Savaşı Unutmak ve Barışı Hakim Kılmak

Barış. Tarih boyunca insanoğlunun değerini yaşadıklarından dolayı çok iyi anlaması gereken bir kavram. Ama gerçekte öyle mi? Hayır. Ne yazık ki hayır.

Yüzyılları barıştan uzak, daha çok savaşla dolayısıyla kan ve gözyaşlarıyla geçmiş insanoğlu bugün tüm yaşananlara rağmen barışın değerini hala anlayamamış. En azından ona gereken değeri vermemekte. Ya da savaşı sorunlarının aşılmasında hala bir çözüm yöntemi olarak görmekte. Oysa çok eski zamanlardan bu yana “en kötü barış, en haklı savaştan daha iyidir” (Cicero) diyen insanlar hep var olmasına rağmen savaşlar devam etmekte.

Geçmişte, devletler var olmadan önce halkların savaşları vardı. Sonra devletler oluştu. Bu sefer devletlerin savaşları oldu. Ama devletler o zamanda yine daha çok halkın devleti idiler. Bugün hem halklar hem de devletler var ama halkın devletleri yok denecek kadar az. Artık o devletler halktan çok siyasetçilerin, bürokratların, büyük sermaye gruplarının ve onların uzantılarının yani “devletçilerin devleti” oldu. Öyle olmasaydı bugün, çeşitli ülkelerde “savaşa hayır” diyen ve bunu sokaklara çıkarak eyleme dönüştüren milyonlarca ve onları destekleyen milyarlarca insana rağmen, dünyanın yeni bir savaşın eşiğine gelmesi mümkün olur muydu?

Bu durum aslında dünyanın birçok yerinde devletlerin halkı temsilden ne kadar uzak olduğunu göstermektedir. İlginç olan, kopukluk olarak adlandırılabilecek bu durumun, savaşa destek veren ve üstelik güçlü birer demokrasi olarak görünen ülkelerde daha da belirgin olmasıdır. Bunu anlamak için savaşa karşı yapılan eylemlere bakmak yeterlidir. Bugün, bütün dünyada savaşa karşı yapılan eylemlerinin en büyükleri bizzat savaşa destek veren ülkelerde yapılmıştır.

Savaşa karşı yapılan eylemler ile bir kez daha ortaya çıkan bu kopukluk hangi ülkede yaşıyor olursa olsun insanları, devletlerinin kendilerini gerçekten temsil edip etmediği sorgulamasına götürmelidir. Bu noktada özellikle devletlerin uygulamakta olduğu “dış politikaların değişmezliği” konusu irdelenmelidir. Dünyanın hızlı bir değişim içerisinde olduğunu hatırlandığında neden bazı politikaların değişemediği çelişkisi açıklanmalıdır. Zaten tarihsel gelişime bakıldığında, bugün dünyanın içinde bulunduğu karmaşanın temellerinde, devletlerin gerçek sahiplerinin istememesine rağmen temsilcilerin uyguladıkları politikalardan kaynaklanan çelişkilerin olduğu görülecektir. Oysa ortada çok basit bir temel yargı vardır: Hangi yöntemler ve araçlar kullanılırsa kullanılsın, gerçek anlamda halkın desteğini almayan politikaların sürdürülebilmesi olanaksızdır. Buna rağmen bu çelişkiler bugünde devam etmektedir. Bir yanda ülkesini sadece kendi istekleri doğrultusunda yöneten bir diktatör, diğer yanda sorunların artık savaşla çözülmemesini isteyen halkların, bu diktatörü devirmek adına savaşmaya giden devletleri bulunmaktadır. Bu durumda yapılması gereken, “diktatörü devirmeye gidenleri diktatörden ayıranın ne olduğu” sorusuna cevap aramak olmalıdır.

Bir söz vardır “savaş, askerlere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir” diye. Bu söz son derece gerçekçi ama sanırım biraz eksik. Eksik çünkü, bugün gelinen noktada bu sözün “savaş, hem askerlere hem siyasetçilere hem de onların işbirlikçilerine bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir.” şekilde olması daha anlamlı görünmektedir. Ama aslında en doğrusu “savaş, bütünüyle unutulması gereken bir vahşettir” demek.

Tarih boyunca, yaşanılan zamana bağlı olarak haklı gerekçelerle yapılan bir çok savaş olmuştur. Ama savaşların mutlak anlamda bir galibi olmadığından, süreç içerisinde haklı olmanın çok da fazla bir anlam ifade etmediği ve yeni savaşlardan kaçılamadığı görülmüştür. Hatta bugün bile dünyanın, eskiden de savaş yapılmış çok çeşitli yerlerinde, savaşlar devam etmektedir. Bu yüzden, bugün gelinen noktada “savaş haklı gerekçelerle yapılırsa doğrudur ve çözümdür” demek inandırıcılıktan uzaktır.

Aslında savaşlar, tarih boyunca da hiçbir zaman gerçek anlamda bir alternatif olamamıştır ve gelecekte de olmayacaktır. Hemen hemen her dönemde hatta savaşın esas olduğu dönemlerde bile, savaşsız çözümlerin ortaya konulmaya çalışıldığı ve bu yönde çaba sarf edildiği görülmektedir. Aynı şekilde, uygarlığın gelişimine bağlı olarak, sorunlar artmasına rağmen, bunların çözümünde eskiye göre savaştan daha fazla kaçınıldığı, en azından barışın daha fazla önemsendiği de, altı çizilmesi gereken bir gerçektir. Buradan hareketle aslında insanın doğasında savaşın değil barışın bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Buna rağmen, insanoğlunun yüzyılları savaşla geçirmesinin nedeni nedir? Aslında insanoğlunun barışı sürekli kılamamasının nedeni savaşı haklı gösterecek gerekçelerin varlığı değildir. Yani ortada ideal anlamda hiçbir zaman savaşı haklı gösterecek gerekçeler olmamıştır. Bugüne kadar varolan sadece “savaşı haklı görebilme anlayışı” ve bunun dayatılması vardır. Bu anlayışı şekillendirende kimi zaman toplumsal ama daha çok kişisel “çıkarlar” olmuştur. Aynı anlayış sürekli olarak, sorunların aşılmasında ortaya konulan barışçı çözümlerin önünü tıkamıştır.

Bugünde, savaşı sorunların çözümünde bir yöntem olarak kullananlara baktığımızda sınırsız ihtiraslara sahip kişileri görmekteyiz. Bu kişilerin tarihten edindikleri tecrübe yalnızca, ihtiraslarını gerçekleşebilmelerinin yolunun barıştan değil savaştan geçtiği yönündedir. Ama gerekçe yine savaşı haklı kılma gerekçesi. Ortada istenmeyen sadece bir kişi olsa da savaş kaçınılmaz olabilmekte ve yüz binlerce insan bir anda ateşe atılabilmektedir.

Paylaşmak nedir bilmeyen, sadece sömürmeyi düşünen bir anlayışa sahip birkaç ülkenin birkaç tane yöneticisi ve onların destekçisi olan petrol ve silah tüccarları dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda hegemonya altına almaya çalışmaktadır. Eğer dünyada sürekli barış olursa silah tüccarlarının veya petrolün kontrolünü kaybederse petrol tüccarlarının kazanması mümkün müdür? Ya da her geçen yıl artan sınırsız tüketim karşısında daha ucuz enerji kaynakları bulmadan bir ülkenin ayakta kalabilmesi olası mıdır? Ama sadece bu tür hesaplarla hareket edilirse, o taktirde yarın bir başkasının hesaplarının sizin hesaplarınız ile çarpışma olasılığı bulunabileceği gerçeğini de akıldan çıkarmamak gerekir. Dolayısıyla, bu anlayışın bir sonunun olmadığı açıktır.

Peki, bütün bunlar tüm çıplaklığıyla ortada dururken ve yeryüzünde milyarlarca insan barışı isterken nasıl oluyor da milyarların bu özlemi bir türlü gerçekleşmiyor? Milyarlarca ağız bir anda hep birlikte “barış” diye bağırsa belki de dünyayı yörüngesinden çıkarabilecekken nasıl hala savaşlar olabilmektedir? Yoksa barış değil mi bütün bu insanların istediği? Ya da söylenişinin dışında ayrı ayrı barışlar mı var yeryüzünde? Herkesin barışı aynı değil mi?

Aslında söylenişleri farklı farklı da olsa herkesin istediği barış aynı ama sadece istemek yetmiyor. Ondan önce barışı kimin istediği önemli. İşte bu yüzden savaşa hayır diyen bazı ülkeler, arkalarında büyük bir halk desteği olmasına rağmen savaşa engel olamamaktadır. Daha doğrusu olmamaktadır. Çünkü asıl amaç barışı sağlamak değildir. Asıl amaç, bir başkası güçlenip engel olmadan bütün kaynakların üzerine oturup hakimiyetini ilan etmeğe çalışan güç karşısında, aynı yöntemi kullanarak hegemonya kurma düşüncesidir. En azından dişini gösterip savaş sonrasında masadaki yerini alıp paylaşımdan hisse koparabilmektir. İşte bütün acele de bu yüzden.

Dolayısıyla, bugün bile sadece halkların barış istemesi barışı getirmeye yetmiyor. Bu yüzden özellikle bu aşamada barış için daha çok çaba harcanması gerekiyor. Eğer yeterli çaba gösterilirse bu çabaların bir gün mutlaka kalıcı barışı getireceğine bütün yüreğimizle inanmamız gerekmektedir. Diğer yandan, savaşı yücelten ve kutsayan düşüncenin aynı zamanda kendi sonunu hazırladığı unutulmamalıdır. Tarih boyunca savaşla kurulan ve savaşlarla var olan nice devletler, imparatorluklar ve onların nice kudretli hükümdarları, kralları çoğunlukla yine savaşlarla ortadan kalkmıştır.

Artık dünya sadece savaşa dur demekle kalmamalı, savaşı tamamen unutarak onu tarihin karanlık sayfalarına gömmelidir. Bunun zamanı çoktan geldi. Bunun için öncelikle, insanoğlu aklından “savaşı haklı kılma düşüncesi”ni çıkarıp atmalıdır. Yani insanoğlu hangi gerekçelerle olursa olsun savaşı bir çözüm olarak görmekten kendisini kurtarmalıdır. Artık, barışın değerini anlamak için savaşın varlığına ihtiyacımız olmadığı açık. Çünkü bunca deneyimden sonra insan aklı savaşın ve barışın ne anlama geldiğini çok iyi anlamıştır.

İnsanoğlu daha da geç kalmamak ve elini daha fazla kana bulamamak için hep birlikte savaşa dur demelidir. Savaş olmadığı zamanlarda bile haksızlıkların, adaletsizliklerin ve eşitsizliklerin var olduğu dünyamızda neden savaşarak ya da savaşa destek vererek bu haksızlıkların, adaletsizliklerin ve eşitsizliklerin daha da artmasına katkıda bulunalım? Bugün bilimde ve teknolojide gelinen nokta göz önünde bulundurulduğunda, amacın sadece barış olması yetmemektedir. Asıl amaç, bütün insanların eşit haklara sahip olduğu ve dünya kaynaklarının adaletli ve verimli bir şekilde kullanıldığı yaşanabilir bir “barış dünyası” kurmak olmalıdır.

Zor görünse de böyle bir dünya kurmak için “insanlık onuru” gibi çok büyük bir güce sahip olduğumuz unutulmamalıdır. İnsanlık onuru, herkesin sahip olabileceği ve taşıyabileceği bir değer değildir. Ona sahip olmak ve onu taşıyabilmek için öncelikle onun değerini bilen kirlenmemiş insan olmak gerekmektedir. Bugün de o, yüreğinin derinliklerinden koşulsuz olarak “savaşa hayır” diye bağıranların omuzlarında yükselmektedir.

Yorumlar

İlk yorumu siz yapın

Yanıt Ver

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.




Loading Facebook Comments ...