Kaçış – Altıncı Bölüm

<< Beşinci Bölüm

Altıncı Bölüm
Asiye’nin kaygıları her geçen hafta biraz daha artıyor, morali daha çok bozuluyordu. Sık, sık kendince bir bahane uydurup bahçeye iniyor, olmayacak hayaller kuruyor, türküler yakıyor, avunmağa, sıkıntılardan kurtulmağa çalışıyordu. Sadığından ayrıldıktan sonraki ilk iki ayda iki mektup almış, sonra mektup kesilmişti. Elinde adres olmadığı için mektup gönderemiyordu. Çaresizdi. Özlemini, acısını kimselerle paylaşmıyordu. Anası kızının durumuna üzülse de elinden fazla bir şey gelmiyordu. Arada bir, “belki bir haber vardır” diye Adile anasına gidiyor, kaygıları artmış olarak dönüyordu. Giderek içine kapanıyordu.

Cephelerden gelen haberler hep iç kararatıcıydı. Hüseyin Onbaşı her hafta gittiği şehirden hiç güzel bir haberle dönmüyordu köye. Şehre indiğinde önce askerlik şubesine gidiyor, doğru kumandanın odasına yöneliyordu. Kumandanın kapısında bekleyen asker artık Hüseyin Onbaşı’yı ve onun kumandanı ile olan yakınlığını bildiğinden, hiçbir şey sormadan içeri girip kumandanına haber veriyor, ardından da çıkıp Hüseyin Onbaşı’yı içeri buyur ediyordu. Onbaşı kapıyı usulen tıklatıp içeri giriyor, Adile’nin kumandana hediye olarak hazırlayıp eline verdiği bir sitil yoğurt ya da iki topak tereyağı kapının arkasına bırakıyor, el sıkıştıktan sonra, oğlundan yana bir haber edinebilme umuduyla, kumandanın karşısına geçip oturuyordu.

Şube kumandanı Kolağası yani Yüzbaşı Abdullah Efendi kırklı yaşların sonunda, saçları kırarmış, gür sakallı, burma bıyıklı, yakışıklı sayılır, pehlivan görünümlü birisiydi. Yozgat’a, Sadık askere alındıktan on beş gün kadar sonra gelmişti. Üç yıldan beri görev yapıyordu. Çevresinde sevilen, sayılan biriydi. İmparatorluğun halini hiç iyi görmüyor, devleti ne padişahın ne de İttihat Terakki Partisi’nin kurtaracağına inanıyordu. Kurtuluşun batı medeniyetini, batı kültürünü benimsemekle, yenileşmekle olabileceğine bel bağlayanlardandı. İstanbul’da ordu karargâhında önemli bir görevi varken, sarayın hoşlanmadığı bu fikirlerinden dolayı buraya sürülmüştü.

– Evet Hüseyin Onbaşı, tekrar hoş geldin. Evde dirlik, düzenlik iyidir inşallah. Yenge Hanıma teşekkürlerimi her daim iletiyorsun değil mi? Onun yaptığı yoğurdu hiçbir yerde bulamıyorum inan. Elinde bir keramet olmalı. Maşallah, maşallah, Allah nazarlardan esirgesin. Öyle bir hatunun olduğu için vallahi de billahide çok şanslısın Hüseyin Onbaşı.

– Vallaha bi sıkıntımız yok gumandanım. Sizlere duacıyık. Biliyon oğlandan heç bi heber alamıyok. Tek endişemiz oğlumun nerde, ne durumda olduğunu bilememekden kaynaklanıyo. Her hafda mahdumenize verecek eyi bi haber verirsin deyi bi umutla huzuruna gelip duruyom kumandanım.

– Bu dünya harbi, bizim açımızdan hiç de iyi gitmiyor Hüseyin Onbaşı. Orduya yazacak yeni asker adayı kalmadı memlekette. On altı yaşındakşleri bile askere yazıyoruz. Amma bu meseleyi halletmiyor. Ordulara merkezi hükümet ne silah, mühimmat desteği, ne de doğru dürüst yiyecek, giyecek gönderebiliyor. Böyle olunca her cephede birliklerimiz düşman karşısında uzun süre tutunamıyor. Yenilgi kaçınılmaz oluyor. Yenilgi haberi, bozgun haberi gelmeyen bir cephe kalmadı savaştığımız bölgelerde. Askerlerimiz ya şahadet mertebesine erişiyorlar, ya düşmana esir düşüyorlar ya da başsız kalarak cepheyi terk edip, o huyunu, husunu, adını, dilini bilmedikleri ülke topraklarında hayatta kalma savaşı veriyorlar. Bizim elimizden hiçbir şey gelmiyor mateessüf.

– Başsız galan asgerler dediniz ya gumandanım, Pekey bu sağ galannardan heç evine ulaşan oluyo mu? Bu zamana gadar böyle birine rasladınız mı kumandanım?

– Böyle birini haber aldığımız an jandarmayı gönderip onu aldırıyoruz. Cezalı olarak tekrar cepheye yolluyoruz. Çünkü asker kaçağı sayılıyor. Gerçi bu onların suçu değil. Ne yapsınlar? Yapabilecekleri başka hiçbir şey yok. Amma kanun öyle demiyor. Askerden firar etmek büyük bir suç. Askerlik yaptın bunu iyi bilirsin onbaşı.
– Bilirim bilmesine de kumandanım, bu çocuklar başsız galınca hayatda galmak uçun gendi başlarının çaresine bakmak zorundalar dediydin ya. O zaman niye asger gacağı sayılıyolar ki. Ne yapsınlar, ille ölmeleri veya esir düşmeleri mi gerekiyo?

– Vallahi orasını bilemem Hüseyin Onbaşı. Dediğim gibi kanun, bize tamimle gelen emir öyle diyor. Biz de bunun gereğini yapıyoruz.

– Gumandanım sen şindi beni gine Sadığımdan heç bi haber veremeden eve eli boş gönderecek misin? Evdekiler eyi veya kotü benden bi haber bekliyolar. Oğlumun anası da, nışannısı da perişan durumdalar. Ben ne diyeceğem onara, hadi sen söyle.

– Hüseyin Onbaşı, biliyorsun seni çok severim. Birkaç yıldan beri bir ahbaplığımız, bir hukukumuz var. Buna isdinaden araştırttım, oğlunun Yemen’e gittiğini öğrendim. Ama sonrası benim için de tamamen karanlık. Tek bildiğim, oralarda ayakta kalmış bir birliğimizin olmadığı. Ama Allahtan umut kesilmez. Sabredeceksin, sabredeceksiniz.

– Sence oğlumun geri dönme ehdimali var mı gumandanım? Bunu söyle bari, kolen oluyum, elini ayağanı öpüyüm. Evdekilere her hafda söylediklerimi tekrarlamak isdemiyom, onnara başga bi şey söylememe yardım et gozüyün yağanı yeyim beyim. Gelinimin de, anasının da yüzlerine, gozlerine bakamıyom.

– Seni çok iyi anlıyorum Hüseyin Onbaşı. Keşke sana umut verebilsem. Keşke oğlun yaşıyor, ona kavuşacaksın diyebilsem. Ne dememi istiyorsun? Şimdi tutup sana yalan mı söyleyim. Olanı biteni anlattım. Başka ne diyebilirim ki?

Hüseyin Onbaşı bir kere daha eve, Sadığa dair söyleyecek bir haberi, bir sözü olmadan dönüyordu. Başta Asiye olmak üzere herkes evde onun gelmesini, yüreklerine su serpecek bir haber getirmesini dörtgözle bekliyorlardı. Onbaşı içeri girdiğinde merakla sorgulayan bir yığın bakışın karşısında buldu kendini. Nazife fırlayıp babasının omzundaki heybeyi aldı, kilerin önüne götürüp bıraktı. Asiye, elini öpmek için Hüseyin babasının mindere oturmasını bekledi. Çocuklar da sırayla babalarının ellerini öptüler. Yanına oturdular. Adile sabırsızlığını belli etmemeğe gayret gösteriyordu.

– Üsöyün çatlatma insanı, hadi söyle gayli, neler oğrendin şeherde? Tek kelime atlamadan ağnat şindi.

Hüseyin, kendisinin de beklemediği bir hiddetle karısına;
– Ulan gadın, yetdin artık. Her hafda sana gıçımdan heber mi yımırtlıyacağam. Yok işte, yok! Hep aynı haber. Habersizlik haberi. Yeni bi haber olsa hemen söylemez miyim? Melmeketin halı hal değel. Bütün cepelerde Osmanlı bozguna uğruyomuş. Bunu söylüyen kosgoca şube gumandanı. Şavaş alannarı şehitden geçilmiyomuş. Sadığın olduğu yerde ordu, birlik filan galmamış. Tek umudumuz, oğlum ölmediyse evimize dönmek için yollara düşmüş olması. Gat’i bi haber alıncıya gadar umudumuzu gaybetmiyeciğik. Gayli şube gumandanına da getmiyeceğem. Onun da bi bok bildiği yok. Bana hekaye ağnadıp duruyo deyus.

Bu lafları duyunca Asiye’nin dizlerinin bağı çözüldü adeta. Olduğu yere yığıldı kaldı. Adile’nin de durumu farklı değildi. Kocasına ne diyeceğini bilemedi. İçinden, “dilim dutulsaydı da keşge bi şey sormasaydım” diye geçirdi. Gözlerinden dökülmeye başlayan yaşlara engel olamadı. Fadime, önce yengesinin kendine gelmesi için su getirdi. Eline yüzüne döktü. Sonra da anasına sarıldı, birlikte ağladılar. Asiye kendini tutamayacağını fark edince yavaşca yerinden kalktı, kimseye bir şey söylemeden dışarı süzüldü. Avluda, dama çıkan merdivenin ilk basamak taşına oturdu. Oturmasıyla birlikte içinden kopup, taşarak gelen ağlama arzusu ve duygusunun kollarına kendini bıraktı. Çevresinde kimse de olmadığından Sadığa yaktığı ağıtları diye, diye ağladı, ağladı.

***

Sadık, taş ocağını çevreleyen çiti geçerken, sol bacağının arka tarafını topuğuna kadar, dikenli tel çizmişti. Bunu önemsemese de zaman zaman rahatını kaçıracak kadar sızlıyor, yürümesini zorlaştırıyordu. Kayalıkların arasında, çalılıkların içinde iki saate yakın bir süredir yürüyorlardı. Ortalık ağarmağa başlamıştı. Hava kapalı görünüyordu. Hafif, hafif esen poyraz yürüyüşleri süresince terlemelerine mâni olmuştu. Kısa da olsa bir süre dinlenmeye ihtiyaçları vardı. Kayalık bir tepenin çalılıkla kesiştiği bir yerde durdular. Önce birbirlerini görmeyecek şekilde ayrılıp ihtiyaç giderdiler. Sonra da bir yarma oluşturmuş olan, yanlarına kadar gelinmedikçe görülme riski olmayan, iki kayanın arasına uzandılar. Gece boyunca da uyumadıklarından hemen sızıp kaldılar.

Uyandıklarında, bulutların arasından arada bir kafasını çıkartan, güneşin konumuna bakarak öğle vakti olduğunu anladılar. Taş ocağından ayrılmadan hazırladıkları bir çıkına bir miktar ekmek de koymuşlardı. Çıkını açıp ekmeği paylaştılar. Çıkının içinde, Sadığın Konya’dan beri gömleğinin içinde, Mecidiyelerin yanındaki, yine anasının diktiği, başka bir cebinde o güne kadar koruduğu bir çakı, bir çakmak taşı, demir parçası, kav, Asiye’nin verdiği mendil ve zor anlarında okuması için Ali Hoca’nın katlayıp, yanından ayırmamasını tembihlediği bir sayfa dua vardı. Bunları, her gittiği yerde kimselerin bulamayacağı yerlerde saklayarak şu ana kadar korumayı başarmıştı. Şans eseri bugüne kadar, bu kıymetli varlığı üzerindeyken, hiçbir yerde ciddi, sıkı bir aramadan da geçmemişti zaten. Eğer aramış olsalardı muhakkak bulur, her şeyini alırlardı. Bavulu, karakol baskınları sırasında Arap eşkiyalar tarafından götürülmüştü. Bütün varlığı bu saydıklarımdan ibaretti. Çıkının içindeki diğer şeyler Muharrem’e aitti.

Etraf çok sessiz, sakin görünüyordu. Ayrıca çalılıklar, kimseye görünmeden yürümelerine olanak sağlayacak durumdaydı. Muharrem,

– Sadık, bizim yörümemiz ilazım. Daşocağanadan ne gadar uzaklaşırsak o gadar emniyetde oluruk. Ayrıca, şansımızdan hava, yörümek için çok elverişli. Hadi davran gardaş.

– Bende öyle düşünüyom. Fırsat varıkan ne gadar yol alırsak bizim için eyi olur. Ardımızda iz bırakmıyak. Sağa, sola bak da bi şey galmasın.

– Şindi isdikametimizi eyi belirlemeliyik.

Eliyle güneşin doğduğu yönü göstererek,

– Guneş buradan doğduğuna gore bizim o tarafa getmemiz gerekir. Senin Vikdordan öğrendiğine gore böyle olması gerek.

– “Vikdor Doğu demedi, Guzeydoğu dediydi. O zaman böyle yörümemiz ilazım Muharem.” diyerek sol kolunu Kuzeydoğu yönüne doğru uzattı. Sonra da Sadığın gösterdiği istikamette yürüyüşe geçtiler.

Bulutların arasından arada bir yüzünü gösteren güneşin konumu, ikindi vaktinin de geçmiş olduğunu gösteriyordu. Yaklaşık dört saattir yürüyorlardı. Hem yorulmuşlar, hem de susamışlardı. Ayrıca yol boyunca, bacağındaki, kan üzerinde kurumuş olan, yaraya saldıran sinekler hiç rahat yüzü göstermemişlerdi Sadığa.

– Bi yerde su bulmalıyık Muharem, çok susadım. Şu bacağamdaki cızığın ganını da yumam ilazım. Gahrolasıca sinekler gan kokusuna üşüşüyo. Hemi de birez diğnensek eyi olacak, ne dersin?

– Doğru söylüyon, ben de hemi susadım, hemi de yoruldum. İleride bi dere var galiba. Belki su da vardır. Yiyecek bi şeyler de araşdırırık. Heç bi şeyimiz yok yemek için biliyon değel mi?

– Eyi de ne bulunabilir ki yemiye? Meyva mevsimi de değel ki çalılardan meyva toplasak. Gerçi daha ben acıkmış değelim. Yarına gadar yemesem de olur. O zamana gadar da Allah kerim.

– Aslına bakarsan ben de aç değelim. Emme eninde sonunda acıkacağak değel mi? Tedbir almakda yarar var.

– O zaman nasıl tedbir alacağamızı da söylersen memnun olurum gardaşım.

– Düşün işde. Bu mevsimde böyle çalılık, daşlık, gayalık yerde ne olabilir?

– Neyse ben düşüneceğem. Sen de düşün. Şindi bunnarı bırakalım da dereye gadar enip su bulmaya bakalım.

Dikenli, dikensiz çalıların arasında yol almak hiç de kolay olmuyordu. Ayaklarında, bacaklarında hatta tüm vücutlarında çizilmedik yer kalmamıştı. Gece boyunca dikenlerin çizdiği derilerinden, özellikle de bacaklarından sızan kanlar kurumuştu. Kanamaya devam eden yeni çizikler ise anında sineklerin saldırısına uğruyordu. Bir an önce güvenli bir bölgeye ulaşabilme azmi, umudu acı duymamalarını sağlıyordu adeta.

Bir umutla dereye indiler. Ama görünürlerde su emaresi yoktu. Dere çoktan kurumuştu. Dere akağının yönünde bir kaynak bulma umuduyla yürüdüler. Umutları tükenince güvenli olduğunu düşündükleri bir yere uzanıp, serildiler. Aşırı yorgunluktan ve vücutlarında zonklamağa başlayan çizik yaralarının acısından ikisini de uyku tutmadı. Sadık,

– Muharem biliyon mu? Galiba biz bu işi gıvıramıyacağak.

– Nerden çıkdı şindi bu?

– Baksene, daha ilk gunde çuvalladık. Su yok, ekmek yok. Her yanımız yara, bere. Ne ayağamızda, ne sırtımızda doğru dürüs giyecek var. Neriye gadar gotürebilirik ki?

– Ben sana başdan söylemedim mi Sadık? İlk garşılaşdığın zorlukda umudunu yitirip pes edeceğsen bu iş yörümez gardaşım. Bundan beter durumlarınan da garşılaşabilirik daha. Bi gun su bulamadık diye böyle söylemen, senin için düşündüklerimde beni gaygılandırıyo doğrusu.

– Mesele sadece su olsa, yiyecek, giyecek olsa temam da o gadar çok sıkıntı varki, hangi birini deyim?

– Helbet de sıkıntı olacak. İki gunde su goyverirsen seniğnen işimiz var demekdir. Biz bunnarı gonuşduk. Gaçmıya garar verdiğimizde bütün bunnarı goze almadık mı aslanım? Bu düşünceleri gafandan sil. Hadi şindi, uyuyamasak da yatıp biraz diğnenek. Soğnası Allah Kerim.

Muharrem, otlardan kendine uzanacak bir yer yapıp oraya serildi. Bir süre oturduğu yerde, elindeki çöple toprağı karıştırdıktan sonra Sadık da sırt üstü uzandı olduğu yerde. Önce Muharrem horlamağa başladı. Ardından, bacağının ağrımasına rağmen Sadık da uykuya yenik düştü.

İri yağmur damlalarının, vucutlarının çıplak yerlerine düşerek, yarattığı soğukluk ve ürpertiyle ikisi de uyandılar. Kalkıp yüz, yüzelli metre kadar uzaktaki kayalara koştular. Yağmurdan korunacak bir kovuk bularak altına siper aldılar. Yağmur, onlar kayalara ulaşıncaya kadar şiddetini artırdı. Ortalığı gündüz gibi aydınlatan şimşekler, yakınlarına düştüğünü görerek korkudan yürekleri ağza getiren yıldırımlar, ardından gelen şakırtılar, gümbürtüler eşliğinde en fazla on dakika sürdü. Çevrelerinde, yukarılardan kopardığı toprakla çamur gibi akan derecikler oluşmuştu kısa sürede. Sadık eğilip akan suyla avucunu doldurdu, içmek istedi, ağzı kumlu çamurla doldu, içemedi, tükürdü. Sonra sağanak giderek azaldı. Bir süre sonra da tamamen durdu. Kaynaşan simsiyah bulutlar şimşeklerini ve ardından gelen gümlemelerini toplayıp güneye doğru kayarak uzaklaştı.

Sağanağın geçmesinden kısa bir süre sonra ortalık aydınlanmağa başladı. Aç, susuz da olsalar uzun süreli bir uykudan uzak kalamamışlardı. Yağmur, açık tenlerini, serin tıpırtılarla gagalamasaydı belki daha da uyuyacaklardı. Yine de tam zamanında uyanmışlardı. Alaca karanlıkta kalktılar, kayaların oyuklarında birikmiş yağmur sularından kana kana içtiler. Gidecekleri yönü tartışıp karara bağladılar. Yürüyüşe geçmeden önce midelerinin kazınmasını durduracak bir şeyler bulmaları gerekiyordu. İki gündür ağızlarına bir lokma bir şey girmemişti. Sadık,

– Muharem, yiyecek bulabilmek için aklıma iki şey geliyo.

Muharrem soran bakışlarını Sadığın yüzüne çevirdi.

– Birncisini hemen araşdırıp, uyguluyabilirik. Sen de bilin ya, yağmırın ardından toprakdaki soğulcannarın bi çoğu toprağın yüzene çıkar. Bunarı toplayıp, bişirip yiyebilirik.

– Yani soğulcan mı yiyeceğek? Ben töbe yiyemen vallaha. Öteki şey ne aklına gelen? Hadi sen onu söyle.

– Yağmırdan soğna guneş açarsa, belli yerlerde toprakdan mantar fışgırır. Ben mantar biten toprağı eyi tanırım. Ayrıca yiyebileceğemiz zehirsiz mantarı da eyi bilirim. Bunu sen de bilirsin herhal. Emme bu, bögün olmaz. Yarın olabilir.

– O zaman yiyebileceğsen sen hemen solucan avına çık.

Muharrem de yardım edince, yarım saatte yakın bir sürede bir okkadan fazla solucan toplamışlardı. Öte yandan gökyüzündeki bulutlar son sürat Güneydoğuya doğru akıp uzaklaşmış, gök gürültülerinin sesi uzaklardan, hafif de olsa, hala duyuluyordu. Yükselmeğe başlayan güneş, gece boyunca soğuğa direnmiş vücutlarını ısıtmağa başlamıştı. Kayaların altında, ıslanmamış kuru yaprak, ot, çöp topladılar. Sadık gözü gibi koruduğu çakmak taşlarını ve kav’ı çıkardı. Birkaç kez taşları birbirine vurarak kavı tutuştumayı başardı. Hafiten üfleyerek malzemeyi tutuşturdu. Alevler yükselmeğe başlayınca da ateşi besleyerek büyüttüler.

Sadık, yanıp, köz haline dönüşen ateşin üzerine solucanları üçer, beşer koymağa başladı. Kısa bir süre sonra, şaşkınlıkla ve üzülerek, ateşte solucanlardan geriye bir şey kalmadığını fark ettiler. Közün üzerinde, koskoca solucandan, iplik gibi bir parça kalıyordu geriye. Bu iplikleri de kaybetmemek için, Sadık ateşin üzerinden elleri yanarak topladı. Hepsini bir araya getirdiğinde ancak birkaç lokmalık bir yemek çıkmıştı ortaya. Sadığın, tatması için Muharrem’i zorlaması üzerine, o da çekinerek ağzına bir parça koydu. Çok aç olduğundan mıdır, yoksa gerçekten lezzetli oluşundan mıdır közlenmiş solucanı, çamur tadı da içermesine karşın, oldukça lezzetli buldu.

Solucan közlemesinin çamurlu tadı ilk anda tuhaf gelse de sonuçta ikisi de beğenmişti. Ama topladıkları onca solucan Sadığın bile dişinin kovuğunda kalmıştı. Bir kere daha solucan avına çıkmağa karar verdiler. Yarım saat kadar sonra ikisinin bulabildiği solucan ilkinden daha azdı. Ateşi harlandırdılar. Alevler bitince solucanları ateşe koydular. Bu sefer solucanlar iyice kuruyup incelmeden topladılar. Solucan kebabı ilkinden birkaç kat daha fazla görünüyordu. Önceki yediklerinin tadını alamadılar bu kere. Ağızlarında yayılan toprak kokusu iştahlarını azalttı. Ama, tek solucan bile bırakmadan yediler.

Daha birkaç dakika geçmeden ikisinin de mideleri bulandı, tepe taklak oldu. Mideleri dışına çıkacaktı neredeyse. Kustular. Yediklerinin tamamını çıkarttılar. Bir süre dinlenip toparlandılar, Muharrem henüz sönmemiş olan közün üzerene toprak attı ve yeniden yola koyuldular.

Bir su birikintiyle karşılaştıklarında tepelerinde parıldayan güneş vaktin öğlen olduğunu haber veriyordu. Suyun akağı yoktu. Sızıntı halinde bir kaynak olmalıydı. Bir iki kulaç genişlikte ve en çok iki karış derinliğindeki gölet berraktı. Suyun içinde, tabanındaki çamura tutunmuş, S harfine benzer devinimlerle salınan, kıl gibi incecik, sayısız canlı görünüyordu. Ayrıca, henüz yumurtadan çıkmış siyah, ufacık kurbağa larvaları su birikintisinin içinde cirit atıyordu. İkisi bir yüzükoyun yere uzandılar, kafalarını suya eğdiler, gözleriyle de o yaratıkların ağızlarına kaçmamasını kollayarak sudan içtiler. Suyun kenarına oturduklarında Sadık bacağındaki çizik yarasının, rahatsız edici boyutta, ağrı yaptığını duyumsadı. Dönüp baktığında yaranın önemli bir bölümünün su toplamış olduğunu gördü. Bacağını Muharrem’e de göstererek, ne yapabileklerini sordu. “Yaranın suyunu boşaltıp, sarmakdan başga yapacak bi şey yok. Emme yarayı saracak bezimiz yok” dedi Muharrerm. Ateş yaktılar, sadığın çakısının ağzını ateşe tutarak dezenfekte ettiler, yaradaki su kabarcıklarını çakının ucuyla delerek, suları akıttılar. Temizlemek için yarayı biraz açtıklarından şaşkınlıktan dona kaldılar. Yaranın içinde, boydan boya küçük ve incecik, yüzlerce kurtçuk kıpır, kıpırdı. Ne yapacaklarına bir süre karar veremediler. Sonra Muharrem;

– Yarayı böyle bırakamayız Sadıkcığım. Gurtlardan temizlemek ilazım. Eğer bunu yapmazsak bu yara irelide başımızı çok ağrıdır. Sen şindi yüzüsdü yat. Ben hepisini temizzliyeceğem. Bu arada canın epeyce yanacak. Dişini sıkmaktan başga çare yok. Haydi uzan bakıyım şöyle.

– Tamam, uzanıyom. Canımı çok acıtma gardaşım, gözünü yeyim.

– Acıyacağa kesin de, sen birez dişini sık abim.

Güneş yükselinceye kadar operasyon sürdü. Bu süre içinde Sadığın canının çok yandığı anlar oldu. Bağırmamak için, ağzına alıp ısırdığı bir ağaç dalını dişlerinin arasında ezerek saman halıne dönüştürdü. Muharrem “Bitdi” dediğinde, sıkmaktan adeta dişleri birbirine geçmişti.

– Gorünürde heç gurt bırakmadım. Bundan soğna sinekleri yaklaştırma. En eyisi goyneyinle (gömleğin ile) yarayı sarmak. Yoksa sineklerle baş edemen.

– Bence de sineklerinen başa çıkmanın tek yolu bu. Öyle yapıyım.

Uzun bir yürüyüşün ardından yine mola vermişlerdi. Karınları açlıktan zil çalıyordu. Çevrelerinde yiyebilecekleri bir şey görünmüyordu. Sadık yine elindeki bir çöple toprağı kaıştırıyor, açlık sorununa bir çözüm bulmak için beynini zorluyordu. Yandaki bir çalının dibinde çiçeğini çoktan dökmüş, tohuma kaşmış olan yemyeşil çiğdem yapraklarını fark etti. Çocukluğunda, baharın müjdecisi olan, bu çiğdemleri kazar, toprağın içinde olan topçuğunu (soğanı) çıkartıp, soyarak yerlerdi. Hemen Muharrem’i dürttü;

– Muharem, çiğdemi biliyon değel mi? Bak çalının altındaki çiğdemlere. İşde sana midemizin sancısını alacak bi yiyecek.

– Haklısın galiba, bundan eyi yemek mi bulacağak. Melmeketdeyken, çocukluğumuzda, bahar geldiğinde, bütün çocuklar toplanır çiğdem gazmıya giderdik. Çok çiğdem gazardık. Koyde bi garaçalıyı çiçekli çiğdemlerle donadır, gapı, gapı dolaşarak bulgur, yağ toplardık. Onnarınan böyük bi gazanda çiğdem pilavı yapardık. Herkeşe dağadırdık. Bütün koye yeterdi.

– Bizim koyde yağ, bulgur toplamazdık. Sizdeki gibi çalıyı çiğdemle donadır, gapı, gapı gezdirirdik. Bize yımırta verirlerdi. O yımırtaları gaynadır öyle bi lezetle yerdik ki sorma.

– Burada yağ da, bulgur da, yımırta da yok, emme çiğdem var. Haydi, hemen iş başına.

Çalılardan birer dal kestiler, ucunu sivrilterek ‘Kazgıç’ haline getirdiler. Çiğdemleri kazmağa koyuldular. Kazgıçların ucu körleştikçe yeniden sivrilterek yarım saat içinde bir yığın çiğdem kazdılar. Çiğdemlerin, tohum görevi üslenen ilk kafaları (soğanları) yok olmuş, ertesi yıl tohum olacak olan esas soğancıklar oluşmuştu. Bu soğancıklar daha bir lezzetli olurdu. Karşılıklı oturdular, çiğdem soğancıklarının dış kabuğunu soyarak bu lezzetli bitkiden doyuncaya kadar avuç, avuç yediler. Ve çalıların gögesine serilip uykuya daldılar.

Yakınlarından geçmekte olan bir domuz sürüsünün gürültüsüle uyandılar. Domuzların saldırısına uğrama korkusuyla, onlar uzaklaşıp kayboluncaya kadar kıpırdamadan yattılar. Çok az uyumuşlardı. Muharrem,

– Sadık, birez daha çiğdem kazsak mı, ne dersin? Yolumuzun üsdünde belki bi daha bu fırsatı bulamak. Heç olmazsa bir öyün savacak gadar yanımızda bulundursak diyom ben.

– Ben de öyle düşünüyom. Ver şu gazgıç’ını, ucunu sivrildiyim. Gazabildiğimiz gadar gazalım. Soyup çıkınnarımıza doldururuk.

Yola koyulduklarında güneş hayli eğilmişti. Bugüne kadar bu kayalık ve çalılık arazide kimseyle karşılaşmamışlardı. Bu, onların da istediği şeydi. Taş ocağından iyice uzaklaşmadan kendilerini birilerinin görmesi çok tehlikeli gibi geliyordu Muharrem’e. İçinden, “İşallah bi gaç gun daha kimseyle garşılaşmak” diye geçirdi. Yollarını bir bayıra sardırdılar. Önlerindeki tepeyi aşıp arkayı görmek istiyorlardı. Ne yana devam edeceklerine ondan sonra karar vereceklerdi. Bir süre daha yürüyünce aşmaları olanaksız bir uçurumla karşılaştılar. Yön değiştirip güney batıya doğru inmeye başladılar. Güneş batıncaya kadar aynı yönde yürüdüler. Sonra arazi elverdiği ölçüde yeniden kuzeydoğuya yöneldiler. Alaca karanlıkta, çalıların arasında bir külube yıkıntısı fark ettiler. Temkinlice yaklaştılar. Kapısı olmayan, damının bir kısmı çökmüş, batıya bakan duvarı yıkık, tek göz bir kulübe kalıntısıydı bura. Sadık içeri girdi, en çok beş, on gün önce yakılmış olan ateşin küllerini fark etti. Muharrem’e dönerek;

– Geçtiğimiz gunnerde burada birileri varımış. Ayrıca, biri buraya bu gulübeyi yapdıysa bence yakınnarımızda bi köy ya da bi gasaba var demekdir.

– O zaman daha bi dikgatli olmalıyık Sadık. Bu bölgeden eyice uzaklaşmadan heç bi kimseye görünmemeliyik.

– Sence geceyi burada geçirmemiz uygun olur mu?

– Ben olmaz diye düşünüyom. Çünkü buralarda burayı bilen biri varısa, gecelemek için buruya gelir, değel mi?

– Yani emniyetli değel diyon. O zaman yola devam edek.

Ay ışığında, mola vermeden yürüyüşleri gece yarısına kadar sürdü. Ara, sıra önlerindeki çalıların içinden fırlayan, ilk kanat çırpışlarında çıkardıkları sesle yüreklerini hoplatan, bir kuş ya da ayak seslerini işiterek yine çalıların arasındaki yuvasını terk etmek durumunda kalan bir tavşan, tilki, çakal vb. gibi hayvanların çıkardığı sesler dışında çalılıktaki yürüyüşleri oldukça sakin geçiyordu. Yorulmuşlardı. Sadığın bacağı yeniden ağrımağa başlamıştı. İkisi de “Gayri bi mola versek” cümlesini diğerinin sesinden duymayı umuyor ve bekliyordu adeta. Sonunda Muharrem;

– Yoruldun mu Sadık, benim sol ayağam acımıya başladı. Diğnensek mi birez?

– Hemi de çok yoruldum, ayrıca bacağam sızılamıya başladı. Goyneği açıp yaraya bakmam ilazım. Gine su toplamış olabilir. Ben de mola teklifinin senden gelmesini bekliyodum.

– O zaman uzanacak düzgün bi yer bakalım mola vermek için.

İrice bir çalıyı işaret ederek;

– Bak burada uyuyabilirik. Emme senin yarayın durumuna bakamak. Baksak da garannıkda bi şey ağnıyamak.

Sadık bacağındaki sargıyı açtı, yaranın ne durumda olduğunu göremedi. Sadece bacağının biraz şişmiş olduğunu fark etti. Havalanması için tekrar yarayı sarmadı. Çalıların arasında uygun buldukları bir yerde çimenlerin üzerine sırtüstü uzandılar.

Gökyüzü pırıl pırıldı. Sadık, uzun zamandır ilk kez yıldızları bu kadar berrak ve parlak görüyordu. Göğün şu yanından, bu yanından durmadan kayan yıldızları izlerken Asiye’yi düşündü. Aynı yıldızları o da seyrediyor olabilirdi. Birden, yıldızların hepsi Asiye’nin gözlerine dönüştü. Bütün yıldızlar, sanki onun gözbebeğinde parlıyor, oradan yayıyordu ışıklarını. Bir rahatlık, bir sıcaklık duydu bedeninde. Vücudundaki ağrılardan, sızılardan eser kalmamıştı adeta. Ağlıyordu. Gözyaşları yanağından aşağı süzülüp, boynunda, göğsünde, omuzlarında buharlaşıyordu. Sonra yıldızlarda, Asiye’nin parıldayan gözlerini yitirdi. Yıldızlar parlaklığını yitirdi. Gömleğini tekrar bacağına doladı. Muharrem’e baktı, “insanın ağrısı, acısı olmayınca nasıl da güzel uyuyo.” Diye geçirdi kafasından. Sessizliği dinledi bir süre. Yorgun ve bitkin düşmüş bedenini yavaş, yavaş saran uyku, bacağının zonklayan ağrısını bile hiçe sayarak, tıpkı bir karadelik gibi, her şeyi süpürüp yuttu.

Güneş gözlerine girene kadar uyumuşlardı. Yüzlerine konan sineklerin küçük ısırıklarının ve kulaklarının dibindeki vızıltılarının rahatsızlığı ile uyandılar. Kalktılar, birbirlerini görmeyecek şekilde, birer çalının arkasına geçerek ihtiyaç giderdiler. Sadık, çalıların arasında vızıldaşan bal arılarını fark etti. Muharrem’e döndü;

– Muharaem gardaş, şu arılar var ya, eğer bi ağaç kütüğünde ya da bi gaya govuğunda yuvaları yoksa bu yakınnarda yaşıyan birileri var demekdir. Bu yüzden çok dikgatlı olmalıyık.

– Daşocağandan ayrılalı altıncı gunümüz bugün. İki gün daha yörür, ocakdan uzaklaşırsak ocağı unudabilirik. Sahi, Vikdor gideceğemiz şeherin on gunnük yolda olduğunu söylemişdi sana değel mi? Adı ne demişdin oranın?

– Siveyiş mi, Süveyiş mi öyle bi şey dediydi. Yolu yarıladık sayılır. İşallah sağ, salim ulaşırık o dediğin yere.

– Orda da İngiliz askerleri vardır, biliyon değel mi? Daşocağının erzağı oradan getiriliyomuş dediydin. O şeherde ortalıkda görünmememiz ilazım. Bu gadar umutlanmışıken yakalanıp başa dönmek heç eyi olmaz.

– Hele bi o şehere varak da.

– Şindi ısıcak basdırmadan birez yol almalıyık. Hemi gonuşur, hemi de yörürük. Hadi davran, yörümezsek bu yollar bitmez.

– Dur hele, evela şu bacağama bi bak da eyice saralım. Baksene şuruya, burası niye şişmiş böyle, bi fikrin var mı?

– Uzat şöyle eyice bi bakıyım. Oğlum Sadık bu yara gine iltihap gapmış, yani mikrop gapmış. Emme gurtlanma yok. İltihap da sadece az bi yerde gorünüyo. İltihabın nasıl giderileceğeni ben bilmiyom. Şindilik gine eyice sar da yola çıkalım.

Ertesi gün kuşluk vakti, çalılık ve taşlık tepecikler yerini yavaş, yavaş bir kum çölüne terk etmeğe başlamıştı. Dün yürüyüşe geçtikten saatler sonra, gün batımına yakın, buldukları bir subaşındaki birkaç yabani söğüdün gölgesinde mola vermişler, çıkınlarındaki çiğdem soğanlarını yiyerek, kazınan midelerini biraz rahatlatmışlar, su içmişler, sonra da kalkıp gece yarısına kadar yürümüşlerdi. Bir yerde mola verdiler. Muharrem hemen uyudu. Ağrımayı sürdüren bacağı, sadığın uyumasına uzun süre mâni oldu. Ortalık aydınlanırken o da uyumuştu.

Sabahın ilk ışıklarıyla uyanan Muharrem Sadığı uyandırmış ve hemen yola koyulmuşlardı. O zamandan beri yaklaşık üç saattir de yürüyorlardı. Çalılıklar, taşlı, kayalı tepecikler artık gerilerde kalmıştı. Onların yerini kum yığınlarından oluşmuş, daha ufak tepecikler almağa başladı. Kendilerini böyle beyaz, sıcak kum yığınları içinde bulmaları her ikisini de endişelendirdi. Kumda yürümek çalılıklardaki kadar kolay olmuyordu. Güneş yükseldikçe kum daha da ısınıyordu. Çıplak ayakları kumların yakan sıcağına karşı duyarlılığını yitirinceye kadar zıp, zıp zıplayarak koşmak zorunda kaldılar. Sadık Muharrem’e yetişmek için olağanüstü çaba harcıyordu. Ayrıca böyle açık bir arazide, görülme riski çok daha fazlaydı. Sadık Muharrem’in kolundan çekerek;

– Bana bak Muharem, bu şekilde yörümeğe devam edemek. Gendimize, saklanacak bi yer bulup ortalığın gararmasını beklemeliyik.

– Bence de öyle de, bu gum denizinde saklanacak yeri nerde, nasıl bulacağak, söyler misin Sadık gardaş?

– Benim bi fikrim var da olur mu bilemiyom.

– Neyimiş o? Belki bi oluru vardır.

– Gumu derince gazarak birer çukur açsak, içine uzanıp ağşamı beklesek. Ne dersin?

– Vallaha pes derim. Bu ısıcakda gendimizi ataş gibi guma komüp, senin Yozgadın tandır kebabına dönüşmeden ağşamı nasıl bulacağımızı heç düşündün mü aceba?

– Düşünmez olur muyum, düşündüm düşünmesine de bu meret yerde aklıma başga bi şey gelmiyo. Varısa senin bi fikrin söyle, duymuya can atıyom.

– Gorülme tevlikesini goze alarak yörümüye devam etmekden başga çıkar yol yok. Hem biri gorse bile bizi ihbar edeceğini nerden biliyok ki. Belki eyi biridir. Belki bize yardım bile eder.

– Olur mu dersin Muharem? Belki evine gotürür, garnımızı doyurur, su verir, yatacak bi şilte verir altımıza. Belki bacağanı feraadecek (iyileştirecek) bi ilaç da vardır. Ne eyi olur yav!

– Ondan soğna yolu da tarif eder, belki bize yardım edecek birini bulur. Keşge bu söylediklerimiz gerçek olsa. Olmasa da başga bi çaremiz mi var Sadık. Onun için yörüyüşe devam edeceğek gardaşım. Bi gaç gun daha dayanmalıyık. Başımıza ne gelecekse başımızın üsdünde yeri var. Hoş geldi, sefa geldi.

Kum tepeciklerinin gölgesi üzerlerini kaplamıştı. Dinlenmek için, hala sıcak olan kumların üzerine kendilerini ölü gibi bıraktılar. Dün öyleden beri kursaklarına bir şey girmemişti. Mideleri kazınıyordu. Arada bir, vızıldayarak üstlerinden uçup kaybolan kanatlı bazı canlıların dışında bir canlı kıpırtısı mevcut değildi. O anda onları mutlu eden tek güzel şey hafifçe eserek, akşama kadar depoladıkları güneşin hararetini söndürmeğe yardım eden kuzey rüzgârıydı. Günlerdir güneş altında yürümüşlerdi, ama ilk kez, sıcaktan bu kadar çok etkilenmişlerdi. Gölgede olmalarına karşın, ikisinin de kolları, bacakları sırtları, göğüsleri hala alevlerin içindeymiş gibi yanıyor, kavruluyordu. Hangi taraflarına yatsalar, acıdan durmadan pozisyon değiştirmek zorunda kalıyor, böylece oldukları yerde fırıl, fırıl dönüyorlardı. Uzun süre uyuyamadılar.

Gecenin ortasında uyandılar. Gece oldukça serindi. Hatta uykudayken bir hayli üşümüşlerdi. Uyumadan öncesine göre vücutları daha az sızlıyordu. Muharrem üzerine yapışmış kumları silkeleyip, dökerken Sadığa;

– Gun doğmadan birez yol almalıyık Sadık. Isıcakda yörümek zor uloyo, biliyon.

– Şuruya biyere bi ayakyoluna oturuyum, soğna hazırım. Gusura galma goz önünde olacak ya, başka çare yok.

– O zaman yola çıkmadan ben de yapıyım. Sen de beni gorme, tamam mı?

Kısa bir süre sonra, iyice serinlemiş kumlara ayakları gömülerek yürümeğe koyuldular. Doğu yönünde ufukta hafif bir ağartı görünüyor gibi olsa da sabahın olmasına bir hayli vakit var gibi görünüyordu.

– “Guneş gumları ısıtmadan dört, beş saat yörüyebilirsek eyidir.” dedi Muharrem.

– “Meraklanma, sırtım, gollarım, bacağam dünki gadar acıyıp sızılamıyo. Herhal sen de eyisin. Bu zindeliğimizinen bence rahat beş saat yörürük.” diye karşılık verdi Sadık. Adımlarını daha bir kararlı, daha hızlı atmağa başladılar. Bembeyaz bir kum denizinde iki siyah nokta olarak deviniyorlardı.

Kumlar ayaklarını yakacak kadar ısındığında güneş tam tepelerindeydi. En az yedi saatten beri yolda olduklarını düşünüyorlardı. Yorulmuşlardı. Susamışlardı. İki günden beri midelerine lokma girmemişti. Görünürlerde ne bir köy, ne bir kasaba ne de su içip dinlenebilecekleri yeşillik, ağaçlık vaha benzeri bir yer vardı.

– Birezden gumlar ataş topuna dönüşecek. Şurda oturup az diğnenek. Yarım saat soğna bu guma oturamak, biliyon değel mi Muharem?

– Doğru söylüyon gardaşım. Hadi otur şuruya o zaman.

Henüz yakma kıvamına gelmemiş kumların üzerine sırt üstü uzandılar.

– Yavu Sadık, biz hangi aydayık şindi. Bu gadar ısıcak olduğuna gore yaz aylarındamıyık aceba, ne dersin?

– Bence Nisan, ya da Mayıs’dayık. Buraların baharı çabık gelip geçiyo. Bizim melmeketde ki gibi öyle uzun, garlı, dipili gışlar da olmuyo. Yemen’den hatırlasan ya, iki gış geçirdik, ne gar gordük, ne dipi.

– Seni bilmem de Sadık, ben evime, anama, çocuklarıma gavışsam var ya bu çekdiklerimin hepisini hemen unudurum biliyon mu? Ekizlerim şindi üç yaşını geçdiler. Bahcede, bağda, harmanda goşup oynuyolardır. Hatda anam onları gazların çobanı bile yapmışdır. Vıcır vıcır gonuşuyolardır şindi hergeleler. Kime benzemişlerdir ki. Dedelerine mi, ebelerine mi, bana mı, yoğsa ana tarafınamı çekmişlerdir acep? Irabbim beni bi guş etse, memlekete uçsam, uzakdan da olsa onnarı bi görüp dönsem diyom içimden. Böyle bi şeyin olamıyacağını bile, bile bunnarı hayal ediyom gardaş.

– Benim de senden heç fargım yok. Aynı şeylerin hayalını kimbilir gaç kere gurdum bi bilsen. Hayallarımız, umutlarımız olmasa hayatda olmamızın bi manâsı da olmaz ki, değel mi? Bizi ayakda dutan onnar. Yitirmemiye bakak. Bunarı sen söylediydin bana, unutdun mu?

– Ne unutması, be Sadık. Unudur muyum? Aylarca daşocağında, benim gibi hayalerinin, umutlarının peşinden, ölümü goze alarak gidebilecek, guvenebileceğem birini araşdırdım. Sonunda seniynen gaçmayı başardık. İşalah sonuna gadar da başaracağak.

– İşallah Muharem, işallah gardaşım.

Tekrar yürümeğe başladıklarında kumlar güneşin sıcağını adeta emmiş, kora dönüşmüştü. Dünkü yanıklar ayaklarının acısını katmerliyordu. Uzun süre, kor’un üzerinde yürüyormuşcasına, zıplayarak sürdürdüler yürümeyi. Bu şekilde yürümekse hem tam bir işkenceydi, hem de yorgunluklarını bir kat daha artırıyordu. Bir ara Sadık,

– “Ben artık dayanamıyacağam Muharem, isdersen sen devam et. Ben ağşamın olmasını bekliyeceğem.” diyerek olduğu yere yığıldı. Aslında Muharrem’in de yürüyecek hali kalmamıştı. O da kendini yere bıraktı. Vücutlarına deydiği yeri kor gibi yakan kumun, güneşin altında kalan kısmını elleriyle kazıp yana çekerek ortaya çıkardıkları, daha az sıcak olan çukurlara uzandılar. Muharrem;

– Sadık, bu guneşin altında ağşama gadar yatarsak gavruluruk, bi daha galkamak gibi geliyo bana. İçine uzandığımız bu çukurlar mezerimiz olur, biliyon değel mi? Bence, şöyle yarım saat gadar diğnendikden soğna, ne olursa olsun galkıp yörümeliyik.

– Hele bi yarım saat diğnenelim de, ona o zaman garar veririk. Bizim bi yerden su bulmamız lazım. Susuzlukdan gebermek üzereyim. Dışım gibi içim de gurudu.

– Ben de öyleyim, açlıkdan çok susuzluk öldürüyo. Bi su içsem var ya garnım da doyacakmış gibi geliyo bana.

– Şindi birlikde dua edek de buradan galkıp yörüyecek gucümüz olsun. Elimizde duadan başga bi şeyimiz galmadı.

Muharrem güçlükle yerinden kalktı, Sadığın hala ölü gibi yattığı çukurun başına geldi,

– “Hadi Sadık, yörümemiz ilazım. Daha ne gadar yolumuz var, heç bilmiyok.” diyerek eğilip Sadığın eline yapıştı, onu yukarı çekti. Yürümeğe başladılar. Ayakları belki acıya uyuşmaktan, belki de sıcağa uyum sağlamaktan, şimdi daha az yanıyor, canlarını daha az yakıyordu. Bu fırsatı değerlendirmek için hızlarını artırdılar. Ğüneş eğilinceye kadar yürüdüler. Sonra yine Sadığın kendini yere bırakması üzerine Muharrem de olduğu yere çöktü. Güneşin durumuna bakıp umutlandı. Sekiz gün olmuştu Taş ocağından ayrılalı. Doğru yolda iseler, yarın akşam, ya da yarından sonra Sadığın dediği şehrin yakınlarına varmış olmaları gerekiyordu. Açlığa, susuzluğa bir, iki gün daha dayanabilirlerdi herhalde. Bu nedenle, güçleri elverirse bütün gece yürümeyi düşünüyordu Muharrem. Düşündüklerini Sadık’la paylaştı. Sadık;

– “Haklısın Muharem gardaşım, başga bi çaremiz mi var?” demekle yetindi.

Birkaç kez, yarımşar saat kadar dinlenerek, sabaha kadar yürümüşlerdi. Ortalık aydınlandığında adeta sürüklenir gibi yürümeyi sürdürüyorlardı. Görünürlerde umutlarını güçlendirecek hiçbir farklılık yoktu. Ne pahasına olursa olsun güneş doğucaya kadar yürümeğe kararlıydılar. Rüzgâr, kumları savuracak kadar kuvvetli olmasa da hızını biraz artırmıştı. Su bulabilseler açlığa bir, iki gün daha dayanabilirlerdi. Elleri, yüzleri, dudakları, dilleri yani bütün vücutları yavaş, yavaş kuruyordu adeta. Dudaklar kaç yerinden yarık, yarık yarılmıştı. İki gündür ne büyük, ne de küçük abdest ihtiyacı duymuşlardı. Sadık Muharrem’in elini tuttu, fısıltı halinde;

– “Muharem, sonumuz geldi mi, sence de? Benim gayrı bi umudum galmadı. Biz bu çölden çıkmayı başaramadık canım gardaşım. Emme üzülmüyom, biliyon mu? Heç olmazsa denedik.
Böyle olmıyabilirdi. İçimizde bi umut varıdı. Biz onun peşine düşdük. Başaramadık. Senin hala umudun var mı bilmiyom. Umut beslemek eyi bişey de imkânsız bi şeyi umut etmenin de bi anlamı yok bence.” diyerek, Muharrem’in elini bıraktı. Birkaç adın daha attıktan sonra bir kere daha külçe gibi kendini kumların üzerine bıraktı. Muharrem geriye döndü. Sadığın başucuna çömelip, gözlerini kısarak çevreyi çaresiz bakışlarla taradı. Önlerinde, fazla uzak sayılmayacak bir mesafede, oldukça yüksek görünen bir kum tepesi görünüyordu. Sadığa;

– Şu gum depesini gorüyon değe mi Sadık. Başarabilirsem o depeye çıkıp edirafımıza bi bakacağam. Durumumuz, gonumumuz nedir, ağnamam ilazım. Ben öyle ecele, azrayıla kellemi golay, golay uzadacak birisi değelim. Son nefesime gadar yılmıyacağam, ağnadın mı Sadık can?

– Gucün varısa get, bak yoldaş. İstesem de seniğnen o depeyi çıkamam. Seni beklerim, hadi selametle. Bi aksilik olur da geri dönemezsen hakgını helal et gardaşım. Benden yana, varısa bi hakgım, sana helal olsun. Hadi yolun açık olsun.

– Böyle de gonuşsan benim moralımı bozaman. Geri döneceğem, goreceğen. Muhakgak gurtulacağık. Yeter ki sen de pes etme.

– Senin gibi eyimser olmayı çok isdiyom, inan. Emme umut edecek bi durumumuz galmadı ki canım gardaşım.

Muharrem, canını dişine takarak, yürüye, emekliye, sürüne kum tepesine tırmanmayı başarmıştı. Zirveye ulaştığında başı dönmüş, gözleri kararmıştı. Bir süre çevresinde hiçbir şey göremedi. Oturup kendine gelmeyi, güç toplamayı bekledi. Beş dakika kadar sonra gözlerinin önü aydınlanmağa başladı. Şimdi, kumların üzerine serilmiş, hareketsizce yatmakta olan Sadığı görebiliyordu. Çevreyi, bakışlarıyla incelemeye başladı. Arkasına döndüğünde gözlerine inanamadı. Kuzeyde, en çok on dakikalık bir mesafede ev mi ya da ağıl mı, ne oldukları net olarak anlaşılamayan birkaç yapı ve aralarında hurma ağacına benzeyen ağaçların da bulunduğu, yeşillik bir alan görüyordu. Gözlerini oğuşturup yeniden baktı, bu bir serap değildi. Gördükleri yerli yerinde duruyordu. Kalktı, çevresinde bir tur döndü, gözlerini yeniden oğuşturdu, dikkatlice bir kere daha baktı. Gördüğü yapılar ve ağaçlar gerçekti. Yakınına kadar gelmeyi başardıkları o çukurluk gibi görünen yerde kesin bir yaşam vardı. Kum tepeciğinden aşağı, Sadığın yanına koşarken bedeni, ayakta olmaktan çok yuvarlanmayı uygun bulmuştu adeta. Kısa sürede Sadığın başucundaydı. Heycandan boğulacak gibi, güçlükle nefes alan Muharrem’in ilk sözü;

– “Gurtulduk! Gurtulduk Sadık, Gurtulduk! Yemin ederim gurtulduk!” oldu. Kendini Sadığın üzerine attı. Onu kucakladı, alnından, yanaklarından durmaksızın öperken gözyaşlarına boğuldu.

– Dediydin sana başaracağak diye. Guşgulanmayı bırak, umudunu yitirme, dediydim değel mi?

– “Ne oldu, ne gordün orda, söylesene? Nasıl gurtulduk?” diye, kendinden başkasının duyması mümkün olmayacak kadar yavaş bir sesle, adeta inledi Sadık.

-Aha, hemen şurda ağaçlar, evler var. Bana inanmıyacağan, galk, gendi gozlerinnen gör. Irak da değel. Haydi kalk, toparlan gediyok.

-Muharem, canım gardaşım, can yoldaşım. Sen bi serap gormüşün. Bu çölün ortasında ev ne arasın, ağaç ne arasın? Bırak artık yakamı da şurda huzur içinde, irahatca ölüyüm.

Gerçekten de Sadığın sesi, son nefesini vermekte olan bir hastanın sesiydi sanki.

-Yavu Sadık, serap merap gormedim. Aha şuruya gadar yörü sen de goreceğen.

Sadık, Muharrem’in de yardımıyla, bütün gücünü toplayarak ayağa kalktı. Muharrem’in, kolundan dayanmasına karşın, bir süre sürüklenerek yürümeğe çalışması bir fayda etmedi. Bir kere daha olduğu yere yığıldı.

Sadık gözlerini açtığında, üzeri hurma yapraklarıyla örtülmüş bir sundurmanın altında serili bir çulun üstünde yatıyordu. Beyaz entarili, orta yaşlı bir adam bir elinde tuttuğu, Hindistan cevizi kabuğundan yapılmış bir bardaktan, öteki eline döktüğü suyla Sadığın yüzüne, dudaklarına, boynuna su akıtıyordu. Kucağındaki genç adamın kendine geldiğini görünce;

– Muharem, evladım arkadaşın gözlerini açtı. Yardım et önce biraz su içirelim.

Elindeki bardağı Muharrem’e uzatarak;

– Şu bardağa biraz su goyup getir bana çocuğum. Biraz su içsin, eyice gendine gelecekdir. Sonra da birkaç lokma bi şeyler yediririk. Sen şimdi daha iyisin değil mi? Meraklanmayın ikiniz de iyi olacaksınız. Üç günde toparlarsınız. Ondan sonra karar sizin. Ne isderseniz onu yaparsınız.

Muharrem suyu getirdi. Sadığa gülümsedi,

– Gordün mü Sadık, sana gurtulacağımızı söylediydim. Sağ olsun Artin emmi bizim için her şeyi yapıyo. Duydun değe mi? Türkce gonuşuyo. Türkiye’den goçüp gelmişler buruya. Burda üç ev olarak yaşıyolarımış. Bu bize Allahın bi lutufu. İnanması zor, emme böyle işde.

Sadık henüz görmekte olduğu bir rüyanın ortasında hissediyordu kendini. Olup bitenin ayrımında değildi. Dudaklarını ıslatan suyu istiyordu özlemle. “Su, su” diye inlediğni sadece kendisi duyuyor, biliyordu. Sesi çıkmıyordu çünkü, boğazı kurumuştu. Artin Amca bakışlarından anlıyordu suya duyduğu özlemi. Bir eliyle başını yerden kaldırdı, öteki elindeki, Muharrem’in getirdiği su dolu bardağı Sadığın ağzına götürdü, iki yudum içmesine izin verdi. Bardağı yanına, çulun üstüne koydu. Böyle durumlarda suyu azar, azar vermek gerektiğini, Muharrem’e su verirken, ona da söylemiş ve uygulamıştı.

Muharrem ertesi gün kendini toparlamıştı nerdeyse. Sadığın durumu ise hala endişe vericiydi. Yediğini çıkarıyor, gücünü toplayıp ayağa kalkamıyordu. Artin Amca bu tür vakalarda ne yapılabileceğini, nasıl bir yol izleneceğini biliyordu. Kurutmuş olduğu bazı bitkilerle yaptığı çorbalardan, çaylardan içirdi. İlk zamanlar çok az katı yiyecek verdi. Suyunu ise kısıtlamadı. Üçüncü gün Sadığın bağırsakları düzelmeğe başladı. Mide bulantıları azaldı. Dimağı berraklaştı. Algıları güçlendi. Geriye doğru, olup bitenleri aklından ve gözlerinin önünden geçirdi. Bir mucizenin gerçekleştiğine hükmetti. Muharrem’in yardımıyla ayağa kalkmayı başarmıştı.

Gençlerin sıkıntısı sadece açlık ve susuzluktan kaynaklanmış olan sorunlar değildi. Kızgın kumlarda yürürken ayaklarında ikinci dereceden yanıklar oluşmuştu. İkisi de zorunlu olmadıkça yürümüyorlar, yürüyemiyorlardı. Artin Amca durumu fark ettikten beri yaptığı merhemle, yanıkları iyileştirmek için uğraş veriyordu. Kısa sürede ilaçlarının etkisini görerek seviniyor, mutlu oluyordu. Çocuklar, Artin Amca’nın tedavisinin dördüncü gününde sıkıntısız yürümeye başlayabildiler.

***

Artin Amca ve ailesi altı ay önce Türkiye’den göçüp gelmişlerdi. Bir oğlu ve iki kızı, eşi ve kendisi, üç çocuklu erkek kardeşi Samir, Pınarbaşı’ndan komşusu ve arkadaşı olan iki oğlan babası Karabityan olmak üzere on beş nüfuslu bir mezraydı burası. Bu üç aile, bir yandan, kendilerine yardım etmedikleri için, halkına bile zulmetmekten çekinmeyen Ermeni çetecilerin baskı ve şerrinden, diğer yandan bu çetelere karşı savaşan Osmanlı çetelerinin zulmünden kaçıp kurtulmak için, hiç bilmedikleri bu yerlere gelmek zorunda kalmışlardı. Yollarda akıl almaz zorluklarla karşılaştılar. Hepsi de doğup büyüme Kayseri’liydi. Pınarbaşı ilçesinde çok güzel arkadaşlıklar, dostluklar bırakmışlardı. Oralardan söz ederken gözleri doluyor, boğazlarına bir şeyler düğümleniyordu.

Anadolunun pek çok ilinde, ilçesinde, köyünde yüzyıllardır rahat, mutlu ve huzur içinde yaşamayı sürdüren, Ermeni kökenli bu insanlar, Başta Ruslar olmak üzere İngilizlerin, Fransızların, İtalyanların kışkırtmalarıyla Osmanlıya karşı çete savaşlarına girişen bir kısım kendi insanları yüzünden, rahatları da, mutlulukları da sona ermişti. Doğup büyüdükleri topraklarda huzurları kalmamış olan bu insanlar Suriye, Lübnan, Arabistan ve Mısır topraklarına göç etmek zorunda kalıyorlardı. Bu göçler ara, ara devam ediyordu. Ermeniler göç yollarında önemli miktarlarda kayıplara uğruyorlar, büyük acılara göğüs germek zorunda kalıyorlardı. 1915 yılında ise çıkartılan bir yasayla bu göç zorunlu hale getirildi. Bu zorunlu göçün sonunda yapılan hesaplarda veya tahminlerde, göç edenlerin sayısının bir milyonu bulduğu, bunlardan 250 bin kadarının yollarda öldüğü söylendi. Günümüzde de bu olayın Türkiye ve Ermenistan üzerindeki olumsuz etkilerinin devam ettiği bilinmektedir.

Artin Amca, Samir ve Karabit bu zorunlu yolculuklarında ikisi yaşlı, biri de sekiz yaşında kız çocuğu olmak üzere üç kayıpla dört ay kadar önce Süveyş’e ulaşmışlardı. Orada yaşayan bir Ermeni tanıdıklarından, satılık olduğunu öğrendikleri bu araziyi bulmuşlardı. Güçlerini birleştirerek burayı satın almışlardı. Vahanın eski sahibi, burada kendi yetiştirdiği, on beş kadar devesi ile Süveyş’te taşımacılık yapan bir ihtiyarmış. Artık çalışacak gücü kalmadığına inandığı için satmak zorunda kalmış. Birisi çok yaşlı olan, iki karısını alıp Kahire’ye göçmüş. Yüz elli dönüm kadar olan bu topraktan en verimli bir biçimde yararlanmak için bu on üç nüfuslu, küçücük köyün insanları, işlere dört elle sarılmışlardı. Mevcut kuyunun biraz ötesine ikinci bir kuyu kazmışlar. Su, çok derinde değilmiş. Samir’in ustalığı sayesinde ve Süveyş’ten bulup satın aldıkları bazı alet, edevat yardımıyla emme- basma tulumbaları yenilemişler. İçme ve sulama suyu sıkıntıları kalmamış. Birçok sebzeyi yetiştirebilecekleri güzel bir bahçe yapmışlar. Şehirden temin ettikleri tohumları, eski sahibin develerinden kalma gübre yığınını kullanarak, usulüne uygun olarak ekmişler. Sadık ve Muharrem orayı bulduklarında, bahçenin soğanı, sarımsağı, maydanozu, salatalığı, turpu, pancarı, fasülyesi, mısırı, biberi, domatesi yemeklerde boy göstermeye başlamıştı. Arazinin bir bölümüne de elma, armut, erik, kaysı, dut gibi meyve fidanlarının her birinden üçer, beşer dikmişlerdi. Süt yoğurt gereksinimleri için yeni doğum yapmış birer deve, tarlaları sürmek için de birer katır edinmişlerdi.

On dönüm kadar bir araziye yonca, kalan araziye de önemli miktarda buğday, arpa ve nohut ekmişlerdi. Hatta bir dönüm kadar bağ çubuğu bile dikmişlerdi. İki, üç yıl içinde üzümleri de olacaktı. Artin amca bütün bunları, yolda vefat eden anacığının, ölümüne kadar saklamayı başararak, ölürken çıkartıp kendilerine verdiği bir kese dolusu altın sayesinde yapabildiklerini anlattı. “Anacığım, nur içinde yatsın. Onun sayesinde her şeyimiz var çocuklar, İsa babamıza şükürler olsun.” demeyi de ihmal etmedi.

Sadık ve Muharrem dört gün sonra ayrılmak, yola düşmek istedilerse de Artin Amca izin vermedi. Yumuşak, ikna edici ve kararlı bir sesle;

– Çocuklar, birkaç gün daha kalmalısınız. Gücünüzü toparladığınızı görmeden sizi bırakmam. Sadık hala çok bitkin. Hiç olmazsa iki gün daha kalın, ondan sonra karar verelim.

– Sağol Artin Emmi. Bu yapdıklarınızı heç ödüyemek, biliyonuz. Beni siz hayata döndürdünüz. Sizin sayenizde yaşıyom. Allah sizden ırazı olsun, dutduğunuzu altın etsin. Emme bizim getmemiz ilazım. Daha çok yolumuz var. Ben gendimi eyi hissediyom. Zor gunneri atlatdık sanıyom.

– Sadık, evladım. Ben senin durumunu senden iyi biliyorum. Sen büyük sözü dinle. İki gün daha burada kalın. Ayakların, sırtın iyileşsin. Size ne kolaylıklar sağlıyabiliriz, bizimkilerle bir konuşalım, düşünelim. Sonra hep birlikte karar verir, sizi yola vururuz.

Muharrem söze karıştı:

– Sadık, galiba Artin Emmi haklı. Senin tam olarak eyileşdiğine ben de emin değelim. İki gun daha galmamızın bize bi zararı yok. Bence Artin Emmimi diğnemeliyik.

Sadık ikiye bir kalınca onların kararına boyun eydi.

– Pekey emmi, senin dediğin olsun. Amma iki gun de olsa bize de iş vereceksin, biz de çalışmak, bi işin ucundan dutmak isderik. Tamam mı?

– Orası kolay çocuklar. Burada iş çoktur. İstediğiniz iş olsun. Anlaştık o zaman, haydi bakalım iş başına! Muharrem, yoncanın sulanma zamanı geldi, sen o işi alıyorsun. Sadık sen de çiftliğin etrafını dolaş. Çitlerin tamir isteyen yerleri vardı. Onları tamir et. Hadi ikinize de kolay gelsin. Benim de yapacak işlerin var. Öylen sofrasında görüşürüz. Hoşça kalın.

İki gün, göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Sabah güneş doğmak üzereyken Sadık uyandı. Esnedi, gözlerini oğuşturdu, şöyle bir gerindi, yatağından çıktı. İki adım ötedeki yatağında hala horlamakta olan Muharrem’i sarsarak uyandırdı. Sonra da dışarı çıktı, avlunun bir ucundaki kenefe yürüdü. Ortalıkta kimsecikler görünmüyordu. O an uykuda olan sadece üç yaşın altındaki bebeklerdi. Diğer herkes kalkıp işine koyulmuştu çoktan. Birazdan, kahvaltı için herkes mutfak olarak kullanılan yarı kapalı yerde toplanacaktı. Gündüzlerin yakıcı sıcağından fazla etkilenmemek için, ortalık aydınlanmağa başlar başlamaz, işe koyuluyorlardı. Güneş bir mızrak boyu yükseldiğinde kahvaltı için iş bırakılıyordu. Kahvaltı sonrası öyleye kadar çalışıyorlar, öyle yemğinden sonra güneş iyice eğilip etkisini yitirene kadar yatıp uyuyarak dinleniyorlardı. Sonra da karanlık basıncaya kadar çalışmayı sürdürüyorlardı. Akşam yemeğinden sonra üç aile bir araya geliyorlar, oyunlar oynuyor, günlük meseleleri konuşup, tartışıyorlardı. Değişik konularda yeni öneriler, projeler varsa bunları da değerlendiriyorlardı.

Kahvaltıdan sonra Muharrem kalktı, Artin Amca’nın elini öptü, iznini istedi. Artin Muharrem’e sarıldı, yanaklarında öptü.

– “Artık sizi durduramıyacağımı biliyorum Muharem. Akşam siz yatdıkdan sonra bir arkadaşıma mekdup yazdım. Oraya ne zamam ulaşırsınız bilemem amma, arkadaşım yolunuzun üzerindeki bir gasabanın yakınında olan bir köyde oturuyor. Mekdubumu ona verirseniz size yardım edecekdir. Gasabanın ve köyün adını buraya yazdım. Onu bulmanız çok da zor olmaz. Ayrıca, Süveyş’e uğramanızı tavsiye etmem. Orada çok İngiliz askeri var. Ne olur, ne olmaz. Belki sizi arıyor olabilirler. Yakalanırsanız çekdiğiniz bunca sıkıntı, bunca eza, cefa boşuna olmuş olur.” diyerek yazdığı mektubu Muharrem’e uzattı. Karısına dönerek;

– Ariyel çocuklar için hazırladığım çarıkları ve çorapları getir. Giyinsinler, kumlar ayaklarını kavurmasın.

Sadık ve Muharrem seki taşına oturup, çorapları ve çarıkları sevinç dolu bir mahcubiyet içinde giydiler, bağladılar. Ne diyeceklerini, minnetlerini nasıl ifade edeceklerini bilemediler. Gözyaşlarına boğulmamak için, ikisi de kendini zor tutuyordu. Sadık kalktı, Artin Amca’ya, tıpkı babası eve döndüğü zaman ona sarıldığı zamanki duygularıyla sarıldı. Muharrem de aynısını yaptı. Ardından ikisi de diğer büyüklerin elini saygı ve minnet duygularıyla öptü, kucaklaştı. Ariyel Yenge yolluk diye iki çıkın hazırlamıştı. Onları getirip ellerine tutuşturdu. Karabityan da, küçük bir deri tuluma doldurmuş olduğu suyu, çanta gibi Muharrem’in boynuna geçirdi. Ayrılık anı gelmişti. İkisi de artık gözyaşlarının yüzlerinden aşağı süzülüşüne mâni olamadılar. Son kez, eller karşılıklı olarak havaya kalktı. Artin Amca’nın tarif ettiği istikamette ve yazgılarının peşinde, bu dost insanları arkalarında bırakarak, sabahın serinliğinde, güçlü ve umutlu bir şekilde, sonu bilinemeyen geleceklerine doğru yürüyüşe koyuldular.

***

Kum çölü yer yer, kayalıklarla bölünmeğe, yeşil alanların boy gösterdiği kırsal topraklara dönüşmeye yüz tutmuştu. Bir yorgunluk duymamalarına karşın durup, çevrelerine şöyle bir göz atma önerisi Sadık’tan geldi. Bir kayanın üzerine çıktılar. Dikkatlice etrafa baktılar. Görüş alanları içinde yerleşim yerine benzer bir şey görünmüyordu. Kayanın üzerinde kısa bir süre oturduktan sonra tekrar yola koyuldular.

İzledikleri patika yol arada bir çatallaşıyordu. Böyle durumlarda Artin Amca’nın tarifine uyarak ya sola ayrılanı izliyorlar, ya da daha belirgin olanı seçiyorlardı. Güneş, alevden oklarını fırlatmağa başlamıştı. Ama ikisi de bunu umursamadılar. Çünkü başlarında sarıkları, ayaklarında çarıkları vardı şimdi. Güneş tepelerinden aşıp, eğilmeye meyledinceye kadar yürüdüler. Karınları acıkmağa başlamıştı. Bir kayanın gölgesine oturdular. Çıkınlardan birini açtılar. Birbirlerine karışmasın diye, aralarına mısır yaprağı yerleştirilmiş, dört farklı yiyecek koymuştu Ariyel Yenge. Bir kalıp peynir, börek, taze soğan ve köfte. Muharrem;

– Evela böreği yiyek Sadık, börek ısıcakta fazla dayanmaz, biliyon, bozulabilir.

– Sen onu bırak da şu insannarın bize yapdığı eyiliğe, insannığa bak. Gendi koylümüz olsa bunarın heç birini yapmaz vallaha. Bi de, bu insannarı bizimkiler yerinden, yurdundan sürmüşler, ta buralara gadar gelmek zorunda bırakmışlar.

– Onu heç deme Sadık. Artin Emmi, “Bizi yerimizden, yurdumuzdan sürdüler. Heç bilmediğimiz bu yabancı diyarlara gadar geldik işde” deyince utancımdan yerin dibine geçdim, ne diyeceğemi bilemedim.

– Bence dünyayı kotü insannar idare ediyo muharem. Aza ganaat etmiyen, herkeşe hökmetmek isdiyen muhderis, zalım insannar. Ulan ne isdiyon gomşundan? Onun olan her şeye neden goz dikiyon? Niye elinden almak isdiyon? Niye elindekiynen yetinemiyon? Harpler hep bu açgozlülükden çıkıyo bence.

– Koyde bile öyle olmuyo mu Sadık. Gendini guçlü goren bi ayile, bi de zalımsa, vicdansızsa gomşularının bağına, tarlasına, malına goz dikmiyo mu? Her fırsatda hır çıkardıp ona saldırmıyo mu? Onu sindirmiye uğraşmıyo mu? Onun elindekileri almak için fırsat gollamıyo mu? Ülkeler de böyle demekki gardaşım.

– Bu ülkelerin en açgozlü olanı da İngilizler bence biliyon mu? Her yerde onnar var. Her daşın altından onnar çıkıyo. Şu başımıza gelenner bile onarın yüzünden.

-Doğru diyon da, Osmanlı da geçmişde aynı şeyi yapmış. Talimgahda golağası ağnatdıydı. Gucüne garşı goyamıyan gomşularını depelemiş, melmeketlerini ellerinden almış, onnarı haraca kesmiş vakdıyla. “Guçden düşünce şindi onnar bize saldırıyo” dediydi. Endir, bindir dünyası. Böğün bana, yarin sana.

Ariyel Yenge’nin nefis böreğiyle karınlarını doyurdular. Sularını içtiler. Bir süre gölgede uzanıp dinlendiler. Sonra yola düştüler.

Az gittiler, uz gittiler, karanlık basarken bir kasaba mı, yoksa büyükçe bir köy mü olduğunu anlayamadıkları, tek kat, kerpiç duvarlı, toprak damlı evlerin gelişigüzel serpiştirilmiş olduğu bir yerleşim yerine vardılar. Önlerine çıkan ilk kapıyı çaldılar. Kapının arkasından önce bir köpek havlaması duyuldu, ardından da gıcırtılı seslerle kapı aralandı. Orta yaşlarda, başına örttüğü damalı örtü sadece gözlerini açıkta bırakmış olan, bir kadın kapı arasından başını uzattı. Sorgulayan bakışlarla gözlerini kapıdakilere dikti. Sadık, buraların yabancısı olduklarını, geceyi geçirebilecekleri bir han aradıklarını, kendilerine yol gösterecek birinin bulunup bulunmadığını sordu. Kadının hareket ve davranışlarından Sadığın söylediklerini anlamadığı açıkça belli olmuştu. El, kol hareketleriyle maksadını anlatmayı denedi. Bunda da başarılı olamadı. Bir sonuç alamayacaklarını anlayarak yürüdüler. Arkalarından kapanan kapının sesini duydular. Muharrem;

– Sadık, han aramıya ne lüzum var ki? Sessiz, sakin bi yere çekilek, orda geceliyek. Allaha şukür her şeyimiz var.

– Doğru söylüyon vallaha. Handa pis kokuların, horultuların içinde uyumıya galkışmanın heç bi annamı yok. Haydi o zaman koyün dışına gadar yörüyek.

O gece deliksiz bir uykunun ardından güneşin ilk ışıklarıyla yola çıktılar. Önlerindeki toprak yol doğu, batı istikametindeydi. Sadık, kuzeye gitmeleri gerektiğini düşünüyordu.

– Muharem, bizim guzeye doğru getmemiz ilazım. Şindilik bu yolu tagıp edek. İlk sapakda guzeye dönerik. Ne dersin?

– Vallaha sen bilin, öyle diyosan?

– Artin Emmi de “guzey’e gedin” dediydi biliyon.

– Mekdubu gotüreceğemiz yere daha çok var. Buralarda orayı bilen biri olacağanı sanmam. Daha en az on gun yörümemiz gerek. Sahi neyidi oranın adı?

– Zarfın üstüne bakmam ilazım, adı aklından çıkdı getdi.

Zarfı koynundan çıkardı, üzerindeki Arap harfleriyle yazılmış adresi okumağa başladı;

– Arman Erekyan Ağa, Sadeh, El Amra köyü.

– Neyse, madem guzeye getmemiz gerek, gozünü aç da sapakları gaçırmıyak.

Bir saat kadar yürümüşlerdi ki yol ikiye ayrıldı. Biri doğru ileri gidiyor, diğeri güneye dönüyordu. Hiç tereddüt etmeden ileriye doğru olana devam ettiler. Hafiften esen poyraz güneşin etkisini oldukça azaltıyordu. Açlık, susuzluk gibi sorunlar da yaşamadıklarından hızlı bir biçimde yol katediyorlardı. Yol taşlık, çalılık bir arazide, hafif bir yokuş olarak ilerliyordu.
Güneş tepelerinden batıya eğilinceye kadar durmadan yürüdüler. Bir şeyler atıştırmak ve biraz dinlenmek amacıyla yol kenarındaki, bodur bir ağaca evrilmiş bir çalının gölgesinde mola verdiler.

Artin Amca’lardan ayrılalı tam beş gün olmuştu. İki gün önce ne çıkınlarında bir lokma yiyecek, ne de tulumlarında bir damla su kalmıştı. Dün akşamüstü, yol kenarında rastladıkları bir pınardan, boşalmış olan tulumlarını yeniden doldurmuşlardı. Ama yiyecek temin edebilecekleri bir yere rastlamadılar. İki gündür bir şey yemeden yürüyorlardı. Açlık hissinden ziyade, ağrıyla karışık midelerinin kazınmasından rahatsızdılar. İkisi de, kökleri, gövdesi ya da yaprakları yenilebilen bazı bitkileri tanıyorlardı. Bunlardan akıllarına gelenleri, pırçalık, yaban turpu, keven, çiğdem, kangal, madımak, kuzukulağıydı. Bu bitkilerden bazılarının mevsimi değildi ama, diğer bazıları bu çalılıklarda da olabilirdi pekâlâ. Yürümeye bir saat kadar bir süre ara vererek, çalılıkları araştırma kararı aldılar. Farklı yönlerde gitmek kaydıyla çalılıklara daldılar.

Döndüklerinde Muharrem’in elinde sadece, kökleriyle birlikte kopartılmış az miktarda kuzukulağı vardı. Sadık ise yumruk büyüklüğünde dört tane mantar bulabilmişti. Onlar da zamanı geşmiş olduğundan, kurtlanmıştı. Muharrem, mantarlardan birini Sadığın elinden aldı, sapını ayırıp ortadan ikiye böldü. Mantarın içinde vıcır, vıcır küçük, beyaz kurtlar kıpır, kıpır kıpırdanıyordu. Muharrem;

– Sadık, gardaşım bunnar sadece mantarınan beslenen tertemiz hayvancıklar. Ataş yakıp mantarı bişirek. Onnar da beraber bişer. Etli mantar yemiş oluruk, ne dersin?

– Zaten bu gadar gurtcuğu ayıtlıyamak da, ben gine isdifra edersem diye gorkuyom Muharem. Evela sen yersin, bişey olmazsa ben de yerim. Haydi şindi birez çalı, çırpı topluyak ataş için.
Yiyemezsem şu guzugalağıynan idare ederim bi süre.

Muharrem, közde pişen mantarlardan birini iki lokmada mideye indirdi.

-Sadık, bildiğin gibi değel, harika olmuş. Mantar kebap gardaşım. Keşge daha fazla gurtlu mantar bulabilseydin. Olmazsa bi daha arıyak çalılıkda, belki goremediğimiz yerlerde başgaları da vardır.

– “Vallaha beni de heveslendirdin. Bi tane yemeyi deneyim bari.” diyerek ateşin üzerinde kalan iki mantardan birini aldı, küçük, küçük ısırarak tadını almağa çalıştı, hoşlandı. O kadar açtı ki kalanı bir lokmada yuttu. Bir çırpıda öteki mantarıda mideye indirdi. Kuzukulağını da paylaşıp yediler. Yola düşmek üzereyken Sadığın midesi gene karıştı. Birkaç kez öğürdü, böğürdü ama kusmadı.

Akşam karanlığı çökmek üzereydi. Yolun solundaki açık bir alanda mola vermiş bir kervanla karşılaştılar. Kervan, yirmi kadar yüklü deve, beş katır, bir eşek ve altı adamdam ibaretti. Sadık ve Muharrem adamların yanına yaklaştılar, saygılı bir tavırla;

– Selamın aleyküm ağalar.

– “Aleyküm selam.” dediler gelenleri meraklı bakışlarla süzerek. Muharrem;

– “İçinizde bizi ağnıyan, yani dilimizi bileniniz var mı aceba?” sorusuna hiç beklemeden, oldukça yaşlı görünen biri,

– Ben turkçe biliyo. Antep de iki sene yaşamışam. Bir gısım akrabam hala orda yaşıyo.

Bu güler yüzlü adamın Türkçe konuşması ikisini de çok sevindirdi. Muharrem Sadığın boynuna sarıldı, şapır, şupur yanaklarından öptü. Sevinç gözyaşlarıyla bakışlarını adama çevirdiler yeniden. Bu karşılaşmadan kendisi de memnun görünen adam, konuşmasını sürdürdü;

– Ben burada ticaret yapıyor. Ayilem Amman’da. Siz neden buralarda gençler? Yolculuk neriyedir?

Kâh Sadık, kâh Muharrem söz alarak, birliklerinin yok edilişinden itibaren maceralarını, ayrınrtılarına girmeden anlattılar. Sadık;

– Bizim de kervanınan beraber yörümemize izin verirseniz size minnetdar kalırık. Yolları bilmiyok. Yiyecek heç bi şeyimiz galmadı. Üç günden beri yediğimiz ikişer gurtlu mantar oldu. Biz şeye getmek istiyok.

Mektubu koynundan çıkardı. Heceleyerek,

-Sadeh’e. Sen orayı bilirsin herhal. Sadeh’in yakınnarında El Amra koyü varımış. O koyde oturan Arman adında birisine bi mekdup vermemiz ilazım.

– Ben bilmez mi Sadeh, oraya goyacağam iki deve yük de var. Ben size yardım edecek. Lakin aşımız çok değil. Hepimiz yetmez.

Muharrem, Sadığ’ı yana itti, adamın karşısına geçti;

– Biz çok yemiyok, ayakda galacak gadar ekmek versen yeter bize. Suyumuz var şindilik. Bağaşlayın adınız neydi? Benimki Muharem, arkadaşın Sadık.

– Benim adım da Abdulvahap. Kervan, benim ve Salih’in.

Eliyle Salih’i işaret etti.

– Öteki adamlar yük sahibiler. Peki para var mı sizde, yolda yiyek almak için?

Sadık Muharrem’in bir şey söylemesine fırsat vermeden atıldı;

– Bir mecidiyem var. Onu sana veririm.

– Pekey senin hiç altın yok mu Muharem?

– Bende vallahi de billahi de metelik yok Apdulvahap Ağam, olsa ben de verirdim vallaha.

– Sizi Sadeh’e ben vardıracak. Kervana hoş gelmiş olasız çocuklar. Şimdi size az bir ekmek verem. Çok açlık var sizde, belli. Sonra yola çıkmak.

Katırlardan birinin üzerindeki heybeyi indirdi, gözlerden birinden bir çıkın çıkardı, açtı. Yarım çöreği ikiye bölerek, bir el büyüklüğündeki parçaları yeni müşterilerine uzattı.

– Bunu idare edin. Ekmek satacak bir yer bulana gadar böyle olacak. Çünkü ekmek bizde az var. İdare etmek lazım.

Yola koyulduklarında karanlık iyice yayılmıştı. Sadece davelerin ve katırların ayak sesleri duyuluyordu. Abdulvahap en önde, beyaz entarisiyle, develeri çeken eşeğin sırtında tıpkı bir hayalet gibi ilerliyordu. Kafilede, Abdülvahabın “Seyid” diye hitabettiği yaşlı görünen biri vardı. O da bir katıra binmişti. Onun dışında herkes develerin, katırların yanında ikişerli sohbet ederek ve yaya olarak yürüyorlardı. Arada bir çalıların arasından fırlayan bir kuş, develer pek etkilenmese de eşeği ve katırları ürkütüyordu. Bu ürkmeler sırasında, bir kere katırın üstündeki adam, iki kere de Abdulvahap yere düştüler. Bereket versin ikisine de bir şey olmadı. Kervanın hareketinden yaklaşık üç saat sonra ufuktan, dolunaya yakın büyüklükteki, ay parlamağa başladı. Kısa bir süre sonra Sadık ve Muharrem çevrelerindeki çalıları, kayaları, bastıkları yeri açık seçik görebiliyorlardı. Adımlarını daha bir güvenle atmağa başladılar. Muharrem Sadığın kulağına eğilerek;

– Böyük bi şans yakaladık Sadık. Dediğin gasabıya varanaca guvendeyik sayılır. Abdulvahabın Türkce bilmesi harika. Sence de öyle değel mi?

– Babam, “Gul sıkışmadan Hızır yetişmezimiş” derdi. İki kere sıkışdık, ikisinde de Hızır yetişdi. Sağ salim eve varacağamıza kesin inanıyom artık. Asiye’me gavışacağam. Anama babama, kardaşlarıma herkeşe gavışacağam. Bu yollar ne zaman biterse bitsin. İsderse bi sene, iki sene sürsün. Sonunda bitecek Muharem. En kotü gunneri geride bırakdık işallah.

– Bizimkiler garşılarında beni gorünce şaşgınnıkdan dillerini yutacaklar. Ben de ekizlerimi görünce öyle olurum herhal. Dört yaşın içindeler biliyon mu? Bıcır, bıcır gonuşuyolardır şindi. Analarına yardım ediyolardır eşek sıpaları.

– Bi yandan da, bazen içime bi gorku düşüyo, elim ayağam püsgül gibi dokülüyo. Ya ölüm haberimi alıp da Asiye’mi başga birine verirlerse? Çünkü yaşadığımızı kimse bilmiyoki. Asiye’me galsa ömrünün sonuna gadar beni bekler, bundan bi şüpem yok. Emme çevresidekiler irahat vermez ki.

– Böyle saçma sapan şeyler düşünme. Goreceğen, her şey yolunda gidecek. Nışanlına gavışacağan. Sakın umudunu gaybetme.

Ağaçlık alanda vedikleri mola güneş batarken sona ermiş, Abdulvahabın tiz sesiyle birlikte hareket başlamış, kısa süre sonra da kervan yola dizilmişti. Eşeği yularından çekerek en önde yürüyen Abdul (ona diğerleri öyle hitabediyordu),

– Muharem, Sadık, yanıma gelin siz. Söylemek var ben size, haberler var.

İkisi de koşarak öne, Abdul’un yanına vardılar.

– Gençler, yarın size yol bitiyo. Yarın ağşam Sadeh’e ulaşırık. Sizi birine tanışık yapacağam. O yardım yapacak size. Sıkılmayın tamam mı, beni ağnadınız?

– Seni ağnadık Abdul ağam, sağolasın. Yapdığın eyiliği heç unutmuyacağaz. Sana böyük bi minnet borcumuz oldu. Bunu nasıl öderik bilemem. Biz seni babamız bildik. Sen de bizi evladın görürsen bizi çok sevindirmiş olun. Allah senden razı olsun.

Sadığın bu sözleri Abdul ağayı duygulandırdı. Eşeğin yularını bırakıp Sadığa sarıldı, yanaklarından öptü. Sonra da Muharrem’e.

– Allah sizin gibi vermedi evlatlar bana, keşge benim siz çocuklarım olsanız. Allah ana, babaya bağaşlasın. Siz getmek, sonra ben üzüleceğem çocuklar.

Sadeh’te, kerpiç duvarlarla çevrili geniş avlusuna, ardına kadar açık duran bir çatal kapıdan girilen, tek katlı, toprak damlı bir yapının önünde durdular. Abdul Ağa Salih’e bir şeyler söyledi, sonra da gençleri yanına çağırdı.

-Çocuklar, Salih bırakacak yükleri buraya. Onları teslim etmek işini yapacak. Ben de şimdi sizi bir yere götürmek var. O size yardım edecek. Benim kervan buradan ta Gudüs’e yörüyecek. Yol ayrılıyo sizden. Hadi adamıma gidelim, yallah.

On dakika kadar, iki yanı her türden dükkanların yer aldığı dar, eğrü büğrü, özensiz taş kaldırımlardan oluşan bir sokakta ilerlediler. Abdul, bir terzihanenin açık kapısından içeri daldı. İçeride ikisi çocuk, beş kişi vardı. Bir masanın başında, makasla beyaz bir kumaşı kesmekte olan, kısa kıvırcık saçlı, yaşını belli etmeyen, esmer birisinin yanına gitti. Ona bir şeyler söyledi. Sonra gençlere dönerek;

– Çocuklar, siz gitmek nereye isdiyorsunuz, adı ne o yerin?

Sadık mektubu koynundan çıkardı, tane tane okudu:

– “Arman Erekyan ağa, Sadeh, El Amra köyü”

– “Tamam, tamam Abdul.” dedi adam, diğer söylediklerini anlamadılar. Abdul Ağa gençlere döndü;

– Vahdet gardaş biliyo koyü, sen dedin. Tarif yapacak size. Yani bana. Benim de size.

Yeniden Vahdet Ağa’ya döndü, işaretlerle bir süre konuştular. Sadıklarla birlikte dışarı çıktılar.

Vahdet Ağa Abdul Ağa’ya bir yerleri işaretlerle tarif etti. Sonra hepimizi selamlayarak içeri girdi. Abdul Ağa’nın tarifi üzerine köyü kolayca bulacaklarına kanaat getirmişlerdi. Önce Muharrem, ardından da Sadık, Abdul Ağa’nın ellini öpüp ona sarılarak veda ettiler. Buğulu gözlerle yola koyuldular.

Abdul’un da söylediği gibi iki saatlik bir yürüyüşün sonunda El Amra’ya ulaştılar. Köyün girişine yakın toprak damlı bir yapının önünde oturan birkaç yaşlı adam görünüyordu. Oraya yöneldiler. Adamlara, Arman Erekyan Ağa’yı aradıklarını söyledi Sadık. Adamlar, bu yabancıların ne istediğini anlamasalar da Arman ismini duyunca gençlerin onu aradığını anladılar. İçeriye seslendi biri. Sekiz, on yaşlarında bir çocuk koşarak geldi. Adamlardan biri ona, içinde Arman’ın da geçtiği bir şeyler söyledi. Sonra da gençlere, işaretlerle çocuğu izlemelerini belirtti. Çocuk önde, gençler arkada köyün içlerine doğru epeyce bir süre yürüdüler. Bahçeye bitişik avlusu kerpiç duvarla çevrili, avlu kapısı mor bir renge boyanmış, iki katlı bir evin önünde durdular. Çocuk eliyle kapıyı gösterip, geldiği yoldan hızla uzaklaştı.

Muharrem kapıyı elinin ayasıyla birkaç kez vurdu, bekledi. Ses çıkmayınca tekrarladı vuruşunu. Üçüncü kez yumrukladı. İçerlerden, anlaşılmayan cılız bir bayan sesi duydular. Az sonra kapı açıldı. Karşılarındaki, gür ve kıvırcık saçları beyazlaşmış, oldukça yaşlı görünen hanım teyze, merakla onları süzdü, ardından da bilmedikleri bir dilde bir şeyler söyledi. Muharrem;

– Teyzeciğim, biz Arman ağayı arıyok. Bu adiresde oturuyomuş. Yoğsa biz yağnış mı geldik?

– Yanlış gelmediniz çocuklar. Siz Türkce gonuşuyor. Anadoludansınız. Hoş gelmişsiniz. Buyurun içeri girin. Kapıda kaldınız. Arman, benim oğlumdur. Evde yok, amma birazdan gelir. Benim adım Mariya. Melmeketde herkes Mari derdi bana. Burada da öyle derler. Siz de Mari Teyze deyin, daha golay olur. Siz yoldan geldiniz, oturun, dinlenin şu sekide. Su mu istersiniz, yoksa ayran mı yapıyım size? Bu ısıcakda susamışınızdır.

İkisi de uzun zamandır özlemiş olmalarına karşın “Ayran olsun” demeye çekindiler, utandılar. “Su içek Mari teyze” dediler.

Sırtlarını duvara dayamış, oturdukları yerde uyuklamağa başlamışlardı ki avlunun kapısı açıldı, içeriye uzun boylu, siyah, gür saçlı, esmer, pala bıyıklı, kırk yaşlarında görünen birisi girdi. Sekide oturan gençleri görünce meraklı bakışlarla önlerine kadar gitti, durdu. Çocuklar ayağa kalktılar. Başlarını eğerek selam verdiler. Adam, gür bir ses tonuyla içeriye seslendi. Mari Teyze dışarı çıktı. Adamın gözlerine bakıp gülümsedi;

– Geldin mi oğlum? Bu gençler seni bekliyo. Anadoludan misafirler. Yemek yaparken ilgilenemedim ben. Sen geldin ya, bak artık çocuklara.

– Tamam anacığım, sen işine dön. Ben ilgilenirim. Hoş geldiniz gardaşlar. Hayırdır işallah. Sizi ta buralara hangi rüzgâr atdı? Benim adım Arman. Malatyalıyık. Daha doğrusu iki yıl eveline gadar oralıydık. Amma gördüğünüz gibi şimdi buradayık.

İkisi de biraz şaşırmış gibiydi. Yaşlı başlı birisini düşünmüşlerdi. Sadık koynundan mektubu çıkartıp Arman’a uzattı. Arman mektubu açmadan arkasına, önüne şöyle bir baktı. Dörde katlanmış sarı kâğıdı açarak sessiz okumağa koyuldu. Bitirdikten sonra gençleri şöyle bir süzdü, gülümsedi;

– “Artin Abi benim babam gibidir. Babamı ne yazık ki göç sırasında gaybettik. Artin Ağabeyler beş ay gadar önce burada, bizde galdılar. Onun her isdeği benim için emir olur. Benden ne isderseniz çekinmeden söyleyin çocuklar. Elimden gelen yardımı yaparım. Tekrar hoş geldiniz. Şimdi biraz dinlenin. Ben birazdan gelirim.” diyerek içeri girdi. Muharrem;

– Sadık gardaş, bu Arman Ağa da eyi bi adama benziyo da yardımını istiyeceğemiz bi sıkıntımız yok ki, ne diyeceğek adama?

– Doğru diyon Muharem. Gelsin de biz galkalım. Artin Emminin mekdubunu vermek için geldik, başga bi isteğemiz yok diyek.

– Burdan neriye gideceğemizi tarif etsin, nasıl gideceğemizi söylesi bize yeter.

– Bu mekdup meselesi olmasaydı Abdul’la yolumuza devam ederdik. Belki daha eyi olurdu.

– Kervan neriye gadar gediyodu heç sormadık ki.

– Emme, Artin Emminin mekdubunu yerine ulaşdırmamak olmazdı tabi.

– Doğru diyon.

Arman yanlarına döndüğünde ortalık kararmıştı. Gülümseyerek;

– Gusuruma bakmayın gardaşlar, biraz geciktim. Sizinlen ilgilenemedim.

Sadık yerinden kalktı;

-Arman Ağam, bize müsaade edin. Biz Anadoluya getmek için yollardayık. Ben Yozgada gideceğem, Muharem Sivas’a gidecek. Biliyonuz yolumuz çok uzun. Biz size mekdubu vermek için uğradıydık. Başga bi isdeğemiz yok. Sağolun. İzin verin biz galkak.

Muharrem de ayağa kalkmış, yola çıkmağa hazır bekliyordu. Arman Ağa hayret ifadesiyle yüzlerine bir bakış fırlattı;

– Bu da ne demek oluyo gençler? Bu saatden sonra sizi bırakacağamızı nasıl düşünürsünüz? Hiç lamı, cimi yok. Bu gece bizim misafirimizsiniz. Sizi misafir etmeden gönderirsem ben Artin Abinin yüzüne nasıl bakarım? Olmaz öyle şey. Boşuna çenenizi yormayın çocuklar. Birazdan eşimle oğlum da gelir bahceden. Oturup hep birlikde yemeğemizi yeriz. Bu gece rahat bi uyku uyursunuz, güzelce dinlenirsiniz. Gitme işini yarın düşünürüz. Haydi şimdi içeri geçelim. Burası garannıklaşdı.

Sadık’la Muharrem birbirlerine baktılar, Muharrem;

-Size irahatsızlık vermek isdemiyok Arman Ağa, sağ olun, var olun. Galmasak daha eyi olurdu.

Sadığa dönerek;

– Sen ne diyon Sadık, Galmasak daha eyi değel mi, gardaşım?

– Eyi, eyi olmasına da Arman Ağa’yı gırmak da olmaz, bilmiyom ki ne diyeceğemi.

Tam bu sırada Mari teyze evden çıkıp yanlarna gelmişti.

– Nooluyo burada çocuklar, neyi bilemiyorsun Sadık oğlum? Haydi içeri gelin gayrı. Bura garannık olmuş.

– Teyzem, biz getsek diyoduk. Size zahmet vermek isdemiyok. Emme Arman Ağam “getmen, galın bu gece burada” diyo. Ne diyeceğemizi bilemedik.

– O nasıl söz evladım. Bu saatde gitmek olur mu? Sizi Artin bize yollamış. Ayrıca taa Anadoludan buralara gadar gelmişsiniz. Bir gece bile misafir etmeden bırakır mıyım ben sizi? Haydi şimdi hiç itiraz isdemiyom, hep beraber içeri. Yalınız, çarıklarınızı çıkardıp eşikde bırakıyorsunuz. Kimseyi dışarı pabuçlarıynan içeri sokmuyom, yerlerde kilim var.

İçerisi, biri idare lambası, biri de fener olmak üzere iki lamba ile aydınlanıyordu. Sadık istem dışı çevresine göz gezdirdi. Kendi evlerini andırıyordu. Ocakta, alevleri geçmek üzere olan birkaç odunun ateşinde, buharları kapağının kenarından fışkıran bir tencere, kapağının üzerinde kepçe, yerde birkaç odun ve maşa vardı. Yan duvarlardan binin önünde üst üste yığılı yataklar ve yastıklar görünüyordü. Ocağın tam karşısındaki duvara çakılmış tahta raflara da testiler, helkeler, bakraçlar, sitiller, yukarıya doğru raflarda bakır taslar, sahanlar, bardak ve fincanlar sıralanmıştı. Yatak, döşek yığınının ve karşı duvarın önüne, evde dokunmuş, içi yün dolu minderler, arkalarına da halı yastıklar sıralanmıştı. Yerler boydan boya kilim ve çul seriliydi. Bu büyük odanın bir köşesinde dokuma tezgâhı bulunuyordu. Yatakların önündeki minderlere geçip oturdular. Sadık, Mari Teyze’ye dönerek;

– Mari Hanım Teyze, eviniz tıpgı bizim evlere benziyo. Gendi evime geldim sandım bi an. Bu koyün evleri de hep böyle mi?

– Olur mu evladım? Bu evi geçen yıl gendimiz yapdık. Malatya’nın Darende kasabasıdaki bırakdığımız evimizin aynı. Evin içinde gordüğünüz öteberinin çoğunu ordan getirdik.
Getirebildiklerimizi tabii. Orda çok eşyamız, malımız, mülkümüz galdı. Sebep olannarın ocağa batsın. Bizi elimizden, yurdumuzdan etdiler. Gomşularımızdan, dostlarımızdan etdiler. Yollarda aç, susuz perişan olmamıza, gırılıp güz yaprağı gibi patır, patır toprağa dökülmemize sebep oldular. Allahlarından bulsunlar işallah. Bizden sonra sürülenner çok daha fazla eza, cefa görmüşler. Allaha, İsa’ya bin şükürler olsun bize bu günneri gösderdi. Emme yurdumuzu, gasabamızı en çok da komşularımızı özlüyoruz. Çocukları bilmem de ben hâlâ bir gün geri dönmeyi umarak dua ediyom.

– Teyzem, bizim olan bitenden heç haberimiz yok. Artin Emmi çok az ağnatdı. Niye goçdünüz kasabanızdan, Anadoludan? Sizi padişahımız efendimiz mi sürdü, kim sebeboldu buralara gadar göç etmenize?

– “Bunnarı size oğlum anlatsın çocuğum. İşin o yanını o daha eyi biliyo.” diyerek Arman Ağa’ya çevirdi gözlerini. Arman;

– Bu çok uzun bi hikâye gençler. Siz ne zamandan beri Anadoludan uzakdasınız?

Muharrem, “dort yıl bitdi” dedi.

– O zaman, en eyisi ben size…

Kapının açılmasıyla birlikte sözü ağzında kaldı.

Elinde bir bohçayla esmer, siyah kıvırcık saçlı, oldukça güzel ve genç bir kadın, yanında on beş yaşlarında gösteren bir delikanlıyla içeri girdiler. Mari Teyze,

-Hoş geldiniz gızım. Bu gadar geç galdığınıza göre işleri bitirdiniz mi bari? Anadoludan misafirlerimiz var. Bu Muharem, bu da Sadık. Artin Amca’nızdam mekdup getirdiler. Bu gece misafirimiz oluyolar.

Sonra misafirlerine döndü;

-Bu gelinim Serena, bu da torunum Arşin.

Serena elindeki bohçayı bıraktı, misafirlere yönelince Sadık, ardından da Muharrem ayağa kalktılar, eğilerek selamladılar. Sadık, Serena’nın kendisine uzatmış olduğu elini, kısa bir tereddüt geçirdikten sonra sıktı. Sonra Muharrem aynı hareketi tekrarladı. Ardından Arşin de misafirlere “Hoş gelmişiniz” dedi ve tokalaştılar.

Hep birlikte yuvarlak yer sofrasına oturdular. Serena’nın sofranın ortasına koyduğu sıcak tarhana çorbası kaşıklandı, ardından taze fasulye geldi sofraya. Tandır ekmeğini sunak yaparak, lahana ve biber turşusuyla birlikte yediler. Sadık,

– Ellerine sağlık Mari teyze. Fasuyeyi çok severim ben. Evden ayrıldıkdan beri ilk defa fasulye yiyom biliyonuz mu? Anamın fasulyesinden bile lezetli olmuş seninki.

Muharrem araya girdi;

– İki seneden fazla olmuşdur, gursağamıza ısıcak yemek girmiyeli. Elleriniz dert gormesin teyzeciğim.

– Bu gece bizimle galmanızdan, beraber sofraya oturmaktan biz de çok memnun galdık çocuklar. Memleket havası getirdiniz evimize. Keşgem bu gaç gun galsaydınız.

Arşin babasına dönerek;

– Baba, ağabeyler Darendeli mi?

– Onun gibi bi şey. Buradan şimdi oraya gidiyolar. Artin Amcan bize mekdup yazmış, onu getirdiler. Sana da selam yazmış, gözlerinden öpüyo.

Babasının sözleri üzerine Arşin’in bakışları ağabeylerin üzerinde bir kere daha dolaştı, Sadık’la göz göze gelince karşılıklı gülümsediler.

Sofra ortalıktan kalkmış, erkekler sırtlarını halı yastıklare verip minderlere sıralanmışlardı. Sadık, bu ailelerin neden göç etmek zorunda kaldıklarını çözememişti. Kendi köylerinde Ermeni yoktu ama yakınlarında Ermeni köyler vardı. Yozgat’ın içinde bir yığın Ermeni olduğunu herkes bilirdi. Kimseyle bir kavgaları yoktu. Hatta babasının bile, çok samimi olduğu Ermeni arkadaşı vardı. Ondan sık sık söz ederdi. “Kirkor usda eyi arkadaş, eyi usda” derdi. Kim, neden bu iyi insanları yerlerinden, yurtlarından sürerdi ki? Arman’a dönerek;

– Arman Ağam, niye buralara gadar gelmek zorunda galdınız ki? Biz yoğken bizim oralarda neler oldu? Ne gadar ayile sürüldü? Bizimkiler de sürüldü mü? Şunu bi düzgunce ağnatsan ya.

– Ağnadıyım, ağnatmasına da artık bunun heç bi faydası yok. Sizin de olup bitenden heç haberiniz yok. Haklısınız.

Mari Teyze sabah erkenden kalkmış, avludaki taş fırında ekmek yapmış, düğürçük çorbasını pişirmiş, kahvaltı sofrasını hazırlamıştı. Sıcak taşfırın ekmeği, peynir ve düğürcük çorbası sadığın en sevdiği kahvaltıydı. Herkes birbirine “hayırlı sabahlar” diledi ve sofraya oturdular. Sofrada o gün kimin ne iş yapacağı konuşuldu. Sonra konu gençlerin yolculuğuna döndü. Arman, buradan Kudüs’e gitmelerinin en doğru yol olacağını söyledi. Sıkı bir yürüyüşle on günde varabileceklerini anlattı. Yanlarında paraları yoksa bir miktar verebileceğini, beş parasız yolculuğun zahmetli ve sıkıntılı olacağını söyledi.

– Bu arada aklınızda olsun çocuklar. Yol üzerinde bazı yerlerde tek başına yakaladıkları asger kaçaklarını ve kaçırdıkları çocukları hançerleyip öldüren çeteler türemiş. Öldürdükleri bu insanları parçalıyarak etini pişiriyor, deve, koyun, sığır diye gelip geçen aç insanlara satıyolarmış. İkiniz sakın birbirinizden ayrılmayın. Hem de bu eşkiyalara çok dikkat edin.

Sadık ve Muharem bu duyduklarının doğru olabileceğine inanamadılar. İnsanlık dışı böyle bir canavarlığın olabileceğini kabullenmekte zorlandılar. Sadık,

– Doğru mu be söylediklerin Arman Abi? Yeryüzünde insanlık hepden bitdi mi? Biz nasıl bi dünyada yaşıyok Allahım?

– Ne yazık ki doğru bunlar Sadık. Aileler çocuklarını sokağa salamaz olmuşlar. Bunları bilmenizde fayda var. Her şeye rağmen siz uyanık olun.

– “Sağol Arman Ağam, dikgatli oluruk.” dedi Muharrem. Sadık Muharrem’in sözünü keserek Arman Ağa’ya döndü;

– “Para sıkındımız yok abi, benin üç mecidiyem var. Epey bi süre bizi idare eder. Soğnası da Allah kerim. Bi yol buluruk helbet.” diyerek para teklifine da karşı çıktı. Mari Teyze;

– Çocuklar, benim de bi isdeğem olacak sizden. Olur da yolunuz Darende’ye düşerse size adlarını ve adreslerini yazdırıp vermek isdediğim üç arkadaşım var. Onları gorür de selamımı iledirseniz çok böyük hora geçer. Sizin minnetdarınız olurum. Belki birinizin yolu düşer, kim bilir?

– “Eğer melmekete varabilirsek, Darende’ye getmek için ne ilazımsa yapacağam teyzeciğim. Sen meraklanma.” cevabını verdi Muharrem. Sonra kalktılar, Mari Teyze’nin elini öptüler, diğerleriyle de tokalaştılar. Muharrem, Serena’nın getirip uzattığı çıkını aldı. İkisi de mahcup, saygı ve şükranlarını sundu. İkisinin de bir kere daha gözleri doldu. Başka bir şey söyleyemeden, minnet dolu bakışlarla ayrıldılar.

***

Tam on iki günlük, yarı aç, yarı tok geçen oldukça belalı, sıkıntılı bir yolculuktan sonra akşam saatlerinde Kudüs önlerine gelmişlerdi. Sadece, iki gün önce vardıkları bir kasabadan yiyecek ve su takviyesi yapma olanağı bulabilmişlerdi. Oradan buraya kadar da bir kervanla birlikte gelmişlerdi. İki saat önce, kervanın verdiği mola yerinde, adamlar arasında kavga çıkmış, onlar boğuşurken Sadık’la Muharrem sessizce ayrılıp uzaklaşmışlardı. Kudüs’ün dış mahallelerinin ilk evleri göründüğünde yağmur atıştırmağa başlamıştı. Kısa bir süre sonra ise şiddetini artırdı. Evlerin önüne geldiklerinde yağmur sağanak halini aldı. Bir evin damının serpeneği altına sığındılar. Sokaktaki insanlar o yana, bu yana koşuşturuyorlardı. Çok geçmeden yağmur doluya dönüştü. Sokaklardan gelen çamurlu sular birbirlerine karışarak sel halinde akan derecikler oluşturuyordu. Serpeneğin altına sığınmış olsalar da sırılsıklam olmaktan kurtulamadılar.

Yağmur tamamen durmuş, hatta batmak üzere olan güneş son ışıklarını şehrin üzerine döküyordu. Sellerin getirdiği kum ve çamur yığınlarının üzerinde sekerek şehir merkezine doğru yürüdüler. Muharrem Sadığın koluna dokundu;

– Sadık, evela bi şey yesek diyom. Ben tavatır acıkdım. Bi de burnuma yemek kokuları geliyo. Yakın bi yerde lokanta var galiba.

– Ben de acıktım oğlum, en son dün öylen yediydik. Gordüğümüz ilk lokantıya girer yerik, yörü şindi hele.

Muharrem haklıydı. Elli, atmış adım ileride, solda bir lokanta vardı. Sadığın okuduğu tabelasında, ‘Çorbacı Mestan Usta’ yazıyordu. Hemen içeri daldılar. Yanlarına gelen garsona lokantada Türkçe konuşan olup olmadığını sordular. Garson, kendisinin az buçuk konuştuğunu, yardımcı olabileceğini söyleyince Muharrem, hangi çorbaların olduğunu sordu. Garson, mercimek, ezogelin, işkembe, paça ve yayla çoralarının bulunduğunu söyledi. Birer işkembe çorbası söylediler. Çorbalar hemen geldi ve bitti. Birer de kelle paça istediler. Onu da mideye indirince rahatladılar. Sadık parasını ödedi. Lokantadan çıkıp yolun karşısındaki kahvehaneye geçtiler. Hurma balı ile tatlandırılmış birer kahve içtiler. Uykuları geldi. Başlarını kollarının üzerine, onu da önlerindeki masanın üzerine koyarak yarım uykuya daldılar. Garsonun dürtmesiyle Sadık uyandı. Garson Sadığa bir şeyler söyledi, eliyle kalkmalarını işaret etti. Sadık, garsonun ne demek istediğini anladı. Muharrem’i dürttü, uyandırdı.

– Muharem, masadan kalkmamızı istiyo garson. Doğru ağnadımsa, bura han değel, uyaycaksanız gedip handa uyuyun’ demek isdiyo. Hadi çıkak buradan.

– Bi han sorsak da öyle çıksak diyom, ne dersin?

– Olur, sor hadi.

Sadık güneş doğmadan uyandı. Handa geceleyen insanların bir kısmı kalkıp gitmiş, bir kısmı hala uyuyordu. Birkaç kişi de yatağında doğrulmuş, gerinerek, esneyerek kalkmağa hazırlanıyordu. Sadık, Muharrem’i uyandırdı. Çarıklarını giyinip bağladılar, hanın avlusuna çıktılar. Kısa bir süre sırada beklediler, ihtiyaçlarını giderdiler. El yüz yıkadıktan sonra handan ayrıldılar. Yakınlardaki bir kahvede oturdular. Birer limonata içtiler. Sadık, Muharrem’e, bir daha böyle bir fırsatı bulamayacaklarını, ta buralara kadar gelmişken Kudüs’ü gezmeden ayrılmalarının yanlış olacağını söyledi. Muharrem de aynı fikirdeydi. Birbirlerinden ayrılmadan şehri gezmeğe karar verdiler.

Kudüs bugüne kadar gördükleri en büyük, en görkemli bir şehir gibi geldi Sadığa. Yemen’e giderken uğradıkları Medine’den de, Mekke’den de, Aden’den de güzel ve hareketliydi. Beş, altı katlı, görkemli taş binalar ikisini de büyülemişti. Sokakları, caddeleri harika işlenmiş kaldırım taşlarıyla döşenmişti. Üzerinde bulundukları bu büyük caddenin iki yanında da palmiye ve hurma ağaçları sıralanmıştı. Meydanları, o güne kadar görmedikleri büyüklükteydi ve düzenliydi. Her yer çok kalabalıktı. İnsanların renkleri de, giysileri de çok çeşitli görünüyordu. Araplar, Zenciler, Avrupalılar, Osmanlılar hatta çekik gözlü Uzakdoğulular. Karma karışık bir ahali caddelerde, meydanlarda koşuyor, yürüyor, üçerli, beşerli guruplar halinde sohbet ediyor, tartışıyor, bir duvarın dibinde tembellik ediyor, bir karış açtığı ağzını kapatma gereği duymaksızın esneyerek uyukluyor, bir tezgâhın başında avaz avaz bağırarak mallarını satmağa çalışıyordu. Yüksek duvarlarla çevrilmiş camilerin geniş avluları da benzer bir görüntü sergiliyordu. Gürül, gürül akan şadırvanlarda abdest alanlar, namaz için caminin, keçe ve meşin karışımı, oldukça ağır kapısını aralayarak içeri girenler, dışarı çıkanlar, yemlendikleri için cami avlularından hiç eksik olmayan güvercin sürüleri, bunları kovalayan çocuklar, bu güvercinleri doyurmanın sevap olduğuna inanan insanlara kuş yemi satan satıcılar, otuz üçlük, atmış altılık, doksan dokuzluk rengârenk tesbihler, kaşları değişik renklerde taşlardan yapılmış erkek yüzükleri ve daha başka birçok şey satan satıcılar bu devasa cami avlularının müdavimleri olmalıydı.

Büyük bir hayranlıkla, bir saate yakın şehrin en hareketli cadde, meydan ve camilerini dolaştılar. Hayli yorulmuşlar ve de acıkmışlardı. Karşılarındaki bir camiden ikindi ezanı okunmaya başladı. Sadık, sonuna kadar ezanın tarzını, makamını dikkatle dinledi. Yozgat’taki camilerde okunan ezandan da, Aden yöresinde okunan ezandanda biraz farklıydı. Bunu Muharrem’e söyledi. Muharrem;

– Ben ezandan, namazdan ağnamam Sadık. Sen öyle diyosan öyledir. Onu bırak da bi yerde garnımızı doyurak. Dün ağşamdan beri bi şey yemedik.

– Gezerken bi yerde bi lokanta tabelası gordüydüm, oruya gidek. Yakınnarda bi yerdeydi. Sadığın, tabelasında ‘Antep Kebapcısı’ yazısını okuduğu o lokantaya gitmeye karar verdiler. Lokantayı bulmaları on dakika sürmedi. İçeride birkaç müşteri vardı. Masaların çoğu boştu Geçip bir masaya oturdular. Gelen gorsona önce birer mercimek çorba şiparişi verdiler. Sonra birer Antep Kebabı, ardından da birer porsiyon künefe yediler. Hayatı boyunca yediği en lezzetli yemek olduğunu seslendirmekten kendini alamadı Muharrem. Sadık Muharrem’i doğruladı. Parasını ödeyip çıktılar. Bir süre yürüdükten sonra, kapısının üzerinde ‘İstanbul Kahvehanesi’ tabelası olan bir kahveye girdiler, birer iskemle çekip oturdular. Yanında birer bardak soğuk su da getirmesini tembihliyerek, iki kahve ısmarladılar. Keyifle yudumladılar kahvelerini. Sadık;

– Gapısında Isdanbul kayfesi yazdığına gore burada Türkçe bilen vardır bence.

– O zaman ben gayfeciye bi soruyum.

– Gayfecinin Türkçe gonuşduğunu nerden biliyon ki?

– Bilmiyosa işaretleşerek sorarım bende.

Yerinden kalkıp ocağa yöneldi. Geri döndüğünde yüzü gülüyordu.

– Gayfeci Adanalıymış Sadık. Adı Ahmet, Ahmet usda. Bizim dilimizi bizden daha eyi gonuşuyo. Bize yardımcı olacağanı söyledi.

Birlikte Ahmet Usta’nın yanına gittiler.

– Ahmet Ağam, bu arkadaşım Sadık. Biz Anadoluya getmek isdiyok. Emme yolu bilmiyok. Kimseyi tanımıyok. Bize yol gosdermeni istiyok gurbanolduğum ağam.

– Ne vakıt yola çıkmak isdiyorsunuz, önce onu söyleyin.

– “Hemen şindi çıkabilirik yola.” diye karşılık verdi Sadık.

– Olmaz. Bu gece burada kalıp diğnenin. Ben sizi şimdi arkadaşımın hanına gondereceğem. Orda yatarsınız. O da hemşerimiz. Sizden para bile isdemez. Sabah galkınca size yolu benden daha düzgün tarif eder. Buraya, sizin gibi gelen çok asger oldu. Hepisine de yardımcı olduk. Hatta buradan ayrılmak isdemeyip galannar bile var.

Ahmet Usta’nın yanlarına kattığı on yaşlarında bir çocukla, yaklaşık on beş dakikalık bir yürüyüşün ardından yüksek duvarlı, çatalkapılı bir yapının önüne vardılar. Çocuk çatal kapının bir kanadına omuz vererk açtı, avluya girdiler. Avlu duvarın bir yanında otuz, kırk deve, diğer yanında bir o kadar katır, at ve eşek bağlanmış, önlerindeki tahta olukların içine konulmuş ot ve samanları yemekle meşguldüler. Çocuk, bu geniş avlunun arkasında bulunan binanın giriş kapısına yöneldi. Önde çocuk, peş peşe bir kapıdan binaya girdiler. Eski bir masanın başında, arkalıksız bir oturakta oturmuş, önündeki kenarları kıvrık defterin sayfalarını çeviren bir adamın karşısında sıralandılar. Çocuk adama Arapça bir şeyler söyledi. Sonra da dönüp kapıdan çıktı.

– Hoş gelmişiniz çocuklar. Önce size galacak yerinizi ayarlıyalım. Ne zaman ayrılmayı düşünürsünüz Gudüs’den?

– “Bi aksilik olmazsa yarın zabah ayrılacağak da ne yana, hangi yoldan gideceğemizi bilmiyok.” diye yanıtladı Sadık.

– Tamam. Siz bana nereye gitmek isdediğinizi söylerseniz, ben yarın sabah yanınıza birini gatarım. Sizi şehirden çıkarıp yola vurur. Ben şimdi akşam namazı için Mescidi Şerife gadar gideceğim. Orayı gormek isdiyosanız siz de gelin benimle.

Sadık,

– Helbet de, çok isderik. Hemi de epeydir namaz gılamadık. Sen isdemez misin Muharem?

İ sdemez olurmuyum, seve seve gelirim.

– O zaman haydi bakalım gençler, düşün peşime.

Kapıdan çıkınca, avluda bir taşın üzerinde oturan genç birisine,

-Sami biz Mescidi Aksaya namaza gediyoruz. Buralar ben gelinciye gadar sana emanet, sağlıcakla gal.

– Tamam patron. Meraklanma sen. Ben buradayım.

Üçü birlikte çatalkapıdan dışarı çıktılar. Sola dönüp yürüdüler. Önlerinde parıldayan kocaman kubbesiyle ve çinilerle bezenmiş yüksek duvarlarıyla muhteşem görünüyordu. Sadık ve Muharrem gündüz gezmeleri sırasında burayı da gezmişlerdi. Ama caminin içini görmemişlerdi. Kapısına vardıklarında, bir süre durup, akşam gözüyle de bu olağanüstü yapıyı seyrettiler. Nazım amcayla birlikte şadırvanlarda taşlara oturup abdest aldılar, camiye girdiler. İçerisi dışarıya göre çok daha gözalıcıydı. Sadık, bugüne kadar hiç böylesine büyük bir cami görmemişti. Yüksek pencerelerindeki renkli camları, kubbenin ortasından sarkan, sayamayacağı kadar çok mumların yandığı büyük avizeyi, duvarlardaki renk renk motifleri hayranlıkla izledi. Kısa sürede cami dolmuştu. Ortalarda bir yerlerde saf tutup namaza durdular. Sadığın aklı da düşünceleri de caminin muhteşem görünümüne takılmıştı. Kendini namazın huşuvetine veremeksizin, herkese uyarak yattı, kaktı, namazı bitirdi.

Camiden çıkınca Muharrem hancı amcaya;

– Emmi, adını bağaşlar mısın?

– Adım Nazım yeğenim.

– Bizi buruya getirdiğin için çok sağolasın Nazım emmi. Bu gadar böyük ve de gozel bi cami bu zamana gadar heç gormediydim. Muhdeşem bi şey bu. Ayaklarına sağlık.

– Ben Adanalıyım çocuklar. Buraya geleli on üç yıl oldu. Şartları Çukurovadan daha eyi dediler, kalkdık ta buralara çalışmıya diye gedik, sonra da geri dönemedik. Yerleştik burada. Rabbım kısmetimizi, ekmeğimizi buralara yazmış. Buralı bi hanımla nikahlandık. Adana’dakini ve iki kızımı da getirdim. İki hanımdan ikisi oğlan, yedi çocuk var. Alışdık buralara, amma ejnebiler rahat vermiyo, durmadan ortalığı karışdırıyolar. En çok da İngilizler. Neyse, bu camiye gelince; Adı Mescidi Aksa. Mescidi Aksa İslam aleminin önemli ibadethanelerinden biriymiş. Hoca Efendi öyle söylüyo. Çok esgi bi tarihi varımış. Peygamber Efendimizin zamanından kalma diyolar. Ben söyleyennerin yalancısıyım. Dünyanın her tarafından yaz demez, kış demez müslümanlar, hırisdiyanlar, museviler ziyarete gelir.

Nazım Amca hana varıncaya kadar Kudüs’ün o gününe ilişkin, tarihine ilişkin önemli saydığı bilgilerini anlattı gençlere. Sonunda bir öneride bile bulundu:

– Bakın çocuklar, Anadoludan gelen haberler heç eyi değil. Osmanlı ordusu her cepede bozguna uğramıya devam ediyomuş. Ordu diye bi şey kalmamış. En son Çanakgale’de bizimkiler İngilizleri yenmiş amma, Osmanlı ordusu çok zayiat vermiş. Yakında Osmanlı diye bi devlet kalmıyacak diyorlar. Demem o ki, köyünüze, kasabanıza vardığınız zaman kimseyi bulamıyabilirsiniz. Oralar düşman eline geçmiş olabilir. Ben diyom ki Kudüs çok karışık bi şeher. Kim kime, dum duma. Burada kalıp bi iş tutabilirsiniz. Bu konuda ben size yardımcı olurum. İş bulana kadar handa kalır bana yardım edersiniz. Soğnası Allah kerim.

Sadık,

– Bu dediğin heç olacak bi şey değel Nazım Emmi. Ben tam iki yıldan bu yana, evime, nışannıma, anama, babama, gardeşlerime kavuşmak için çekmediğim eza, cefa galmadı. Muharem de öyle. Ölümlerden döndük. Niye?

Burada Muharrem söze girdi:

– Benim iki çocuğum var. Garım, anam yolumu gozlüyodur. Ölmediğim sürece heç bi yerde galamam. Anca ölüm engel olur getmeme.

– Çok haklısınız çocuklar. Benimki bi gevezelik işde. Geride bekliyenler bırakmış olmanın ne demek olduğunu ben de sizin kadar biliyom. Ne zaman derseniz o zaman yola çıkın. Siz bilirsiniz.

Önlerindeki yola ilişkin gerekli bilgileri aldıktan, hazırlıklarını tamamladıktan sonra sabahın ilk ışıklarıyla yola çıktılar. Yürüdükleri geniş caddede kedi ve köpeklerden başka kimse yok gibiydi. İleride köşeden, iki tekerlekli arabasına yüklediği çuvalları kaldırımda tıkırdatarak çekip götüren biri göründü, caddeyi karşıya geçip binaların arasında tekrar kayboldu. Biraz ileride, minaresi görünen camiye doğru, muhtemelen sabah namazına giden iki kişi daha gördüler, sonra da kendilerine tarif edildiği gibi camiye varmadan sola saparak on dakika kadar yürüdüler. Şehrin, yoksul görünümlü dış mahallelerinin derme çatma evlerine, barakalarına ulaştılar. Önlerinden geçtikleri kulübe görünümlü evlerin, kerpiç duvarları yer yer yıkık avlularından, kâh bir horozun cırtlak, boğuk ötüşü, kâh bir köpeğin, âdet yerini bulsun türünden, havlamaları tırmalıyordu kulaklarını.

Yedinci Bölüm >>

İsmail İlhan Hakkında14 Yazıları
1940 yılında Yozgat’ın Köçek Kömü Köyünde beş çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak doğdu. İlkokulu üçüncü sınıfa kadar kendi köyümüzde eğitmenle okudum. İlkokulun kalanı ile orta öğrenimimi Yozgat’ta tamamladım. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümünü bitirdi. 1976 da Dr., 1982 de Doç., 1987’de Prof. oldu. 6 adet mesleki ve bilimsel kitap ile çok sayıda bilimsel makalesi yayınlandı. 2007 yılında emekliye ayrıldıktan sonra Bursa Belediyesi Türk Sanat Müziği Konservatuvar’ını bitirdi. Keman çalıyor, beste yapıyor ve öykü yazıyor.

Yorumlar

İlk yorumu siz yapın

Yanıt Ver

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.




Loading Facebook Comments ...