir. Öyle üsdesinden gelemiyeceğe bi işi yok. Birezden işlerini bitirp gelir. Sen keyfine bak, onu düşünme.

– Eyi de bu yaşda sizler çalışırken benim böyle avara, avara ortalıkda dolaşmam heç yakışık alır mı canım nenem?

– Alır, alır. Hemi de öyle bi alır ki. Bunnarı duymamış oluyum. Sen bizim misafirimizsin çocuğum, ne işi yapacağan, olur mu öyle bi şey? Hemen getmeyip, bi süre burada galıversen o zaman şunu, bunu yap demiye yüzümüz olur. Hadi sen şindi gendi işine bak yavrum, hadi:

Yarım saat kadar sonra üçü de yer sofrasının etrafında otormuş, sabah kahvaltılarını yapıyorlardı. Tereyağlı, taze soğanlı ve maydanolu omlet mis gibi kokuyordu. Zöhre nine, kişi başına ikişer yumurta kırarak yapmıştı omleti. Zöhre Nine de, dede de ancak birer yumurtalık kısmını yiyebildiler omletin. Geriye kalanı, onların da ısrarıyla, Sadık büyük bir iştahla silip süpürdü.

– Ellerine bin kere sağlık neneciğim. Hayatımda yediğim en gozel yumurta yemeğiydi. Eve gedince bunu yapmayı sınıyacağam. Seninki gibi yapamam, emme gine de bizimkiler, ben yapdığımda barmaklarını yiyecekler vallaha. Getmeden size bi şey söylemek isdiyom. Ekmek, kitap üsdüne yemin ederim, içimden öyle geldiği için söylüyom. Benim yolum daha çok uzun. Bi gaç gun evel ya da soğna getmiş olmam çok önemli değel. Eğer kabul ederseniz bi süre galırım. Yapılacak işleri birlikde yaparık. İş bitince de gonül ırahatlığıynan çıkar giderim. Ne dersiniz, teklifim size de mantıklı gelmiyo mu?

Sadığın bu sözlerini duyunca ikisinin de gözleri parladı. Duran Dede, içten gelen bir gülümseme ve mutluluk saçan bakışlarla;

– Sen ne diyon be Sadık. Gerçekden de bunu yapan mı? Bi süre biziminen kalmayı isdiyon mu? Bu var ya, bize verceğen en böyük hediye olur. Allah her şeyi goğnünce versin evladım. Bunu yaparsan bu ehdiyarları ehya etmiş olursun.

Gözleri dolmuş olan Zöhre Nine;

– “Seni gavırın emzirdiği hayta seni, şunu daha evel söylesene. Gideceksin deyi zabahlara gadar gözüme bi direm uyku girmedi. Saatlerce, ‘şu çocuk getmese’ deyi duva etdim, Allahıma yavlardım. Demek duvalarım kabul oldu. Yüce Irabbım, şükürler olsun.” diyerek Sadığın beline sarıldı. Sadık da çömelerek onu kucakladı. Bir süre öyle kaldılar.

Sadık, Duran Dedelerin yanında tam beş gün kaldı. Şansından, bu süre zarfında havalar oldukça güneşli ve sıcak geçti, hiç yağmur yağmadı. Bu beş gün içinde yıkık olan avlunun duvarını, eskisinden de sağlam şekilde yeniden ördü. Tavukların kümesini tamir etti. Duran Dede’nin yarım dönüm kadar olan bağını budadı ve belledi. Yine, bir evlek kadar olan bostanı (bahçe) belleyip domates, biber, lahana, fasülye, pancar ve turp ekti. Ektiği bu sebzelerin ilk suyunu verdi. Yapabileceği başka önemli bir iş kalmadığından emin olunca, beşinci günün akşamı yemekte, sabah gitmesi gerektiğini söyledi yaşlı karı kocaya. Kendisine izin vermelerini istedi. Duran Dede de, Zöhre Nine de minnettar bir tavır içinde, boyunları bükük sadıkla bakıştılar. Dede;

– Ne diyeceğemi bilemiyom evlat. Bizi çok mutlu etdin. Allah da seni mutlu etsin. Sana, ‘birez daha gal’ demiye ne yüzümüz var, ne de hakgımız. Garar senin artık sen nasıl uygun gorüyasan öyle hareket et. Allah senden razı olsun. Yapılacak bütün işlerimizi halletdin. Bize bi şey bırakmadın.

Zöhre Nine bir şeyler söylemek istediyse de bunun, Sadığın kararını değiştirmeyeceğini bildiğinden ve bunu bir kere daha duymak istemedeğinden konuşmadı. Gözlerindeki yaşlar hala kurumamıştı, yemenisinin bir köşesi ile gözlerini sildi.

Akşam yemeğinde, neredeyse hiç konuşmadılar. Zöhre Nine komşusunun, çocuklarıyla birlikte topladığı, bir pişirimlik de kendisine getirdiği Madımak’ı pişirmişti. Madımak kavurmasının üzerine döktükleri sarımsaklı yoğurt bile iştahlarını açmamıştı. Sadık, yemekten sonra sofranın toplanmasına yardım etti. Zöhre Nine’yi ikna edip bulaşıkları yıkadı, ortalığı topladı, gelip yanlarına oturdu. Bir şey söylesinler diye bakışlarını üzerlerinde gezdirdi ama ikisi de konuşmak niyetinde görünmüyorlardı.

– Böyük bi nezaket gosderip, “Buralarda ne işin var” diye heç sormadınız. Sizden saklamıya gerek yok. Ben asger gaçağıyım. Altı yıl bitdi, yedinci yıldır asgerim. Yemen’de birliğimiz bi basgın sonunda dağalıp yok olunca ortada galdım. O gün, bu gün yerim yurdum olmadı. Çok sıkıntılar çekdim. En yakın arkadaşlarımı gaybettim. Ölümlerden döndüm. Sizden eyi olmasın, insannardan o kadar çok eyilikler, o kadar çok yardım ve şefgat gordüm ki bunu size ağnadamam.

Burada başından geçen birkaç olayı, ayrıntılarıyla anlatmadan kendini alamadı.

– Bütün bunnara, bi gün yeniden evime, aileme, nışannıma kavışma umudu yitirmiyerek gatlandım. Gayli sonuna yaklaştım. Üzüldüğünüzü biliyom. Ben de üzülüyom inanın ki. N’olur beni daha fazla üzmeyin. Ben sizi heç unutmuyacam, bunu böylece bilin. Eve gedince evdekilere hep sizi ağnadacağam. Hatda ortalık durulursa size mekdup yazacağam. Haydi şindi bi gulümseyin de gonül ırahatlığıynan yatıp bi gözel uyuyabiliyim.

Sadık yerinden kalktı, ihtiyarların gülümsemesini sevinçle izledi, ellerini öptü ve yatmak için hazırlıklara başladı.

Diğer günlerdeki gibi Sadık uyandığında ihtiyarlar çoktan sabah işlerini yarılamışlardı bile. Kalkıp giyindi, ihtiyaç görmek ve el yüz yıkamak için dereye yöneldi. Ortalıkta ne Duran Dede ne de Zöhre Nine vardı. Sadık, “Herhal bosdana getdiler, başga nerde olacaklar ki?” diyerek aşağıya doğru yürümeye devam etti.

Yarım saat kadar sonra döndüğünde nine evdeydi. Sadık için yol azığı olacak oldukça büyük iki ayrı çıkın hazırlamakla meşguldü. Sadığın kapıdan girdiğini görünce;

– Daha uyanmazsın sandım, konşuya gadar getdiydim. Bizde galmadı, gonşudan bi gangal sucuk aldım yolda yersin. On dene yımırta haşılayıp goydum. Pendir goydum, bi topak tereyağ goydum, pesdil goydum, ekmek goydum. Bosdandan herife getirtdim taze soğan goydum. Daşıyabileceğeni bilsem daha fazla goyacağam, emme yukün fazla ağarlaşmasın isdiyom. Yörürken daşımakda sıkıntı çekmeni isdemiyom gurban olduğum yavrım.

– Canım nenem birini ağnadım da, bu ikinci çıkın ne oluyo ki? Bi yolcun daha mı var yoğsa?

– Helbet de başga yolcum yok. Öteberiyi haabenin iki gozüne taksim etdim ki, dengeli olsun. Daşımakda zorluk çekmiyesin.

– Sağolasın neneciğim, emme bu gadar şeye heç gerek yoğudu. Yolumun üsdündeki koylere uğrayıp garnımı doyurabilirim. Sen niye gedip gomşudan sucuk, mucuk alıyon, ne gerek var Allahaşgına?

– Olur mu canım evladım, ne sıkıntılar çekmişin. Heç olmazsa bundan soğna aç, susuz gamla. Yollarda perişan olmana Zöhre Nenen ırazı gelir mi heç?

Onlar konuşurken Duran Dede elinde kesilip yolunmuş, içi temizlenmiş bir tavukla çıkageldi.
Tavuğu Zöhre nineye uzatarak;
– Garı, bunu hemen kaynat, soğna da tereyağında gızart, sadık oğlumun çıkınına yerleşdir. Yollarda aç, susuz gamlasın.

– Hay aklınınan bin yaşa. Benim aklımdaydı, emme birdenbire gayboldun. Ben de gendi başıma üsdesinden gelemem deyi vazgeçdiydim. Demek bunun uçun gayboldun. Hay Allah senden razolsun. Ben yarım saatde hepisini hallederim. Ocağan üsdündeki gazanda ısıcak su hazır zaten. Siz keyfinize bakın.

– “Ben keyfime filan bakamam. Bence bi eğsik daha var. Onu da hallediyim aklımdayken. Bana beş dakga müsaade.” dyerek ahıra yöneldi. Bir süre sonra da elinde, özel olarap yapılmış bir değnekle döndü.

– Al bunu evladım. Ta benim gençliğimden gamladır. Meşe ağacından, çok sağlamdır. Yolda ehdiyacın olur. Varsın elinde bulunsun.

– Hay Allah eyiliğini versin dede. Neleri düşünüyon böyle? Bu aklıma heç gelmediydi vallaha.

– Aklına gelsin çocuğum. Bu depelerde gurt da olur, domuz da olur, kopek saldırır. Sen tedbirli ol, nene lazın.

– Pekey, senin dediğin gibi olsun. Sağol, varol. Ellerine sağlık dedeciğim. Bunu yanımdan heç ayırmıyacağam.

Zöhre Nine, öngördüğü sürede, tavuğu haşlayıp kızartmış, bir yufkaya sararak çıkınlardan birinin içine yerleştirmişti. Artık ayrılma vakti gelmişti. Sadık, Duran Dede’nin elini bir kere daha öptü, sarıldılar, bir süre sessizce yerlerinde sallandılar. Sadığın da gözleri dolmuş, koyvermemek için kendini zor tutuyordu. Ayrılıp Zöhre Nine’ye yöneldi. Elini öptü, boynuna sevgiyle, saygıyla sarıldı. Artık kendini tutamadı. Hıçkıra, hıçkıra ağlamağa başladı. Aksine, bu kez de Zöhre Nine ağlamıyordu. Sadığı teselli etmeğe çalıştı. İki yanağından da sevgi ve şefkatle öptü.

– Haydi yavrım, haydi guzum, yolun uzun, daha fazla eğlenme. Hakgını helal et, bizi unutma. Sağ salim yurduna varman uçun gece gundüz duva edeceğem. Allahan izniynen yuvana, ayilene gavışacağan. Evliyaların, Velilerin, Nebilerin şefaatı üzerine olsun.

Sadık gözyaşları içinde heybesini sırtladı, deyneğini yere vurup yürüdü. “Hoşça kalın, Allaha emanet olun” sözcükleri, belli belirsiz, döküldü dudaklarından. Arkasına bakmadan bir süre yürüdü. Dönüp baktığında bu muhterem, muhteşem ihtiyarlar, yüzleri seçilemeyen iki siluet olarak hafızasına kazındı.

***

Nisan ayının ilk günleri geride kalmıştı. Doğada yoğun bir bahar havası kendini ele veriyordu. Bütün parlaklığıyla yükselen günesin sıcaklığı insanın vücudunu iliklerine kadar ısıtıyor, kanını kaynatıyordu. Sırtındaki iki gözü de dolu heybeye karşın kendini kuş gibi hafif hissediyordu. Yol yürümenin bile bu kadar zevkli olduğunu duyumsadığı anlardan birini yaşıyordu Sadık. Bu duygularla hiç dinlenmeden yürüdü, derelerden geçti, tepeler aştı. Yolun kenarındaki yaşlı meşe ağacını görünce oturup bir müddet dinlenmeye karar verdi. Heybesini omzundan indirip ağacın dibine koydu. Kendisi de sırtını ağaca vererek ayaklarını uzatıp oturdu. Rüzgâr o kadar ılık, o kadar tatlı esiyordu ki. Uyumamak için direndi. Heybenin gözünden tavuğun sarılı olduğu çıkını çekip çıkardı. Üzerindeki yufkayla birlikte tavuğun yarısını yedi. Çok uzun zamandır hiç tavuk yemediğini anımsadı. Hele böyle bol tereyağda nar gibi kızarmış yarım tavuğu bir oturuşta ilk kez yiyordu hayatında. Tıka basa doydu. Bir süre sonra uyku tekrar bastırdıysa da Sadık kalkıp yürümeyi seçti. Yürürken uykusunun dağılacağını düşündü. Gece uyumak için yeterli zamanı olacaktı.

Kağnı yolu bir süre sora yerini bir patikaya bırakmıştı. Çevrede, oraya buraya serpilmiş gibi görünen meşe ağaçları giderek sıklaştı ve tepelere doğru genişleyen bir meşe ormanına dönüştü. Sadık, patikayı izleyerek ormana daldı. Ağaçlar henüz filizlenmeye başlamışlardı. “Üzerlerindeki yaprak, belli ki geçen yıldan galma” diye geçirdi aklından. Ayrıca, akşam karanlığı basmadan ya korunaklı bir yer ya da misafir kalabileceği bir köy bulmalıydı. Duran Dede’nin sözlerini hatırladı. “Bu yörede gurt, ayı, domuz çok bulunur, tedbirli olmak ilazım.” Gerçi şu ana kadar bu hayvanlara rastlamamıştı. Ama bu, onların buralarda bulunmadığı anlamına gelmezdi.

Sadık, tıpkı bir canlının nefes alıp verişi gibi ormanın nefes alıp verişini duyuyordu sanki. Ağaçların arasında, arka ayaklarının üzerin dikilerek Sadığın hareketlerini izleyen tarla fareleri, oraya buraya koşuşan, ağaçlara tırmanan sincaplar, yuva kurma telaşı içinde, o daldan bu dala uçuşan kuşlar, böcekler daha binlerce canlı yaratık, bahar güneşinin kendilerine sunduğu sıcaklığın, heyecanın, yaşama sevincinin ve üreme içgüdüsünün telaşı içinde kıpır kıpırdı. Sadık bu telaşın ayak seslerini duyuyordu adeta. Devrilmiş bir ağaç kütüğünün üzerine oturarak, ormanın bu muhteşem armonisini, içine çekmek istedi. Gün batmadan, geceliyeceği yeri bulması gerektiğini aklından çıkarmadan bir süre oturdu, ormanın müziği ile beraber, mis gibi bahar kokan havasını da iliklerine kadar içine doldurdu. İlkbaharda erken açan kır çiçeklerinin kokusu, her nasılsa Asiye’nin kokusunu anımsattı Sadığa. Onu ne kadar çok özlemişti. “Benim tanıdığım Asiye, kim ne derse desin, başkasına getmez, muhakkak beni bekliyodur.” diye geçirdi aklından. Bir aksilik yaşamazsa güzün evde olabileceğini hesapladı. En büyük tehlike, ülkenin her yerini sarmış olan, eşkıya çeteleriydi. Geçtiği köylerde de bu konuda hep uyarılmıştı. Hatta Sokulu köyünde bir sohbet sırasında Çopur Hamdi “Memleketi eşgıya çeteleri idare ediyo, tebaanın payitahda guveni galmadı. Memleketin asayişini her bölgede, o bölgenin eşgiyabaşı sağlıyo. Candarmanın tek işi var, asger gaçaklarını govalamak. Eşgıyayınan, haydudunan ilgilendiği filan yok.” demişti. Eşgiyaya yakalanmanın ne demek olduğunu herkesten iyi Sadık biliyordu. Toroslardan beri, çok şükür bu ana kadar bir sorun yaşamamıştı. “İşallah karşılaşmam.” diye geçirdi kafasından. Sadığın ikinci bir korkusu da asker kaçağı olarak yakalanma tehlikesiydi. Bu tehlikeyi azaltmak için anayolları tercih etmiyerek dağ yollarını kullanıyor, mecbur kalmadıkça şehir ve kasabalara uğramamaya çalışıyordu.

Güneşin, ormanın, doğanın, baharın güzelliklerini doya, doya içine çekmek için oturduğu bu yerde, aklına başka düşüncelerin üşüşmüş olmasına şaşırdı Sadık. Uzun zamandır taşımadığı bu kaygıların neden burada, bu güzel ortamda kafasında canlanmış olduğuna bir anlam veremedi. “Ama bunlar birer gerçek” dedi içinden. Düşünüp önlem alması gereken gerçekler. Alabileceği önlemler ise o kadar azdı ki. Her şeyden önce uyanık olması, ham adım atmaktan uzak durması gerekiyordu. Yapabileceği fazla bir şey yoktu. Oturduğu ağacın üzerinden kalkıp yürümeğe başladı. Dikkatini, geceyi güven içinde geçirebileceği bir yer bulmağa yoğunlaştırdı.

Ağaçlık alandan çevre gürülemiyordu. Tepenin zirvesine çıkıp, çevreye oradan bakmak için tırmanışa geçti. Yarım saat kadar sonra zirvedeydi. Orman bir süre daha devam ediyor, sonra yerini çalılık ve tarlalara terk ediyordu. Sadığın görebildiği en yakın köy kuzeyde, oldukça uzak mesafede görünühyordu. Hızlı yürürse, oraya karanlık basmadan belki varabilirdi varmasına da gitmek istediği yön köyün bulunduğu yön değildi. Gitmesi gereken batıda ise hiçbir yerleşim yeri gözükmüyordu. Güneşin batış istikametinde yürümeğe devam etti.

Güneş batarken ormanın sınırına ulaşmıştı. Ağaçların seyrekleşip, çalılıkların başladığı yerde, yoğun kayalık bir alan vardı. Bir sigara içimlik zamanda oraya ulaştı. Bir barınak bulabileceği umuduyla kayalıklarda aranmağa başladı. Kayaların arasında bir süre dolaştıktan sonra barınabileceği bir yer belirledi. Bir kurt ya da ayı inine benzeyen, iki metre kadar kayanın içine girmiş, dört, beş metre kare genişliğinde, eğilerek yürünebilen bu yer oldukça korunaklı görünüyordu. Sadık heybesini bir kenara bıraktı. Oturup bir süre nefeslendi. Heybeden, Zöhre Nine’nin koyduğu el dokuması yaygıyı çıkartıp yere serdi. Alacakaranlık olmuş, çevre tam bir sessizliğe bürünmüştü. Heybesinden, öyle yemeğinde yarısını yediği tavuk çıkınını çıkartıp açtı, kalan tavukla karnını bir güzel doyurdu.

Kayalıkların kuzey yamaçlarında, güneş görmeyen çukurlarda hâlâ yer, yer kar vardı. Sadık uykuya yatmadan önce, erimeğe devam eden bu karların suyu ile susuzluğunu gidermek için tepenin arkasına dolandı. Küçük bir derecikten, buz gibi kar suyunu kana, kana içti. Bir süre çevreyi inceledikten sonra, kendi ayak sesinden ve küçük dereciklerin şırıltısından başka sesin duyulmadığı kayalıklarda sekerek barınağına döndü. Barınağın önüne geldiğinde, gördükleri karşısında şaşkınlıktan donup kaldı. Heybe parçalanmıştı. İçindekiler yerlere şaçılmış, çıkınlardan ise eser yoktu. Çevreye saçılmış yiyecek kalıntıları, izlerin ormana doğru gittiğini işaret ediyordu. Bunu yapanın bir insan olmadığı açıktı. Sadık, daha çok bir ayının marifeti olduğuna hükmetti. Yapabileceği bir şey yoktu. “Eyi ki garnımı doyurmuşudum” diye geçirdi içinden. Çaresiz, yaygının üzerine oturdu. Yeni duruma göre yeni planlar yapmak için kafasını toplamalıydı. Ayrıca buranın, düşündüğü kadar güvenli bir barınak olmadığı da ortaya çıkmıştı. Birkaç adım öne çıkıp, görebildiği kadar çevreyi gözlemledi, dinledi, ne bir şey görebildi, ne de bir ses duydu. Bir süre öylece dikildikten sonra dönüp yaygının üzerine uzandı. Havanın giderek serinlemesi üzerine battaniyeye sarınarak kendini uykunun kollarına bıraktı.

Kayalıkta oldukça rahatsız bir gece geçirdi. Sabaha kadar, karışık, korkulu rüyalarla, kâbuslarla sıçrayarak defalarca uyandı, çevreyi dinledi, tekrar uyudu. Son uyanışı bir kâbus sonucu oldu. Aynen gerçekmiş gibiydi. Çevresini kurtlar sarmıştı. Sadık bağırmak istiyordu, ama sesi hiç çıkmıyordu. Gözleri ay ışığında ateş gibi parıldayan kurtlar habire yaklaşıyorlardı. Kurtlardan biri hırlayıp, beyaz, keskin dişlerini göstererek diğerlerinin önüne geçti, tam üzerine atlamıştı ki Sadık bağırarak, sırılsıklam ter içinde uyanmıştı. Çevresinde kimseciklerin olmadığını anlayınca çılğın gibi çarpan kalbi yavaş, yavaş normale döndü. Zaten ortalık da ışımağa başlamıştı. Tekrar uyuması gerekmiyordu. En iyisi kalkıp, bir an önce yola düşmekti.

Güneş doğmadan Sadık kayalıklardan inmiş, bulduğu bir patika yolu izleyerek batı yönünde hızlı adımlarla ilerliyordu. Yaygıdan başka taşınacak bir şeyi kalmamıştı. Bu patikanın kendisini bir köye götüreceğini umuyor, şimdilik fazlaca bir endişe duymuyordu. Tepelerden düzlüğe doğru koşarak inen irili, ufaklı bir domuz sürüsünü fark edip bir kayanın arkasına saklandı. Sürünün iyice uzaklaşmasını bekledi. Sonra yoluna devam etti.

Kuşluk vakti olduğunda ormandan hayli uzaktaydı. Aşağılara indikçe, paralel iki patika şeklinde, kağnı yoluna dönüşmüş olan keçi yolu, tam da istediği gibi, kuzeybatı istikametine yönelmişti. Yozgat’a varma umudu o kadar yüksekti ki, zirve yapmış olan cesareti, kendine güveni, her şeyin üstesinden gelebileceğine kesin inanmasına vesile oluyordu. Birden, üç yıl önce taş ocağında geçirdiği koca bir yıl geldi aklına. Muharrem’le tanışıncaya kadar hiçbir umudu olmadan geçirdiği ayları hatırladı. “Nerden nereye. Keşke şimdi Muharem de burada olsaydı. Hayvan herifler, gardaşıma gıydılar” diye geçirdi içinden. Cenazesini bile arkadaşına yakışan bir şekilde kaldırmaya izin vermemişlerdi. “Adi herifler!” dedi yüksek sesle. “Adi herifler, alçaklar!”

Dalıp, içinde kaybolduğu hayaller, düşünceler, zamanı ve katettiği mesafeyi tamamen unutturmuştu Sadığa. Güneş henüz batmıştı. Sadık hiç dinlenmeden yürümesini sürdürüyordu. Tepeciğin arkasından, kulaklarına kadar gelen, ezan sesine benzettiği bir sesle irkildi. Ses, rüzgârın etkisiyle arada bir duyulup, kayboluyordu. Emin olmak için bütün dikkatini sesin geldiği tarafa yöneltti. Yanılmadığına emin olamasa da tepenin arkasında bir yerleşim biriminin bulunması olasılığı yüksekti. Üzerinde bulunduğu yol belki de tepenin eteğinden dolanıp oraya gidiyordu. Aklından geçen bu olasılığı dikkate almadan, bunu öğrenmenin en kestirme yolu olarak, tepeye kadar tırmanıp, arka tarafa bakmanın en doğrusu olacağına karar vedi.

Tepenin arka yüzünden başlayıp vadiye kadar yayılmış, olduça büyük bir köy duruyordu önünde. Tepeden aşağı, ilk evlerin başladığı yere kadar olan yolu bir sigara içimlik sürede katetti. Burada evlerin arkası tepeye bakar durumda olduğundan Sadık evlerin sadece damlarını görüyordu. İki evin arasından geçip öntarafa dolandı. En yakın evin avlu kapısını, elindeki değneği ile birkaç kez tıklattı. Bekledi. Az sonra kapıyı genç bir bayan açtı.

– Buyur gardaşım, kimi aradıydın?

– Bacım ben yolcuyum. Bu geceyi geçirecek bi dam altı arıyodum. Koy odası var mıdır acep burada, biliyon mu?

– Vardır, vardır. Ben seni Hases’e gonderiyim. O her şeyi ayarlar. Celal! oğlum, elinde nen varısa bırak, çabık buruya gel. Hadi guzum, anan gurban olsun

Az sonra, beş, altı yaşlarında sümüklü, kıçında yamalı bir donu, saçları sıfır numaraya vurulmuş bir oğlan yanlarında bitti.

– Aslan oğlum benim. Böyümüş de anasına yardım ederimiş. Şindi bu abiyi alıp hases Ziya Ağa’ya götüreceksin. Hasesin evini amıcaya gosdersen yeter. Gerisini o halleder. Ne yapacağanı eyi ağnadın mı? Hadi bi bana söyle bakıyım, ne yapacağa mışın?

– Abiyi Hases Ziya Ağa’nın evine gotüreceğem

– Aferim benim aslanıma. Gayli böyük adam oldu. O zaman haydi bakıyım, düş abinin önüne de garannık olmadan gotür, gel.

Sadık kadının yüzüne saygı ve minnet hisleriyle baktı;

– Sagol bacım. Allah çocuklarına bağaşlasın. Sağlık ve afiyetinen kalasın. Allah ne muradın varısa versin.

Hasesin evine varmaları on dakika sürmedi. Dış duvarları mavi boyalı bir evin önünde durdular. Oğlan, “Hases Ziya bu evde oturuyo” dedi ve geriye dönüp ara sokakta gözden kayboldu. Sadık, avlu kapısını birkaç kez tıklattı. İçeriden gelen,”Kim o, bekle geliyom” sözleri üzerine, öksüre öksüre gelmekte olan adamı bekledi. Kapı, özensizce çakılmış tahtalardan birinin yere sürtünerek çıkardığı gürültüyle açıldı. Saçı, sakalı birbirine karışmış, birkaç yerinden, farklı renkte kumaşlarla yamanmış ceketi kirden parıldayan, kafasında, o güne kadar hiç yıkanmamış olduğu apaçık belli bir takgesi olan, uzun boylu, kamburu çıkmış birisi kapıda dikilmiş duruyordu. Sadığı şöyle bir süzdükten sonra;

– Buyur evlat, birini mi arıyon?

– Selamün aleyküm emmi. Hases Ziya Ağa sen misin?

– Hee, benim. Sen kimsin?

– Ben buradan geçen bi tanrı misafiriyim. Bu geceyi burada geçirmek isdediydim de. Bana sizin yarımcı olacağanızı söylediler.

– “Doğru demişler evlat, sen burada birez bekle, ayağama bi şey geyip geliyom hemen.” diyerek kapıyı açık bırakıp içeri yöneldi. Kısa bir süre sonra birlikte köy odasının yolunu tutmuşlardı.

Hases Ziya konuşkan birine benzemiyordu. Yol boyunca Sadığın sorularına kısa cevaplar verdi. Sadece, köy odasında bir misafirin daha olduğunu söyledi. Kendisi o misafiri görmemişti. Misafir doğrudan köy odasına inmişti. Sadığın, odayı paylaşacağı adam hakkında sorduğu soruları, “bilmiyom” diyerek yanıtsız bıraktı.

Köyün altbaşına kadar hayli bir yol yürüdüler. Çevresi, adam boyunu aşan taş bir duvarla çevrili avludan içeri girdiler. İki katlı, alt katı misafirlerin, eğer varsa, atlarını, eşeklerini koyacağı ahır olarak düzenlenmişti. Sekiz, on basamak taş merdivenle çıkılan üskat ise misafir ve bakıcı için yuapılmış bir yerdi. Sadığın karşısında. Hases, yapıyı işaret erderek;

– Koyümüzün, damı kiremitli olan, iki gonağandan birisidir.” dedi gururla.

– “Öteki kimin?” diye sordu Sadık.

– Öteki de Selim Ağanın gonağa. Onun gonağa bundan çok böyük. Zaten burayı da Selim Ağa yapdırdı. Bence, birez de evine gelen misafirlerden gurtulmak uçun yapdırdı burayı. Bu gonağı yapdırmadan evel evinde çok misafiri olurdu. Gasabadan geç vakıt dönen dağ koylüleri ağşama kalınca Selim Ağa’da gonaklar, sabah olunca da yollarına devam ederlerdi. Şindi bütün misafirleri buruya alıyok. Yemek işlerini de sıraya goydurdu. Misafir olduğu her gun bi ev yemek çıkarır. Sıra lisdesini ben dutarım.

– Peki her gun misafir oluyo mu koyde?

– Her gün olmaz. Perşembe gunneri bi kaç misafir muhakgak bulunur. O gun kasabanın bazarı olduğundan, bazara gelen dağ koylülerden gec galanlar, geceyi burada geçirir.

Hases önde, Sadık arkada merdivenleri çıktılar. Hases Ziya yeleğinin cebinden çıkardığı anahtarla kapıyı açtı, içeri girdiler.

Geniş sayılabilecek, iki pencereli odada, arkasında halıyastıklar olan, yün minderler serilmiş bir sedir, odanın içinde, bulundukları yerde katlanıp bırakılmış dört adet yatak ve yanına bir miktar odun istiflenmiş bir baca (şömine) vardı. Duvarların birinde asılı bir çerçeve vardı. Sadık, çevrenin içindeki, oldukça güzel yazılmış olan, yazıya baktı; “En makbul ibadet aç olan birini doyurmak, ona barınak sağlamaktır” yazıyordu. “Kim dediyse doğru söylemiş” diye geçirdi içinden. Birden acıkmış olduğunu duyumsadı. Ağzına lokma koymayalı neredeyse yirmi dört saat oluyordu. Hases Ziya Ağa ne getirecekse bir an önce getirse de yeyip, kazınmakta olan midesini bir an önce rahatlatabilseydi. Çarıklarını çıkartıp kapının arkasına koydu. Kendini sedire fırlattı adeta. Çok yorulmuştu. Bir şeyler yemeden uyuyamayacağını düşündü. O güne kadar hiç yapmadığı bir şey yaptı. Hasese dönerek;

– Ziya Ağam, ben çok acım, dün ağşamdan beri heç bi şey yemedim. Azığımı ayılar çaldı. Yavan ekmek de olsa olur. Sana zahmet, sen bana çabık tarafından yiyecek bi şeyler getirebilin mi?

– Helbet de getiririm. Ocağı yakacağadım emme, madem öyle diyon, onu gelince de yakarım. O zaman evela seni doyuruyum yiğenim.

– Ocağı sen gelene gadar gendim de yakarım. Sen bunu düşünme.

– Öyleyse ben hemen çıkıyom. Yarın saate galmam gelirim. Bu arada şanslısın da. Yemek sırası koyün varlıklı sayılabilecek birinde. Eyi bi şeyler getireceğem sana işallah, ağaz dadıyınan yer, garnını bi gozel doyurursun.

Gerçekten de söylediği sürede, elinde bir tepsi ile hases kapıda göründü. Kavurma etli kuru fasülye, bulgur pilavı ve kaysı hoşafı vardı menüde. Sadık bir güzel karnını doyurdu. Yemeğini bitirdikten sonra hases Ziya’ya dönerek,

– Ellerin dert gormesin Ziya Ağam. Bugüne kadar bana böyle lezetli gelen bi yemek çok az yemişimdir herhalda. Tıpgı bi aç kurt gibi silip süpürdüm. Allah bereket versin. Sana da böyük zahmet verdiğimi biliyom emme elden bi şey gelmiyo.

– Bana zahmet filan verdiğin yok evlat. Ben bu işi senelerden beri yapıyom. Koyde durumları kotü olan beş on hane var. Yemek sırası onardaysa işde o zaman iş değeşiyo. Evlerinde çağu zaman yavan ekmek bile bulunmadığı oluyo. O zaman gendi evimden bir ekmeğen arasına çokelek goyup getirmek durumunda galıyom. Utanıyom gelen misafirden emme ne yapıyım ki başga.

– Bunda utanacak bi şey yok ki. Tam tersine sen insanlığını fazlasıynan yapıyon. Bana da çokelekli dürüm getirseydin aynı işdahınan yerdim inan ki. Neyise, başka gonulardan gonuşak birez de. Koyün arazisi verimli mi? Neyinen geçiniyo koylü? Koyde malcılık (hayvancılık) yapılıyo mu? Asgerden dönmüyen çok mu? Bunardan ağnat. Maksat sohbet olsun.

– Aslına bakarsan ben senin hekayeni diğnemek isdiyodum. Sen söylemesen de ben senin asger olduğunu ağnadım. Asgeden gaçan gençler arada bi bizim koye uğrar. Bir iki gece gonaklayıp giderler. Gaçak olduklarını koyde benden başga bilen de olmaz. Ben onnarı çok haklı gorürüm. Gaçarsan, az da olsa bi yaşama şansın var. Gaçmazsan o da yok. Daha on sekiz, yirmi yaşında ömrüyün baharında sapır, sapır toprağa dokül. Böyle asgerlik olur mu? Yaralanıp işe yaramaz duruma gelmedikçe kimsenin çocuğu geri dönemiyo. Koylerde, gasabalarda eli iş dutacak adam yok. Şu gordüğün koylerin bütün iş yükü gadınnarın, ehdiyarların ve de on beşinden guccük çocukların omzunda. Neyimiş efendim devletlü padişahımız bilmem hangi hökümata harb açmış. Bizim çocuklarımıza guvenerek ona buna ne harbi açıyon ki sen? Harbi gazanıncı hayatımız mı değeşiyo? Kazansak da, gaybetsek de bizim durumumuz her gun daha kotüye gediyo. O zaman niye çocuklarımız yok yere telef olup gediyo? Gosgoca koyde eli ayağı düzgun üç gişi çıkmaz. Her evden asgere gedip de dönemiyen bir, iki genç var. Kimbilir sen neler yaşadın buralara gelene gadar? Emme ben gine de sorduğun soruları cevap veriyim. Koyümüzün adı Ekinözü, Elbisdan’a bağlıyık. İki yüz seksen hane var. Bi kaç yıl evel üç yüz gırk haneyidi. Koydeki elli, atmış hane Ermeni ailelerini sürdüler. Koyün arazısı eyi sayılır emme ekip biçecek doğru dürüs adam galmadı koyde. Başga ne sorduydun? Ha, malcılık yapılıyo mu dediydin. Helbet de yapılıyo. Birgaç ev dışında hemen her evin beş on sığırı, otuz, gırk goyunu, geçisi vardır. Emme mahsul zamanı öşürcü (aşar) gelliyo, yarısını alıp gotürüyo. Koylüye irahat nefes alacak bi şey bırakmıyo. Bıldır havalar müsait getdi, mahsul eyi olduydu. Devletin görevlileri “harpdeyik, devletimizin ehdiyacı fazladır” deyip daha çok aldılar. Gedişat heç eyi değel. Bakalım nereye gadar gidecek? Şindi birez de sen ağnat bakalım, buralara nasıl düşdün? Nerden gelip neriye gediyon?

– Benim hekayem çok uzun Ziya Ağam. Zabaha gadar da ağnatsam bitmez. Seni de gendimi de şindi uykusuz gomayım. Biliyon, zabah erkenden yola çıkmam gerek.

– Doğru diyon evlat. Benimki de düşüncesizlik işde. Senin isdirahat etmen, yatıp uyuman, ilazım. Hadi o zaman ben seni yalınız bırakıyım. Sana hayırlı geceler. Çok erken getmiyeceğesen çorba getiriyim, iç de öyle gidersin, olmaz mı?

– Gun doğunca yola çıkarım herhel. Bi çorba içip yola çıkmak benim için de eyolur. Emme sana zahmet vermiş olacağam.

– “Tamam o zaman, ben gereken zamanda burada olurum, sen heç meraklanma goçum. Hadi şindi Allah ırahatlık versin.” deyip odadan çıktı, kapıyı çekerek uzaklaştı.

***

Sadık hases Ziyanın tarif ettiği kağnı yolunda hızla ilerliyerek, iki saate yakın bir sürede büyükçe bir tepeyi aşıp geride bırakmış, göz alabildiğine yeşil tarlaların ortasından kıvrılarak devam eden bir kağnı yolunda yürüyordu şimdi. Tarlaların sınırlarındaki çalılıklarda güvemler, yaban erikleri, bembeyaz çiçeğe bürünmüştü. Hava, her geçen dakika biraz daha ısınıyordu. “Sıcak bastırmadan olabildiğince fazla yol almalıyım” diye geçirdi kafasından. Değneğinin ucuna geçirdiği çıkından başka yükü yoktu. Sahi, az kaldı söylemeyi unutuyordum; Hases Ziya Ağa sabah güneş doğarken konağa damlamıştı. Elinde koca bi tas çorba ve bir çıkınla gelmişti. Sadığa, “Evlat, yoluyun üsdünde yakınnarda heç bi koy yok. Demem o ki yiyecek bulman imkânsız. Onun uçun ben evden sana birez azık hazırlatdım. Seni bu gunnük idare eder.” diyerek çıkını vermişti. Sadık bir kere daha Anadolu insanının yüce gönüllülüğü karşısında duygulanmış, gözleri bir kere daha buğulanmıştı.

Tepeleri ve kuzey yamaçları hâlâ karla örtülü dağlardan kopup gelen billur gibi parıldayan bir kaynak suyu kadar temiz, soğuk akan irili, ufaklı dereleri geride bırakarak bir hayli yol aldı. Birkaç yerde bu güzel sulardan içmek için kısa süreli duraklamaları saymazsak Sadık güneş batana kadar yürümesini sürdürdü. Birkaç saat önce, yarım saatlik bir mesafede bir yerleşim yeri olduğunu fark ettiyse de oraya sapmayı düşünmemişti. Karanlık bastırmadan bir barınak bulmak için bütün dikkatini çevreye vererek yürümeye devam etti. Sonunda bir bağ keliği buldu. Geceyi orada geçirmeğe karar verdi.

Sabah uyandığında gökyüzünün bulutla kaplanmış olduğunu gördü. “Akşam hiç bulut filan yoktu. Gök yüzü pırıl, pırıl yıldızlarla duluydu. Bu bulutlar da nereden çıkdı ki şimdi?” diye geçirdi aklından. Yağmura yakalanmadan yola koyulmak, olabildiği kadar yol almak gerekiyordu. Bağın yanından akan dereye ayakyoluna indi. İhtiyacını giderdikten sonra buz gibi suda elini yüzünü yıkadı. Yiyecek bir şeyi kalmamıştı, ama yiyebileceği bir şeyin olduğunu fark etti. Bağ kütükleri yeni koyvermişti sürgünlerini. Sonradan üzüm salkımlarını taşıyacak olan bu sürgünlerin, ilk zamanlarda yumuşacık ve hafif mayhoş, lezzetli, güzel bir tadı vardır. Sadık doyum hissine ulaşıncaya kadar, ‘bağ şıvgını’ diye tabir edilen bu sürgünlerden koparıp yedi. Arkasından da, yılan gibi kıvrıla, büküle devam eden yolun kendisini çekip götürdüğü, zirvelerini duman bürümüş olan, karlı dağlara doğru yola koyuldu.

Yağmur atıştırmağa başladığında Sadık dağların eteğine ulaşmıştı. Güneş olmadığı için tam vakti kestirememekle birlikte ikindi zamanı olduğunu düşündü. Kuzeyde, dağların bulunduğu taraflarda şimşekler çakıyor, gök gürültüleri ile vadiler yırtılıyordu adeta. Bütün göstergeler bir fırtınanın yaklaşmakta olduğunu işaret ediyordu. Görünürlerde, yakın çevrede, gerektiğinde sığınılabilecek bir yer görünmüyordu. Sadık adımlarını hızlandırdı. Beş, on dakika sonra yağmur damlaları irileşti, sıklaştı. Yüz metre kadar ileride, sağda, yola yakın görünen bir top ağacın altına ulaşabilmek için var gücüyle koşmağa başladı. Oraya vardığında sırılsıklam olmuştu bile. Çevredeki arazinin her tarafından, ekili tarlaları yararak, ekin çimleriyle birlikte, toprağı da sürükleyip götüren derecikler oluşuyordu. Bir süre sonra yağmur yavaş, yavaş irileşen dolu yağışına dönüştü. On beş, yirmi dakika kadar süren, yer yer ceviz büyüklüğüne erişen dolu yağışı çevreyi beyaz bir örtüye bürüdü. Arazideki yarıklar, derecikler giderek derelere dönüştü. Sadık ağaçların altına sığınmakla çok önemli bir karar vermişti. Ağacın, taze açmış yapraklarına ve dallarına çarpan dolu taneleri hızını kaybetmiş olduğundan, Sadığın üzerine düşse de, fazla etkili olmuyordu. “Buruya yetişemeseydim de bu dolunun altında galsaydım yanmışıdım valla” diye geçirdi kafasından.

Ortalığı, neredeyse sürekli aydınlatan, ardı arkası kesilmeyen şimşeklerin ve kulakları yırtan gökgürültülerinin mahşer ortamı uzun süre devam etti. Sonra doğuya doğru kayan kara bulutların uzaklaşmasıyla beraber yağmurun hızı da azaldı. Sadığın daha fazla orada kalmasının ne bir yararı ne de bir anlamı vardı. Çamur deryasına dönüşen yolda yolculuğuna devam etme kararı aldı ve yürümeğe başladı. Yol, bazen dizlerine kadar çıkan çamurlu su birikintileri, bazen ayak bileklerini yutan çamur, bazen de hiç çamuru olmayan taşlık bir patika halinde kuzeybatı yönünde ilerliyordu. Zaman zaman yürümekte zorlansa da bir an önce bu musibet yöreden uzaklaşmak, daha rahat yürüyebileceği yollara kavuşmak istiyordu. Dizkapaklarına kadar çamura batmıştı. Çamursuz akan bir derede hepten soyunup temizlenmeliydi. Giysileri, sıksan kovalar dolusu su çıkacakmış gibi, sırılsıklamdı. Islak giysiler yüzünden daha önce başına gelenleri hatırladı. Aynı olayları yeniden yaşamak istemiyordu.

Bulutlar dağılmaya, yer yer gökyüzünün mavi alanları görünmeye başlamıştı. Çok kısa süreli de olsa aradabir güneşin kendini göstermesinden, Sadık vaktin akşama sallandığını, en çok iki, üç saat içinde güneşin batmış olacağını düşündü. Yarım saat kadar daha yürümüştü ki karşısına, eğer bir ırmak değilse, en azından bir çay olması gereken büyük bir akarsu çıkmıştı Su, bulanık olmakla birlikte çamur gibi akmıyordu. Mutlaka karşıya geçmesi gerekiyordu. Suyun, insan boyunu aşan bir derinlikte olması olasılığı çok yüksekti. Yemen’de yüzmeyi öğrenmişti öğrenmesine ama orası denizdi. Bir akar suda yüzmek aynı şey miydi aceba? Bir süre aşağı ve yukarı yürüdü, geçite benzer bir şey görünmüyordu. Suyun en sakin göründüğü yerden karşıya geçmeye karar verdi. Suda yürüme olanağı kalmazsa yüzerek devam etmeyi deneyecekti. Değneğinin de yardımıyla kendini suya vurdu.

Önünden kayıp giden sulara baktıkça başı dönüyordu. Gözlerini kapadı. Ayağını ve değneğini zeminden ayırmadan yavaş, yavaş yürüdü. Suyun ortasına kadar yürüyerek gelmeyi başarmıştı. Sonuna kadar da sorunsuz geçmeyi umuyor, düşünüyordu. Su beline kadar çıkmıştı. Ayaklarının altındaki kum, çakıl kayıp gidiyor, sık sık ayaklarının yerden kesilmesine ramak kalıyordu. Zeminle ayakların temasını kaybetmek istemese de su onu yukarı kaldırıyordu. Ayaklarını sürüyerek, birkaç küçük adım daha attıktan sonra su iyice derinleşti. Sadığın ayakları yerden kesildi. Sırt üstü suya düştü. Bir miktar su yuttuktan sonra kendini toparlayıp yüzmeğe çabaladı. Bunda umduğu başarıyı sağlayamadı. Suyun akışı ile sürükleniyordu artık. Yüz metreden fazla sürüklenmişdi. Arada su yutmağa devam ediyordu. Çırpındıkça durumun daha kötüye gittiğini düşündü. İlk defa, hayatının bu suda boğularak sona ermekte olduğu, yani her şeyin bittiği duygusuna kapıldı. Tam da kendisini çaresizce bu soğuk suların kollarına bırakıyorken yanıbaşında bata, çıka yüzen kocaman bir kütüğü farketti. Canhıraş bir gayretle kendini ona doğru attı, kütüğe tutunmayı başardı. Ayaklarını ve bir kolunu kullanarak, var gücüyle, kütüğü kenara doğru yüzdürmeğe gayret etti. Yüz elli metre kadar süren, olağanüstü bir çabanın sonunda, varmak istediği kıyıya ulaşmayı başardı. Sudan çıkarak, kenardaki çimenlerin üzerine ölü gibi serildi. Midesi bulanıyordu. Boğazına parmğını sokarak yuttuğu suları midesinden boşalttı.

Bulutlar tamamen dağılmıştı. Alçalarak tepelere yaklaşmış olan güneş yüzünü yeniden göstermişti. Sadık üzerinde ne varsa hepsini çıkarttı. Bütün gücünü kullanarak onları sıktı. Güneşe karşı taşların üzerine serdi. Kendisi de üşümemek için bir aşağı, bir yukarı hızlı biçimde yürüdü, birliğinde çavuşların sabah idmanı olarak yaptırdıkları hareketleri yaptı, ısındı. Zaten hava da soğuk değildi. Güneş batarken, henüz kurumamış olan, giysilerini sırtına geçirdi, bir kere daha ölüme çalım atmış olmanın gururu ve cesaretiyle, hızlı adımlarla yola koyuldu.

İleride, yolun sol tarafından gelen köpek havlamalarını işittiğinde ortalık tam olarak kararmamıştı. Seslerin geldiği yöne dikkatlice baktı. İlk evlerin karartısı fark edilebiliyordu. “Tam zamanında garşıma çıkdı bu köy. ‘Gul sıkışmayınca Hızır yetişmez’ derlerdi de inanmazdım” diye geçirdi içinden. Tanrıya şükretti, köye doğru adımlarını sıklaştırdı. İlk evlere yaklaştığında, bir kere daha, köpeklerin saldırısına uğramaktan kurtulamadı. İki iri köpek hışımla üzrine geliyordu. Sadık, orada bulunan ağaçlardan birine sırtını verip çömeldi. Köpekler birkaç metre mesafede durup havlamayı sürdürdüler. Fazlaca yaklaşan köpeği taş atarak geri püskürtüyordu. Ama yerinden kalkamıyor, onlardan kurtulmanın bir yolunu düşünemiyordu. Neyse ki çok sürmedi bu tatsız durum.

Köpeklerin durmaksızın, uzun süre havlamalarını duyan bir adamın;
– “Kim var orda!” diye seslenmesi Sadığın yüreğine su serpti. Hemen yanıt verdi;

– Bi tanrı misafiri, itler bırakmıyo. N’olur yardım edin.

– Gorkma, geliyom. Yerinden gımıldama.

Adam yaklaşınca köpekleri azarlayıp susturdu. Köpekler kuyruğunu kıstırıp arkalarına bakarak geldikleri gibi geri döndüler. Elindeki sopasına dayanarak, yaşlı sayılabilecek biri Sadığın yanına kadar geldi;

– Selamün aleyküm deligannı. Bu saatde ne yolculuğu bu böyle? Hangi koydensin?

– Buralardan değelim emmi. Yozgatlıyım. Koyüme gediyom emme daha çok yolum var.

– Hangi Yozgat bu, Çapanoğlu Yozgadı mı?

– Hee ya, işde oralıyım emmim. Koyümüz şehere bi saatlik mesafededir.

– Hele bi gel bakalım beniminen. İçeride oturup gonuşak, birez soluklan, sana bi galacak yer ayarlıyak, temam mı evladım? Hadi şindi düş peşime, bize gidek.

– Sağolasın emmi. Adını bağaşlarsan…

– Benim adım İrecep, koyde herkeşin bi lakabı vardır sen de bilin ya. Koyde bana Guzucu derler.

– Benim adım da Sadık. Yemen’den geliyom biliyon mu? Gaç yıldır yollardayım ben bile sayısını unutdum. Neyise, şimdi o mevzulara girmiyek. Girersek içinden çıkamam.

Recep ağa önde, Sadık arkada evin avlu kapısına kadar yürüdüler. Ağa kapıyı açtı, içeriye;

– Zarife, gız Zarife! Misafirimiz var. Sekiye minder, yasdık çıkar. Hava gozel, biz dışarıda oturak. Beni duydun mu garı?

– Duydum, duydum. Sağar değelim, çıkarıyım.

Sadık ve Recep Ağa, idare lambasının titreyen ışığında, Zarife Anne’nin serdiği yün minderin üzerinde, sırtlarını halıyastığa dayamış, karşılıklı oturmuşlardı. Sadık giysilerinin ıslak olduğunu söylemek istemiyordu, ama yeniden üşütüp hastalanmayı da göze alamıyordu. Bu ikilem içinde bir süre kararsız kıvrandı. Sonunda söylememeğe karar verdi. Vücudu alışmıştı ıslaklığa, fazla rahatsız olmuyordu. Vücut ısısının yavaş, yavaş giysileri kurutacağını umuyordu. Bir yandan da, tekrar hastalanacağı korkusunu kafasından silip atamıyordu. Şu anki havanın, daha önce olduğu gibi soğuk olmaması, hasta olmama umudunu çoğaltıyordu.

– Zarife gadın, misafirimizin garnı açdır. Bi şeyler hazırla da evela bi garnını doyursun.

– Meraklanma, ben de biliyom aç olduğunu, hazırlıyom. Birezden getiririm.

Sadık, mahcup ve çekingen;

– Size böyük zahmet verdim. Bana geceliyecek bi yer olsa kafiydi.

– Kapımıza gadar gelmişin, aç susuz mu gonderelim, olacak iş mi çocuğum? Sen onu, bunu bırak da başından geçenneri ağnat. Taaa Yemen’nerden geliyom dedin. ‘Yemen’e giden gelmez’ deller. Türküsü bilem var. ‘Burası Yemen’dir. Giden gelmiyo, Acep nedendir’ deyi.

– Ben gelebildiğime gore demek ki giden gelebiliyomuş. Ben çok şanslıydım İrecep ağam. Herkeş benim gadar şanlı olamazki. Biçok kere ölümden döndüm. Daha bugun, böyük bi suyu geçiyim derken sele gapıldım, tam boğulup gediyodum ki bi kutük peydah oldu yanı başımda, ona dutunup gurtuldum. Size bi şey deym mi? Böyük Irabim ölmemi isdemiyo vallaha, yoğsa çokdan tahdalıkoyü boyladıydım şindiye gadar.

– Bugun ki afada sen de mi yakalandın. Bi saat içinde buraları gırdı geçirdi. ‘Koyde epey bi zarar, ziyan oluşdu’ diyolar. Bazılarının malı, davarı sele kapılmış, telef olmuş. Evlat o zaman senin üsdün, başın yaşdır. Islak giyeceklerinen oturma, hasdalanıp perişan olursun.

Uzanarak Sadığın üzerini yokladı,

– Helbette ya! Üsdün başın sırsıklam olmuş. Hemen çıkarmalısın. Bizim hatun üsdüne bi şeyler versin, üsdünü, başını değiş. Gurbetde hasda düşmekden kotü bi şey yokdur. Gız Zarife! Bi gel hele. Yemekden daha mühim bi durum var.

Zarife Nene elinde tepsiyle geldi. Yoğurt, pekmez, turşu ve yufka ekmekten oluşan menüyü Sadığın önüne sürdü. Kocasına dönerek;

– Neyimiş yemekden daha mühüm olan şey, de hele?

– Gormüyon mu, çocuk sırılsıklam. Gelirken sele gapılmış, az galsın boğulup gediyomuş. Üzerindeki yaş geysileri derhal çıkarması ilazım. Yoğsa hasdalanacak. Sen eğnine dakabilecek bi şeyler ver de soyunsun çocuk.

Yarım saat kadar sonra Sadık, üzerinde son derece iğreti duran, Recep Ağa’nın yedek giysileriyle ve karnını doyurmuş olarak, o geceyi de rahat ve güven içinde geçirmeyi garantilemiş görünüyordu. Yol boyunca kendisine her türlü yardımı, içten gelerek, yapan bu güzel insanlara ne çok borçlandığını ve hiçbir zaman bunu ödemesinin mümkün olamayacağını, bu borçların yükünü hayatta olduğu sürece taşımak zorunda olduğunu düşündü. “Benim kaderim de buymuş, elden ne gelir ki?” diye geçirdi aklından. Bir türlü sonu gelmeyen acılarla, kanla beslenen yeryüzünde insanlığın tek umudu, yürekleri sevgi dolu, yüce gönüllü, yüce ruhlu, paylaşmaktan mutlu olan bu insanlar olabilir, diye düşündü.

– İrecep ağam, evde Zarife anayınan senden başga kimse yok galiba. Çoluk çocuk, kiminiz, kimseniz yok mu?

Sadık bir sohbet konusu açmak için sormuştu bu soruyu. Recep Ağa, yeleğinin cebinden tabakasını çıkarttı, açtı, içnden çıkardığı kâğıda tütün koyup sardı, Sadığa uzattı. Sadık sıgara içmediğini söyleyince çakmak taşı ve kavla sıgarasını yaktı;

– Olmaz olur mu evladım, dört dene gızım var, dördünü de gocaya verdim. En böyük gızım Durdu’dan, ikisi oğlan üç torunum var. Damat başlarında. Çürüğe çıkıp asgerden geri gonderilmesinin üzerinden beş sene geçdi. Suriye’de bi cepede elinde bomba patlamış. Sağ eli bilekden gupmuş. Bir ay hasdanede yatırmışlar, soğna da çürük lapırını (rapor) verip yollamışlar. Emme şindi eyi, o elini de gullanabiliyo. Damadımın biri daha koyde. Garaciyerinde gurşun var. Dokdurlar çıkaramamışlar, çürüğe ayırmışlar. O da eyi, hâlâ yaşıyo. İki torun da ondan var. En guccük damadımın Çanakgale’den şehit haberi geldi. Aldığı madalyasıynan kunyesini getirdiler. İki oğlan torun da ondan galdı. Öteki damadım Gafgasya’da Urus gavırına yesir düşmüş. Dört yıldır heç bi haber alamadık. Bi gız torunum var ondan da. Senin ağnıyacağan koyümüzde eli, ayağa düzgun adam denecek kimse galmadı Sadık evladım. Sen gaçmakla bence en eyisini yapmışın. Gencecik evlatlarımızın ne uğruna telef olduğunu bize kimse ağnatmıyo. Sorgusuz, suvalsiz çocuklarımızı alıp gotürüyolar. Soğna da geri getirmiyolar. Goca koyde ocağana ataş düşmedik tek bi ev bulaman. Bu nasıl dünya, bu nasıl devlet, bu nasıl hayat bi tüllü akıl erdiremiyok çocuğum.

– Asgerin durumunu bi bilsen İrecep Ağam, yürekler acısı. İyaşe yok, cepane yok, doğru dürüs gumandan yok. Herkeş, gurtarabilirse, canını gurtarmanın derdinde. Kimin ne yaptığını bilen yok. Her yerde çeteler, eşgıyalar cırıt atıyo.

– Aman çocuğum, dıkgatlı ol. Cendermeler köylere sık sık gaçak aramıya, yakalamıya geliyolar. Gamazlıyan çoğaldı. ‘Asgeriye ehbarcılara para veriyomuş’ diyolar. Kimseye guvenip sakın açık verme, ağnadın mı? Yoğsa bunca emeklerin heba olur, İrecep Emmim demedi deme. Uykun gelince de haber ver. Seni koy odasında yatırmayı düşündüydüm emme vazgeçtim. Nenen bi yatak sersin, bizde yat. İrahat eden. Çoluk, çocuk gurültüsü olmaz. Zabah isdediğin zaman galkarsın. Hemi de köylülerden geldiğini goren, bilen olmaz

– Sizlere borcumu nasıl öderim bilmiyom. Bu yolculukda o gadar çok eyi insannarınan garşılaşdım ki bunu heç bi şekilde ağnadamam. Heç bi zaman ödüyemiyecek olduğum bu borçlarımın yükünü, hayatda kaldığım sürece, nasıl daşırım heç bilemiyom.

***

Milyonlarca kilometrekare olan Osmanlı imparatorluğundan geriye kalan bir avuç büyüklüğündeki Anadolu topraklarında kargaşa, umutsuzluk, çaresizlik, başıboşluk hat safhadaydı. Askersiz, silahsız, kumandansız ordular hiçbir cephede bir varlık gösteremiyordu. Yüksek rütbeli subaylar siyasetin göbeğinde, tıpkı siyasiler gibi, birbirlerinin kuyusunu kazıyor, birbirini itibarsızlaştırmak, sarayın ve hükümetin gözünden düşürmek ya da gözüne girmek için her fırsatı kullanıyorlardı. Hükümet subaylarına söz geçiremiyor, pek çok alanda emirlerini uygulatamıyordu. Üst rütbeli subayların ve üst düzey yöneticilerin her birinin kafasında Devlet-i Aliyye’yi kurtarmak için farklı düşünceler, farklı planlar vardı. Herkes kendi planının hayata geçirilmesi yönünde çaba harcıyordu. Ordunun içinde Mustafa Kemal gibi, meseleyi kökten çözmek için yeni bir hareketi başlatmak gerektiğini düşünenler de vardı. Sonuç olarak bu kargaşa içinde hiçbir şey yapılamıyordu.

Bu durumu çokiyi bilen batılı emperyalist devletler Osmanlı devletinin zorunlu harcamalarını karşılamak üzere, daha çok da bankerler aracılığı ile borç veriyor, karşılığında akıl almaz imtiyazlar elde ediyorlardı. Bu imtiyazlar, Kanuni Sultan Süleyman ile başlamış olan, daha sonra gelen padişahlar tarafından yenileri eklenerek artan, Osmanlı tarihinde kapitülasyonlar olarak bilinen imtiyazların çok daha öteye taşınması sonucunu ortaya çıkardı. İttihat ve Terakki Hükümeti, 1918’de imzalamak zorunda kalacağı Mondoros Mütarekesiyle, eski kapitülasyonlarla birlikte yeni imtiyazlar vermeyi kabul edecekti. Osmanlının ve Türklüğün bitişi, yok oluşu anlamına gelecek olan Sevr Anlaşmalarına doğru doludizgin yol alınıyordu. Memleket fiilen, batılı devletlerin ve Rusların yönetim ve denetimi altında bulunuyordu adeta. Hükümet ve Saray günü kurtarma politikaları peşinde, çaresiz çırpınıyor, çırpındıkça da batıyordu.

Anadolu tam bir kaosun göbeğinde bulunuyordu. Yetkililer, gelecek endişesine düşmüş, ne olacağı bilinmeyen bu ortamdan en kârlı çıkmanın tüm yollarını kullanıyorlardı. Her türlü haksızlık, ahlaksızlık, nufuz ticareti, rüşvet, güç kullanımı, haraç, eşkıyalık inanılmaz boyutlara varmıştı. Anadolu’nun, neredeyse her bölgesinde çeteler, eşkıya gurupları yol kesiyor, köyleri, kasabaları basıyor, halkta rahat ve huzur namına birşey bırakmıyorlardı. Köylerini, kasabalarını eşkıyaya karşı savunacak ne doğru düzgün ahali, ne de silah mevcuttu. Hiçbir yerde can ve mal güvenliği kalmamıştı ve umut bağlıyacakları bir ışık da görünmüyordu ufukta.

Anadolu’daki askerlik şubelerinin birçoğu adeta, yakalanan kaçak askerlerin rüşvet karşılığı salıverildiği birer organizasyona dönüşmüştü. Bu şubeler kendi içinde, kaçak salıverme tarifeleri oluşturmuştu. Asker kaçağı yakalama konusunda, eşkiyalarla anlaşma yapan şube kumandanlarının varlığından bahsediliyordu. Ortalama kaçak bırakma tarifesinin bir mecidiye olduğu, kaçağın askerlik yaptığı süreye bağlı olarak, tarifenin değiştiği dillendiriliyordu. Kaçak avı da yapan çetelere, yakaladıkları her kaçak için, şubece kaçağın ailesinden alınan miktarın, yarısının verildiği söyleniyordu.

Anadolu halkının çilesi bunlarla bitmiyordu. Sayıları günden güne artan tekkeler, zaviyeler, evliyalar, şeyhler, üfürükçüler, tükürükçüler okuma yazması olmayan, çoğu kadın cahil, saf Anadolu insanını, masum dini duygularını alabildiğine kullanarak, Allahla, kitapla, cennetle kandırarak, günahla, cehennemle korkutarak soyuyorlardı. Bunlardan bazılarının, yöre kadıları ile anlaşarak, bir şebeke haline dönüştükleri söyleniyordu.

***

Sadık, gülümseyen bir ilkbahar güneşinin ilk ışıklarıyla yola koyulmuştu. Köyünden ne kadar uzakta olduğunu, yolların ne zaman biteceğini bilmiyordu, ama yaklaşmış olduğunu hissedebiliyordu. Üstelik önü yazdı. Geceleri barınacak bir yer ve acıktığında yiyecek bulma sıkıntısı çekmeyeceğini düşünüyordu. Sabahın erken saatlerinden, akşamın geç saatlerine kadar yürüyebilirdi. Geceleri geçirmek için artık, illa bir köy bulması da gerekmiyordu. Bağ, bostan keliklerinde, Ermenilerin terk edip gittiği viranelerde, hatta açıkhavada bir ağacın altında, bir kayanın kuytusunda, tıpkı köydeyken davar çobanlığı yaptığı zamanlardaki gibi, geceleyebilirdi. En büyük korkusu eşkiyaların eline düşmekti. Böyle bir durumda hayatta kalsa bile, memlekete varması süresi, tahmin edemeyeceği kadar ötelenirdi. Bu yüzden, ana yollardan uzak durmaya, zorunlu olmadıkça açık arazide yürümemeğe karar verdi.

Bir su kaynağının başındaki birkaç söğüt ağacının gölgesinde dinlenmeğe karar verdiğinde güneşin konumu, öyle saatinin hayli geçmiş olduğunu gösteriyordu. Hava oldukça sıcaktı. Sadık yüzüstü suyun üzerine kapanarak, kaynaktan susuzluğunu giderdi. Sonra da elini, yüzünü yıkadı, kafasını soğuk suya sokarak serinledi. Suyun başındaki taşlardan birinin üzerine oturdu. Zarife Nine’nin, akşamdan hazırlayıp başucuna koyduğu çıkını çözüp açtı. Köyden ayrıldıktan sonra bir daha yemek kısmet olmadığı, çok sevdiği omaçlı dürümü iştahla yeyip karnını doyurdu. Gölgedeki çimenlerin üzerine sırtüstü uzandı. Uyuyarak vakit kaybetmek istemiyordu. Üzerine çöken ağırlığa karşın uyumadı. Kalkıp soğuk suda yüzünü yıkadı, kafasını bir kere daha göletin buz gibi suyuna soktu. Gözleri faltaşı gibi açıldı. Kalktı yürüdü.

Geceyi açık havada, bir kayanın duldasında, deliksiz uyuyarak geçirdi. Sabahın ilk ışıklarıyla yola koyulduğunda kendini kuş gibi hafif, zinde ve yürüme arzusuyla dolu hissediyordu. Güneş yükselinceye kadar çalılık bir bayırda taştan taşa, çalıdan çalıya sekerek bir hayli yol aldı. Acıktığını duyumsadığında, yürürken çalıların arasında yiyecek bir şeyler de aramağa başladı. Köyde geçen çocukluk yıllarından kalma bilgilerinin işini kolaylaştıracağını düşünüyordu. Nitekim madımak, yemlik, purçalık, çiğdem soğanı gibi yenilebilen bitkilerin bu çalılıkta var olması kuvvetle muhtemeldi. Kısa zamanda yanılmadığını gördü. Toprak altındaki kökü çıkartılıp, soyularak yenen purçalık çevrede bol miktarda vardı. Tam onları kazıp çıkarmağa başlamıştı ki çalıların altında, toprağı yarıp çıkmış, mis gibi taze mantarları fark etti. Mantarın zehirlisini (köylerinde bunlara deli mantar denirdi) de, zehirsizini (akıllı mantar) de çok iyi tanıyordu Sadık. “Bu çalının altında olduğuna gore buralarda mantar var demektir” diye geçirdi içinden. Ayrıca yağmurdan sonra güneş açtığında mantarların bir günde topraktan fışkırdığını çok iyi biliyordu. Yarım saat kadar süren bir aramadan sonra, topladığı mantarla hem karnını doyurdu, hem de çıkınını doldurdu. En az bir günlük erzakını da garantilemiş olarak, batı istikametinde, hızlı bir tempoyla yola koyuldu.

Akşam yaklaştığında çalılıklar bitmişti. Sadık kuzeybatı yönünden gelen bir dereyi izleyerek, hızını azaltmaksızın, yukarı doğru yürüyüşünü sürdürüyordu. Karanlık bastırınca, dere boyunda sıkça karşılaştığı kayalıklarda, geceyi geçirebileceği bir yer nasıl olsa bulabilirdi. Önünde, yaklaşık bir günlük mesafede, oldukça yüksek dağlar görünüyordu. O dağları aştığında, sanki Yozgat topraklarına varacakmış gibi bir his vardı içinde. Nerede olduğunu, daha ne kadar yolu kaldığını bilmeyi o kadar çok istiyorduki. Recep Ağa “Daha çok yolun var evlat, her türlü tedbiri eleden bırakma” demişti ama bu ‘çok yol’un bir ay mı? üç ay mı? Bir yıl mı? Daha da mı fazla? olduğunu söylememişti. İçinden, “en azından bi hafda, on gun eveline gore birez daha yaklaşdım” diye söylendi.

Akşamın alaca karanlığında yukarıdan beri, belli belirsiz işitilen konuşma sesleri çaldı kulağına. Hemen bir kayanın arkasına gizlendi. İki karartı dere boyunca aşağı doğru, sanki gezintideymiş gibi, yürüyorlardı. İkisinin de ellerinde tüfekleri, omuz ve bellerine sarılı mermilikleri mermi doluydu. Sadık onların asker olmadığına hükmetti. Bir eşkıya çetesinin adamları olduklarını düşündü. Konuşmalarından yanılmadığını anlamakta gecikmedi. Aşağılardaki bir köye yapacakları baskın’ın keşfi için görevlendirildikleri sonucuna vardı. Bunun olanaksızlığını bilse de, “Hangi koyü basaklarını bilsem de onnarı haberdar etsem keşke. Belki garşı goyacak tetbir alırlardı” dedi içinden. Adamlar konuşa, konuşa uzaklaşıp kayboldular.

Sadık buralarda şimdi çok daha dikkatli olması gerektiğini düşündü. Kendini bir eşkıya çetesinin göbeğinde bulabilirdi. Yakalanması durumunda hayalleri, umutları hatta hayatı sönebilirdi. Yıllardan beri çektiği sıkıntılara, acılara boş yere katlanmış olacaktı. Bunu göze alamazdı. Buna yol açabilecek bir hataya asla açık kapı bırakamazdı. Eşkıya, bu dere boyunda bir yerlerde konuşlanmış olmalıydı. Dereye hâkim oldukları kesindi. En kısa zamanda yol güzergâhını değiştirmesi gerekiyordu. Hemen kararını verdi. Dere yatağını terk edip batı istikametinde tepelere doğru tırmanmağa yöneldi. Çevrede, çeteden birilerinin bulunabileceği olasılığına karşı oldukça sessiz ve dikkatli yürümeğe çalışıyordu. Birden, önündeki kayalıkların arasından, araka arkaya fırlayıp kalkan iki kınalı keklik, yüreğini ağzına getirdi. “Hay a…na goyduğumun meretleri” diyerek arkalarından, uzun zamandır ağzından çıkmamış olan, bir küfür savurdu.

Karanlık iyice çökmüştü. Görünürlerde ay da yoktu. Kayalık bu tepeler, sadece, gökyüzünde asılı birer küçük fener gibi parıldayan, irili ufaklı milyonlarca yıldızın ışığıyla aydınlanıyordu. Sadık bastığı yeri dahi görmekte zorlanıyordu. Uygun bir yer bulup oturmağa, orada gecelemeğe karar verdi. Kayaların arasında, korunaklı olduğunu düşündüğü bir yerde karar kıldı ve oturdu. Havada en küçük bir esinti yoktu. Çevrede ürkütücü bir sessizlik vardı. Sadık, akşamın bu sessizliğini bozarsa, sanki başına kötü bir şeyler gelecekmiş gibi bir hisse kapıldı. Bu yüzden ses çıkarmamak için, elinden gelen dikkati ve gayreti gösteriyordu. Çıkınını açarak sessizce çıkardığı mantarların bir kısmını yine sessizce yedi. Bir süre yıldızlara baktı. Kendini tatlı, umutlu, sevgi dolu, özlem dolu, hasret dolu hayallerin kollarına bıraktı. Öylece uyudu.

* Hz.Ali’nin Aleviler tarafından simgeleştirilmiş kılıcı.

On Birinci Bölüm >>

İsmail İlhan Hakkında17 Yazıları
1940 yılında Yozgat’ın Köçek Kömü Köyünde beş çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak doğdu. İlkokulu üçüncü sınıfa kadar kendi köyümüzde eğitmenle okudum. İlkokulun kalanı ile orta öğrenimimi Yozgat’ta tamamladım. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümünü bitirdi. 1976 da Dr., 1982 de Doç., 1987’de Prof. oldu. 6 adet mesleki ve bilimsel kitap ile çok sayıda bilimsel makalesi yayınlandı. 2007 yılında emekliye ayrıldıktan sonra Bursa Belediyesi Türk Sanat Müziği Konservatuvar’ını bitirdi. Keman çalıyor, beste yapıyor ve öykü yazıyor.

Yorumlar

İlk yorumu siz yapın

Yanıt Ver

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.




Loading Facebook Comments ...