Kaçış – Birinci Bölüm

<< Önsöz

Birinci Bölüm
Birinci Dünya Harbi henüz başlamamıştı. Hüseyin Onbaşı, Osmanlı ordularının Balkanlarda ve Kafkaslarda birkaç ulusla birden sürdürmek zorunda kaldığı savaşlara ciddi şekilde katılmadığı için hayatta kalan az sayıda şanslı askerlerden birisiydi. Emsalleri Arabistan çöllerinde, Balkanlarda, Kırımda ya da Kafkaslarda dayanılmaz yokluk ve perişanlık içinde askerlik görevi adı altında, o cepheden bu cepheye sürülüyor, daha doğrusu kiminle, ne için savaştıklarını, ne zamana kadar savaşacaklarını bilmeden kırılıyorlardı. Birliklerdeki sefalet anlatılır gibi değildi. Çoğu zaman asker, harbi unutup hayatta kalmanın derdine düşüyordu. Geride bıraktıkları da kendilerinden daha az yokluk ve sefalet içinde sayılmazlardı.

Hüseyin Onbaşı, Balkanlarda önemsiz bir çarpışmada sol isabet eden bir merminin armağan ettiği hasar yüzünden aksayarak yürüdüğü için köylü kendisini Topal Hüseyin olarak lakaplandırmıştı. Altı yıldan beri aksayarak da olsa, henüz askere çağırılmamış olan, büyük oğlu Sadık’la ve bir çift iken, geçen yıl iki çift yapmayı başardığı, gözü gibi baktığı öküzleri ile kör, topal rençberliğini sürdürüyordu.

Altı yıl süren askerliği hep değişik cephelerde geçmişti Topal Hüseyin’in. Askerliği boyunca dört kez yaralanmıştı. Üç yıl boyunca Müşir Ahmet Paşa komutasındaki ordunun ikinci alayında görev yaptı. İlk yarayı, 1898 yılında, bu alaya bağlı birliklerden dördüncü bölükte, Yunan askerlerine karşı çarpışırken karnından almıştı. İki ayı aşkın bir süre değişik sahra hastanelerinde tedavi görmüştü. İyileşip birliğine döndüğünde yunan harbi bitmiş, anlaşma yapılmıştı. Yunanlılar karşısında zaferle sonuçlanan bu savaştan sonra onbaşı rütbesi aldı. On beş gün memleket izni çıktı Hüseyin’e.

Hüseyin Onbaşı 1904 senesine kadar büyük bir savaşa katılmamış olmakla birlikte terhis de edilmedi. Makedonya’da Osmanlı’ya karşı yer, yer çıkan ayaklanmaları bastırmak ve yağmacı çeteleri püskürtmek için oralara sevk edilen birliklerde görev aldı. İki yıl boyunca çetelerle savaştı. Onbaşı, katıldığı birçok önemli çarpışmalarda ciddi sayılacak yaralar almamıştı. Makedonya’da girdiği bir çete çatışmasında diz kapağından vurulup yaralandı. Bir ayı aşkın bir tedaviden sonra kendisine ‘Askerlik yapamaz’ raporu verildi. Böylece 1904 senesinin nisan ayı ortalarında evine dönme olanağı buldu.

***

Hüseyin Onbaşı’nın ailesi, Yozgat’ın merkez köylerinden Köçeğin Kömü köyünde yaşıyordu.
Karısı Adile dünya tatlısı, kendini üç çocuğuna adamış, arı gibi çalışkan bir kadındı. Altı yıl, sekiz ay önce askere giderken Hüseyin Onbaşı’nın beş yaşında bir oğlu, iki yaşında bir kızı vardı. Askerde değişik yerlerde, büyük yokluk, perişanlık ve o cepheden bu cepheye savaşlarla geçen dört koca yılın sonunda, yol hariç, on beş gün izin alarak köyüne dönmeyi başarmıştı. Adile üçüncü çocuğuna, yani ikinci oğluna bu izin süresinde hamile kaldı. Evdekiler için, en çok da Hüseyin Onbaşı ve Adile için on beş gün çabucak geçivermişti. İznin bitiminde Hüseyin Onbaşıyı, ilkine göre daha sönük bir uğurlamayla, Askerlik Şubesine teslim etmişlerdi. Sanki bir gün gibi çarçabuk geçip giden bu on beş gün Adileye bir düş gibi geldi. Hüseyin’in gidişiyle sona eren bir düş gibi.

***

Hüseyin Onbaşı’nın en büyük çocuğu Sadık artık her işte babasının bir numaralı yardımcısıydı. Sabahın köründe babasıyla birlikte kalkıyor, annesinin hazırladığı sıcak düğürcük, mercimek ya da soğan çorbasıyla karnını doyuruyor, malları önüne katıp otlakların yolunu tutuyordu. Tarlaların sürülme zamanı anası Sadığı gece yarısı uyandırıyor, hazırladığı azık çantasını oğlunun boynuna asıyor, sığırları önüne katıp yaylıma salıyordu. Sadık, güneş yükselinceye kadar malları doyuruyor, kuşluk vakti sürecekleri tarlada öküzleri bekleyen babasına yetiştiriyordu. Sabana öküzleri koşmadan önce, yanında annesinin bahçelerinde kendi yetiştirdiği taze soğan olan, çökelek ve yufka ekmekten oluşan azıklarını kuşluk vaktinde yerlerdi. Sadığın malları iyi doyurup doyurmadığını, onlara karşıdan bakınca, karınlarının görünüşünden anlardı babası. Özellikle öküzleri iyi doyurmuşsa babasından okkalı bir “Eferim lan, gozüme girdin” övgüsü alırdı. Babasının gülümseyerek, kıvırcık saçlarını okşaması, içine hoş duygular doldururdu Sadığın. Sevincinden adeta havalara uçar, kendisiyle gurur duyardı.

Sadık, ailenin pek çok işinin ucundan tutmaya başlamış olsa da sabanla tarla sürmeye henüz gücü yetmiyordu. Babasının aksaya, öksüre taşlı bayırlarda sık, sık kayıp düşerek, sıkıca kavradığı sabanı çizgisinde götürmeye uğraşması, bunu canla, başla başarmak için debelenmesi Sadık’ı üzüyordu. Bir an önce büyümek, bu işi üstlenmek ve babasının rahata kavuşmasını sağlamak istiyordu. Hüseyin Onbaşı’nın bir sıkıntısı daha vardı. Askerde sigaraya alışmış, günde en az bir paket (yirmi adet) sarma tütün içiyor, bu da onda göz ardı edilemeyecek bir düzeyde nefes darlığına ve öksürüğe neden oluyordu. Hüseyin Onbaşı yorulduğu zamanlar kafasını bir karaçalının gölgesine sokup uyuyarak dinlenirdi. Böyle anlarda Sadık, sabana koşulu vaziyette çizginin bir başında yatıp geviş getirerek dinlenen öküzleri kaldırır, tarlayı sürmeye devam etmeyi denerdi. Sabanın tutağına boyu tam olarak yetişemediğinden, hem, toprağa gömülmesi için sabanı yeterince bastıramıyor, hem de çizgiyi doğru götüremiyordu. Bu kaçamaklarıı bazen babası yakalıyor;

– Her işin bir zamanı var, çüt sürmen için o zaman daha gelmiş değel evlat. Daha en az üç senen var. Acele etme. Öküzlerin diğnenmesine de mâni oluyon. Çüt sürecek duruma geldiğinde sen isdemesen de ben sabanı eline dutuşdururum meraklanma.

***

Köçeğin Kömü seksen hanenin konuşlandığı, küçük sayılabilecek bir köydü. Köyün tarihi, kardeşim Celal İlhan’ın ‘Anadoluda Bir Nokta’ isimli araştırmasında kısaca şöyle anlatılıyor: “Malatyanın Arapkir ilçesinden, bir kan davasının yıkımından kendilerini korumak amacıyla ayrılan, sonunda Çapanoğullarının eğemenliğindeki Bozok beyliğine sığınan iki kardeşin öyküsüdür. Kardeşlerden büyüğün adı Koçak, küçüğün adı ise Ahmet’tir.” Koçak, karısı ve iki küçük oğlu, Ahmet ise henüz çocuksuz olarak karısı ile Çapanoğlu beylerinden sığınma ve iş talebinde bulunuyorlar. Beylerin yetkilendirdiği kişi, Koçağın anlattığı hikâyeden etkileniyor ve onlara yakınlık gösteriyor. Beyin adamları ona ‘Koçak’ demek yerine ‘Göçek’ demeyi daha uygun buluyorlar. Köyün şimdiki yerinde konuşlanmış, beye ait davar köm’ündeki kulübede kalması ve davar sürüsünün çobanlığını yapması için Göceği ve kardeşini işe alıyorlar. İlerleyen yıllarda Göçeğin üç oğlu ve bir kızı daha oluyor. Ahmedin de iki oğlu oluyor. Çocuklarıyla birlikte işine dört elle sarılan Göçek ve Ahmet, on yılda beyin sürüsünü birkaç katına çıkarmayı başarıyorlar. Böylece beyin adamlarının gözdesi olmayı, her konuda yardım ve destek görmeyi hakediyorlar. Bu süre içinde kömün olduğu yöre ‘Göçeğin Kömü’ olarak ünleniyor. Daha sonraki zamanlarda da Göçek kelimesi değişiyor, ‘Köçek’ şeklinde söylenmeye başlanıyor. Cumhuriyet döneminde ise Köçek Kömü olarak kayıtlara geçiyor.

Yaşlandığında ‘Göcek Goca’ diye ünlenen köyün kurucusunun ve beş oğluyla, kardeşinin iki oğlu büyümüş, komşu köylerden kısmetleriyle evlenmişler. Göçek koca kızını da yine kuzeybatıdaki komşu Dağyenicesi köyünden birisine gelin göndermiş. Göçek Koca’nın ve Ahmedin torunları olmuş, bunlar da birkaç istisna dışında, oğlanlar amca, dayı, teyze, hala kızları ile evlendirilerek ailelerin çoğalma süreci başlamış.

Hüseyin Onbaşı, Göçek Koca’nın dördüncü oğlu Kasım’ın, beşinci göbekten torunu oluyordu. Bu sülalenin dışında kalan ve köy halkından olan diğer altı ya da yedi hane daha vardı. Bunlar da köye sonradan gelip yerleşen Yunus (Herkes onu Yonuz diye ünlerdi) adında, komşu köyden bir kızla evlenip çoluk, çocuğa karışan bir davulcu ve üç kuşak kadar önce köylünün sığırlarına çobanlık yapmak üzere getirilen, yine yöreden bir kızla evlenerek köyde yerleşip kalan sığırtmaç Kel Arif’ten doğma oluyorlardı. Geriye kalan ailelerin tamamı Göçek Koca’nın öteki oğullarından geliyorlardı. Yani, neredeyse bütün köylü birbirine akrabaydı.

Hüseyin Onbaşı köyün orta halli ailelerindendi. Kır, bayır da olsa yüz dönüme yakın tarlası bir dönüm kadar bağı ve üç evlek bahçesi, bir o kadar kendirliği ve iki dönüm kadar yoncalığı vardı. Eğer buraları ekip biçme olanağı bulabilirlerse (ki bazı yıllar kötü hava koşulları yüzünden, bazen de hastalık vb. gibi bilinemez nedenlerden tarla, bağ ve bahçe işleri gerektiği gibi yapılamıyordu) kimselere muhtaç olmadan yaşayıp gidiyorlardı. Her yıl elli, yetmiş arası değişen sayıda koyun ve keçiyle, bir çift öküz, bir sığır ineği, bir manda ineği, bir ya da iki eşek haneden hiç eksik olmazdı. Ayrıca yirmi, otuz kadar tavuk, birkaç horoz, bir kedi ve bir köpek evin vazgeçilmezleriydi. Bahçelerinin bir köşesine yerleştirdiği, sayısı her yıl değişen, beş on sepet arı kovanı da vardı.

Köyde ileri yaşlarda erkek nüfus çok azdı. Erkeklerin çoğu, uzun seneler süren askerlik görevlerinden geriye dönememişlerdi. Harplerin ardı arkası kesilmek bilmiyordu. On altı yaşından itibaren askere alınan gençler dur, durak bilmeksizin o cepheden bu cepheye sürülüyorlar, düşman askerleri tarafından şehit edilmeseler bile bakımsızlıktan, yoksulluktan, salgın hastalıklardan telef oluyorlar, sözde dört yıllık, uygulamada ise süresi belirsiz, zorunlu askerlik süresinin sonuna ulaşamıyorlardı. Geriye dönebilenler çoğunlukla kolunu, bacağını ya da başka bir uzvunu kaybetmiş gazilerdi. Bu nedenle köyde ailelerin tün yükünü önce kadınlar, sonra da çocuklar omuzlamak zorunda kalıyorlardı.

Başka ailelerin çocuklarıyla kıyaslanınca Sadık şanslı sayılırdı. On iki yaşından beri, topal da olsa, babası yanındaydı ve her konuda en büyük dayanağıydı. Bütün işlerin öncelik sırasını Hüseyin Onbaşı belirliyordu. Her salı, satacağı ürünlerini eşeğine yükler, yorulduğu ya da bacağı ağrıdığı zamanlarda kendisi de binip şehre inerdi. Satacağını satar, alacağını da alır akşam olmadan gerisin geriye dönerdi.

Satmak için genellikle şehre iki sitil (üç litre kadar alan kulplu, kalaylı bakır kap) yoğurt, bir ya da iki topak (her topak yaklaşık iri bir portakal büyüklüğünde) tereyağı, yumurtlamayan bir, iki canlı tavuk ya da horoz, kırk, elli yumurta, mevsimine göre birkaç okka kuru fasulye, nohut, mercimek gibi ürünleri götürürdü satmağa. Eve ise birkaç metre bez, tuz, evde eksik olan keser, testere, nacak vb. gibi edevat ile eskiyip kullanılamaz duruma gelmiş olan kazma, kürek, saban demiri, kalıç(orak), tırpan gibi aletlerin yenileri alınırdı. Arada bir, çocuklar için kırık leblebi, kuru üzüm, mevsimine göre bir çıkın kiraz, vişne, kavun, karpuz, iki okka portakal, elma gibi yiyecekler de alıp getirirdi.

Çocuklar her Salı babalarının şehirden dönmesini büyük bir merak ve umutla beklerdi. Anaları Çakır Adile kocasının getirdiklerini yerli yerine koyduktan sonra çocuklarına da gelen yiyeceklerden bir miktar verir, gerisini akşam yemeğinden sonra sofraya getirmek üzere, çocukların ulaşamayacağı bir yere kaldırırdı. Kavun, karpuz, vişne, kiraz gibi meyveler, çökelek ya da peynirle birlikte, akşam yemeği olarak gelirdi sofraya. Her akşam yemek zorunda oldukları mercimek aşı, düğürcük çorbası, katık aşı, bulgur pilavı, kuru fasulye, mevsimin göre bahçeden devşirilen taze patates, taze fasulye, domates, biber yemeklerinden sonra bu meyveli yemekler çok değişik ve lezzetli gelirdi onlara.

Köyde, toplasan eli iş tutabilen on beş erkek bile çıkmazdı. Zaten çocukları saymazsanız kadınların sayısı yetişkin erkek nüfusun dört katı kadar vardı. Bu kadınların büyük bir çoğunluğu dul kalmış, kendisini çocuklarını büyütmeğe adamış analardı. Dul kalmış kadınların bir kısmı da, bir şekilde askerden dönmeyi başarmış kayınbirader varsa onunla evlendirilirdi. Bu evlilik, kayınbirader evliyse ikinci eş olarak, evli değilse, aralarındaki yaş farkına, kaynın sakat olup olmadığına bakılmaksızın, ilk evlilik olarak gerçekleşirdi. Yapılması gereken her iş kadınları ve çocukları bekliyordu.

Analar, babalar hatta yakın, uzak bütün Anadolu köylüleri, askerliğin, neredeyse geri dönüşü olmayan bir gurbetlik olduğunu iyi bildiklerinden evlatlarını on dört, on beş yaşına girince evlendiriyorlardı. Çocuklarının, gençliklerini yaşamadan, onların deyimiyle ‘murat almadan’ ölüp gitmesinden korkarlar, böyle bir vebalin altında ezilmek istemezlerdi. Analar, nineler bir an önce çocuklarının mürüvvetini görmek, torun sahibi olmak isterlerdi. Kocası askerden dönmemiş, dönememiş olan bu kadınların bakıp, büyütmek zorunda olduğu iki ile altı arasında çocukları bulunuyordu genelde. ‘Belki birkaçı yaşama şansı bulur’ diye daha çok çocuk yapma isteği ve gayreti hemen her ailede var olan bir inanç, bir duyguydu.

Köyde kadınların başlarını kaşıyacak zamanları olmazdı. Onlar ağır işçiydi. Çocuklarına bakabilmek için sabanla tarla sürerler, varsa bağını ve bahçesini bellerler, sularlar, davar, sığır güderler, onları sağar, kuzularını emzirir, sütünü, yoğurdunu, yağını, çökeleğini, peynirini yaparlar, çıplak elle burcak, mercimek yolarlar, orakla, tırpanla ekin biçip harman kaldırırlar. Bütün ev işlerini yaptıktan sonra yemek yapıp çocukları, yaşlıları doyururlardı. Hayvanların bakımı, küçük çocukların bakımı, bulaşık, çamaşır, yama, örgü, dikiş gibi her iş onları beklerdi. Kış ayları hayvanların iki öğün yemini, suyunu verirler, altlarını temizler, tımarını yaparlardı. Kışın on beş günde bir, işlerin yoğun olduğu yaz aylarında ise ayda bir çamaşır yıkarlardı. Biri köyün alt başında, diğeri yukarda olan iki pınar vardı köyde. Eve yakınlığına göre bunlardan birisinden, gün boyu birkaç sefer eve su taşınırdı helkelerle, testilerle. Hava uygun olduğu günler, çamaşır kazanını pınarın, iki metre kadar yüksek duvarla çevrili avlusunun, uygun alanlarına yapılmış ocaklara kurarak yıkarlardı çamaşırlarını. Çulla perdeledikleri, duş kabini benzeri bir alanda çocukları ve yaşlıları yıkarlar, kendileri de orada yıkanırdı.

***

Sadık, on beş yaşına bastığında sağlam yapılı, güçlü, yakışıklı, boylu, poslu bir delikanlı oldu. Babasının verdiği her işin üstesinden gelebiliyordu artık. Arkadan gelen kardeşi Nazife ile aralarında üç yaş vardı. O da artık anasının her bakımdan en büyük yardımcısıydı. Kendisinden iki yaş küçük kardeşi Mehmet’in büyümesinde çok emeği vardı. Ayrıca, iki yaşındaki kardeşi Ali’nin her türlü bakımından ve korunup kollanmasından da Nazife sorumluydu. Bütün bunlara ek olarak tarlada, bağda, bahçede çalışmaktan da geri kalmıyordu.

Hüseyin Onbaşı, Adile kadının ve Sadık’ın çabalarıyla köyde en varlıklı, en hatırlı ve itibarlı ailelerden biri haline gelmişti. Birkaç yerde tarlasına bitişik ‘Boz’ denilen meraları sürüp sökerek tarlalarını büyülttü. Dere boyunda olan tarla kenarlarına yüzlerce söğüt ve kavak dikti. Evden yetişen bir tosunun yanına bir de öküz satın alarak sabanı ikiye çıkardı. Kuzuların dişilerini satmadı, birkaç yıl içinde koyunlarının sayısı neredeyse ikiye katladı.

Hüseyin Onbaşı, arada bir kurşun yediği bacağında baş gösteren ve onu günlerce iş göremezliğe mahkûm eden, adını topala çıkartan bu dayanılmaz ağrıları ve başlayınca bir türlü sonu gelmeyen, göğsünü yırtar gibi zorlayan öksürük nöbetleri olmasa mutlu bir aile babası sayılırdı. Böyle anlarda, Makedonya ormanlarında vurulduğu çatışma gözlerinin önüne gelir, otururdu. Diz kapağına saplanan o kurşunu atan Hırvat çetecisini suçlamaktan çok kendi tedbirsizliğine kızar, lanet okurdu. Çetecilere biraz daha yaklaşırsa daha iyi nişan alıp, yakın mesafeden daha isabetli atış yapacağını varsayarak, korunaksız ileri atılmıştı. İşte tam o sırada da yemişti kurşunu diz kapağına. Çatışma sona erdikten sonra iki arkadaşının yardımıyla sağlık ekibinin çadırına kadar nasıl acı içinde yürüdüğünü hiç unutamıyordu. Çadırdaki sağlık memuru kendisini tepeden tırnağa süzdükten sonra;

– Bi de onbaşı olacaksın be! Bu ormanlık alanda siper alacak bi ağaç gövdesi bulamadın mı? Babanın tarlasında gezer gibi mi geziyodun da kurşunu yedin, de hele bana. Uzan şuraya da yarana bi bakalım. İşallah diz kapağın dağılmamıştır.

“O zaman bu sözler nasıl da ağır gelmişti bana. Sağlıkcının suratına bi sumsa geçirmek geçdiydi içimden. Soonadan düşününce adama hak verdim. Bu benim hatamdı.”

Sıhhiye çadırından Radovis’deki hastaneye sevk edilmişti ertesi gün. Morfin yokluğundan bayıltmadan yapılan ameliyat sırasında nasıl danalar gibi böğürdüğü gözlerinin önünde canlandı. O an, çektiği acıya asla uzun süre dayanamayacağını, öleceğini sanmıştı. Ameliyat masasından kalkamayacağını, pek çok arkadaşı gibi tanımadığı, bilmediği bu yabancı gurbet diyarlarında yok olup gideceğini düşünmüştü. Ameliyatın ortasında bayılmıştı. Kendine geldiğinde;

– “Ne oldu bana? Ölmedim mi?” diye söylendi.

Görevli hemşire; “Ameliyat sırasında bayıldın, eyi de oldu. Fazla acı duymadın. Doktor da dizinde rahatça çalıştı. Eyileşeceksin yakında.” diye açıklamıştı.

Hüseyin Onbaşı hemen iyileşemedi. Yarası uzun süre kapanmadı. Her dört günde bir yarayı açıp, temizleyip, merhem sürüp yeniden sardılar. Ancak bir ay sonra taburcu edildi. Taburcu edildi edilmesine de ameliyatlı bacağı üzerine rahat basamıyordu. Doktorlar dizindeki hasarın tam olarak giderilmesinin mümkün olmadığını ve olamayacağını söylediler. Bir hafta kadar sonra bir gün revirde dinlenirken posta Ramiz bir zarf getirip verdi Hüseyin Onbaşı’ya. Revirde okuma yazma bilen Zileli Hasan çavuş zarfı onbaşının elinden alıp açtı.

– “Müjdemi isterim onbaşı, yoksa bunu sana okumam, anladın mı?” diye yatakta zıplayarak bağırdı. Bir paket sigara vaadiyle anlaşma sağlandı. Hasan Çavuş kâğıdı evirdi, çevirdi, boğazını temizledi ve Osmanlıca olarak yazılmış -RAPOR- başlıklı kağıdı ağır, ağır okumağa başladı.
Yozgat sancağına bağlı Göceğin Kömü Köyünden 1263 doğumlu Ahmet’ten doğma, 2. alay, 4. bölük mensubu onbaşı Hüseyin, muharebe sırasında patella (diz kapağı kemiği) kemiğinden aldığı kurşun yarası hasarı muacehesinde vazife yapamaz duruma gelmiştir. Askerlikten men’ine karar alınması uygundur.

Kâğıdın üst tarafında evrak numarası, sayı numarası, alt yanında da iki doktorun imza ve mührü bulunuyordu. Hüseyin Onbaşı askerliğinin bitiyor olmasına sevinmekle birlikte, dizinin daha fazla iyileşmeyeceğini ve topal kalacağını öğrenmesi yüzünden de yüreğine bir ağırlık çökmüştü. Revir koğuşundaki arkadaşları;

– Onbaşım geçmiş olsun, bunu gutlayalım, öyle geçiştirilecek sıradan bir haber değil.

– Tamam arkadaşlar, ağşam yemeğinden soona çaylar benden, darısı başınıza demiyom, çünküm heç birinizin benim gibi acı çekmesine de, sakat galmasına da göğnüm razı gelmez.

O akşam Hüseyin Onbaşı tüm acılarını unutmuş olarak, koğuş arkadaşlarının yoktan var ettikleri eğlence ortamında, nasıl da güzel eğlenmişti. Çocuklarına en geç bir ay içinde kavuşabilecekti. Onları bağrına basıp istediği kadar öpecek, koklayacaktı. Kim bilir Sadık babasını karşısında görünce nasıl şaşıracaktı.

– “Herhal deligannı olmuşdur. Varısa bi sevdiği gız, onu hemen oğluma alırım” diye geçdi aklından.

Ayrıldığında üç yaşını henüz doldurmamış olan kızı Nazife babasını görünce tanıyabilecek miydi acep? Anacığını hasta olarak bırakıp gelmişti askere.

– “Anam yiğit gadındır. Öyle ufak defek hasdalıklara papıç bırakmaz. Muhakgak eyileşmişdir. Eve vardığımda onu şöyle bi gucaklayıp öpüyüm, hasdaysa bile hemen ayağa galkar valla.” diye geçirmişti içinden. En çok da helalini, çocuklarının anası, evin orta direği çakır gözlü Adile’sini özlemişti. Bir süre sonra bütün ailesine kavuşacağını düşündükçe neşesi artmıştı. Bir çatışmada omzundan yaralanmış olarak revirde tedavi gören Şarkışlalı arkadaşı Ali’nin çaldığı bağlama eşliğinde memleket türküleri söylemişti. Arkadaşları da ne güzel türküler söylemişlerdi. En son olarak Ali oyun havaları çalmış, hep birlikte yorgun düşünceye kadar oynamışlardı.

Hüseyin Onbaşı, gece yarısına doğru, biraz hafiflemiş olan diz kapağındaki ağrısından sonra, güzel rüyalar eşliğinde derin bir uykuya dalabilmişti. Sabah, güneşli bir güne gözlerini açtığında bütün koğuş arkadaşları ayaktaydı. Herkes karınca kararınca yolda ihtiyacı olabilecek şeyler hazırlamışlardı. Bunları bir çıkın yapıp kendisine verdiler. Tahta bavulunu akşamdan hazırlamıştı Hüseyin Onbaşı. Öyle üzeri gelecek olan treni beklemek üzere oturup hep birlikte sohbet ettiler. Herkes hayallerinden bahsetmişti. Asker oluşunun daha üçüncü ayında kasığından vurulup gelmişti buraya Kırşehirli Seyit. Askere çağrılmadan sekiz ay önce evlenmişti. Karısından beş aylık hamileyken ayrılmıştı. O zamandan beri eve iki mektup yazdırmış, ama bir cevap alamamıştı. Karısı doğurmuş muydu, doğurduysa oğlu mu yoksa kızı mı olmuştu habersizdi. Bunun için çok üzülüyordu.

– “Keşke senin gibi beni de çürüğe çıkarsalar onbaşım” diyordu ikide bir. Of’lu Kazım güreş tutargibi Hüseyin’in ensesini tutarak;

– Ula uşağum, sen şimdi melmekete varacayisun, karuna, çocuklaruna sarilup pizu hepden unutacayisun. Emme meraglanma pizler senu unutmayacağuk. Hareket vakdi yaklaşayi. İçimizde yürüyebilecek Kadir ve pen varuk. Seni tren garuna gadar geçirelum. Haydi toparlan pagayim, çigayiruk.

Tren beklenenden bir saat kadar sonra siyah dumanlar püskürterek, oflaya, puflaya gara girdi.
Elinde huni benzeri bir megafon olan görevli, trenin on dakika sonra hareket edeceğini, bileti olan yolcuların trene binmeleri gerektiğini birkaç kez tekrarlayarak duyurdu. Hüseyin Onbaşı önce Kazım’a, sonra da Kadir’e uzun, uzun sarıldı, öpüştü, buğulanan gözlerini göstermemeğe çalışarak kendini trene attı.

Tren çok kalabalıktı. Bavulunu ve çıkınını sahanlıkta bir boşluğa bıraktı. Bir yerlere tutunup kapı camından dışarı baktığında tren hareket etmişti bile. Arkadaşlarını zar, zor görebildi. Kendisini görmüyorlardı ama sanki bütün treni uğurluyorlarmış gibi el sallıyorlardı. O da el salladı.

Tren Sofya’da yarı yarıya boşaldı. Hüseyin Onbaşı bir kompartımanda boş yer buldu. Önce bavulunu üsteki rafa yerleştirdi sonra da kendini kanepeye attı. Ayakta hem yorulmuş, hem de dizi sancımağa başlamıştı. Tekrar doğruldu. Bir süre trenin penceresinden manzarayı seyretti. Dışarıda yağmur çiseliyordu.

– “Abrıl (april= nisan) ayı ne de olsa, hökmünü yörüdecek” diye geçti içinden. Sislerin arasından yeni, yeni uyanmağa başlamış kocaman ağaçlar görünüyordu yol boyunda. Ara sıra beyaz, pembe çiçeklerle bezenmiş meyve ağaçları da geçiyordu gözlerinin önünden. Trenin, beşik gibi sallayan ritmik hareketlerle yol alışı ve kompartımanın sıcak atmosferi Hüseyin Onbaşı’nın uykusunu getirmişti. O an bacağının sızısı da geçmişti. Bir süre sonra oturduğu yerde sızıp kaldı.

Gürültü, patırtı arasında uyandığında trenin Edirne’ye vardığını öğrendi. Yerinden kalkıp dışarı çıkmayı çok istiyordu ama, döndüğünde yerini birilerinin kapmasından çekiniyor, ayakta kalıp yine dizinin sızlayacağından korkuyordu. Kompartımandaki diğer yolcuların konuşmalarından İstanbul’a dört saatlik yolları kaldığını öğrendi. Trenin Edirne’de iki saat rötar yapacağı konuşuluyordu. Yanındaki şehirli görünüşlü adama;

– “Rötar ne demek dayı?” diye sordu. O da;

– Rötar gecikme demek, tren burada iki saat bekliyecekmiş. Anladın mı yiğenim.

Şöyle bir hesap yaptı, İstanbul’a gece varacaktı. O saatlerde bir han bulamayacağını düşündü.

– “Gayli isdasyonda sabahlarım. Sabahınan da Angara otopusunun nerden galkdığını oğrenir, gedip bilatımı alırım. Sabah ola hayrola” dedi içinden. Çıkınını açtı, arkadaşlarının, içini biraz alıp yerine tahin helvası doldurdukları bir tayın’ı büyük bir iştahla mideye indirdi. Trenin hareketine daha bir saatten çok zaman vardı. Yolcuların çoğu dışarıdaydı. Bu yüzden tren oldukça tenha sayılırdı. Onbaşı kalkıp ihtiyaçlarını gördü. Fazlaca oyalanmadan dönüp yerine oturdu. Trenin hareketini beklemeğe başladı.

***

Evde de, köyde de Hüseyin Onbaşı’nın geleceğinden kimsenin haberi yoktu. Çakır Adile Sadık’ın büyük desteyi ile tıpkı bir erkek gibi gayret göstererek ailenin ayakta kalmasını sağlamıştı. Çocuklarını aç ve açık bırakmamıştı. Köylüleri onun çok akıllı ve dirayetli bir kadın olduğunu, beribenzer erkeklere taş çıkartacağını söylerlerdi. Şehir pazarının kurulduğu salı günleri hafta boyunca biriktirdiği tereyağı, peynir, yoğurt, yumurta vb. gibi ürünlerini pazara getirip satıyor, evin ve çocukların gereksinimi olan şeyleri tanış olduğu dükkanlardan, çetin pazarlıklar sonucu az buçuk indirimler de sağlayarak satın alıp eşeğine yüklüyor, köye dönüyordu. Son zamanlarda pazara inerken Sadık’ı da yanına almağa başlamıştı. Böylece hem Sadık’a artık büyüdüğünü hissettirmek, hem de bu alışveriş işlerini öğrenmesini sağlamak istiyordu.

Sadık kısa sürede alışverişi öğrendi. Artık anasının şehre kadar, ara sıra eşeğe binse de, yürüyerek gidip gelmesini, yorulmasını istemiyordu. Adile kadın da zaten birkaç kez şehre inmekle birlikte bir şeylere karışmadan işleri oğluna bırakıp geriden onu izledi ve oğlunun her işin üstesinden gediğine kanaat getirdi. Ondan sonra da bu işi tamamen Sadık’a bıraktı.

Sadık on beş yaşına basmıştı. Dört yıldan beri köyün imamı Ali Hoca’dan Osmanlıca okuyup yazma öğreniyordu. O yıllarde pek çok köyde okul yoktu. Zaten devlet belli yerlerde Sübyan Mektebi, ya da Küttup denilen, İlkokul düzeyindeki bu okulları kimsesiz ve fakir çocukları okutmak için açmıştı. Bu okullarda yazı yazma, daha sora da okuma öğretiliyordu. Mektep de, Küttup da, yazı öğretilen yer anlamına geliyor. Önceleri sadece okuma yazma öğreten bu kurumlarda sonraları İslami bilgiler de öğretilmeğe başlandı. Buradaki eğitimin asıl amacı Kuranı okuyabilen, dindar insanlar yetiştirmekti. Bu mekteplerin öğretmeni şehir ve kasabalarda mahalle camilerinin, köylerde ise köyün imamı oluyordu. Bunlara imam denmekten çok Muallim deniyordu. Dersler, her seviyeden öğrencinin bir arada bulunduğu tek bir mekânda yapılırdı. Dayak, eğitim ve öğretimin en önemli unsurlarından birisiydi. Muallimler, imamlık hizmeti karşılığı ahaliden toplanan ve mezuniyet dönemleri velilerden alınan bağış ve hediyelerle geçiniyorlardı. Köylerde ise durum biraz farklıydı. Pek çok muallimin tarlası, bağı, bahçesi, koyunu, sığırı da oluyordu. Kız öğrenciler varsa onları genelde imamın karısı okuturdu. Sübyan okularında amaç üç yılda Kuranı ezberlemiş olan dindar nesiller yetiştirmekti.

Ali Hoca’nın mektebini, köylünün ricası üzerine Çapanoğlu Edip Bey açtırmıştı. Yani okulun devletle bir ilgisi yoktu. Ali Hoca’yı da belletici olarak bey göndertmişti köye. Hepsi de erkek olan on beş civarında öğrencisi vardı Ali Hoca’nın. Sadık bunların arasında, dört yılda okuyup yazmayı sökmüş olan üç öğrenciden biriydi. Kuranı da çat, pat okuyabiliyordu ama bir şey anlamıyordu. Bir düzine sureyi ezbere okuyor, namaz kılmasını, kıldırmasını, cenaze duasını, defnini öğrenmişti. Arada bir köye gelen asker mektuplarını da okuyabiliyordu. Evde bir kitap vardı. Hz. Ali’nin Cenkleri. Sadık okumayı söktükten sonra bu kitabı defalarca okumuştu. Anlamıyor olsa da Ali Hoca’nın ısrarıyla Adile kadının satın aldığı Kuranı bütün boş zamanlarında okumağa çalışıyordu. Ali Hoca kendisine;

– “Anlamasan da Kuran’ı her zaman oku. Kuranı sadece okumak da sevapdır evladım” diyordu. Dört yıl göz nuru dökerek çalışıp öğrendiği okuma yazmayı unutmamak için eline geçen her yazıyı okuyordu. Böylece Sadık köyde okuyup yazabilen birkaç kişiden biri olmuştu.

Sadık, on beşini tamamladığında güçlü, kuvvetli, boylu, poslu, yakışıklı bir delikanlı olmuştu. Anası ona çaktırmadan aileye ve oğluna münasip, güzel, marifetli olan köydeki on iki yaşını geçmiş kızları tekleyip, çiftleyerek bir gelin adayı aramağa başlamıştı bile. Sadık’ın ise, kızlara farklı gözle bakmağa başladığından beri gözünün önüne, Çolak Sabri’nin henüz on dört yaşına basmamış olan kızı Asiye geliyordu nedense. Asiye gerçekten köyün en güzel kızlarındandı. Akıllıydı, ağırbaşlıydı, saygılıydı, güleryüzlüydü. On üç değil de on beş yaşında gibi gösteriyordu. Üstelik Sadık onun bakışlarında bir sıcaklık, bir yakınlık hissediyordu. Asiye’yle karşılaştığında eli ayağı birbirine dolaşıyor, Asiye gözlerine baktığı zaman içi eriyordu adeta. Sadık’a manalı, manalı bakan, göz süzen, gülümseyen hatta işlediği mendili küçük bir çocukla kendisine gönderen başka kızlar da vardı. Sadığın gözü de gönlü de onlara kapalıydı. Sözün kısası, gözü Asiye’den başkasını görmüyordu.

O yıllarda o kadar çok savaş oluyordu ve bu savaşlarda o kadar çok asker kaybediliyordu ki Osmanlı hakimiyetinde kalan bölgelerden yeni askerler toplamak adeta imkânsız hale gelmişti. Zaman, zaman on altı hatta on beş yaşındaki çocukları bile askere çağırıyorlardı. Gerçi Sadığın askerliğine dada seneler vardı ama bu duyumlar Çakır Adile’yi çok endişelendiriyordu. Aklına geldikçe yeni bir harp çıkmasın diye dualar ediyor, adaklar adıyordu. Eğer oğlu da asker olursa iki küçük çocukla hayata tutunmaları çok zorlaşırdı. Aylardır kocasından bir mektup gelmemişti. Sağ mı, ölü mü bilmiyordu. Sağ salim döneceğine dair ne bir işaret, ne de bir umut vardı. İlk zamanlar onu çok arıyor, çok özlüyordu. Yıllar geçtikçe kocası olmadan yaşamayı, karşısına çıkan sorunlarla baş etmeyi öğrendi. Ona duyduğu özlem ve beklenti yavaş, yavaş çocuklarına kaydı. Kocası olmadan geçirdiği çok sıkıntılı ilk üç yıldan sonra bütün düzenini onun geri dönmeyeceği varsayımı üzerine inşa etmişti. Ama hiçbir zaman umudunu tümden kaybetmedi. Aklının ve kalbinin bir köşesinde hep onun bir gün çıkıp gelebileceği hissini taşıdı.

***

Kara tren İstanbul’a öngörülen süreden bir saat kadar daha geç vardı. Hüseyin Onbaşı öngördüğü gibi Sirkeci Garının bekleme salonunda bir koltukta sabahladı. Yanındaki koltukta oturan, adının Selim olduğunu öğrendiği bir ağabey ve hanımı ile sohbet etti. Onların yolculuğunun da Edirne’ye olduğunu, orada ikamet eden baba ve annelerini görmeğe gittiklerini öğrendi. Gün ağarınca bavulunu onlara emanet edip tuvalete gitti, çeşmede elini, yüzünü yıkadı. Döndüğünde Selim ağabeyin eşi açtığı çıkından çıkarttığı keteden Hüseyin’e de da ikram etti. Birlikte yediler. Kısa bir süre sonra da Edirne iskametinne gidecek trenin hareket etmek üzere olduğu anonsu yapıldı. Hüseyin ikisininde elini öptü. Vedalaşarak ayrıldılar.

Hüseyin sora sora Aksaray’daki otobüs yazıhanesini buldu. Güneş hayli yükselmiş, ortalık ısınmağa başlamıştı. Otobüs yazıhanesi olarak, önünde, oldukça eski görünümlü, uzun burunlu iki otobüsün durduğu, kapısı açık bir dükkânı gösterdiler. Hüseyin Onbaşı elinde bavulu ile içeri girdi. Sağ tarafına hafif kaykılmış, cilası silinmiş bir masanın ardında taburede oturan adama Ankara’ya bugün kalkan otobüste bir yer istediğini söyledi. Adam:

– Angara’ya otopus galdırmıyok. Sivazdan geçip Erzuluma gadar varan üç gune bi otopusumuz galkıyo. O da dün getdi. Bi soğnaki otopusumuz da Esgişehere gadar dolu. Senin anlıyacağan en erken beş gün soğnaya yer olur.

Hüseyin Onbaşı hiç beklemediği bu açıklamadan sonra dışarı çıkıp yandaki yıkık duvarın taşlarından birinin üzerine oturdu. Hem yorgunluk gidermek hem de bir durum değerlendirmesi yapmak istiyordu. Sirkeci tren istasyonundan buraya, elinde ağır bavulu ile, ancak bir saatte gelebilmişti. Taşın üzerine oturunca ne kadar yorulmuş olduğunu daha iyi fark etti. Bir süre oturduktan sonra tekrar otobüs yazıhanesine gitti. Masaya başını koymuş, horlayarak uyumakta olan görevliyi uyandırdı:

– Gusura gamla abi, sana bi şey danışacaam. Beni bağaşla. Ben Isdanbudan Yozgad’a nasıl giderim? Benim ailem Yozgat’da. Cepede dizimden yaralandım, harp malulü olarak beni melmekete saldılar. Bana yardım edersen yedi ceddine duacı olurum.”

– Bak şimdi aslanım; Sen buruya nerden geldin?

– Tren isdasyonundan geldim.

– Tamam, şimdi tekrar geldiğin yere döneceksin. Trenden indiğin muhidin adı Sirkeci, ağnadın mı? Sirkeci’ye vardığında garşı tarafa yolcu daşıyan tekneler vardır. Sorarak o tekneleri bul. Onların içinden Haydarpaşa’ya giden vapura bin. Garşıya geçdiğinde Haydarpaşa tren isdasyonunu goreceksin. İlk trene, ineceğin istasyonu söyleyerek, bilet al ve memleketine sağlıkla, selametle var get. Hadi yolun açık olsun, gule gule aslanım.

İki saat kadar bir süre sonra Hüseyin Onbaşı Haydarpaşa garındaydı. Sorup soruşturdu. Yozgat’a tren yolu toktu. En yakın Ankara’ya gidebilecekti trenle. Ankara’ya uğrayan Halep trenin akşamüstü saat yedide hareket edeceğini öğrendi. Bavulunu emanete bıraktı. İstasyondaki kocaman saat üçü gösteriyordu. Trenin kalkmasına dört saat vardı. Çıkınından içinde peynir ve taze soğan olan yarım tayın çıkarıp karnını doyurdu. Biraz ötede, şırıl şırıl akan çeşmeden su içti. İçi yanmıştı. Soğuk su ilaç gibi geldi. Yakındaki çimenlik alanda bulunan ağaçlardan birinin gölgesine uzandı. Bir hayli yorulmuştu. Uyuya kaldı.

Uyandığında güneş bayağı alçalmıştı. Görkemli gar binasının, denize bakan kapısının üsründeki kocaman saate baktı. Altıya geliyordu. Deniz kenarına indi, bir süre dolaştı. Köpüren dalgaları, düdüklerini çala, çala denizi yararak o yana, bu yana ‘vuuup’layarak koşuşturan vapurları, tekneleri, çığlık çığlığa onları izleyen martıları seyretti. Bu koca şehrin sürekli uğuldayan sesini dinledi. Güneyden gelip, kuzeye yol alan çok büyük bir gemiyi gözden kayboluncaya kadar bakışlarıyla izledi. Gara dönüp emanetten bavulunu aldı. Trenin yanına geldiğinde kalkışa on dakika kadar bir zaman kalmıştı. Serbest geçiş kağıdını kontrol memuruna verdi, memurun geç işaretiyle birlikte trene atladı.

Ertesi gün öyle saatlerinde tren düdük çalarak Ankara istasyonuna girdi. Hüseyin Onbaşı’yla birlikte bir kişi daha inmişti trenden. Orta yaşlarda görünen adam onbaşının yanına yaklaştı;

– Herhal sen de buralı değelsin onbaşı. Nerelisin, nereye yolculuk?

– Hee, birliğimden terhis etdiler, eve dönüyom. Buradan Yozgada gideceğem.

– Vay benim canım hemşerim. Ne gozel bi tesadüf. Biliyon mu ben de Yozgatlıyım. Geçmiş olsun aslanım, garşılaştığımıza çok sevindim. İşimiz bayağa zor, daha çok yolumuz var, biliyon değel mi? Allah yardımcımız olsun. Ben de Yozgadın İrecepli koyündenim. Yazgada bi buçuk saat çeker.

– İrecepliyi bilmez olurmuyum. Ben de Koçeğin komlüyüm.

– Hadi canım sende, Koçeğin Komü gomşu köy. Gaç dene aile tanırım ben ordan. Sen kimlerdensin?

– Çolak Ahmedin ikinci oğluyum. Babam da, ağam da sizlere ömür.

– Şu Allahın işine bak yav. Nerden neriye. Neyise çok sevindim. Benim adım İbraham. Polatlıya sürü gotürdüm, ordan dönüyom. Koyden çıkalı nerdeyse bi ay geşti.

– Benim adım da Üsöyün. Sizin koye gağnılarınan saman almıya getdiydim bi kere. Bizim koye bi buçuk saatlik bi mesafe. Osman ağa diye birinden üç çeten saman alıp geldiydik. Emme bu dediğim yedi, sekiz yıl önceydi.

– Bizim koyde iki dene Osman var. Sen herhal çopurların Osman ağayı diyon. Çünküm, öteki Osman’ın satacak samanı olması bek mümkün değeldir. Emme çopurların Osmanın halı, vakdı eyidir. Garşılaşdığımıza nasıl sevindim ağnadamam valla, emme biz şindi işimize bakalım. İkimiz de Yozgat’a gideceğemize gore bi vasıta bulmamız ilazım. Çarşıya enip soruşdurak. Yozgada nasıl gideciğemizi ağnıyalım değel mi canım gardaşım? En azından on gunlük yolu yayan getmek zorunda galmıyak.

Sora, sora, yarım saat yürüdükten sonra, şehrin merkezi olduğu söylenen ve hamam önü denilen yere ulaştılar. Araştırdılar, soruşturdular. Ankara’dan Yozgata, haftada iki kez, salı ve cuma günleri sabah erkenden hareket eden bir posta otobüsü olduğunu, onun da, yolcu olarak sadece hatırlı birkaç kişiyi aldığını söylediler.

Hüseyin İbrahim’e;

– Yozgada gadar yayan yörüyecek durumumuz yok değel mi İrbaam ağam? Bence yarın sabah posda otopusunu bekleyip şansımızı deniyek mi, ne dersin?

– Vallaa eyi diyon da, o zaman buralarda galacak bi han bulmamız gerek.

Neyse ki böyle bir han vardı. Kendilerine tarif edilen yoldan giderek hanı buldular. Han görevlisi ile konuşup anlaştılar. Hüseyin Onbaşı bavulunu hanın emanetine teslim etti. İbrahim’le handan ayrıldılar.

– Üsöyün gardaş, evela seniğnen bi lokantıya girip garnımızı doyurak. Soğna da şeheri gezerik. Bi gayfede oturup gayfe içerik, limonata içerik. Sen esgerliğinden ağnadırsın. Herhal seni bu yaşında durup dururken terhis etmediler. Aksadığına gore esgerlik yapmana mâni bi durum olumuş zahar.

– Doğru söylüyon İbrahan ağa. Dizimden yaralandım. İki kere ameliyat oldum. Sonunda gordüğün gibi çürüğe çıkardılar, eve tabırcı etdiler. Böylece, Allah gısmet ederse, sağ salim çoluk çocuğa gavuşacağam işallah.

– Çürüğe çıkdım diye sakın üzülme, vardır her iş de bi hayır. Esgerden heç dönemesen daha mı eyi olacağıdı? Allahı Taala çocuklarıyın, karıyın, anayın, babayın yüzüne bakıp seni onlara bağaşlamış, onlara kavuşdurmuş. Bundan daha gozel, daha hayırlı bi şey olur mu? Allaha şükür sapasağlam yörüyon, gozün gorüyo, gulağan duyuyo, elin, ayağan dutuyo. Bu durumda evine ailene dönüyon. Asgere gidennerin gaçı deri dönebiliyo ki? Emme sen dönüyon işde. Allahdan başga daha ne isdeyecen? Yat, galh dua et Irabbime Üsöyün. O gurban olduğum yaradan her şeyin en eyisini bilir.

– Sen öyle diyon da, adımız -çürüğe çıkdı- olacak ya. Koy yerde kimsenin ağzını büzemen ki. Neyse boş ver bunnarı, dediğin gibi ayileme gavışacağam ya gerisi vız gelir, tırıs gider.

Kapısının üzerinde yer, yer paslanmış, Arap harfleriyle -Lokanta- yazan bir tabelası, vitrin camının arkasında da birkaç çeşit mezesi olan, kapısı ardına kadar açık dükkândan içeri daldılar. Gerilerde boş bir masaya geçip oturdular. On, on iki yaşlarında bir çocuk elindeki, kirden kararmış, bezle masayı şöyle bir sildi. Ezberlediği yemek listesini bir solukta saydı.

– “Ne yemek istersiniz ağabeyler?” diye sordu. Kirden keçeleşmiş saçlarının arasına parmaklarını daldırarak kafasını kaşımayı sürdüren çocuğa İbrahim;

– Ben Batlıcannı Kebap yiyeceğem. Yozgatda bi kere yediydim, çok hoşuma getdi. Gine ondan yemek isdiyom. Bana galırsa sen de ye. Paran yoğusa heç meraklanma ben ısmallıyom. Sürü gotürmekden bayağa eyi para gazandım gardaşım. Onun için çekinme sen. Belki bi gun Yozgatda garşılaşırık, o zaman da sen bana yedirirsin. Ağnaşdık mı yiğenim.

– Sen heç zahmet etme. Benim yetecek gadar param var. Beni eve iletir. Sağol. Bunu teklif etmen de yeter. Şimdi herkes hesabını gendi ödesin, temam mı?

– Madem öyle isdiyon, öyle olsun bakalım.

Garson çocuk masaya önce iki bardakla su dolu bir sürahi, sonra da iki kaşık, bir sepet içinde dilimlenmiş ekmek getirip bıraktı. Ardından iki elinde patlıcanlı kebap sahanları, ile masaya yaklaştı, dökmeden elindekileri müşterilerinin önüne bıraktı. İbrahim;

– Hadi öyleyse şindi garnımızı bi güzel doyurak. Afiyet olsun.

Yemekten sonra lokantanın iki dükkân solundaki kahveye geçtiler, kahvelerini söylediler. İbrahim yeleğinin cebinden sigara kutusunu çıkardı. Kendine bir sigara sardı. Onbaşıya da içip içmediğini sordu. Hüseyin Onbaşı ara sıra içtiğini söyleyince ona da sardı. Çakmak taşıyla üçüncü çakışta kavı tutuşturdu, sigarasını yaktı. Yanmış olan sigarayı onbaşıya uzatarak onun da yakmasını yardım etti. Sigaralarından daha bir nefes çekmişken kahveler geldi. İbrahim, dudaklarında sigara dumanıyla karışan ilk yudumun ardından;

– Biliyon mu Üsöyün, yemekden soğna cuvaraynan beraber orta şekerli bir gayve canına can gatıyo insanın valla.

– Bilmez miyim, ben de çok severim. Bölükte iki ay gadar mutvakda, gayfe ocağanda gorevliydim. Her yemekden soğna cuvaramı yakar, yanında da gayfeynen bu keyfi yaşardım. Sahi sen esgerlik yapdın mı İbraham ağa?

– Yapmaz olur muyum. Hemi de altı sene yapdım. Cenabı Rabbil Alemin öldürmezse öldürmüyo. Girdiğim çatışmaların sayısını unutdum. Bu muharebelerde arkadaşlarımın yarıdan çoğu şehit düşdü. Bi çoğu da açlıkdan, sefaletden gırıldı, yok olup getdi. Dedim ya Irabbım çelik yeleğeni bana geydirdi sankim. Hep beni golladı, gorudu. Vızır, vızır geçen gurşunnar hep ısgaladı beni. İnanır mısın, altı yıl cepeden cepeye daşındım da, mühim sayılacak ağar bi yara almadım. Bi kere omzumdan, bi kere de baldırımdan gurşun yedim. İki seferinde de haftasına galmadan eyileşdim. En son Gafgasyada Urusa yenilince ordudan kalan az sayıda esgeri evlerine yolladılar. O zamandan bu yana da arıyan, soran olmadı şukür. Yani senin ağnıyacağan esgerden yırtdık.

– Evinde, ailenin başında olmakdan daha gözel bi şey yokdur herhal değel mi?

– Meraklanma, yarın sen de evinde, ailenin içinde olacaksın. Gözel mi, çirkin mi goreceğen.

Karanlık basmadan hana döndüler. Toprak zeminli, oldukça geniş, dört duvarla kapalı, ışığı tavandaki açık bir delikten alan bir yere girdiler. Bu kapalı mekânın dört bir yanında yere, yan yana on beş kadar şilte serilmiş, üzerlerine de katlanmış birer battaniye konulmuştu. Şiltelerin çoğunun üzerinde oturmuş, ya da uzanmış bir şeylerle meşgul ya da dinlenmekte olan adamlar vardı. Yan yana ve boş olan iki şilteyi belirleyip çıkınlarını üzerine bıraktılar. Hüseyin çıkınını açtı, arkadaşlarının, içine çökelek ve turşu koyarak hazırladığı bir tayın çıkartıp ortadan böldü, yarısını İbrahim’e uzattı. İbrahim gülümseyerek aldı.

– Demek ağşam yemeğimiz senden, öyle olsun bakalım. Haydi afiyet olsun. Bunu gayfede yapsaydık limonataynan birlikde daha keyfli olurdu emme, neyse.

– Haklısın, bunu akıl edemedim.

Diğer müşterilerden bazıları;

– Afiyet olsun yoldaşlar.

Temennisinde bulunarak konuşma ortamı yaratmayı denedi. Başarılı da oldular. İbrahim iki ötesindeki, adının Şahin olduğunu söyleyen, kendi yaşlarında biriyle hemen sohbete başladı. Bir süre sonra bir başkası ile daha tanışıp sohbeti koyulaştırdılar. Derken yavaş, yavaş diğer müşteriler de toplandı, herkes başından geçen ilginç olaylardan söz etti. Geç saatlerine kadar neşe içinde, güzel bir akşam geçip gitti.

Hüseyin uyandığında tavana yakın, küçük pencerelerden giren güneş ışığı içeriyi iyice aydınlatmıştı. Boşalmış olan yataklara bakılırsa bazı müşteriler çoktan kalkıp gitmişlerdi. Onbaşı, İbrahim’i dürtükleyerek uyandırdı. Giyindiler, bavullarını kaptıkları gibi posta otobüsünün hareket yerine koştular. Otobüs kalkalı nerdeyse bir saat olmuştu. Zamanında uyanamamışlar, otobüsü kaçırmışlardı. Hana döndüler, bavullarını bir köşeye bırakıp çeşmede el yüz yıkadılar, han görevlisinden saatin sekizi geçtiğini öğrendiler. Hancıya durumu anlattılar. Ne yapacaklarını bilemediklerini söylediler. Hancı;

– Akşam bana söylemiş olsaydınız ben sizi altı’da uyandırırdım. Amma Posta otobüsü şoforu sizi alır mıydı bilemem. Çünkü tanımadıkları yolcuyu almıyolar. Zaten otobus posda torbalarıynan dolmuş oluyo. İki, en fazla üç yolcu alıyo. Her sabah saat altı buçukda da hareket eder.

– “Pekey, biz buradan Yozgada nasıl gidebilirik? Başga bi vasıta yok mu?” diye sordu Hüseyin.

– Otobus yok, gamyon çok nadir bulunur. Bulunsa da şoforun yanında çoğu zaman patronu oluyo. Bi gişi ya alırlar, ya almazlar. Amma zamanınız varısa kiracı gağnılar var. Çorum’dan buğda, arpa, duz getiriler buruya. Devlet bunnara sefer başına kira öder. Bu kağnılar boş dönerler. Ben size onnarın yerini tarif ediyim. Onnarınan bi gorüşün, sizi gağnılarına alıllar belki. Yayan getmekden eyidir.

Hüseyin’le İbrahim, “Sen bu işe ne diyorsun?” der gibi birbirinin gözüne baktı. İkisi bir hancıya dönerek;

– “Hay aklınla bin yaşa, sen bize gağnıların yerini bi tarif etsene canım gardaşım” diyerek sevinçle hancının omuzlarını tuttu İbrahim. Hüseyin’e döndü heyecanla,

– Giderik değel mi yiğenim, birez gecikirik emme, yayan getmekden evladır. Sence de öyle değel mi?

– Emme o gağnılar Yozgada getmiyo ki, Çorum’a gediyomuş.

– Olsun, Sungurlu’da enerik, ordan ötesi en fazla iki gunnük yol. Bi gece yol üsdünde bi koyde yatarık, ertesi gun ağşama evimizdeyik.

Kağnıların yük bıraktığı yeri buldular. Tam da oraya vardıklarında üç tane kağnı yükleriyle deponun önünde durmuştu. Yüklerini boşaltıncaya kadar beklediler. Sonra kağnıcılardan birinin yanına gidip durumlarını anlattılar. Kağnıcı, her biri için üç kayme istedi. Sıkı bir pazarlık sonunda ikişer gaymeye anlaştılar. Adının Ramazan olduğunu söyleyen kağnıcı;

– Öküzler yemini yeyip, suyunu içsin, birez de diğnensin. Bizde öylen yemeğemizi yiyek, ilkindi okunmadan burada olun. İlkindi namazını gılar, yola düşerik. Temam mı gardaşlar. Şindi bize müsaade.

Hana döndüklerinde yakındaki camiden öylen ezanı okunuyordu. İbrahim hanın çeşmesinde abdestini alıp camiye gitti. Hüseyin de vakit geçirmek için hancının yanına gitti. Kağnıcıyla anlaştıklarını, ikindi olmadan yola çıkacaklarını anlattı ona. İbrahim namazdan gelinceye kadar şundan, bundan konuştular.

Namaz dağılınca İbrahim’le dünkü kebap yedikleri lokantaya gittiler. İkişer tas işkembe çorbası ile karınlarını doyurdular. İbrahim kahvede beklerken Hüseyin hana gitti, bavulları alıp döndü. Birlikte, İbrahim’in sardığı tütünü tüttürerek, birer kahve içtiler. Bavullarını kahveciye emanet edip dolaşmağa çıktılar. Kaleye kadar yürüdüler. Kaleden, Ankara’nın kuş bakışı görünüşünü seyrettiler. Sonra, Saman Pazarı denilen yerdeki dükkanlara baktılar. Küçük birer hediye götürmeyi önerdi İbrahim. Birer gayme vererek karılarına birer ipekli başörtüsü aldılar. İkindi vakti yaklaşırken kağnıların yanına döndüler.

***

Bavullarının üstüne yerleştirdikleri boş çuvalların üzerine oturdular. Üç kağnı, peşe peşe dizili, hareket ettiler. Öteki kağnılardan birinde dört, birinde iki yolcu vardı. Kağnı sahipleriyle birlikte on iki kişilik bir kafile olmuşlardı. Şehrin dışına çıktıklarında, ortadaki kağnıdan yanık bir bozlak yükseldi.

– Galkdı göç eyledi Avşar elleri. Yüce dağdan aşan yollar bizimdir.

Herkes, özellikle de Hüseyin duygulanarak dinledi. Türkü bittiğinde ıslanmış gözlerini silerken, “Ağzına sağlık usda.” dedi yavaşça ve hüzünle. Bir saat kadar sonra Hüseyin, kağnının beşik gibi sallamasının da etkisiyle, önce birkaç kez esnedi, sonra uykuya daldı.

İbrahim’in sarsmasıyla uyandı Hüseyin. Ortalık iyice kararmıştı. Şırıl, şırıl akan bir çeşmenin başında durmuşlardı. Kağnıcı Ramazan, geceyi burada geçireceklerini, ışırken yola çıkacaklarını söyledi. Boş çuvalları çimenlerin üzerine sererek oturacak yerleri hazırladılar. Heybelerinden azıklarını çıkarttılar, el yüz yıkadıktan sonra hep birlikte, şeherden aldıkları somun ekmekle çökelek ve hıyar’dan ibaret olan yemeklerini iştahla yediler.

Ankara’dan çıkıştan altı gün sonra, akşam ezanına yakın, Sungurlu’ya vardılar. Kağnıcıların parasını ödediler, vedalaşıp ayrıldılar. O gece kasabada kalmayı, sabah erkenden yola düşmeyi kararlaştırmışlardı. Önce kalacakları hanı soruşturdular. Kasabada tek bir han bulunduğunu, bir sigara içimlik mesafede olduğunu öğrendiler. Hana nasıl gideceklerinin tarifini aldılar, hanın yolunu tuttular.

Bavulla heybeyi hanın emanetine bıraktılar, uzanıp biraz dinlendikten sonra çeşmede ellerini, yüzlerinin yıkadılar, yemek için dışarı çıktılar.

Girdikleri lokanta oldukça büyük ve loştu. Biri mutfakta olan iki gaz lambası aydınlatıyordu lokantayı. Aşçı, yardımcısı, iki de yemek yiyen müşteri vardı içerde. Yardımcı çocuk yanlarına gelip yemekleri saydı. Ne istediklerini sordu. İkisi de kelle-paça çorbası istedi. Gelen çorbayı bitirince aynısından birer daha istediler. Arkasından birer de tulumba tatlısı yediler. Hüseyin’in karşı çıkmalarına aldırmadan hesapları İbrahim ödedi. Lokantadan çıktılar, yakınlardaki bir kahveye geçip oturdular. Kahvelerini sigara eşliğinde keyifle yudumladılar. Kahveleri de Hüseyin Onbaşı ödedi. Geç vakitlere kadar ondan, bundan konuşup vakit geçirdiler. Hana döndüler.

Sabah ışırken, akşama varmayı umdukları Boğazkale yoluna düştüler. O gece Boğazkale’de kalıp, yine sabah erkenden yola çıkarak akşama Yozgat’ta olmayı planlamışlardı. Planlarının aksamaması için var güçleriyle yürüdüler, yürüdüler.

Yozgat’a yaklaştıkça Hüseyin’in içini yavaş, yavaş korkuyla karışık bir heyecan kaplamıştı. Yolda bu duyguyu İbrahim’e anlattı. İbrahim bunun normal olduğunu, kendisinin bile heyecan duyduğunu söyledi.

– Yarin ağşam evde olacağan, bunu gozüyün önüne getir.

– Doğru diyon da, bu elimde değel ki.

Belki bir kağnıcı, ya da bavulu ve heybeyi yükleyecek eşeği olan birileriyle karşılaşma umudunu da yitirmeksizin yürümeyi sürdürdüler.

***

O gün sabah Yozgat’ın göğünde tek bir bulut bile yoktu. Gün, güneşin bütün parlaklığı, yumuşacık sıcaklığı ve içleri gıdıklayan ılık meltemi ile güzel bir nisan baharının eşsiz güzellikte bi günü olarak başlamıştı. Öyleye doğru gökyüzünü bulutlar kapladı. Bir süre sonra da yağmur atıştırmağa başlamıştı. Adile kadın ve Sadık yukarı bahçede, toprağı yarıp boy göstermeğe başlamış olan fasülye, patates, iki haftadan beri yemeğe başladıkları soğan, maydanoz ve geçen hafta fideledikleri domates, biber vesaire karıklarının otunu çapalamak için bahçede bulunuyorlardı. Yağmur birden bastırınca, önce bahçe sınırındaki söğütlerin altına koştular, bunun bir yararı olmayacağını anlayıca da evin yolunu tuttular.

Yağmur giderek hızını artırıyordu. Sağanağa dönüşen yağmur, kısa süre içinde, her yanda oluşan dereciklerden çamurlu suları taşıyarak, köyün alt başındaki aşağı özün coşmasına sebep olmuştu. İliklerine kadar ıslanmış çok sayıda çocuk çoban, özün öte yanında yağmurun dinmesini, onun sonucunda sularının çekilmesini ve salimen karşıya geçmeyi bekliyordu. Sağanak, yarım saat kadar sürdü. Bir yarım saat kadar da öz’ü taşıran selin azalıp, geçit vermesi beklendikten sonra karşı yakada bulanan çocuk çobanlar, mal, davar sürüleri fire vermeden evlerine döndüler.

Adile kadın ve Sadık eve vardıklarında tepeden tırnağa su içinde kalmışlardı. Nazife (Köyde Nazi diye kısaltılarak söylenirdi) ile Mehmet babannelerinin gözetiminde evde kalmışlardı. Anne ve ağabeylerini öyle görünce bir çığlık atmaktan kendilerini alamadılar. Adile hemen Sadığı don, gömlek kalıncaya kadar soydu, ıslak giysilerini minderlerin üzerine serdi.

– Nazi, Memet yanıma gelin. Sadık hadi şimdi donunu, goyneğini de çıkar. Oruya bırakdığım guruları gey. Ana sen de gozlerini gapa, çocuklar senden utanmasın. Sadık anasını kolundan sarsarak;

– Ana, değeşmesem olmaz mı, bunnar üsdümde gurur gider. Ebemin, çocukların yanında soyunamam.

– Olmaz oğlum, olmaz yavrım. Suya basılmış gibi ıslak don, goynekle hemen hasdalanırsın. Sen hasda olursan halımız nicolur? Haydi, ehdiraz isdemiyom, çabık geyin. Kimse sana bakmıyo, meraklanma.

Sadık, kimsenin kendisine bakmadığından emin olmak için babannesine ve çocuklara şöyle bir göz attı, bir tehlike göremeyince arkası onlara dönük olarak, kalan giysilerini de acele, acele çıkarttı, kuruları giydi. Oğlunun ğiyinmesini sonuna kadar izledikten sonra Adile kadın da kuru elbise ve çamaşırlarını alıp, değiştirmek için ahıra geçti. Biraz sonra giyinmiş olarak çocuklarının yanına döndü.

İkindi vakti yaklaşırken sağanağın köye verdiği zarar, ziyan bilançosu ortaya çıkmış, kulaktan kulağa yayılan söylentilerden, neredeyse bütün köylü olup bitenden haberdar olmuştu. İkisi gariban Fatma Bacının olmak üzere yedi koyun, bir de eşek sulara kapılarak boğulup yok olmuşlardı. Dölek Hamza ile Abidin Ağanın da bahçe duvarlarını yıkmış, bahçelerinin yarısını alıp götürmüştü sel suları. Bunların dışında, başta köyün önündekiler olmak üzere ekili tarlalarda da epeyce zarar oluşmuştu. Bu aylarda genellikle bu sağanak yağmurlar hep olurdu. Bazı seneler sağanak dolu yağışına dönüşürdü. O zaman hasar, zarar, ziyan çok daha fazla yakardı köylünün canını.

***

Kapı açıldı, içeriye elinde kocaman bavulla giren adam gülümseyerek ilerledi. İçerde Nazife’yle Mehmet vardı. Bir de ocak başında uyuklayan anası. Çocuklar, gülümseyen bu yabancıya ürkek, şaşkın ve merakla bakıyorlardı. Hüseyin Nazife’nin karşısına geçti,
– Sen Nazife misin yoğsa, hele bi bakıyım şöyle datlı gız.

Nazife mahcup, utanarak sadece, “Hee!” dedi. İkisi de bakışlarını bu yabancı adama dikmiş öyle baka kalmışlardı. Hüseyin yine Nazife’ye dönerek,

– Bu deligannı da gardaşın mı yoğsa?
Nazife yine daha kısık bir sesle, “Hee!” dedi.

– Pekey, ananız yok mu evde, o nerde?

– O abiminen bosdana getti.

– Ne zaman gelirler, ağşam oldu, hala gelmediler ya?

– Uzun sürmez herhal, şindi gelirler.

Konuşmaları sürüyordu ki kapı açıldı, Adile’yle Sadık içeri girdiler. Evin içi alacakaranlıktı. Çocukların karşısında dikilmiş adamı görünce Adile elinde olmadan, “Vıyh! Bu da kim?” diye bir çığlık attı. Dönüp kendilerine bakan kocasını tanıdı.

– Üsöyünüm, sen misin? Gozlerime inanamıyom. Hayal gormüyom değel mi? Biri beni cimciklesin.

– Helbet de benim, gozel garım. İşde döndüm gayrı. Bundan soğna esgerlik, falan galmadı. Ölenece yanınızdayım. Ayrılık bitdi. Ana, senin neden heç sesin çıkmıyo? Oğlun gayrı her zaman yanında. Sevinmedin mi?

– Sevinmez olur muyum canım, ciyerim, gozümün kokü yavrım. Dünyaları bağaşladın anana. Canıma can gatdın. Sevinmez olur muyum? Emme önce bilemedim kim olduğunu.

– “Bu deligannı da Sadık mı yoosa? Vay babam, aslannar gibi bi babayiğit olmuş. Allah nazardan saklasın. Hele şu dünya guzeli Nazife’me bak sen. O da genç gız olup çıkmış. Bu yakışıklı kim, Adile?” diye Mehmedi işaret etti. Evden ayrıldıktan sekiz ay sonra doğmuş olan Mehmet’ten hiç haberi olmamıştı.

– O Memmet. Sen getdikden soğna doğduydu. Yerin, yurdun belli olmadığından sana mekdup gonderip bildiremedik. Senden bi kere mekdup geldi emme bulunduğun yerden ayrılacağını yazmışıdın. Nasıl olsa eline geçmez deyi mektup yazdıramadıydım.

– Her neyise. Gayli bunnarın heç önemi galmadı. İşde buradayım.

– Elinde gosgoca bavılınan orta yerde dikilmesene. Goy şunu bi kenara. Allah bilir, eyice yorulmuşundur.

– Yoruldum yorulmasına, emme sizleri gorünce yorgunnuk felan galmadı çakır gozlüm. Canım Adilem.

Hüseyin bavulunu karısının çeyiz sandığının önüne bıraktı. Doğru anasına gidip ellerinden tutarak ayağa kaldırdı. İki elini de öpüp başına koyduktan sonra ona sarıldı. Elif karı;

– Yavrıııım! Gozümüm feri, canım guzum. Şukür Irabbıma, seni gormeden canımı almadı. Gayli ölsem de gam yemem.

– Canım anam benim. Daha beraber çok güzel gunlerimiz olacak, öyle deme. Torunnarını böyütmeden seni ezrayıla bırakır mıyım?

Hüseyin tekrar anasının yerine oturmasına yardım etti. Sonra o ana kadar ağzını açmamış, hala şaşkın bakınan Sadığa yöneldi:

– “Sadığım, canım oğlum, nasıl bu gadar böyüdün lan eşşek sıpası” diyerek oğluna sarıldı.

Sadık bilinç dışı olarak önce kayıtsız davrandı sonra babasına sımsıkı sarıldı. Hüseyin oğlunu yanaklarından, alnından, gözlerinden defalarca öptü, kokusunu içine çekti. Zor ayrıldılar. Hiçbir şeyin farkında olmayan, ürkmüş ve şaşkın, olup bitenleri izleyen Mehmet’i kucakladığı gibi havaya kaldırdı:

– Demek bu aslan parçası benim yokluğumda garışdı aranıza. Ben sana da adına da gurban olurum dedem benim.

Mehmet, Hüseyin’in yaklaşık dokuz yıl önce ölen dedesinin adıydı. Kucağında şaşkın, şaşkın çevresine bakınan Mehmet’i doya, doya öpüp kokladı. Mehmet tam ağlamak üzereyken Adile onu babasının kucağından aldı. Sıra Nazife’ye gelmişti. Hüseyin onu da belinden kavrayıp havaya kaldırdı, kucaklayıp sarıldı, öptü, saçlarını okşadı.

– Gozel gızım beni hatırladı mı acaba, yoksa unutdu mu?

Sorusunu sorarak kızının parıldayan ela gözlerinin içine baktı. Nazife duyulur, duyulmaz mahcup bir sesle;

– “Hatırladım, ağamsın” dedi.

Hüseyin Nazifeyi yere bıraktıktan sonra karısına sarıldı. İkisi de, özellikle Adile, yaşlı analarının ve çocukların yanında daha fazla yakınlaşmanın yakışık almayacağı düşüncesiyle, kısa bir kucaklaşmanın ardından, ayrıldılar.

Adile, evin yan duvarının dibine serili minderlerin arkasına yastıkları yerleştirdi, kocasına oturmasını söyledi. Hüseyin anasının yanına bağdaş kurup oturdu. Anasının elini tutup bir daha öptü. Karısına dönerek;

– Adile, bize bi yorgunnuk kayfesi yap da anamınan birlikde içek.

Adile kahveyi hazırlamak için uzaklaştı. Uzun zamandan beri eve misafir gelmediğinden kahve de pişirmemişti Adile. Cezveyi ve kahve fincanlarını bulup sudan geçirdi. Cezveye iki fincanlık su koydu, içine bir ölçü kahveyi boşattı, ocaktaki harı geçmiş ateşin içine sürdü. Cebinden çıkardığı bir tabakadan sardığı sigarasını yakması için, maşayla Hüseyin’e ateş götürdü. Eğilip sigarasını yaktı. Ocak başına döndü, kahveyi cezvede iki kez köpürttü, fincanlarına koyup anasına ve kocasına sundu.

Hüseyin, sigarası eşliğinde kahvesini yudumlarken sevgiyle, gururla çocuklarına, karısına bakıyordu. Onları hasarsız, dimdik ayakta bulması mucize gibi geliyordu ona. Kim bilir ne zorluklara göğüs germişlerdi kendisi yokken? Ne badireler atlatmışlardı? Üç tane ufak çocukla başlarına neler gelmiş, çarkı nasıl döndürebilmişti Adile? Nasıl bu günlere gelebilmişlerdi? Bir an önce kafasından geçen bu soruların yanıtını bilmek istiyordu. Kendisinin de anlatacakları vardı doğal olarak. Sırası geldiğinde onları da anasına, karısına, çocuklarına anlatacaktı elbet. Herkes için anlatacağı pek çok hikâyesi vardı Hüseyin’in.

***

Hüseyin’in döndüğü kısa sürede köyde duyuldu. Akrabalar, komşular birer ikişer gözaydına geliyorlardı. Her gelen elinde bir kap yiyecek getiriyordu. Kutlamaların arkası kesildiğinde Adile’nin evinde ailenin bir haftalık yiyeceği birikmişti neredeyse. Bu arada Hüseyin’in ‘Çürüğe çıktığı’ için terhis olduğu söylentisi de yayılmıştı. Ziyarete gelenler Hüseyin’i dikkatlice inceleyerek, sakatlığının ne olduğunu keşfe çalışmaktan geri durmuyorlardı. Bir şey göremeyince de kendi kendilerine;

– “Herhal içinde bi derdi var. Dışında bi sakatlığı gorünmüyo anam!” diye hükümler yürütüyorlardı.

Hüseyin bir gün kadar dinlendikten sonra, Sadık’la beraber ailenin işlerine balıklama daldı. Yürürken birilerini görüce, aksamasını elinden geldiğince göstermemeğe, gizlemeğe çalışıyordu. Ama çoğu zaman bu mümkün olmuyordu. Bir süre sonra, onun bacağından vurulduğu için çürüğe çıkartıldığını herkes öğrendi. Köyde ondan söz edilirken ‘Topal Üsöyün’ demeğe başladılar. Sonra da topal aşağı, topal yukarı derken lakabı Topal’a çıktı. İlk zamanlar ‘Topal’ ünlemesine canı sıkılsa da, üzülse de zamanla duyarsızlaştı, öyle ünlenmeğe alıştı gitti.

Hüseyin’in eve döndüğü yıl kuraklık oldu. Eve döndüğü gün yağmış olan sağanak, o yıl güze kadar yağmış olan son yağmur olmuştu. Teşrini sani (ekim) ayına kadar köye bir damla düşmedi. Kaldırdıkları ürün kışı dahi zar, zor çıkartabilecek kadardı. Derelerin suyu yetersiz kaldığından bahçeler sulanamamış, doğru, dürüst sebze de olmamıştı. Harman zamanı şehirden gelen ‘Mültezim’ adı verilen ve bağ, bahçe ürünleri de dahil olmak üzere, elde edilen mahsulün üçte birine el koyan, Osmanlının vergi memuru, köyden bir şey tahsil edemeden gitmek zorunda kalmıştı. Merada otlar kuruduğundan hayvanlar, karınları doymadan dönüyorlardı otlaktan. Bir süre sonra açlıktan zayıf düşen sığırlar, koyunlar hastalanıp ölmeğe başladılar. Ölümler kışın daha da arttı. Her iki üç günde bir davarı hastalanıp ölüyordu Topalın. O kış 62 koyunda 38 ini, 8 keçiden 3 ünü, 2 inekten birini ve iki yaşında bir düve’sini kaybetti Topal Hüseyin.

Kuraklık sürerken köyde bir dedikodu yayıldı. Köylünün başına gelen felaketin sorumlusu topal Hüseyin’di. Köye uğursuzluk getirmişti. O yokken her şey yolunda gidiyordu. Geldiği gün yağmur bıçak gibi kesilmiş, o günden sonra bir daha tek damla düşmemişti. Yaşlısı, genci, erkeği, kadını bütün köylü Topalı görünce yolunu değiştirmeye, onun bulunduğu muhitlerden uzak durmağa başlamıştı. Bu durum Hüseyin’i, anasını, karısını hatta çocukları bile üzüyor, onlarda suçluluk duygusu yaratıyordu. Bu dedikodular köyün imamı Ali Hocanın kulağına kadar gitmişti. Ali Hoca bir akşam, namazdan sonra Hüseyin’e uğradı. Olaydan söz edip, rahatsızlık duyup duymadığını sordu. Hüseyin, Ali Hocanın bu konuyu açmasından duyduğu memnuniyeti saklamadı.

– Hay senin dilini öpüyüm hocam. Koylünün bu şekil düşünmesi beni gahrediyo. Allahın verdiği guraklığı benim uğursuzluğuma yormuşlar. Olur şey değel vallaha. Sen ne diyon buna, Böyle bi şey olur mu hocam? Sayiden ben uğursuz biri miyim? Garıma, çocuklarıma kotü şeyler söylüyolarmış ırasladıkları yerde. Kime ne söylüyeceğemi bilemiyom. Sence ne yapmalıyım?

– Endişelenme, ben bu dedigoduların kimden çıkdığını biliyom. Onunla ve de garşılaşdığım insannarla gonuşur, gerekenneri söylerim. Bi daha kimse sizi irahatsız etmez.
Hüseyin biraz olsun rahatlamıştı. Adile kahveyi ocağa sürdüğü sırada Hüseyin de tütün tabakasını çıkarttı, sardığı sıgarayı Ali Hocaya uzattı. Kendisine de sardıktan sonra Nazife’ye;

– Ocaktan ateş al da, cuvaralarımızı yak, hadi bakıyım gızım.

Kahvelerini höpürdetip, sigaranın dumanını savururken Ali hoca konuyu değiştirdi:

– Eee, ağnat bakıyım, bunca yıl nerelerde, kimlerle savaşdın? Nerde, nasıl yaralandın?

Sorusunun ardından sohbet koyulaştı, güzel bir akşam keyfi yaşadılar.

Ali Hocanın söylediği gibi bir süre sonra Topal Hüseyin’in uğursuzluğu konuşulmaz oldu. Hatta bazıları Hüseyin’le karşılaştıklarında;

– “Ula Üsöyün, biz bi cahallık edip guraklığı senin uğursuzluğuna yorduyduk. Ali Hoca bunun yanış olduğunu söylemiş, Allahın işini sana yükleyip gunahını almışık, gusura galma” diyenler bile oldu. Sonra da unutulup gitti.

***

Osmanlı İmparatorluğunun çöküş süreci hızlanarak devam ediyordu. Balkanlardan sonra Arap yarımadasında İngilizlerin himayesinde, Osmanlıya karşı yeni oluşumlar belirmeğe başlamıştı. İngilizlerin silahlandırdığı yerli guruplar baskınlar düzenliyor, Osmanlı birliklerine kayıplar verdiriyordu. Ermenilerin 1887 de Maraş’ın Zeytun yerleşkesinde başlattıkları, 1891 de Siirt’in Sason yöresinde tekrar denedikleri direniş ve başkaldırıların benzeri hareketler 1895’ten itibaren bütün ülke sathına yayılmıştı. Başta, İstanbul Kumkapı’daki isyan kalkışması olmak üzere, batı kamuoyunu etkilemek amacıyla Ermeni militanların gerçekleştirdiği bu ayaklanmalar Osmanlı yönetimini çok rahatsız etmeğe başlamıştı. 1908’de 2.Abdülhamit’in İkinci Meşrutiyeti kabulü ile kurulan Kamil Paşa hükümeti, Anadolu’da ahalinin canını yakmağa, huzurunu iyice kaçırmağa başlamış olan bu isyanları bastırmak için Müşir Paşayı görevlendirdi. Ayrıca Doğu bölgelerindeki Kürt aşiretleri, nizami olmasa da, örgütlenip Ermenilerin üzerine salınarak, isyanlar bastırılamasa da, bir ölçüde denge sağlandı.

Bu olayların hemen ardından 31 Mart olayları patlak verdi. İstanbul’un Taksim kışlasındaki Avcı Taburu askerleri, kendilerini yönlendiren dinci, gerici kışkırtmacıların etkisinde subaylarına karşı ayaklandı. Gericiler önce Meclisi Mebusan binasına yürüdüler. Başlarında Volkan gazetesi başyazarı Derviş Vahdet olmak üzere isyancı güruh, yakaladıkları subay ve mebusları öldürdüler. İsyan çığırından çıkmak üzereyken Selanikte 3. ordu tarafından oluşturulan Harekât Ordusu süratle İstanbul’a intikal ettirildi. Gerici ayaklanma bastırıldı. Elebaşları yakalanıp asıldı. Orduda ve hükümet çevrelerinde bu olayın, Abdülhamit tarafından desteklendiği varsayılarak padişah tahttan indirildi. Yerine 5.Mehmet getirildi.

Bütün bu olup bitenlerden sonra da Osmanlının çöküşü devam etti. Yönetimde, üst düzey yönetici deşikliklerinin ardı arkası kesilmiyordu. İmparatorluğun her köşesinden tatsız haberler gelmeye devam ediyordu. İçeride de, çoğu asker kaçağı, silahlı eşkıya gurupları türemişti. Bunlar bulundukları yörelerde köylere, kasabalara baskınlar yaprak, yollarda kervanları durdurarak ahalinin malına, canına zarar veriyorlardı. Sayıları oldukça azalmış olan jandarma karakolları bunlarla başa çıkamıyordu. Dönemin Osmanlı Padişahı Abdülhamit Han, kendisinden sonra tahta oturtulan Beşinci Mehmet ve İttihat Terakki hükümeti, ülkenin her tarafında mantar gibi biten bu çetelerle baş etmekte çok zorlanıyordu.

Osmanlı İmparatorluğu sadece isyanlarla, başkaldırılarla, çetelerle, eşkıyalarla boğuşmuyordu. En az bunlar kadar önemli başka sorunlar da vardı. Bunların başında da mali zorluklar geliyordu. Hazinede maaşları ödeyecek kadar bile para kalmamıştı. Orduların, bırakın silah ve mühimmat gereksinimini, giyecek ve erzak gereksinimleri karşılanamıyordu. Batılı bankerler, simsarlar, tefeciler aç kurtlar gibi İstanbul’a üşüşmüş, durumdan yararlanmanın, en iyi, en büyük payı kapmanın derdindeydiler. Osmanlı hazinesi borçlarını, alacaklıların koşullarıyla yeniden ve daha fazla borçlanarak ödeyebiliyordu.

Batılı devletler (ki bunların en etkili olanları başta İngilizler olmak üzere, Fransızlar, İtalyanlar ve Ruslardı) devletten devlete borçlanmalarda genellikle, verecekleri borcun önemini göz önünde tutarak, çok ciddi taleplerde bulunuyorlardı. Bu talepler, ya bazı toprakların kendilerine ya da İmparatorluktan ayrılmış olan kendi istedikleri milletlere terk edilmesi, yahut da imparatorluğun gelir kaynaklarından kendi öngördüklerinin, yönetimi ve denetimi ile birlikte kendilerine bırakılması şeklindeydi. Borçları yüzünden İmparatorluk önemli topraklar kaybetti.

Arada bir barış dönemi yaşansa da imparatorluk uzun zamandan beri savaşlardan iyice bunalmıştı. Bir cephede bitmeden başak bir cephede yeni bir savaş başlıyordu. Savaşlarda kırılıp yok olduğu yetmezmiş gibi bir de yoksulluk, açlık ve bakımsızlıktan giderek tükeniyordu insan kaynakları. Orduya taze kan olacak asker sevkıyatı iyice azalmıştı. Mevcudu azalan birlikler, sağ kalan subayların komutasında birleştirilerek yeni alay, yeni tabur ve bölükler oluşturulmağa çalışılıyordu. Kışlalarda eğitilecek yetişkin aday bulunamadığından on beş yaşında sübyan birlikleri oluşturulmuş, kısa bir süre eğitildikten sonra cephelere bunlar gönderilmeğe başlanmıştı.

İmparatorluğun çöküşünün durdurulabilmesi konusunda çeşitli olasılıklar konuşuluyordu. Kimse bu koşullarda ve bu olanaklarla sürecin durdurulacağını ve tersine çevrilebileceğini düşünmüyordu. Büyük devletlerden birisinin himayesine sığınmaktan söz edenler vardı. Bu büyük devlet İngiltere mi olacaktı, Fransa mı yoksa Amerika mı olmalıydı. Kapalı kapılar ardında bunlar tartışılmağa başlanmıştı. Umutsuzluk, İmparatorluğun kalan toprakları içinde, özellikle de Anadolu’da giderek yayılıyordu.

***

1911 senesinin Eylül ayında Sadığı askere çağırdılar. Köyde akran olan Sarı Mahmut’un torunu Cemal de çağrılıyordu askere. Yozgat Askerlik Şubesinden, öyle vakti gelen bir jandarma, Hüseyin Onbaşı’nın evini sormuştu çocuklardan. Bir kız çocuğu jandarmanın önüne düşüp onu Adile kadına getirmişti. Adile avluda, omzunda mavzeriyle jandarmayı görünce çok korkmuştu. Kocasını götürmeye geldiğini sandı. Onu bir daha kaybetmeyi göze alamazdı. Çekinmeden yalan söyledi.

– Gocam Üsöyünü arıyosan o burada yok. Gayseriye çalışmıya getdi. Bi aydan evel de gelmez.

– “Yok teyze, ben gocan için gelmedim. Üsöyün ve Adile’den doğma Sadık için geldim. Bi de Gadir ve Fatma’dan olma Cemal var. Şubeden Sadık ve Cemal’ı isdiyolar. Onarı gotürmüye geldiydim. İkisinin de esgerlik yoklamaları varımış, öyle dedi çavuşum. Gelmezseler ceza yerler” dedi.

Adile jandarmayı avludaki sekiye buyur ettı.

– Adın ne senin yavrım? Aç mısın? İki lokma bi şey ye. Yorulmuşundur. Otur diğnen birez. Ben şindi Sarı Fatma’ya da haber gonderirim. Evdeyse gelir.

– Adım İsmayıl, teyze. Tokadın Niksar bucağı, Çavuşlu koyündenim. İki senedir asgerlik yapıyom. Yozgada geleli de altı ay oldu. Koyde senin gibi bi anam, üç de gız gardeşim var. Biri evli. Onun gocası da asgerde. Bir ay soğna gumandanım on gün izin verecek. Anamı gormüye gidecem işallah. Sizden eyi olmasın gumandanım çok eyi biri.

Mavzerini duvara dayayıp sekiye Nazife’nin getirdiği minderi üzerine oturduğunda İsmail ne kadar yorulduğunu fark etti. Arkasından, Adile kadının yoğurttan yaptığı soğuk çalkama (ayran) can suyu gibi geldi İsmail’e.

– Sen şindi diğnenmene bak İsmayıl oğlum. Garnın da açdır senin. Ben sana bi şeyler hazırlayıp getiririm. Gızı da Sarı Fatmıya gönderiyim, buraya gelsin. Senin onun ayağana getmene heç hacet yok. Naziş, gızım bi goş get Haçırların Sarı Fatmaya acele gelmesini söyle.

Nazife yalın ayak avlunun kapısından yel gibi koşarak çıktı. Adile, üzerine pekmez döktüğü küçük bir sahan yoğurdu, biraz yufka ekmekle birlikte getirip İsmail’in önüne koydu.

– Oğlum babasıynan bağda çalışıyo. Geçen yağan sağanakda bağın duvarının bi yanı uçmuş. Onu örüyolar. Oğlumun bu gun getmesi mecbur mu şubeye? Yarin, bürgün getse olmaz mı?

– Teyzeciğim bana niye yalan söyledin ki? Gocam Gayseriye çalışmıya getti, bir aydan evel gelemez dedin. Halbu ki bağda çalışıyomuş.

Adile, boş bulunup kocasının oğluyla bağda olduğunu söylediğine şaşırdı, utancından kıpkırmızı kesildi.

– Gusuruma galma güzel oğlum. Gocasızlıkdan çok çekdim. Gocam sekiz yıl esgerlik yapdı. Bu sekiz sene nasıl geçdi gel de bana sor. Seni böyle görünce, onu gotürmüye geldin sandım, çok gorkdum. Onun burada olmadığını söylersem dönüp gideceğeni düşündüm.

Yarım saat kadar sonra Fatma da Adile kadındaydı. Avluda jandarmayı görünce o da irkildi korkuyla. Adile:

– Gel Fatma, hoş geldin hele. Cendermeyi gorünce benim gibi senin de betin, benzin atdı gız. Gorkma, gorhacak bi şey yok. Bizim oğlannar böyümüş de heç haberimiz olmamış ayol. Sadığımınan senin Cemal’ı esgere çağarıyolar Fatma Bacı. İsmayıl oğlum onnarı esgerlik şubesine gotürmek için gelmiş. Yoklama mı ne olacağamışlar.

– Hay Allah eyiliğini versin Adile. Nazife, “Çok acele anam seni çığırıyo” deyince talaşlandıydım. Demek mesele buyumuş.

Fatma Jandarmaya dönerek;

– Sen de hoş gemişin yavrım. Çocuklar hemen mi gidecekler esgere?
– Esgere değel teyzeciğim, esgerlik şubesine yoklamıya gelecekler. Esgere ne zaman gideceklerini gumandanımız orda söyler her hal. Bana verilen gorev onnarı alıp gumandanımın garşısına dikmek. Gerisini o bilir.

– Cemalım garşı tallada ot biçiyo, haber salıyım da gelsin o zaman. Ağşam olmadan gedip dönsünler şeherden.

– Otur, diğnen birez, ağşama daha çok var, gedip döneller.

İsmail söze karıştı:

– Teyzeciğim, Fatma teyze doğru söylüyo. Dünyanın bin bir türlü halı var. Yolcu yolunda gerek. Arkadaşlar gelsinler de biz bi an önce yola düşsek eyi olacak. Siz hemen Sadığı, Cemal’ı çağırın. Bu en doğrusu.

Adile kadın Nazife’yi yanına çağırdı:

– Gızım, haydi guş gibi bağa gadar get de abini çağar gelsin. Durumu ağnat, oyalanmasın. Haydi fırla yavrım.

– Nazife, gözel gızım, benim Cemal da yazıdaki tarlada ot yoluyo. Yoluyun üsdünde sayılır. Geçerken ona da uğra. Acele size gelmesini söyle. Benim sizde olduğumu da söyle. Temam mı gızım.

Sarı Fatma jandarma İsmail’in yanına çömeldi:

– Yavrım sana bi şey diyecem emme yahışık alır mı bilemiyom.

– Ne diyeceğedin teyze, söyle hadi,

– Diyomki senin gumandana ufak, defek bi şeyler yollasak, tavık gibi, bi sitil yoğort gibi, tereyağ gibi mesela diyom, acep bizim yavrıları da senin gibi kolay bi yere çıkardır mı esgerliklerini?

– Vallaha teyzeciğim benim bildiğim bizim gumandan böyle şeyleri heç gabul etmediği gibi bunnara çok da gızıyo. Bence bu daha kotü netice verir.

– Yaa! Demek öyle diyon.

Yarım saat bile geçmeden Sadık ve Cemal geldiler. Nazife Cemal’e de abisine de söylemişti Jandarmanın neden geldiğini. Fatma oğlunu yanına alıp evine yollandı. Adile kadın da Sadık’la içeri girdi. Önce Sadığın karnını doyurdu. Oğluna düğünde bayramda giyinmesi için diktiği gömleği, şalvarı sandığından çıkardı. Elleriyle giydirdi. Cebine de ne olur ne olmaz diye birkaç akçe para koydu. İçerde işleri bitince tekrar dışarı çıktılar. Cemal’ın gelmesini beklediler.

Cemal de gelince Jandarma İsmail yerinden fırladı, tüfeğini omzuna geçirdi;

– Haydi gardaşlar, daha fazla vakıt gaybetmiyek. Bi saatlik yolumuz var önümüzde. Ne gadar erken varırsak o gadar erken dönersiniz, değel mi?

– “Çocuklar çok hızlı yörümeyin, zaten yorgunsunuz. Vakdında varırsınız meraklanmayın. İsmayıl evladım sen de fazla sıkışdırma çocukları. Haydi selametle gedip, selametle gelin” diyerek onları uğurladı Adile.

Yozgat’a vardıklarında şehrin meydanındaki saat kulesinin çanı, saatin üç olduğunu haber verdi. Lodos estiği zamanlarda saat kulesinin çanı köyden de duyulurdu. Çapanoğlu Edip Beyin yaptırdığı altı katlı bu kule şehrin büyük camiden sonraki ikinci simgesiydi. Tepesinde, dört ayrı yöne bakan, çapı bir metreden fazla dört adet saati hiç bozulmadan, zamanı hiç kaçırmadan, buçuklarda bir kez vurarak, güçlü çanı ile bıkmadan çalardı. Köylüler, kış günleri cami avlusunun duldasında oturup sohbet ederken bu çan seslerini sayarak saatin kaç olduğunu öğrenirlerdi.

İsmail, şubenin kapısında nöbet bekleyen arkadaşına durumu açıkladı. Onun işareti üzerine üçü bir nizamiyeden içeri girdiler. Askerlik şubesinin oldukça büyük avlusunun şurasında, burasında üçerli, dörderli guruplar olarak gençler toplanmış, hararetli bir şekilde birbirlerine bir şeyler anlatıyorlardı. İsmail asker adaylarını doğruca, aynı zamanda şubenin yazıcısı da olan ‘İriza çavışım’ dediği çavuş Rıza’nın odasına götürdü. Rıza:

– “Biraz bekleyin, kumandanıma haber veriyim” diyerek yerinden kalkıp odadan çıktı. Az bir süre sonra da geri döndü.

– Beni takip edin çocuklar, kumandanımın huzuruna çıkıyoruz, haydi bakıyım.

Kumandan otuz, otuz beş yaşlarında, siyah gür saçlı, saçı, sakalı bakımlı bakışları sert görünen birisiydi. Dumanı kıvrılarak tavana doğru yükselen nargilesinden fokurdatarak bir nefes çektikten sonra gençlere döndü;

– Hoş geldiniz aslan parçaları. Vatanın savunması sizleri dört gözle bekliyor. En kısa zamanda eğitiminizi bitirip uygun görülen birliklere sevk edileceksiniz. Bu vatan sizden çok şey bekliyor. Omuzlarınıza alacağınız yük hayati ve kutsaldır…

Kumandan söylevini bitirdikten sonra önündeki, yaprakları yıpranmış, kıvrılmış, kocaman defteri açtı;

– Köyünüzü, ana, baba adınızı söyleyin, kütükde kaydınız var mı bir bakalım şimdi.

Sadık ve Cemal kumandanın istediği bilgileri söylediler. Kumandan, önce köyün ismini, ardından da adayların kütüğünü bularak,

– Evet ikinizin kaydını da buldum. Bu iş tamam.

– Yiğitlerim, kahramanlarım. Osmanlı ordusunun genç askerleri. Size tam bir hafta izin veriyorum. Geldiğinizde sizi eğitim birliğinize götürecek vasıta ve diğer her şey burada hazır olacaktı. Hazırlıklarınızı tamamlayın, ananızla, babanızla, eşiniz, dostunuz, akrabanızla helalleşin, vedalaşın önümüzdeki hafta bugün burada olun. Şu andan itibaren bir haftalık izniniz başlamıştır. Haydi bakalım, size kolay gelsin.

Çavuşla birlikte kumandanın odasından çıktılar. Ne Sadık, ne de Cemal askere alınmalarının bu kadar kısa zamanda olacağını düşünmüşlerdi. Bir hafta içinde nasıl hazırlanılırdı? En erken iki, üç ay sonra çağırılacaklarını düşünmüşlerdi. İkisi de telaşa kapılmaktan kendilerini alamadı. Sadık sevdiği kızı, Asiye’sini istetecek, düğün yapamasa bile nişanlanıp öyle gidecekti askere. Buna kararlıydı. Babasıyla yapmayı planladıkları başka işler de vardı. Bir haftada bunların hiçbiri olmayacaktı. İkisi de konuşmadan, dalgın, çarşı boyunca yürüdüler. Büyük caminin avlusuna gelmişlerdi. Yan yana birer kurnanın başına geçip su içtiler, yüzlerini yıkadılar. Bir süre caminin merdivenlerinde sessiz oturdular.

Gün iyice eğilmişti. Cemal Sadığın omzuna elini koydu, yüzüne hüzünle bakarak;

– Galk yola düşek Sadık, evdekiler merak eder. Garannığa galmıyak. Hadi galk tertibim.

– Doğru diyon Cemal, burda gorecek bi işimiz galmadı, haklısın. Gidek gardaşlık, hadi bakıyım. Çarşıdan geçerken bizim çocuklara birez guru üzümünen leblebi alacağam. Benim başga heç bi işim yok.

– Eyi dedin Sadık yaa. Ben de alıyım, bizim ufaklıklar da çok sever. Haydi o zaman yörü tertip.

Gün batmak üzereyken Sadık avludan içeri girmişti. Adile ocakta ateşin üzerinde kaynayan düğürcük çorbasını karıştırıyordu kepçeyle. Yazları, yemekleri avluya kurduğu bu ocakta pişirirdi. İkindi vakti sağdığı koyunların sütünü pişirmiş, hepsini üç sitile paylaştırıp yoğurt mayalamıştı. Bu yoğurtlar yarın Salı Pazarına götürülüp satılacaktı. Adile kadın pazarlık başka şeyler de hazırlamıştı. Avlu kapısından oğlunun girdiğini görünce ocağın başından kalktı, oğlunu kucaklayıp öptü.

– N’etdiniz yavrum, meraklanmıya başladıydım. Ne söylediler şubede, neler isdiyolar? Esgere ne zaman çağaracaklarmış?

– Heç sorma ana, işler çok garışdı. Bi hafta içinde teslim olacağımışık. Nasıl olacaksa? Gumandan; “En geç gelecek hafta bu gun burada olacaksınız.” deyince Cemal da, ben de neye uğradığımızı bilemedik. Bu nasıl olacak bilmiyom valla.

– Sadık, oğlum beniminen eğlenmiyon değel mi? Gavırın eniği, gos goca ananınan dalga geçmiye utanmıyon mu? Yalan söylemediğine ekmek, guran üsdüne yemin et bakıyım haydi.

– Anacığım, niye sana yalan söyleyim ki. Gumandan aynen böyle dedi. Biz de çok şaşırdık dedim ya. İnanmıyosan get Cemal’a da sor. Onu bunu bırak da sen, gedip hemen Asiye’yi bana isdemeniz lazım. Esgere getmeden heç olmazsa nışannanak. Yoksa ben esgerdeyken birine veriveriller. Ben Asiye’den başgasıynan evlenmem, ağnadın mı anam? Şindi gorülecek en mühim iş bu, tamam mı? Babama söyle, Asiye’yle nışanlanmadan ben esgere, mesgere getmem. Bunu böyle bilin.

– Yavrım bi dur hele. Sen böyle diyon da garşı tataf, gız tarafı ne diyecek bakalım. Bi ağnayıp, diğnemeden gız isdemiye gedilmezki çocuğum. Yarin baban şeher bazarına gider. Ben de Şehriban’a giderim, gonuşurum. Gızının goğnü zaten sende. Koyde bunu bilmiyen yok. Gelin, isdeyin derse biz de gider isderik. Hayırlıysa olur işallah.

– Ben hayır, şer ağnamam ana. Ben getmeden bu iş bitecek, başka da bi yolu yok, bunu eyi belleyin.

Akşam yemekten sonra Adile oğlunun söylediklerini Hüseyin’le konuşmak için Sadığı halasına yolladı. Zaman o kadar daralmıştı ki nereden başlayacağını kestiremiyordu Adile.
Aklından geçirdikler, farkında olmadan yüksek sesle dudaklarından dökülüyordu. “Aksi gibi yarin şeher bazarı. Üsöyün evde olmıyacak. Ben tek başıma heç bi karar veremem. Anca gedip Şehribanınan gonuşabilirim. Durumu ona da ağnadırım. Bakalım o ne diyecek? İşallah garşı çıkmaz.”

Sofrayı topladıktan sonra Sadığın söylediklerini kocasına anlattı Adile. Hüseyin olumsuz bir tepki vermediği gibi gülümseyerek;

– Demek oğlum evelenmek isdiyo. Eşşek sıpası bunu neden daha önce söylemez sanki? Garşı çakacağımdan mı çekindi acep? Anlı, şanlı, üç gün üç gece bi düğün etmeden mi evlendireceğem oğlumu? Bu bize yakışır mı? Onun için yapılacak tek şey, oğlanın da sana söylediği gibi, asgere nışanlayıp da gondermek. Yarın ben şeherde işimi çabuk halledip erken dönerim. Sen gızın anasıynan gonuş, müsayit olursa ağşam isdemiye gidek. Çocuklar heç olmazsa bi gaç gün buluşup gonuşsunlar.

– Eyi diyon da, gız isdemiye eli boş, dımdızlak gedilmez ki Üsöyün. Yarin gıza şeherden bi fisdanlık al. Ben de çörek yapıyım. Ablanı da alalım, birlikde gidelim. İşallah bi terslik olmaz. Ertesi gün de yüzük dakar, kına yaparık. Adı gonunca koylü de bilir ki Asıye bizim gelin gızımız. Herkiş ona gore davranır.

– O zaman sen erkenden Şehribana get. Asiyenin barmak ölçüsünü al. Ben ona gore yüzük de alıyım.

– Delirdin mi be adam, daha gızı almadan barmak ölçüsünü nasıl isdeyim. Guyumcuyunan annaş. Uymazsa değeşdirmek şartıynan al yüzüğü. Ya da ne yaparık biliyon mu? Gızı verirlerse, ertesi gun Sadığı yollar yüzüğü aldırırık. Yarin sadece söz kesimi yapılır, yüzük dakmak olmaz zaten.

– Hayırlısı diyek Adile, oğlumu sevdiği gıza gavışdırmadan gonderirsek vebalı böyük olur. Altından galkamak vallaha.

– İşallah her şey Sadığımın goğnünce olur. Yavrım gozü arkada galmadan gider esgere. Keşgelerim hemen çağarmasalarıdı da bi hafda düğün gursaydık elaleme garşı. Emme esgerden dönüncü gine o düğünü yapacağam oğluma. Bu Sadığıma borcum olsun.

– İşallah, işallah hele o gunner bi gelsin, ayilemizin, oğlumuzun şanına yaraşır bi düğün benim de boynumun borcu garı.

Sabah ışımadan ayaktaydı Adile. Mercimek çorbasını pişirdi. Hüseyin’in pazara götüreceği ne varsa hepsini hazırladı. Sonra kocasını ve çocukları uyandırıp, kaldırdı. Avluda Nazife’nin taşıdığı ibrikle, büyükten küçüğe sırayla el, yüz yıkadılar. Adile’nin çağrısı üzerine, sabahın loş aydınlığında yuvarlak yer sofrasının çevresinde sıralandılar. İştahla, çökelekli peynir ve çorbadan ibaret kahvaltılarını yaptılar.

Hüseyin şehre götüreceklerini düzgün bir şekilde eşeğe yükledi. Satmak için sürüden ayırdığı iki tane kısır koyunu, boyunlarından geçirdiği ipleri eşeğin semerine bağlayarak, evden ayrıldı. Gün doğmak üzereydi yola çıktığında. Sadığa, giderken haşlık koyması gerekiyordu. Koyunları yedi, sekiz kayme’ye satabileceğini varsayarak yol boyunca hesap, kitap yaptı. Borç, harç etmeden, ele güne avuç açmadan oğlunu asker edebilecekti. Bir de askerliğini sağ, salim bitirip dönerse Allahın izniyle, daha ne dilerdi ki yüce Mevladan.

Adile, Mehmet’in azık çantasını hazırladı, oğlunun boynuna geçirdi. Ahırdan malları çıkarıp önüne kattı, onu da otlağa, yaylıma yolcu etti. Sadık, üç gündür babasıyla örmeğe uğraştıkları bağ duvarını tamamlamak için, gerekli malzemesini hazırladı, Nazife’yi de yanına alıp çıktı. Adile, herkes gittikten sonra sofrayı toplayıp, ortalığı derledi, bulaşığını yıkadı. Üstünü değişti. Eli boş gitmenin yakışık almayacağını düşünerek, pişirdiği mercimek çorbasından bir tas çorba doldurup Şehriban’a yollandı.

Köy yerinde hayat her zaman sabahın karanlığında başlar. Güneş doğduğunda büyük, küçük, kadın erkek herkes işinin başında olur. Evde yalnız işe, güce yaramayan yaşlılar ve hastalar, bir de bebekler kalır. Anadolu köylüsünün asırlardır değişmeyen bir yaşam biçimidir bu.

Şehriban da, aynen Adile gibi üç çocuğunu doyurup, işlerinin peşine yollamıştı. Elinde bir tasla avluda Adile’yi görünce şaşkın;

– Gız Adile, gozlerime inanamıyom, zabağan koründe hayırdır. Düşünde beni mi gordün? Bu ne ziyareti böyle?

– Sorma gız Şehri. İki ayağam bi papıça girdi. Al şu tası elimden. Hele oturup bi soluk alıyım gız. Sana diyeceklerim var.

– Gız niye zahmet etdin? ‘Çakır Adile bana eli boş geldi’ mi diyeceğem sanki mehliye (mahalleye)? Neyse, ellerine sağlık. Gel minder çıkarıyım da şöyle sekiye otur, soluklan. Ben ocağa bi kayfe sürüyüm. Hemi gayfelerimizi içek, hemi de gonuşuruk.

– Şehri, bacılığım, gayfe, mayfe çıkarma. Çok uzun oturamıyacağam. İrelide daha çok gayfe içerik seniğnen.

– Pekeyi sen bilin. Öyle istiyosan…

Adile, Şehriban’ın koyup düzettiği büyük minderin bir yanına oturdu. Şehriban da geçip yanına oturdu. Adile olanı, biteni bir, bir anlattı. Akşama Asiye’yi istemeye geleceklerini söyledi. Ne düşündüğünü sordu. Şehriban pek şaşırmış gibi görünmedi Adile’ye. Demek Asiye’yle oğlunun birbirlerini sevdiğini, birbirlerine evlenme kavli verdiklerini biliyordu.

– Az çok tahmin etdim bunun uçun geldiğini. Benim gız, Sadığın gendinde gozü olduğunu söylediydi. “Bi gün çıkıp beni isdemiye gelirlerse şaşırma ana.” dediydi.

– Dedim ya Şehri, oğlanın bi hafdası galdı. “Yüzük dakmadan esgere, mesgere getmem.” diyo. Nooreceğsek (ne yapacaksak) beraber yapacağak. Ne diyon, ağşam gelek mi Asiyeyi isdemiye?

– Ben bi şey demiyom da, Asiyeynen bi gonuşuyum. O ne diyecek bu işe, bi fikrini oğreniyim. Öylene galmaz seni durumdan heberder ederim.

– “O zaman ben galkıyım. Bi sürü işim var. Senden heber bekliyom. Şindilik sağlıcakla gal. Gozüm, gulağam sende olacak unutma” diyerek ayağa kalktı. Sarılıp öpüştüler. Hızlı adımlarla avludan çıktı, evine döndü.

Öylen olmadan Adile’nin beklediği haber geldi. Akşama bekleniyorlardı. Adile, vakit kaybetmeden hamur mayaladı, tandırı yaktı, Sacarası çörek yaptı. Kilerden bal çıkardı, en güzel yerinden bal kesip koydu bir kaba. Kalan hazırlıkları da Hüseyin geldiğinde yapmağa karar verdi, günlük, rutin işlerine döndü.

İkindiye doğru Hüseyin şehirden döndü. Avluda eşeğin yükünü boşalttı. Eve girmeden;

– Ben şu eşeğe bahcadan birez ot yolup getiriyim. Hayvan zabahdan beri ne bi lokma bi şey yedi, ne de bi yudum su içdi. Sen de önüne su goyuver hele.

Adile, eşekten indirilen öte, beriyi yüklendi, ikisi de başka bir şey söylemeden ters istikametlerde yürüyüp, avluyu terk ettiler.

Adile, kocasının getirdiklerini heybenin gözlerinden birer, birer çıkarıp inceledi. Bir kese kağıdında kuru üzüm, bir diğerinde leblebi, başka birinde de baston şeker vardı. Bir batman kadar, birkaç parçadan ibaret kaya tuzu, bir şişe gaz yağı, demircide yeni dövülmüş sapsız bir nacak, üç arşın kaput bezi, bol çiçekli bir entarilik basma ve Sadık için olduğunu düşündüğü beyaz bir ipek mendil çıkmıştı heybeden. Kocasının kendisi içinde bir fistanlık basma alacağını ummuştu. Bulamayınca üzüldü.

Kısa sürede Hüseyin ve Adile avluda bir aradaydılar. Adile;

– Ağşam yemekden soğna gızı isdemiye gediyok herif. Gelsinler deyi haber salmış Şehriban. Sacarası çörek yapdım, birez bal goydum, getirdiğin guru üzüme iki avıç leplebi gatdım, çocuklara birer dene bastun şeker goydum, fisdannık kumaşı da goyarım, bi sepet yapıp giderik. Ablan da gelecek biziminen.

– Şehri gadın gızıyınan gonuşmuş mu? Alemi gıçımıza bakdırarak evimize geri gelmiyek avrat, tamam mı?

– Olur mu öyle şey? Daha ben demeden gızı çağırıp konuşacağanı söyledi. Ondan soğna sana haber saların dedi. Zaten Asiye anasına çıtılatmış. “Beni isdemiye gelirlerse şaşırma.” demiş.

– Eyi bakalım, hayıllısı olsun.

Akşam erkenden, elinde bir sahan ıspanak yemeği ile Keziban hala kapıda belirdi. Sahanı sekiye bıraktı, kardeşine ve gelinine sarılıp öptü. Çocuklar da halalarının elini öptüler. Yanından her geçildiğinde dalgalanan idare lambası alevinin loş ışığında, sekide yemeklerini yediler. Adile, görümcesinin merak edip sorduğu soruları yanıtladı yemek boyunca.

Sadık yerinde duramıyordu. Heyecanı yüzünden okunuyordu. Doğru, dürüst yemek yemedi. Bir ara anasına;

– Ana, ben de sizinen geliyim, olmaz mı?

Halası hemen karşı çıktı bu isteğe.

– Olur mu, yakışık alır mı çocuğum? Bu zamana gadar gorülmüş, duyulmuş şey mi? Sen otur oturduğun yerde evladım. İş bi bitsin, soğna çok gorüşürsünüz.

– “Halan doğru söylüyo. Olmaz öyle şey” diye arka çıktı ablasına Hüseyin.

Adile, Nazife’nin de yardımıyla sofrayı topladı. Hazırladığı sepeti getirip görümcesine gösterdi. Onun olurunu aldı. Üzerindeki giysileri değiştirmek için içeriye geçti. Nazife bir kere daha anasına;

– Ana, gız nolur ben de geliyim sizinen. Ağzımı açmam vallaha, bi koşede otururum, ne var bunda garşı çıkacak canım anam?

– Yetdin artık gavırın eniği, get babana söyle. Gel derse gelirsin. Get şindi başımdan elekci.
Hüseyin, Nazife’nin de gelmesine izin verince Nazife birkaç kez havaya zıpladı sevinçten. Dördü bir, ay ışığında Şehriban’ın evin yolunu tuttular.

Şehriban ve Asiye hazırlıklarını tamamlamışlar, en yeni, en güzel giysilerini giyinmiş, takılarını takınmış olarak misafirlerini karşıladılar. Asiye, misafirlerin girmesi için kapıyı sonuna kadar açtı, kapanmaması için bir eliyle tuttu. Herkes girdikten sonra kapattı. Adile’nin elindeki sepeti alıp, sandığın üstüne koydu. Hanımlar birbirine sarılıp, kucaklaşarak öpüştüler. Asiye, önce Keziban halanın, sonra Hüseyin’in ve Adilenin elini öptü. Karşılıklı, biraz iltifat, biraz sitem sözlerinden sonra arkasına, duvara dayalı, halı yastıkların sıralandığı, büyük minderlere oturdular.

Asiye kahveleri getirdiğinde üç hanım hala, çok seyrek görüşebilmelerinin sorumluluğunu birbirine yüklemeğe çalışmakla meşguldüler. Sonunda herkes iş, güç nedeniyle, yaşam savaşının aman vermeyen zorluğu nedeniyle görüşemediklerini bir ölçüde kabullendi. Hüseyin tütün tabakasını çıkarttı. Üç tane sigara sardı. Birini ablasına, birini Şehriban’a verdi, üçüncüyü de kendi dudakları arasına koydu. Adile;

– Bana niye cuvara sarmıyon Üsöyün? Benim başım kel mi? Böğün ben de içeceğem, benim canım da çekdi. Bi cuvarayınan tiyreki olacak değelim ya.

– “Vallaha hanım, böyle diyeceğeni bekliyodum. Sana da sarıyım bi cuvara, hep bilikde içek anasını satıyım” dedi, cebine koyduğu tabakasını tekrar çıkardı, bir sigara daha sarıp Adile’ye uzattı. Asiye’nin, maşanın ucunda getirdiği köz parçasıyla, önce hala olmak üzere, sigaralar yakıldı. Keziban halanın günde bir, iki sigarayı geçmeyen, tiryakiliğini saymazsak hanımlar sigaraya alışık değillerdi. O yüzden Şehriban ve Adile boğazlarını yakan, ciğerlerine kaçan duman yüzünden öksürüğe boğulmaktan kendilerini kurtaramadılar. Hele de Adile’nin yüzü kırmızıya kesti, gözlerinden yaş geldi.

– Ayol bı zıkımı nasıl içiyonuz Allah aşğına? Bunun nesi hoşunuza gediyo bilmem. At gızım şunu ocağa. Nalet olsun. Bi daha tövbe elimi de sürmem, ağzıma da almam. Keyfi, kederi sizin olsun.

– Ulan gadın, bi dene cuvaramı gavır etdin. Bende gabahat. Eşşek hoşafdan ne ağnar. Neyse, sana bi tecrübe olmuşdur bu.

Keziban hala ve çocuklar gülüştüler. Ortalığı saran sigara dumanından çocuklar da etkilendi. Öksürenler oldu.

Kahveler, sigaralar içildi. Sıra asıl konuya geldi. Keziban hala yerinde kıpırdandı, mindere iyice yerleşti, arkasına yaslandı;

– Gız Şehri, sebebi ziyaretimizi biliyon da bi de ben söyleyim. Allahan emri, peygamberimizin gavliynen gızın Asiye’yi oğlumuz Sadığa isdemiye geldik. Bu hususda gararın nedir? Bunu öğrenmek isderik.

– Vallaa ne deyim Keziban bacım. Allah yazdıysa, diyecek bi şey yok. Hayıllısı neyse o olsun. Bi düşünelim, Akrabalara, eşe dosda danışalım, gonuşalım diyeceğem emme oğlanın zamanı galmamış ki. Hafdıya gediyomuş esgere. Gayli bu işi bağlamakdan başga çare yok gibi. Sizleri, yarin gelin, öbürgun gelin deyi oyalamak doğru olmaz. Allah yazdıysa ne deyim ki? Canım, ciyerim, gozümün kokü gızımı, Asiyemi veriyom size, Allah mutlu etsin işallah. Gızım hadi gel böyükleriyin elini öp.

Asiye, haladan başlayarak kayınbabasının ve kaynanasının elini öptü. Onlar da ayağa kalkıp Asiyeye sarıldılar, yanaklarından öptüler.

– “Keşgem İriza da olsaydı şindi. Gızının mürüvetini gorse, mutluluğunu o da paylaşsaydı biziminen. Ne eyi olurdu. Gozü çıksın bu esgerliğin. Ne İrizalar yedi, doymadı” dedi Şehriban mırıldanır gibi.

Benli Rıza’nın Yozgat kütüğüne, doğumundan tam altı yıl sonra kaydı düşmüştü. Bu yüzden askere geç çağırılmıştı. Bundan dokuz yıl önce, yirmi dört yaşında asker olmuş, üç yıl sonra Sırbistan topraklarında şehit düştüğü haberi gelmişti. Askere giderken en büyüğü altı yaşındaki Asiye olmak üzere üç kızını bırakmıştı Şehriban’a. Üç yıl boyunca Şehri kocasına nerdeyse bir düzüne mektup yazdırıp yollamıştı. O gittikten yedi ay sonra doğurduğu oğlu Halil’i anlatmıştı mektuplarında. Her hamileliğinde oğlan olacak umuduyla beklediği, ama görmek kısmet olmayan oğlu nihayet dördüncü doğumda gelmişti. Üç yıl boyunca iki kere mektup alabilmişti Rıza’dan. Bir ay bile bir yerde kalamadığını, ordan oraya sürüldüklerini, çocukları çok özlediğini yazmıştı. Üçüncü yılın sonlarına doğru da şubeden bir jandarma, elinde sarı bir zarfla gelmiş, zarfı Şehriban’a uzatmış;

– “Başın sağolsun abla” demişti.

Şehriban başından vurulmuşa dönmüştü. Ateşlerin içinde kavrulmuş, kalmıştı. Kızlarına sarılıp ağlamış, bağrını, dizlerini dövmüştü bitkin düşünceye kadar. Ölenle ölünmüyor ki. Dört çocuk barınmak, korunmak, giyinmek, doymak istiyordu. Üç yıldan beri sürdürdüğü hayatı devam ettirmek zorundaydı. Köyde kocası askerden dönemeyen daha bir sürü kadın gibi o da kaderine boyun eğdi.

Hüseyinler, geç vakitte Keziban halayı evine bırakıp kendi evlerine döndüler. Sadığa müjdeyi ilk Nazife verdi.

– Abi Asiye ablamı verdiler. Gayli nışanlandın. Müjdemi isderim, tamam mı?

Adile oğlunu kucakladı, öptü;

– İşallah mutlu olursunuz, eyi bi ayile, Asiye gızım da çok hanım, çok hörmetli, çok da gozel. Ben daha evel eyi bakmamışım zahar. Nasıl datlı, nasıl guleç ağnadamam. Çok eyi oldu çok. Hüseyin de sarılıp öperek oğlunu kutladı.
– Eyi bi seçim yapmışın evlat. Ben de anan gibi gelinimi çok beğendim. Bi yasdıkda gocayın işallah. Hayıllısıynan şu esgerliğin bi bitse her şey golay. Şindilik biz elimizden geleni yapdık. Gerisi Allaha galmış. Takdir onun. Hayıllısı olsun oğlum.

Sadık sevinçten uçuyordu adeta. İçinden, “Zabahı beklemeden Asiyelere getsem mi ki? Bu saatden soğna yakışık alır mı? Yok, yok doğru olmaz. Belki de yatmışlardır. Zabahı bekleyim en eyisi.” diye geçirdi aklından. Adile sanki oğlunun kafasından geçenleri okuyormuş gibi;

– Asiye’yi gormek için sabırsızlandığını biliyom Sadığım. Sakın bu saatde galkıp oruya getmeyi geçirme aklından. Zabahı bekle. Zabah galkınca bahciye enersin, Asiye’ye bi demet gül goparırsın, geyinir, guşamırsın, paşalar gibi çıkasın garşısına.

– Doğru diyon anam da, zamanım o gadar az galdı ki. Bi hafda dediğin ne? Gundüzleri işden, gücden vakıt bulamıyacağak zaten. Doğru dürüs gonuşamadan, ağnaşamadan çekip gideceğem böyle giderse.

– Gonuşursunuz, tasalanma. Ağşamlar sandığa girmedi ya. Gedince de esgerden ayda bi mekdup yazarsın. Okuman var, yazman var canım oğlum benim. Tasalanma boşuna.

O gece Sadığın gözüne uyku girmedi. Kafasını, kimi olumlu, kimi olumsuz bin bir düşünce esir almıştı sanki. Ortalık ışımadan anasından önce kalktı. Anasını uyandırdı. O da kalkıp diğerlerini uyandırdı. Bir süre sonra yuvarlak sofranın başında çorbalarını içmek üzere toplandılar. Sadığın hiç yiyesi yoktu. Sofrada bir süre oyalandı. Sonra kalktı, bir şey söylemeden evden çıktı. Bahçeye indi. Anasının söylediği gibi kırmızı, pembe ve beyaz güllerden bir demet yaptı. Bahçede, sırtını ihtiyar kaysı ağacına yaslayarak oturdu, ortalığın iyice aydınlanmasını bekledi. Gün doğarken Asiye’lerin kapısındaydı. Avlu kapısından girip evin kapısını birkaç kez vurdu. Az sonra kapı açıldı.

Kapıyı Asiye açmıştı. Sadığı bekliyor gibi bir hali vardı. Sadık elindeki gül demetini Asiye’ye uzattı,

– Bizim bahçeden sana topladım bunarı, çok güzeller değel mi?

– Ne zahmet etdin, eline sağlık. Buyur içeri gir. Sofra hazırlıyodum. Beraber içerik çorbayı.

Sadık içeri girdi. Doğru ocağın başında, bir elinde büyük bir tas, diğerinde tahta bir kepçe ile çorba kazanının başında dikilen Şehriban’a kadar yürüdü, tası tutan elini eğilip öptü, başına kaldırırken tas suratına çarptı. Şehriban;

– Vah çocuğum, yavaş ol birez. Yüzün acıdı mı? Ben de mal gibi bakıyom, tası elimden yere goymuyom gız. Şaşgınnıkdan heç gafam çalışmıyo ki. Neyise, hoş geldin yavrım, geç otur şöyle.

Sadık, “Biz içdik çorbamızı. Sofradan galkıp geldim. Siz buyurun, çorbanızı soğutmayın.” dediyse de, kayın validesinin ısrarını kıramadı, sofraya birlikte oturdular. Şehriban ana ve çocuklar, tarhana çorbasına kaşık sallarken Sadığın iştahı da yerine gelmişti. Onlarla birlikte bir kere daha kahvaltı yaptı.

Bir hafta göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Asiye’yle Sadık hemen her gün akşamları buluştular. Bu buluşmalar daha çok Asiye’lerde oldu. Evleri dışında bir yerlerde buluşmaları zaten mümkün değildi. Nişanlı da olsa dışarıda birlikte görülmeleri çok ayıp sayılırdı. Asiye’nin babası ya da ağabeyi olmuş olsa evde görüşmelerine de asla izin verilmezdi. Şehriban’ın hoşgörüsüne borçluydular beraber olabilmelerini. Şehriban eskiden de severdi Sadığı. Damadı olduktan sonra öz oğluymuş gibi geldi ona. Asiye’nin yanından hiç ayrılmasa daha mutlu olacaktı sanki. Sadık çocuklarla da çabuk kaynaştı. Bu bir hafta içinde Sadık tam dört kere Asiye’nin elini tutma fırsatı buldu, çok mutlu oldu. Bir kere de yanaklarından öptü nisanlısını. Havalara uçtu adeta. Bu arada Asiye’yle düğün konusunu konuştular. Sadığın ilk izne gelişinde düğünlerini yaptırtmağa karar verdiler.

Pazartesi sabahı Cemal, anası Sarı Fatma, karısı Döne ve üç aylık oğlu Halil hep birlikte çıktılar, akrabalarını, yakın komşularını ziyaret ettiler. Cemal büyüklerin elini öptü, helallik aldı. Eve kuşluk vakti döndüler. Anası, Çakır Adile’ye gitmek üzere onları eve bırakıp çıkmayı düşünüyordu. Cemal’in bavuluna neler koyacağını konuşacaktı. Adile neler hazırlamıştı. Onları bilmek, görmek istiyordu. Bunu Cemal’e söyleyince Cemal;

– “Ana ben de seniğinen geliyim, Sadığınan gonuşacaklarım var. Yola çıkmadan bu eyi olacak. Hazırsan hadi çıkak” diyerek anasının koluna girdi. Birlikte çıktılar.

Adile telaş içinde ortalıkta döneleyip duruyordu. Fatma’yı görünce;

– “Eyiki geldin Fatma, ben de sana gelmeyi geçiriyodum aklımdan. Ayol Cemal’ın bavılına neler goydun? Ben bi şeyler hazılladım emme ne eğsik bilemedim. Bak işte, goyduklarım bunnar” diyerek bavulun içindekileri çıkartıp, tertibini bozmadan sandığın üstüne istifledi.

– Üsöyün, çamaşıra gerek yok diyo. Orda giyeceğe her şeyi verillerimiş. Öyle olunca ben de sadece iki gazak, bi şavlar, yeni dikdiğim bi dakım don, göynek, bi çüt çarık, şu üç çüt çoraplar, bi havlı, iki mendil, tıraş dakımı goydum. Üsöyün’ün verdiği dört mecidiye altını da göyneğinin içine dikdiğim cebe goyacağam, ağzını da bi gozel dikerim olur biter. Başga ne gonur bilemedim vallaa.

– Eyi, eyi. Her şeyleri goymuşun. Ben de böyle hazırlayım. Gız Adıle, birez de yiyecek şeyler goysak mı bavıllarına, sence nasıl olur?

– Çok eyi olur. Turşu, bekmez, pendir goysak eyi de çocukların bavılı ağarlaşacak. Buradan şehere eşşeğenen daşınır daşınmasına da, soğna? Gidecekleri yere kim bilir ellerinde bu ağar bavıllarınan ne gadar yörüyecekler bilemiyok ki.

Hüseyin,

– “Bunnara bile ehdiyaç yok. Asger ocağanda hepisini veriler, boşuna talaş yapıyonuz” diye bu hazırlıklara karşı çıksa da, aslında askerlikte her şeyin verilmediğini çok iyi biliyordu. Sırf çocukların yükü daha fazla ağırlaşmasın diye karşıymış gibi davranıyordu. Gerçi ne Çakır Adile’nin, ne de Sarı Fatma’nın itibar ettiği vardı onun söylediklerine. Sonuçta Adile, fazla yük olmayacağını düşündüğü, bir torba peyniri de yerleştirdi bavula. Bavulu kapatıp eliyle kilitledi. Bavulun anahtarını ve Hüseyin’in harçlık olarak hazırlayıp verdiği beş mecidiye altını oğlunun gömleğinin iç cebine yerleştirdi, cebin ağzını bir güzel dikti.

Sadık, ellerini öpüp helalaşmak için halasının, amcalarının, dayılarının evlerine gitti. Yengeleriyle, kuzenleriyle kucaklaşıp, helalleşti. Hayatta kalmayı başarmış tek yakını olan Durmuş dayısını Hasta yatağında ziyaret edip elini öptü. Hayır duasını aldı. En son Asiyelere gitti. Kaynanasının elini öptü. Şehri kadın damadını kucaklayıp yanaklarından öptükten sonra çıkartıp bir mecidiye altın haşlık koydu cebine. Sonra da avluya çıktı. Asiye’yle baş başa bıraktı Sadığı.

Asiye kollarını nişanlısının boynuna doladı, onu yanaklarından öptü. Sonra el ele mindere oturdular. Ne yapıp, edip geri döneceğine söz vermesini istedi Asiye Sadık’tan. Nerde olursa olsun fırsat bulur, bulmaz mektup yazmasını istedi kendisine.

– Mekduplarını bizim Bayram’a okudurum. Her mekdubuna cuvap yazdırırım. Nerde olduğunu, ne yapdığını bilmek isdiyom. Beni merakda bırakma, olmaz mı?

– Sen heç meraklanma Asiyem. Gider gitmez yazacağam. Seni habersiz bırakmam. Esgere çağaracaklarını bilseydim seni çok evel isdedirdim gız. Getmeden düğünümüz de olurdu. Şindi evli olurduk. Ne eyi olurdu değel mi? Esgere bu gadar erken çağaracakları heç aklıma gelmedi biliyon mu?

– Olan oldu gayli. Beklemekden başga elden ne gelir? Hayıllısıynan get, geri dön işallah. Erken de dönsen, geç de dönsen ben seni bekliyeceğem. Sen gendine eyi mıkayıt ol. Canını goru. Bi soysuzun gurşununa hedef olma noolur. Belki de irahat bi yere düşersin. Harbe, darba girmezsin. Böyük Irabbım seni bana bağaşlar. Her gun duva edeceğem geri dönmen için.

– Ben de duva ederim Asiyem. Allahım, sana gavışmadan, muradımızı almadan canımı almasın.

Eller birbirine kenetlenmiş, Asiye’nin başı Sadığın göğsünde hiç konuşmadan hayallere daldılar kısa bir süre. Anasının sesiyle irkildi Asiye;

– Asiye, gızım, Sadığı çağarıyolar. Getme vakdı gelmiş. Sarı Fatma’nın Cemal Adilegilde bekliyomuş. Sadık çabık gelsin deyi heber yollamışlar.

Sadık ve Cemal, Topal Hüseyin’in ayarladığı davul, zurna eşliğinde, iki gencin yakınları ve köyün çocukları tarafından köyün harman yerine kadar güle oynaya uğurlandılar. Bir heybe ve iki bavulu yerleştirdiği eşeği önlerine katan Hüseyin, Cemalın iki yaş küçük kardeşi Veli ve asker adayları, geride kalanlarla vedalaşıp şehrin yolunu tuttular. Onlar uzaklaşırken Adile, Şehri ve akraba kadınlardan birkaçı ağlıyordu. Diğer bazı kadınlar da onları teselli ediyordu.

İkindi yaklaşırken şehre girdiler. Heybeyi, bavulları sırtından aldıktan sonra eşeği, harabe bir evin bol çimenli bahçesindeki bir ağaca, ipini olabildiğince uzun tutarak, bağladı Sadık. Hüseyin gençleri teslim etmeden önce bir kebapçıya götürdü. Birer buçuk Tandır Kebabı söyledi herkes için. Telaş ve heyecandan, evde canları çekip bir şey yememişlerdi. Kebaba kurtlar gibi saldırdılar. Arkasından baklava istedi Hüseyin. Zevkle, iştahla karınlarını doyurdular. Şehirde terzi dükkânı olan, şehre her gelişlerinde uğramadan gitmedikleri, uzaktan akraba terzi Ahmet Efendiye uğradılar. Gençler Ahmet ustanın elini öpüp hayır duasını aldılar. Kısa bir hasbıhalden sonra Ahmet ustanın dükkanından çıktılar, teslim olmak üzere, şehrin görkemli taş binalarından olan şube binasına geçtiler.

Mesainin bitmesine bir saatten az kalmıştı. Şube yazıcısına gittiler, köyleririni, isimlerini söylediler. Çavuş;

– Nerde galdınız çaylaklar, sizden başga gelmiyen galmadı. Hadi şimdi doğru gumandanın huzuruna.

Önlerine düştü, yazıcı çavuşla birlikte asker adayları kumandanın odasını tıklatıp içeri girdiler. Çavuş;

– Kumandanım son iki aday da geldiler. Gelmiyen kalmadı kumandanım.

Kumandan, kollarının üzerine koyarak uyuklamakta olduğu masadan başını kaldırdı, karşısındakilere baktı, gürledi;

– Nerde kaldınız şu saate gadar yavşak herifler? Bari heç gelmeseydiniz. Sizden başka teslim olmıyan var mı bi bakın çevrenize? Köyünüz uzak olsa neyse. Köçeğin Kömü iki adımlık yol. Sizden başka kıyafetini almıyan kalmadı. Çıkın dışarı, kapının önünde bekleyin. Çavuş gelip alacak sizi. Defolun karşımdan.

Çavuşla birlikte gittikleri başka bir binadan içeri girdiklerinde onları yoğun bir küf kokusu karşıladı. Dar ve ışıksız koridorun sonunda bir kapıyı yumrukladı çavuş. Kapıyı açan asker çavuşu selamlayarak;

– “Buyurun Çavışım. Siz şöyle geçin. Ben bu çaylakların bedennerini ölçüyüm. Galan elbiselerden onlar için de bi şeyler uydurmuya çalışıyım” diyerek boynunda sallanan mezroyu aldı. Önce Cemal’ın önüne dikildi, adını sordu, boyunu ve belini ölçtü. Tahtaları iyice yıpranmış masanın üzerinde açık duran deftere bir şeyler yazdı. Sonra Sadık için aynı şeyleri tekrarladı. Tahta raflarda kalan çok az sayıdaki elbiseleri karıştırmağa koyuldu.

– Al bakıyım şunu, bedenine uyacağanı tahmin ediyom. Daha ufak beden galmadı. İşde bu da sana. Seninki de birez böyük gelecek emme başga da yok. Getdiğiniz yerde arkadaşlarınızınan değeş, tokuş yaparak daha uyğununu bulabilirsiniz belki. Hadi size de hayıllı olsun.

Ellerinde elbise torbaları yanlarında çavuşla, şubenin avlusunda bekleyen Hüseyin ve Veli’nin yanına gittiler. Çavuşun, onları o gece kalacakları koğuşa götürüp oranın sorumlusu olan onbaşıya teslim etmesi gerekiyordu. Sadığın ricası üzerine babasının elini son kez öpmesine izin vermişti çavuş. Baba, oğul birbirine sarıldı, Hüseyin oğlunu doya, doya kokladı, öptü. Gözleri nemlendi, oğluna göstermek istemedi, gömleğinin kollarıyla gözlerini sildi. Veli de abisiyle kucaklaştı, sarılıp öpüştüler. Çavuşun uyarısı ile ayrıldılar. Koğuşa giderken sık, sık dönüp el salladılar.

Şube binasına ek olarak, sonradan yapıldığı fark edilen tek katlı bu binanın dıştan görünüşü asıl binanın asaletine hiç yakışmıyordu. Sıvası dökülmüş yamrı, yumru duvarları, bir tarafından çökmeğe başlamış ve kiremitleri kırık çatısı, taşları aşınmış ve kırılmış üç basamaklı merdiveni, boyası dökülmüş ve tahtalarının arası açılmış kapısı ile, terk edilmiş görüntüsü veriyordu. Kapıyı açıp içeri girdiler. İki kişinin rahatlıkla geçebileceği genişlikte bir koridor oluşturularak tahta ranzalar sıralanmıştı iki tarafa da. İçerisi vilayetin her tarafından gelmiş asker adaylarıyla doluydu. Çoğunluğu yeni elbiselerini giymiş, arkadaşlarının önerileri doğrultusunda düzeltmeler yapmağa çalışıyorlardı. Bazıları da henüz giyinmemişti, elbiselerini incelemekle meşgullerdi. Çavuş getirdiği bu yeni adayları sorumlu onbaşıya taktim etti. Onbaşı defterini açıp isimlerini buldu ve işaretledi. Sonra da onlara boş olan iki yer gösterdi gecelemeleri için. Yanlarından uzaklaştı.

İkinci Bölüm >>

İsmail İlhan Hakkında17 Yazıları
1940 yılında Yozgat’ın Köçek Kömü Köyünde beş çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak doğdu. İlkokulu üçüncü sınıfa kadar kendi köyümüzde eğitmenle okudum. İlkokulun kalanı ile orta öğrenimimi Yozgat’ta tamamladım. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümünü bitirdi. 1976 da Dr., 1982 de Doç., 1987’de Prof. oldu. 6 adet mesleki ve bilimsel kitap ile çok sayıda bilimsel makalesi yayınlandı. 2007 yılında emekliye ayrıldıktan sonra Bursa Belediyesi Türk Sanat Müziği Konservatuvar’ını bitirdi. Keman çalıyor, beste yapıyor ve öykü yazıyor.

Yorumlar

1 Comment

  1. Hikayenizi.Tabiri yerindeyse bir solukda okudum,bazen Hüzünlendim,bazen duygulandim Köyümüzün gecmisini bizelere yansitip, yasatigin icin Siz Ismal Ilhan ( Abime ) Emegi gecen Sevgili esiniz LEMAN hanima ve Diger Dostlariniza Cok Tsk.ler.Saygilarimla

Yanıt Ver

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.




Loading Facebook Comments ...