Lizbon

Bazı şehirleri görülmeye değer bulmadığımız olur. Önyargıyla, kulaktan dolma bilgilerle, ‘oraya gideceğime aynı zamanı ve parayı şuraya harcarım’ fikrinden hareketle yaparız bunu zaman zaman. Oysa dünyanın heryerinde görülmeye değer birşeyler mutlaka vardır. İşte Lizbon da, ‘gitmesek de olur’ denen ama iyi ki gidilmiş şehirlerden…

Avrupa’nın dip köşesinde, Portekiz’in başkenti Lizbon aynı İstanbul gibi yedi tepe üzerine kurulmuş. İstanbul gibi kozmopolit, karmaşık, eski ve yeninin, medeniyetle ilkelliğin, fakirlikle zenginliğin iç içe olduğu, insanın kendisini bir Avrupa kentinden çok İstanbul’un bir semtinde hissettiği yer. Avrupa değil, Asya değil, Afrika değil. Ama hepsinden biraz var içinde. Kenti ikiye bölen belirsiz bir çizgi, aynı anda hem eski hem de yeni şehri yaşamanızı sağlıyor. Eski şehirde, yani Lizbon’un merkezi kabul edilen tarafta, daracık Arnavut kaldırımı sokaklar, bitişik nizam eski yapılar, balkonlara karşılıklı gerilmiş iplerde sallanan çamaşırlar, camdan cama dedikodu yapan kadınlar… Çoktan müzelik olmuş tramvaylar çanlarını çınlata çınlata o daracık sokakları arşınlıyor, dik yokuşları çıkıyor. Etrafta Barok dekorlu kafeler (en ünlüsü Brasileira) davetkar iskemlelerini meydana doğru atmışlar. Yürümekten yorulunca bir bira ya da bica (kahve) molası ve sohbet için ideal… Hele akşam saatlerinde üç kişinin yan yana zor yürüyebildiği daracık sokaklarda kurulan yemek masaları ve köşe başlarında sokak çalgıcılarının melodilerini dinleyerek, leziz etler ve deniz ürünlerinin yanında muhteşem Portekiz şaraplarından tatmak çok keyifli. Alfama ve Chiao gibi bölgelerde yaşayabileceğiniz bu keyif, şehrin modern ve yeni olan tarafında bu şekliyle bulunmuyor. O nedenle, şehrin eski olan kısmında tarihi otellerden birinde kalıp, odanızın balkonundan her an şehrin manzarasının tadını çıkarmak, o otantik kokuyu içinize çekmek, acıkınca da çıkıverip turistik tarifelerin azizliğine uğratmayan bu mütevazi kafelerde, kendilerinden beklenmeyecek kadar iyi menülerinden seçimler yapmak, gezmeyi seven dostlara tavsiye edilir.

Portekizlilerin akşam eğlencesi Fado. Eğlence demek yanlış belki. Kültürlerinin çok önemli ve değerli bir parçası olan Fado, ‘Fate’ kelimesine benziyor. ‘Alınyazısı’ ya da ‘akibet’ anlamına geliyor. Denize gönderdikleri kocalarının geri dönmemesi üzerine Portekizli kadınların yaktığı ağıtlar aslında Fado parçaları. Sadece bir müzik türü değil. Bir terbiyesi , kuralları olan bir sosyal vakit geçirme biçimi aslında. Biz dinlerken ne dediklerini anlamıyoruz ama sanatçının (Fadista deniyor, kesinlikle mikrofon kullanılmıyor) gözlerinden yaşlar süzülüyor ve anlamını bilmemekle birlikte söylenen şarkıdan çok etkileniyorsunuz. İyi bir fado sanatçısının icrasını dinlerken tüyleri diken diken olmayacak birini tanımıyorum. Fado’nun çok sıkı kuralları var ve uymak zorundasınız. Muteber bir fado kulübünde, yemeğe zamanında gelmek, sanatçı şarkısını söylerken kesinlikle konuşmamak, yemeğe dokunmamak, çatal bıçak sesi zinhar çıkarmamak, garsona el kol hareketi yapmamak, şarkıcı ve gitaristlerin olduğu tarafa dikkatinizi yöneltmek bu kurallardan bazıları… Aksi şekilde davranırsanız uyarılıyorsunuz. Sanatçı şarkı söylerken yemek servisi yapmıyorlar, kimse yerinden kalkmıyor. Sadece saygıdan değil, melodiler o kadar etkili, insanın içine öyle bir işliyor ki… Bir de sanatçılar çok çok bakımlı ve şık… Tabii iyi bir fado kulübünden beklentiniz kesinlikle iyi bir yemek olmamalı. Yemek işin ‘yan etki’si. Asıl amaç, seçkin bir fado sanatçısı dinlemek. Ödeyeceğiniz hesap daha çok bunun için, unutmayın.

Yazılarımda söz dönüp dolaşıp hep yemeğe geliyor, biliyorum. Bu, benim yemeği sevmemden çok, yemeğin, bir toplumun tercihlerini, geçmişini, beklentilerini, sahip olduklarını ve daha pek çok şeyi anlatan bir gösterge olmasından kaynaklanıyor sanırım. Lizbon’da yemek deniz ürünleri ve sömürgelerden gelen inanılmaz taze ve lezzetli meyveler. Etin de en lezzetlisi orada ama deniz ürünlerinin çeşidi ve ucuzluğu inanılmaz. Hayatınızda görmediğiniz deniz canlıları, restoranda canlı canlı sergileniyor ve seçtiğiniz ürünler anında pişirilip bol kepçe servis ediliyor. Diyelim midye sipariş ettiniz. Midyeleriniz 15 dakikada hazırlanıp 30 cm yüksekliğinde bir kova ile önünüze konuyor. Meyve istediğinizde koca bir ananası ve iki adet mangoyu bir porsiyon diye önünüze koyuyorlar. Hesabı görünce şok oluyorsunuz. Boğaz’daki fiyatların beşte birini öderseniz çok ödediniz demektir. (Yemek için turistik olanlardan çok yerel halkın tercih ettiği restoranları seçmek gerek. Turist her yerde kazık yemeye mahkum kişidir zira). Kaşif ruhlu Portekizlilerin keşfettikleri yerlerden getirdikleri her şey, baharatlar, domates, sarımsak, patates -ki en çok patatese şaşırmışlar görünce- zeytin her yemekte kullanılıyor neredeyse. Bir de Mağriplilerden ve Araplardan öğrendikleri pişirme teknikleri var meyvalarla balıkları birlikte pişirmek gibi. Çok değişik tatlar sunuyorlar ama favorileri Morina balığı… Yanına muhakkak Porto şarabı. Restoranlarda şarap listesi ansiklopedi fasikülü gibi. Ama ne seçerseniz seçin şaraplar alıştığımızdan daha fazla tatlı. Bu yüzden içimi yemekle birlikte zor geldi bana…

Lizbon ve çevresini gezerken bize rehberlik yapan Maria (ve tüm Portekizlilerin olduğu gibi bir kaç tane de soyadı var ama telaffuz etmek zor), sıradan bir rehber değil. Kofi Annan’ın eşine bile Lizbon’u gezdirmiş, son derece ciddi, aile ve protokol terbiyesi almış, bilgili, donanımlı bir hanım. Kocaman aracıyla bizi otelimizden alıp önce bir şehir turu yaptırdı. Portekiz, tarihi binlerce yıl öncesine dayanan, Fenikeliler, Romalılar, Endülüs Emevileri ve daha pek çok medeniyetin etkisinde ve idaresinde kalmış eski ve güçlü bir ülke… Ne var ki, bizim İstanbul’da beklediğimiz ve olmasından çok korktuğumuz o korkunç doğa olayı 1755 yılında Lizbon’u yıkmış. O dönemde tutulan rakamlara ne derece itibar edilir bilemem ama 60.000 insan ölmüş… Tabii Lizbon ve çevresindeki kentler okyanustan gelen Tsunaminin etkisi ile de büyük hasar almış. Ancak Lizbon’da inanması zor bir enerji var, hiç üşenmemiş, herşeye yeniden başlamışlar. Şehri yeniden inşa edip bir de 1998 yılında düzenledikleri fuar sayesinde tüm dünyanın ilgisini şehre çekmeyi başarmışlar. Kötü tarafı eski mahalleleri yıkıp yerlerine yeni, bizim şimdi modern diye adlandırdığımız o ruhsuz otelleri, alışveriş ve ‘yaşam’ -ne demekse!?’- merkezlerini kurmaya hız vermişler. Yeni nesil, şehrin “Tajo” nehri kıyısındaki bu ‘Expo’98’ bölgesini mekan tutmuş, yaşlılar, yazımın başında bahsettiğim o balkondan balkona muhabbet edilen film dekoru gibi bölgeye tutunmuşlar. Pek beğenilen ama bence çok mekanik ve ruhsuz görünen bu yeni bölgeler, “Vasco de Gama” köprüsü, turistik teleferiği, her biri mimarının egosunu tatmin için ucubeye dönüşmüş saçma sapan dev binalarıyla, benzerini bir çok yerde göreceğiniz ve sizi zerre kadar mutlu etmeyecek yerler ne yazık ki. Eski tarafa kaçıp, nostaljik 28 nolu tramvaya(gerçekten çocukça bir sevinç veriyor insana) binme ve turlama ihtiyacını iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Bu tramvayın yaşı 100’ü çoktan geçmiş ama güzelliğine bakmaya doyulmuyor.

Yeni olan ve bahsetmeye değer en özel şey bana göre, Pavilion of Knowledge denen, 1999 yılında hizmete girmiş olan, şimdi çok küçük bir benzeri İstanbul’da da kurulmuş olan, interaktif bilim müzesi. Bilimle hiç ilgisi olmayan insanların bile çok keyif alabileceği, içinde tüm gününüzü geçirebileceğiniz, içinden geldiğiniz eğitim sisteminin size hiçbir şey öğretmediğini bir kez daha acıyla fark edebileceğiniz bir modern bilim müzesi burası. Hem Portekiz hükümetinden hem de Avrupa Birliği’nden mali destek alınarak oluşturulmuş bu mekanda, basitten zora birçok deneyi kendiniz yapıyorsunuz. Dünyada bir deprem ve tsunami oluşturabiliyor, bir mikrobun içine girip içinde neler olduğunu gözlerinizle görebiliyor, neden kendi sesimizi farklı duyarız, yollar yuvarlak, araba tekerlekleri köşeli olsaydı neden yine hiç zorluk çekmeden araba kullanabilirdik, sokak lambalarının içinde kullanılan teller daha kalın olsa ne olurdu, kilitli ve anahtarı kaybolmuş bir sandık hiç zedelenmeden nasıl açılır deneyinizi kendiniz yaparak bu sorulara yanıt buluyor ve şaşırıyorsunuz. İki tekerlekli bir bisikletle havada asılı bir halatın üzerinde gidebiliyorsunuz, düşmeden. Tabii ki bilimsel açıklaması var ve çok basit ama neden bizden mucit çıkmaz? Yanıt basit.. Eğitim sistemimiz hiç merak uyandırmaz da ondan. Orada bu gerçeği görünce çocukluk, gençlik boşa gitmiş diyorsunuz.

Yeni tarafta, benzerlerini başka yerlerde de bulabileceğiniz dev akvaryum ‘Oceanarium’ enteresan gelebilir. Oradan ‘Monument to the Discoveries’ dedikleri keşif ruhunu ve kaşiflerin anılarını yansıtan anıt fazla ‘betonarme’ olmakla beraber, figürleri tek tek incelediğinizde bu kadar çok kara keşfetmiş dünyanın önemli bir kısmına hükmetmiş bir milletin neden İber Yarımadası’nın kıyısına hapsolduğunu ve Afrika’da son derece geri kalmış birkaç sömürgeye kaldığına şaşıyorsunuz.

1940 yılında yapılmış olan anıt denize dik olarak duran bir yelken figürü önünde duran ve iki yanına dizilmiş kaşiflerin heykellerinden müteşekkil. Bir de keşif kronolojisi var tabii. 1427de Azor Adaları’ndan başlamış, Congo, Angola, Ümit Burnu, Kalküta, Madagascar, Brezilya, ceylan, Malacca, Palau Adaları ve daha pek çok yeri içeren, insana şaşkınlık veren bir liste uzayıp gidiyor. Oysa Portekiz öyle kendi halinde görünüyor ki hiç sömürgeci gibi değil.

Oradan Lizbon’un en yüksek tepesine kurulmuş Sao Jorge Kalesi’ne geçiyoruz. Burada M.Ö. 6. Yüzyıla ait kalıntılar bile var. Yaşattığı medeniyetler arasında Müslüman Medeniyeti de olmak üzere onlarcası küçük küçük izler bırakmış giderken.1531deki ve 1755 teki dehşet verici depremler bile yok edememiş bu izleri. Kaleden 360 derece şehir manzarasını izleyebiliyor ve dev bir şantiyeye baktığınızı sanıyorsunuz. Evet Lizbon dev bir şantiye. Yenileniyor, büyüyor… Ve çok iddialı.

Korunması gereken en önemli değerleri Azulejo’ları, yani çinileri. Çünkü tüm geçmişleri bu çinilerde resmedilmiş. Örneğin deprem öncesi Lizbon nasıl bir yermiş merak ediyorsanız Ulusal Azulejo Müzesi’ndeki fotoğraf gibi net ve hayret uyandıracak kadar sabırla yapılmış çini Lizbon resimlerini görün. Eski evlerin dışı hala bu çinilerle kaplı ama belli ki azalıyor. Ne yazık.

Baixa’daki Santa Justa asansörü de korunan bir değer. Sıcak ya da soğuk havalarda yokuş tırmanmak istemeyenler bu asansöre binip şehrin üst sokaklarına giden yollara kolaylıkla çıkıyorlar. Bizim gibi gezgin ruhlu bitkinler de oturup bir kahve eşliğinde şehir manzarasına doyuyorlar asansörün çıkardığı minik tepecikte. Tabii bir de Lizbon Katedrali var, her Avrupa şehrinde olduğu gibi hem tarihi hem de dini mirasları görüp hissedebileceğiniz.

Oradan Torre de Belem’e geçiyoruz. Portekizlilerin altın çağlarının, dünya denizlerine hükmettikleri zamanların yadigarı. Dünyanın en geniş ticari filosuna sahipmiş bir zamanlar Portekiz. ‘Capital of the Atlantic’ denirmiş Lizbon’a. Deniz Müzesi’ni görüp de o zamanların ihtişamını anlamak için duvarlardaki yağlı boya tabloları, gemi maketlerini görmeye gerek yok aslında. Yemeğinde, sanatında, dilinde, hatta dininde zengin bir harman var bu küçük ama bir zamanların büyük ülkesinin.

Lizbon’un çevresi muhteşem. UNESCO tarafından Dünya Mirası statüsüne alınan Sintra Kenti bu güzelliklerden sadece biri. Sintra’ya dar orman yolundan kıvrıla kıvrıla götürüyor bizi Maria.. Bir yandan da anlatıyor; Pena Sarayı, boyları 100 metreyi bulan ve Kuzey Amerika kökenli Sequoia Sempervirens denen ve bazıları tam 2000 yıl yaşayan ağaçların arasında saray mı cami mi kilise mi yoksa hepsi birden mi anlaşılması zor ama güzel bir bütünlük sunan bir saray.Cami gibi kubbesi var, kale duvarları ve burçları ile güneşin altında sapsarı rengiyle parlıyor. Bir başka yapı Moorish Castle, tam 1200 yaşında. Yine daracık sokaklar, yine Arnavut taşları, nefis kokular yayan minik restoranlar. Sonra Cascais. Lizbonluların -sanırım sadece zengin olanlarının- sayfiyesi. Mis gibi deniz, yemyeşil bahçeler içinde içerisi görülemeyen malikaneler. Golf kulüpleri, plajlar ve birinci sınıf servis veren oteller. Keyfine ve lüksüne düşkün olanlar için iyi bir tatil mekânı.

Mütevazi Lizbon, mütevazi Portekizlilerle, zengin geçmişlerine, saygın kültürlerine ‘Merhaba’ dediğimiz andan Doğu Endülüs’e gitmek üzere ayrıldığımız ana kadar geçen zamanda kendime hep aynı soruyu sordum. Bu kadar maceracı, bu kadar yayılmacı olup yeniliklere ve değişikliklere kucak açan, sayısız medeniyeti yaşamış ve yaşatmış bu ülke daha fazlasını neden istemiyor. Neden bu kadar içine kapalı ve kendi kendine yetermiş havası var? Çok daha havalı olması gerekmez mi? Sanki ‘misyonumuzu tamamladık, bizi rahat bırakın ‘ der gibi… Tamam gelişiyor, değişiyor ama tanınmıyor. Hakettiği övgüyü alamıyor… Sanırım bu açıdan biraz da bizim ülkemize benziyor…Oysa Lizbon, manzarasına karşı yapılan kahvaltısıyla, bicasıyla, özel tatlarıyla, kıyıları, nehri, eski-yeni taraflarıyla, Fado ezgileriyle, şalları, horoz figürü, dantelleri, azulejolarıyla görülmeyi hakediyor.

Andalucia’da görüşmek üzere…

Yorumlar

İlk yorumu siz yapın

Yanıt Ver

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.




Loading Facebook Comments ...