Salih Bey’in Cenazesi

Salih Bey son günlerde görmeye alışık olduğu rüyasından ter içinde;

– “Vay deyyus vay” diye bağırarak uyandı. Sesi odada yankılanırken, açılan kapıdan Şükriye Hanım göründü.

– “Ne oldu gene Salih Bey, birisi mi eksikti cemaatte ?”

– “Eksik olsa iyi. Öğretmenlikten arkadaşım Tahsin’i tanıyorsun, karısı kanserden ölen. Öldüğümü öğrenince, cenazemi haber vermek için ortak arkadaşımız Kenan’ı telefonla arayıp, Maltepe’de buluşup camiye birlikte gidelim diye öneride bulundu. Peki, Kenan ne yanıt verdi biliyor musun ? Eyvah, eyvah dedikten sonra, yok çok üzülmüş, yok bir aydır romatizması öyle azmış ki artık evin altındaki bakkala bile gidemiyormuş, daha bir dolu bahane. En sonunda sen benim yerime dua et deyip kapattı telefonu, toprağım bol olsunmuş…”

– “Ne var ki bunda, kötü bir şey dememiş ya adam, rahmet okumuş arkandan.”

– “Eksik olsun onun okuduğu rahmet. Karısı Kastamonu’dan buraya gelmek için uğraşırken kaç sefer Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gittim onun için. Keşke bu rüyayı o gün görseydim. Senin hanımın atamasını Müdürlükten ayarlardım ama ayak bileğim kaşınıyor; istersen haftaya bir hatırlat, diye sepetlerdim başımdan. Ah, bugünkü aklım olsaydı.”

Karısı öldüğünden beri Salih Bey’in kafasındaki en büyük sorundu bu. Karısının cenazesine yirmi yıllık komşuları bile sudan bahanelerle gelmemişlerdi:

– “Yok anam, ben dayanamam.”

– “Kadınların ne işi var canım cenazede.”

– “Ben evde kalıp yemek yapayım da gelince hazır bir şeyler olsun.”

Hele beş yıl boyunca her gün okul çıkışlarından akşam annesi dönene kadar evlerinde kalan, annesinden çok, karısı Naciye Hanım’ın baktığı Ebru. Ebru’nun annesi, babası. Onları göremeyince kapıcıya sormuştu neredeler diye. Gelmeyeceklerini aklına bile getirmemişti.

Salih Bey’in korkusunun ölüm korkusu ile uzaktan yakından ilgisi yoktu. Hatta son zamanlarda, yaşamak arzusu yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştı. Ölümden korkan yaşıtlarına karşı şaşkınlığını gizleyemezdi:

– “Eşin, dostun, tanıdık bir kalabalığın içinde, arkamdan güzel anılar anlatılarak toprağa gitmekten neden korkayım ki?”

Karısının ölümü ile artık sıranın kendisine geldiğini düşünüyordu. Naciye Hanım’ın yokluğunun ilk yılında, ev sessiz, karanlık bir eşya yığınına dönüşmüş, bir yıl sonra kendisine yardımcı olması için tuttuğu Şükriye Hanım’ın gelmesi ile uzun bir aradan sonra evde ilk tıkırtılar duyulmaya başlanmıştı. Son zamanlarda, evden gelen radyo sesi ise, Şükriye Hanım’ın ısrarlarının ürünüydü. Salih Bey, radyo ile karısını özdeşleştirdiğinden, salondaki büfenin üzerindeki büyük radyo, yalnızca yılın belli günlerinde Naciye Hanım’ı hatırlamak için açılırdı. Radyonun cızırtılı sesi eşliğinde Naciye Hanım, sabahlığı ile kapıda belirir, üzerinde ayaklarını uzatıp şarkılara eşlik ettiği sarı kanepeye kurulurdu. Salih Bey bu töreni çok uzatmaz, birkaç şarkının ardından karısının belirsiz görüntüsüne arkasını dönüp, radyonun düğmesini yalnızlığına doğru çevirirdi. Ancak Şükriye Hanım, evinden kendi radyosunu getirip yalnızca yabancı müzik dinleyeceğine söz verince, Salih Bey kısa bir deneme süresinin ardından, radyoya razı oldu. Şükriye Hanım’ın radyosundan çıkan seslerin ölmüş karısını hatırlatan bir yanı yoktu. Şükriye Hanım içinse, son dönemde sıklaşan cenaze rüyaları, radyoda çalan Latin müziği eşliğinde biraz daha katlanılabilir olmuştu.

Karısının ölümünün üzerinden zaman geçtikçe, vefasızlık düşüncesi, Salih Bey’in benliğinde yer etmeye başlamış, ilk önceleri arada bir gördüğü cenaze rüyası artık, gözünü her kapadığında karşısına çıkar olmuştu. Rüyalar neredeyse birbirinin aynısıydı: Yağmurlu bir günde camiye inen yokuşu tek başına geçip, kimseler gelmeden cami bahçesinin kenarındaki banka oturuyordu. İşin can alıcı bölümü ise, cenazeye gelenlerin cami kapısından girmesiyle başlıyordu. Salih Bey oturduğu yerden kim var, kim yok not alıyor, arada bir de kalkıp cemaatin içine karışarak konuşulanları dinliyordu. Bazıları dalgın dalgın dururken, bazıları da kendi düzenledikleri bir toplantıya gelmiş gibi işten güçten söz ediyorlardı. En sinir bozucu olanıysa, uzun zamandır birbirini görmeyen eski arkadaşların, karşılaştıkları anda, cenazenin havasını bozan bir sevinç sergilemeleri, hal hatır sorup şakalaşarak cenazenin hüzünlü havasını dağıtmalarıydı. Rüya, bahçeyi terk eden insanların birbirleriyle sohbet ederek uzaklaşan görüntüleriyle son buluyordu.

Rüyanın geleni gelmeyeni, ağlayanı güleni her seferinde değişiyordu ama başlangıcı, sonu, iskeleti aynıydı. Cemaat değişse de, yoklamada hep birileri eksik çıkıyordu. Salih Bey, her sabah, yakası açılmadık küfürlerle uyanır, cenazesine gelmeyen ya da gelip de cenaze kurallarına uygun davranmayan kişiler için geçmişte yaptığı iyiliklere sövüp sayardı.

Yorganı kaldırıp bekledi, ayağa kalkmaya çalışıp da kalkamıyormuş gibi. Şükriye Hanım yanına gelip, kolundan hafifçe kaldırdı. Birlikte geçtiler koridoru. Hazır kahvaltı masasına bakıp:

– “Canım da bir şey yemek istemiyor” diye mırıldandı. Çayına uzanırken:

– “Sana önceki gün gördüğüm rüyayı anlatmış mıydım?” diye sordu.

“Anlattın ya” diyemedi, Şükriye Hanım. Aylığını Salih Bey’e yardım etmekten çok, onun tekdüze rüyalarını dinlemek için aldığının farkındaydı. Salih Bey kısacık rüyasını dallandırır budaklandırır, gerçek olaylarla ilişkilendirir, geçmişini sorgular, araya eski bir anısını sıkıştırır ama iki saatten önce kesinlikle bitirmezdi. Salih Bey rüyasını anlatırken, Şükriye Hanım kendi hayalleri ile uğraşır, arada bir Salih Bey’in sorularına, soruyu duymadan:

– “Yok canım nereden bileyim.”

– “Anlatmadın ki.”

– “Tabii, tabii…”

gibi yanıtlar verir, dinlemediğini belli etmezdi. Ancak son zamanlarda anlatılanlara kulak kesilmek gerekiyordu. Çünkü Salih Bey, rüyasını kısa kesip, uzun zamandır üzerinde çalıştığı bir planla ilgili, sürekli sorular soruyor, yanıtlarını dinliyor, Şükriye Hanım’dan yeni öneriler bekliyordu. En başta olanaksız gibi görünen plan, tartışmalar, çekişmeler, kavgalar arasında, altı ayda iyice olgunlaşmış, en küçük ayrıntıları bile tüm olasılıklarıyla birlikte düşünülmüştü. Planın uygulanmasındaki tek sorun olan Şükriye Hanım da onay verince, artık Salih Bey’in önünde bir engel kalmamıştı.

Plan, mayıs ayında bir perşembe günü uygulamaya kondu. Üç gazeteye birden verilecek kalın çerçeveli ilanlarla, Salih Bey’in zamansız ölümü herkese duyurulacaktı. İlanlar, ertesi gün yayınlanmak üzere Perşembe akşamüzeri gazetelere bildirildi. Doğduğu yerden, okuduğu okullara, öğretmenlik yaptığı şehirlerden, yöneticilik yaptığı liseye kadar her şeyi ayrıntısıyla kendisi yazmıştı Salih Bey. Plana göre Cumartesi sabahı, mahalledeki okulun önündeki düzlükte buluşacak akraba ve arkadaşlar küçük bir anma toplantısının ardından cenazeyi camiye getireceklerdi. Törenle ilgili bilgi almak için Şükriye Hanım’ın kardeşinin telefonu da ilana yazılmıştı. Onun görevi, arayanların adını, ne dediğini, ses tonunu bir kağıda not alıp hemen Şükriye Hanım’a haber vermekti.

Plana göre Salih Bey okulun elli metre uzağındaki ağaçlıktan geleni gideni gözleyecek, daha sonra da yürüyerek tören yerine gelip, bakıcının bir bayılma nöbetini ölümle karıştırdığını ve paniğe kapılıp vasiyetinde yazanları yapmaya başladığını söyleyecekti. Ardından, yaklaşık iki saat baygın kaldığı, akrabaların gelmesiyle ölmediğinin anlaşıldığı, ancak gazeteden ilanı geri çekemedikleri ve bakıcının kardeşine de haber vermeyi unuttukları söylenerek, herkesten özür dilenecekti. Törene katılmayıp da doğrudan camiye gidenler olabileceği de düşünülerek, benzer bir konuşma cami bahçesinde yinelenecekti. Ama en önemlisi, bunları yaparken, Salih Bey’in cebinde törene katılanların ayrıntılı bir listesi duruyor olacaktı. Bu planla birlikte, Salih Bey, cenazeye kimin gelip, kimin gelmediğini kendi gözleri ile görmüş olacağından, cenaze rüyaları da artık son bulacaktı. İstenmeyen durumların ortaya çıkmasını engellemek için yapılan hata, yeğenlere sabah erkenden haber verilecek, gazeteyi okuyup endişelenmeleri önlenecekti.

Cuma sabahı saat sekiz gibiydi. Titizlikle hazırlanan plan hatasız uygulanıyordu. Salih Bey henüz kalkmamıştı. Şükriye Hanım’sa sabah erkenden üç gazeteyi de taramış ve ilanların yerini, sayfaya oranını, adların doğru yazılıp yazılmadığını kontrol etmişti. Plana göre yakın akraba ve komşular birazdan aranıp haberdar edileceklerdi. Saat 8:30’da ilk telefon çaldı. Şükriye Hanım, kardeşiyle konuşup gerekli notları aldıktan sonra içeri doğru seslendi:

– “Salih Bey, bil bakalım kim aramış? Salih Bey… Salih Beeeeey…”

Salih Bey’in odasından herhangi bir yanıt gelmedi.

Burak Kaya Hakkında52 Yazıları
Müzisyen, yazar.

Yorumlar

İlk yorumu siz yapın

Yanıt Ver

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.




Loading Facebook Comments ...