Kaçış – Beşinci Bölüm

<< Dördüncü Bölüm

Beşinci Bölüm

Sadık, bu taş ocağında yoğun bir çalışma temposu içinde buldu kendini. Birkaç tonluk mermer blokların çıkıntılarını balyozla kırarak, dikdörtgen ya da küp şekline getirmekti işi. İlk günler iş çok ağır gibi geldi. Geceleri sabahlara kadar elleri, kolları ağrıdı, sızladı, onu uyutmadı. Elleri parçalandı. Ellerine bez sararak balyoz sallamayı sürdürdü, işini aksatmadı.

İşinin bütün zorluklarına göğüs gererek, kötü muameleyle karşılaşmaya fırsat tanımadı.

Ocakta çalıştırılanların büyük bir çoğunluğu esir olarak burada bulunan Osmanlı askerleriydi. Geriye kalan az sayıda esir ise Habeşlerden oluşuyordu. Her gün iki saat kadar çalışıyorlardı. İş ne kadar ağır olsa da yaşamları bir düzene girmişti. Tatsız, tuzsuz, etsiz, yağsız olsa da günde iki öğün yemek veriliyordu. Susadıkları vakit su içebiliyorlardı. Sıkıntıya düşmeden tuvalet ihtiyaçlarını gideriyorlardı. Geceleri altlarına serecek çul, üstlerine örtecek bir battaniyeleri vardı. Yalnızca hastalanmamak ve de yaralanmamak gerekiyordu. Çünkü hastalanan ya da yaralanan biri hemen bir arabaya konulup oradan götürülüyordu. Nereye götürüldüğünü kimse bilmiyordu. Götürülenlerden, bugüne kadar geri dönen de olmamıştı. Haftada ya da on günde bir, bu durumla karşılaşılıyordu. Karanlık basmadan görevli bölüm şefi gelip yapılan işi denetliyor, beğenmez ya da yapılan işi yeterli bulmazsa tutukluya o akşam yiyecek verilmiyordu. Sadık böyle bir durumla karşılaşmamak için var gücüyle çalışıyor, her akşam denetçinin, memnuniyetini ifade eden gülümsemesi ile ödüllendirildiğini hissediyordu. En büyük sıkıntısı, ötekiler için de geçerli olan, öğle sıcağında çalışmanın olağanüstü zorluğuydu. Üzerlerinde başlarına doladıkları bir poşu, altta ise köyde ‘don’ dedikleri, sadece edep yerlerini örten kısacık bir bez parçası vardı. Gömleği olan varsa da giymesine izin verilmiyordu.

Sadık, birlikte geldikleri arkadaşlar ile mermer ocağında ikinci ayını doldurmak üzereydi. Bu süre içinde guruptan Seyfi adında bir arkadaşları, dinamit patlatılması sırasında ayağına düşen bir taş yüzünden yaralanmış ve ocaktan gönderilmişti. Gideli iki hafta olmasına karşın ondan bir daha haber alınamadı. Yakın arkadaşları, iyileşince onun tekrar buraya geleceğini boş yere umdular, beklediler. Akşamları yemekten sonra çok kısa bir süre de olsa bir araya gelebiliyorlardı. Burada daha ne kadar tutulacaklarını, ondan sonra nereye götürüleceklerini, bu esaretten kurtulup, kurtulamayacaklarını konuşuyorlardı. Başlarındaki şef ve çavuşlara bakılırsa burası İngilizlere ait olmalıydı. Ocakta çalışanların içinde, Sadığın kafasından geçen soruları yanıtlayacak birileri belki vardı. Ama oradaki herkesle konuşma, tanışma fırsatı asla olmuyordu. Zaman buldukça İhsan’la bir araya gelebiliyor, kısacık da olsa memleket, aile muhabbetleri yapıyorlardı. Buraya geldiğinden beri Asiye’ye üç tane daha mektup yazmıştı. Mektupları gönderemeyeceğini biliyordu bilmesine, ama mektup yazmak, duygularını kâğıda olsun aktarabilmek onu birazcık rahatlatıyor, özlemini azaltıyor gibiydi sanki. Asiye’sini çok özlüyordu. Bir daha göremeyeceği korkusu, endişesi yüreğini kor gibi dağlıyordu. Hasret, Turba’da Arap çetecinin kalbini hedefleyen cembiye’sinden çok daha fazla acıtıyordu kalbini. Talihine lanet okuyup günleri sabırla karşılıyor, bir gün mutlaka kavuşacağı umudunu yitirmemeğe çalışıyordu. Masallardaki gibi bir kuş olup uçarak buradan uzaklaşmayı, sevgilisinin penceresine konmayı, en güzel, en yumuşak sesiyle onu uyandırmayı hayal ediyordu. Daha başka da o kadar güzel şeyler hayal ediyordu ki…

Günler, haftalar hatta aylar bütün zorluklara karşın akıp gidiyordu. Taş ocağında çok az şey değişiyordu. Gündüzleri, yakıcı sıcağı ile ocaktakileri kavuran, canından bezdiren güneşin o gaddarlığı neredeyse yok olmuştu. Geceleri soğuktan uyuyamayanlar vardı. Sadık, kış aylarından birini yaşadıklarını bilse de hangi ayda oldukları konusunda bir fikri yoktu. On gün kadar önce otuz kişilik bir yeni gurup esir daha gelmişti taş ocağına. Çoğu Türkçe konuşuyordu. Bunların da kendileri gibi başsız kalarak, bir şekilde İngilizlerin eline esir düşen Osmanlı askerleri olduğunu düşündü Sadık. “Bu melmekette, bu diyar ellerinde başsız galıp da hayatta galabilmenin tek yolu İngilizlere esir düşmek galiba” diye geçirdi aklından.

İş bitimi, el yüz yıkama kuyruğunda yan yana geldiği Sivaslı Muharrem’le tanıştı Sadık. Muharrem, Yemen’in Shab kasabasında yakalanmış, aynı birlikten sağ kalan bir arkadaşıyla birlikte getirilmişti taş ocağına. O arkadaşı da galiba sıtma hastalığına tutulmuş ve ocaktan götürülmüştü. Bir daha da geri gelmemişti. Burada çalışmaktan yılmıyordu. Gücüne de gitmiyordu böyle yaşamak. Güvenilir birisiyle konuşmağa çok ihtiyacı vardı. Etrafını kollayarak;

– “Ömür boyu ben böyle yaşıyamam Sadık.” diyerek, sadece Sadığın duyabileceği bir sesle söze girdi.

– Benim melmeketime getmem lazım. Biliyon mu Sadık, askere çağrılmadan yirmi gün önce birisi oğlan, ikiz bebeklerim doğduydu. Onnarı öylece bırakıp geldim. Buraya getirildiğimiz ilk haftalardan bu yana burdan nasıl gurtulacağımı düşünüp duruyom. Lakin bi yolunu bulamıyom. Uzun zamandır buradakileri izliyom. Bizimkileri izliyom. Bana arkadaş olacak birisini kesdirmiye çalışıyom. Şimdilik öyle birine ıraslamadım. Kimseyi bulamasam da bi gun tek başıma da olsa gaçacağam. Bi süredir seni de izliyom. Düzgün bi arkadaşa benziyon. Onun için bunnarı sana ağnadıyom. Zaten birine annatmasam patlıyacak duruma geldiydim biliyon mu?

– Muharem gardaş, eyi diyon da yolunu, izini bilmediğin bu ücra yerden neriye gedilir ki? Ne nerde olduğumuzu biliyok, ne de gedilecek yönü. Vallaha bence heç şansın yok gibi, gine de sen bilin.

– Burda kalırsak bi şansımız var mı sence? Sonuçda bu gayaların içinde, bu toz toprakla boğuşarak yok olup getmiyecek miyik? Bence burada heç bi şansımız yok. Gaçarsak bin de bir bile olsa bi şansım olacak.

– Bu dediğin de doğru ya. Burada sahiden de heç şansımız yok gibi. İki ucu da boklu deynek işde. Ne yandan dutarsan dut. Biliyon mu Muharem gardaş, ben de koyden ayrılmadan bi hafda önce nışanlandıydım. Onu nasıl özlüyom bi ben bi de Allah biliyo. Kaç kere mekdup yazdım, gonderemedim. Hepisi yanımda duruyo. Keşke mümkün olsa da seniynen gaçabilsek. Emme bu heç mümkün gibi gelmiyo bana.

Bu sırada kuyruk da sıra onlara gelmişti. El-yüz yıkadıktan sonra en yakın zamanda yine görüşme temennisiyle el sıkışarak ve birbirine gülümseyerek ayrıldılar.

Muharrem’in söyledikleri Sadığın aklına da yüreğine de çöreklenmişti. Böyle bir şey olabilir miydi? Burada kalmanın hiçbir geleceği yoktu. Bu ocakta telef olup gitmek istemiyordu Sadık. Daha bir yıl dolmadan ocaktan kaç kişi yok olup gitmişti. Böyle bir sonucu kabullenip oturamazdı. Muharrem doğru düşünüyordu. Şansını denemeliydi. Kaybedecek nesi vardı ki? Asiye de babası da hiçbir zaman umudunu kaybetmemesi gerektiğini tembihlememişler miydi? Ama buradan kurtulma yönünde umut edebileceği bir ışık, bir emare de göremiyordu ki. Buradan kaçmak neredeyse bile bile ölüme atlamak olmaz mıydı? Nereye kadar gidebilirlerdi ki? Nereyi biliyorlardı ki gidebilecek? Ne yöne gidecekleri hakkında Muharrem’in bir bilgisi var mıydı acaba? Yakalanmama umudu var mıydı? Yakalanmasalar açlıktan, susuzluktan ölmeyecekler miydi? Hem gece boyunca, hem de gün boyu taş kırarken bunları düşündü Sadık. Bazen Muharrem’i haklı çıkardı, bazen de, aklını böyle karıştırıp huzurunu kaçırdığı için, ona kızıp lanetledi onu. Yine de bir sonuca varamadı. İşi olacağına bırakmağa karar verdi.

Her gün, en az on saat balyoz sallamaktan, kol ve bacak kasları başta olmak üzere vücudundaki tüm kasları gelişmiş güçlenmişti Sadığın. İlk zamanlar kan, revan içinde kalarak sızısından geceler boyu uyku yüzü göstermemiş olan elleri iyice nasırlaşmış, dış etkenlere karşı duyarlılığını yitirmişti adeta. Çalışmasından memnun kalan ekipbaşı Sadığa ötekilerden biraz daha farklı davranıyordu. Bir süre İstanbul’da bulunmuş, az miktarda Osmanlıca bilen ekipbaşı arada bir yemeklerde fazladan hurma ya da helva veriyordu Sadığa. Ara sıra yanına gidiyor İngilizce kelimeler, küçük cümleler öğretiyordu. Birbirlerinin dilini konuşabilseler neredeyse arkadaş olacaklardı. Sadığın çevresinde bu durumdan kendilerince farklı sonuçlar çıkartanlar bile vardı. Hatta bir akşam Sadık torpilli yemeğini yerken yanında oturan Cevat adındaki boşboğazın biri kulağına eğilip;

– Sadık hadi gine eyisin, ekipbaşı seni eyi besliyo, helal olsun vallaha. Belli ki seni çok beğeniyo. Yoksa geceleri heskeş uyudukdan soğna buluşuyonuz mu lan?

Sadığın birden kan beynine sıçradı. Yerinden fırlayıp Cevat’ın suratına balyoz gibi bir yumruk çaktı. Cevat neye uğradığını saşırmış bir durumda yere yuvarlandı. İkinci yumruğu indirmesine arkadaşları fırsat bırakmadı. Araya girip Sadığı tuttular. Daha sonra buna benzer bir olay daha yaşandı ocakta. Başka bir ekipte yine Sadık gibi göze girip ayrıcalık kazanmış Serdar adında birini, o ekibin başı olan İngilizle cinsel ilişkiye girdiği söylentileri üzerine, bir gurup tutuklu adamakıllı pataklamıştı. Böyle bir durumun olmadığı sonradan anlaşılmış, Serdar’ın yediği dayak yanına kalmıştı. Bu olay, bazı dedikodular kulağına kadar gelen, Sadığı da biraz olsun rahatlatmıştı.

Sadık, adı Wictor olan ekip başından, kendisine öğrettiği beş on kelimelik İngilizce ve onun İstanbul’da öğrendiği Osmanlıca kelimeler yardımıyla küçük, küçük bilgiler edinmeğe başlamıştı. Taş ocağını bir İngiliz şirketi işletiyordu. Üç yıl önce işletmeye açılmıştı. İki yüz civarında çalışan vardı. Bunların çoğu esir alınmış Osmanlı askerleriydi. Buraya en yakın yerleşim yeri, yol üzerindeki iki obayı saymazsan, kuzey doğuda bulunan Süveyş’ti. O da, hızlı bir yürüyüşle en az on günlük mesafedeydi. Taş ocağının iaşesi, Süveyş’ten sağlanıyordu. Her hafta bir kamyon erzak geliyordu. Sadık, hastalandıkları ya da yaralandıkları için buradan götürülenler hakkında bir şey öğrenemedi Wictor’dan. Nereye götürüldüklerini o da kesin olarak bilmiyordu. Bunun için üzgün olduğunu söylemişti Sadığa.

Sadık, Muharrem’in söylediklerini aklından çıkartamıyordu. Asiye’sini bir daha görmek istiyorsa bunun tek yolu vardı, buradan kaçmak. Asiye’ye, döneceğine söz vermişti. Sözünü tutmalıydı. Burada eli, kolu bağlı beklemenin bir yararı yoktu. Muharrem’le ilk fırsatta konuyu ciddi şekilde görüşmeye karar verdi. Onun bu konudaki düşünce ve planlarını bütün ayrıntılarıyla bilmek istiyordu. O’na, kaçma fikrini kabul ettiğini, gerçekten de buradan kaçmaktan başka çareleri olmadığını söyleyecekti. İşlerine yarayabileceğini düşündüğü, Wictor’dan öğrendiği, bazı bilgileri Muharrem’le paylaşmalıydı. Eğer fikrini değiştirmemişse onunla kaçmağa hazır olduğunu bile söylemeliydi.

Taş ocağından kaçma düşüncesi beynine düştükten bu yana her gece çok karışık rüyalar görüyordu. Başta Asiye olmak üzere her rüyasında evdekileri görüyordu. Bahçedeki ceviz ağacının gölgesinde Asiye’yle el ele oturduklarını görmüştü dün gece. Sonra, tanımadığı birsi geliyor, Asiye’nin elinden tutup alıp götürüyordu. Yerinden kalkıp buna mâni olmak istiyor, bir türlü kıpırdıyamıyordu. Bulunduğu yerden, hüzünle bakıp kalmıştı arkalarından. Ceviz ağacının altında birden babasını ve anasını gördü. Anası Sadığın saçlarını okşuyordu. “Bırak peşini canım yavrım bırak getsin” diyordu. Babası da başıyla anasını onaylıyordu. Üç gün önceki rüyasında da bağ yolunda Asiye’yle el ele yürürken arkalarından yetişen Şehriban Ana bir şey söylemeden kızının elinden tutup onu alıp götürmüştü. Sadık yine hiçbir şey diyememiş, hiçbir şey yapamamıştı. Sonra bir cenaze alayı belirdi oracıkta. Sadık kalabalıktan birine korkuyla, “Kim öldü?” diye soruyor, “Şehriban” yanıtını alıyordu. “Neyse, Asiye ölmemiş” diye geçiriyor kafasından, biraz rahatlıyordu. Yine birkaç gün önceki bir rüyasında Sadık Asiye’yi evlerinin önünde bir taşın üzerinde otururken görüyor, yanına gitmek için ona doğru yürüyor ama yol bir türlü bitmiyordu. Sadık koşmağa başlamış, dönüp baktığında hiç yol kat etmediğini görmüş, daha hızlı koşmağa çalışırken kan ter içinde uyanmıştı.

Bütün bu ve benzeri rüyalar Sadığı hayli tedirgin etmeğe başlamıştı. Memlekette kötü şeyler mi oluyordu yoksa? Asiye’ye bir şey mi oldu? Ya da evdekilerden birine? Evden ayrılalı iki buçuk yıl dolmak üzereydi. Konya’dan ayrıldıktan bu yana ne bir mektup almış, ne de gönderebilmişti. Rüyalarında hep çekip giden Asiye bütün gün hayallerini terk etmiyordu. Sadık soluduğu havada onun kokusunu duymayı umarak nefes alıyordu adeta. Kocaman kayalara balyoz sallarken sadece nişanlısının gülümseyen hayalinden güç alıyordu. Rüyalarının ne anlama geldiğini çözmeğe çalışıyor, ferahlatıcı bir sonuca varamıyordu bir türlü. “Ali Hoca’nın hediye ettiği ‘rüya tabirleri’ kitabı yanımda olsaydı keşke. Bu rüyaları neye yormam gerekdiğini bilirdim” diye geçirdi aklından. Rüyalarından duymağa başladığı endişe ve kaygıları, taş ocağından kaçma arzusunu ve hırsını daha da kamçılıyordu. Kaçacaktı buradan. Muharrem’le ya da Muharrem’siz. Kesin kararlıydı. “Bu ağşam Muharem’i görmem gerek. Ne yapacağsak bi an önce yapak. Ölsem de burada galamam. Bunu Muharem’e hemen söylemem gerek.”

O akşam yemekhanede Muharrem’i bekledi. Gelir gelmez yanına sokulup, alçak bir sesle,

– “Muhakkak gorüşmeliyik Muharem, gonuşacaklarım var, tamam mı?” dedi alçak sesle.

– Ben de zaten seni arıyacağadım. Benim de sana söylüyeceklerim var, eyi oldu bu. Yemekden soğna yemekhanenin arkasına gel. Ben de gelirim. Kimsiye bi şey söyleme, tamam mı?

– Tamam, kim önce varırsa garannık da ıslıkla işaret versin ki bi sakatlık olmasın.

– “Doğru diyon. Ben önce varırsam bi garartı görünce kanarya gibi bi kere ıslık çalarım. Sen de öyle yap isdersen.” diye fısıldaştılar, ayrıldılar.

Sadık buluşma yerine Muharrem’den önce vardı. Kısa bir süre sonra Muharrem de oradaydı. Çevrelerini kolaçan ettikten sonra Sadık Muharrem’e iyice sokuldu;

– “Ben seniynen buradan gaçmağa garar vedim Muharem. Sen bu gonuyu başga kimsiye açmadın değel mi? Sadece ikimiz mi varık? Bence başga kimse olmasın. Ayağamıza dolaşır.” dedi. Fısıltı halinde konuşuyordu. Muharrem’in yüz ifadesini karanlıkta seçemiyordu.

– Ben de öyle düşündüm. Sadece ikimiz olmalıyık. Garar vermene sevindim. Şindi bunu nasıl yapacağımızı plannamamız ilazım. Ben bazı gozlemlerde bulundum. Şindi beni eyi diğne: Daş ocağının çevresinde dört nöbetçi var. Bunun ikisi giriş, çıkış gapısında bekliyo. Diğer biri bizim barakaların önünde, öteki de çevrede geziniyo.

– O zaman çıkış gapısından gaçamıyacağak demekdir, öyle mi?

– Haklısın, gapıdan çıkamak. Önce yatakhaneden çıkmamız gerek. Üç gun gozetledim. Işımadan önce, zabaha garşı yatakhaneyi bekliyen nöbetci bi süre, sırtını barakanın duvarına dayayıp, uykuya dalıyo. O saati gollayıp barakadan çıkmamız gerekiyo.

– Ocakdan dışarıya nasıl çıkacağak? Tel örgüyü aşamayık biliyon değe mi?

– Onu da düşündüm. Telörgünün en uzak yerinde toprağı gazıp tellerin altından geçeciğik. Tabii gazabileceğemiz toprak bi yeri önceden belirlemek lazım. Hatta fırsat buldukca kimseye çakdırmadan geçeceğemiz yerdeki toprağı gevşetmemiz lazım.

– Peki, oruya nasıl gidip de yeri belirliyeceek, toprağı gevşedeceğek? Bunun da bi yolu var Sadık. Ağşam yemek sırasında ortalıkta kimseler olmuyo. Birimiz kenefde oyalanıp herkes yemeğe oturduğunda çıkıp ne gerekiyosa yapacağak, tamam mı? Bi hafda içinde tüymüye hazır olmalıyık. Gaçacağımız gunü ayrıca gararlaşdırırık.

– Ben de Wikdor’dan bi şey öğrendim. Beş, altı gunnük mesafede Süveyiş diye bi şeher varımış. Daha berilerde yokmuş. Şeher guzeydoğu yönündeyimiş. Oraya varabilirik, ne dersin?

– Bu bilgi çok işimize yarıyacak, goreceksin. O gune gadar Vikdor’dan başga şeyler de öğrenmiye çalış sen. Her bilgi işimize yarıyabilir.

– Ah bi ağnaşabilsek, o bana her bilgiyi verir emme birbirimizi ağnıyamıyok ki Muharem. Ağnadığım tek bi kelimeden el, gol işaretleriynen bi şeyler çıkarmıya çalışıyom gardaşım.
Senin annıyacağan heç de golay olmuyo yani.

– Yarın akşam üsdü telleri geçeceğemiz yer için bi araşdırma yapacağam fırsat olursa. Sonucu yemekten hemen soğna sana bildiririm. Hadi şindi yatakahaneye dönelim. Heç kimsenin dikgatini çekmememiz gerek.

Önce yemekhaneye uğradılar. Kimse kalmamıştı. Sağda solda yiyecek bir şeyeler araştıdılar, bulamadılar. Beş on saniye farkla yatakhaneye geçtiler. Bazı arkadaşları, soyunup yatağa girmeye hazırlanırken bazılar horlamağa bile başlamıştı. Sadık, yorgunluğun üstüne bir de aç kalınca o gece uyuyamayacağını düşündü. Bunun hiç de bir önemi yoktu. Sevinçten, heyecandan içi içine sığmıyordu. Nihayet buradan da, esaretten de kurtulacaktı. Asiye’sine biraz daha yaklaşacaktı. Birkaç gün öncesine kadar tümden yitirmiş olduğu ‘umut’ denilen o sihirli kelime beynine de, yüreğine de yeniden gelip oturmuştu. Şimdi içinde yaşamı gerçekten hissediyor, bir anlam kazandığını duyumsuyordu. Her zorluğun üstesinden gelecek kadar kendini güçlü hissediyordu. Başarısızlık olasılığını aklının ucundan bile geçirmiyordu. Muharrem’e, kendisine olduğu kadar güveniyordu. Birlikte kaçmayı başaracaklardı. Bunun başka bir yolu yoktu artık.

Sadık, taş ocağına en son gelen esir gurubundan, kendisi gibi balyozla blok taş yapan birisiyle konuşmaları sırasında bazı bilgiler edinmişti; İngilizlere ve onların güdümündeki Araplara karşı sürdürülen çarpışmalarda Osmanlı birliklerinin hiçbir şansı kalmamış. Bunu pek çok birlik kumandanları kendi askerlerine söylüyormuş. Hatta sağ kalan askerlerine; “Canınızı kurtarmağa bakın. Bu savaşı kazanmamız imkânsız. Burada bizim savaşımız bitti. Memlekete dönebilme şansı olanlar bunu deneyebilir. Kaçmakta serbestsiniz.” diyorlarmış. Bu yüzden de ortalık kaçak askerlerle doluymuş. Hayatta kalabilmek için birbirlerini, gözlerini kırpmadan, harcayabiliyorlar, hatta öldürmekten bile çekinmiyorlarmış.

Askerlerin arasında eşkıya çeteleri kurmuş olan, yakaladıkları başka askerleri soyup soğana çeviren, canını alanlar varmış. “Biliyon mu arkadaş, bence en güvenli yer bu taş ocağı.” diye bitirmiş sözünü.

Bu duyumlardan sonra Sadık bir kere daha umutsuzluk sularında bir süre kulaç salladı. Ama bu uzun sürmedi. Kaçma kararı baskın çıktı. Her türlü tehlike ile karşılaşabileceklerini Muharrem’le konuşmuşlardı zaten. Bunları göze alıyorlardı. Ama birlik kumandanlarının askerlerine “kaçabilirsiniz” demesi ne anlama geliyordu? Sadık askerden kaçmanın, hele de savaş zamanı firar etmenin, çok ağır bir suç olduğunu biliyordu. Yani memlekete vardıklarında yakalanırlarsa asker kaçağı sayılmayacaklar mıydı? “Bizi kumandan saldı. Bize, kaçmak serbest, dedi.” diyerek ceza almaktan kurtulabilirler miydi? Biraz kafası karışmıştı Sadığın.

Akşam yemeği sırasında, yine aynı yerde, Muharrem’le buluştular. Muharrem,

– Bugün Salı, Perşembe, yani yarından soğna zabaha karşı, bi terslik, aksilik olmazsa buradan tüyüyok Sadık. Dün, ben telleri geçeceğemiz yeri belirledim. Bi daşınan yeri işaretledim. Toprak golay gazılacak gibi. Kazmak için iki ağaç parçası da atdım oruya. Telden dışarı çıkdık mı gerisi golay. Çalılıklara sardırırık. Işımadan en az bi saat yol almış oluruk.

– Bi şey söyleyim mi gardaşım? İngilizler epey bi süre bizim peşimize düşemiyecek. Neden dersen, biliyon bunarın burada topu, topu yedi, sekiz asgerleri var. Onarda burada nöbet dutuyo. Yani, ben diyom ki bunarın ardımızdan salacak asgeri yok. Senin ağnıyacağan, eğer buradan çıkabilirsek bizim için tehlike buradan değel, başga yerlerden olabilir.

– Öyle diyon da, iki dene bekçi iti var ocakda. Bi asgerinen bu itleri peşimize dakarlarsa işimiz gine zor.

– Doğru diyon, benim aklıma bu gelmedi. Allah kerim, bunun da bi çaresi vardır helbet. Yatakhanede itlere kokladacak heç bi eşyamızı bırakmıyak. Onar koku üzerine iz sürer biliyon değe mi? Hadi şindi yemekaneye gidek. Şüpe çekmememiz ilazım. Ha, bi de Wikdor’dan şeyi öğrendim; Süveyiş şeherine kadar arazinin böyük bi gısmı böyle gayalık ve çalılığımış. Bu gaçmamızı golaylaştırır bence.

– Helbet de, bu bence de çok önemli. Açık arazide keklik gibi avlanmamış oluruk böylece. Yörü şindi, ortalıkdan gaybolduğumuz fargedilmesin, gidek yemekhaniye.

O gece Sadığın kuşkuları tekrar dağılmıştı. Kurtulacaklarına dair inancı ve umudu bir kere daha zirve yapmıştı. Her şeyden önce Muharrem’e güveniyordu. Birbirlerine güveniyorlardı. Çok gerektiği durumlarda kullanabileceği dört tane Mecidiye lirası hala yanındaydı. Bazen postalının sökük yerlerine gizleyerek, bazen midesine indirerek ve akla, hayale gelmez başka yollar bularak onları saklamayı başarmıştı. Birkaç günden beri hava kapalıydı. Eğer böyle devam ederse gündüzleri de yol alabilirlerdi. Her şey yolunda görünüyordu. Yarını da kazasız, belasız atlatırlardı inşallah.

***

Sadık’la Muharrem’in taş ocağından firar edişleri ertesi gün öyle yemeğine kadar fark edilmedi. Yemekte sayım alan görevli İngiliz iki kişinin eksik olduğunu saptadı. Vakit kaybetmeden yetkili görevliye durumu bildirdi. Kısa bir süre sonra eksik iki kişinin Sadık ve Muharrem olduğu belirlendi. Ocağın komutanı durumu telgrafla merkeze bildirdi. Merkez komutana, “Kendi olanaklarınızla yakalamağa çalışın. Yakalayamazsanız da bizim açımızdan pek bir önemi yok. Ama bu kaçışın başarılmış olduğunun asla ocakta duyulmaması, bilinmemesi gerekiyor. Kaçakların yakalanmasalar da yakalanmış oldukları ve derhal kurşuna dizildikleri haberi ocakta çalışanların hepsine duyurulmalı” talimatını iletti. Taş ocağındaki yetkililer, zaman kaybetmeden bir ciple kaçakların peşine düşme kararı aldılar. İki görevli, şoför iki de köpek akşam karanlık basmadan yola koyuldular.

Kaçakların yolu takip etmeyeceklerini az çok biliyorlardı, ama onların takip edeceğini düşündükleri yoldan ciple gitmeleri olanaksızdı. Böylece umutsuzca bir süre yol aldılar. Sonra karanlık bastı. Önlerinden başka bir yeri göremiyorlardı. Gece yarısına kadar çukurlara düşe kalka yol aldılar. Şoför diğerlerine dönerek, “Bu kadar mesafe yürümüş olmaları mümkün değil. Gün boyu yürümüş olsalar bile otuz, otuz beş km yol yürüyebilirler. Biz ise elli km geldik. Ya geri döneceğiz ya da cipi burada bırakıp köpeklerle arazide arayacağız onları” dedi. Arkadaşları şoförü haklı buldular. Arabayı durdurup indiler. Yarım saat kadar oralarda gezinerek, ne yapacaklarına karar vermeği tartıştılar. Sonunda sabahı beklemeyi, ışıyınca köpeklerle çalılıkların içinden geriye doğru aramayı uygun buldular.

Aslında Sadık’ların tutturduğu yönle cipin gittiği yolun yönü aynı değildi. Yönler arasında kırk beş derecelik bir açı vardı. Taş ocağı yetkilileri kaçakların Sharm’a doğru gittiklerini düşünmüşlerdi. Oysa Sadıklar Eriat istikametinde yol almaktaydılar. Bu yüzden arama ekibinin Sadık’ları bulabilme şansı sıfırdı. Nitekim ışıyınca başlattıkları, akşama kadar süren, köpekli aramadan bir sonuç alamadılar. Geceyi yine cipin yanında geçirdikten sonra çalılıkları tarayarak tekrar taş ocağına döndüler. Arama faaliyeti de bu aşamada sona erdi.

Altıncı Bölüm >>

İsmail İlhan Hakkında17 Yazıları
1940 yılında Yozgat’ın Köçek Kömü Köyünde beş çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak doğdu. İlkokulu üçüncü sınıfa kadar kendi köyümüzde eğitmenle okudum. İlkokulun kalanı ile orta öğrenimimi Yozgat’ta tamamladım. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümünü bitirdi. 1976 da Dr., 1982 de Doç., 1987’de Prof. oldu. 6 adet mesleki ve bilimsel kitap ile çok sayıda bilimsel makalesi yayınlandı. 2007 yılında emekliye ayrıldıktan sonra Bursa Belediyesi Türk Sanat Müziği Konservatuvar’ını bitirdi. Keman çalıyor, beste yapıyor ve öykü yazıyor.

Yorumlar

İlk yorumu siz yapın

Yanıt Ver

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.




Loading Facebook Comments ...