Küba -I-

Hayatta para ile satın alamayacağınız bazı şeyler vardır. Desem ki 1960 yılına geri dönün, ne kadar para verseniz de dönemezsiniz. Fakat Fidel Castro’nun Küba’sı hala 60’ları yaşıyor. Castro’dan sonra 2000’lerin diğer ülkelerine benzeyecek ve başkalığından gelen çekiciliği yıllar geçtikçe azalacak. O yüzden bu bedelsiz Küba gezisini mutlaka Castro ülkenin başındayken yapın.

Kimler ayak basmamış ki başkent Havana’ya. En ünlüsü Ernest Hemingway. Havana’ya daha varmadan bana en çok heyecan veren Nazım Hikmet’in dizelerindeki Küba ve Havana oldu. Hayatı uçlarda hissederek yaşamış bir insanı bile etkilemişti Küba. “Bugün Berlin’de kederden gebermekte olsam da” diye sonlandırdığı şiirinde hayatının önemli kademelerini betimlerken “Ellidokuzunda onsekiz saatte uçtum Prag’dan Havana’ya” diyor. Onun mutluluğunun resimlerinden bir tanesi de “1961 yazı ortalarındaki Küba”dır.

Castro ve arkadaşları bambaşka bir dünya yaratmış. Ülkeyi her ziyaret eden sistemi çok farklı tanımlayabilir. Benim görüşüm, sistem ne kapitalizm, ne sosyalizm, ne de komünizm. Amerika’nın dibinde tam bir isyan ülkesi. Castro da öyle demiyor muydu? “Devrimimiz ne kapitalist, ne komünisttir, müziğimiz kadar su katılmamış Kübalı’dır!”. Ellerini cebine sokmuş sevimli bir çocuk, koskoca bir devin yanı başında “Ben sana ve temsil ettiğin herşeye kafa tutuyorum” diye bas bas bağırıyor.

İnce uzun bir ada. Bir tarafı Karayiplere bir tarafı Meksika Körfezi’ne bakıyor. Amerika’ya çok yakın.

Havana’yı anlatmak büyük bir zevk. Tek korkum dünyadaki diğer güzel şehirlere haksızlık etmek. Niye mi? Benim yaşama bakışımla bu şehir o kadar sevişti ki ben büyülendim. Umarım duygularım gerçekleri gölgelemez. Havana hakkında çok fazla da sır vermeyeceğim. Çünküsü bana kalsın, tıpkı Havana’da bulacağınız sırlar ve duygular gibi…

Arkadaşım Ömer Bayhan ile birlikte İstanbul’dan Londra aktarmalı toplam onyedi saatlik bir seyahat sonrasında 2000’in Eylül’ü Havana’daki Jose Martin Havaalanı’na indik. Geç saatlerde bir “Casa Particulare”ye yani özel pansiyona yerleştik. Küba’da bu tip pansiyonlar çok yaygın. İki katlı bahçeli evlerin içerisinde bir çok oda var. Devletten izin alarak ev sahibi üç dört odasını kiraya veriyor. Devlete yüklüce vergi ödüyorlar. Bazı odaların evin girişinden hariç bağımsız girişleri var. Böylece isterseniz kaldığınız ailenin gündelik yaşamından uzak yaşayabiliyorsunuz. Bu sizin isteğinize kalmış, eğer aile ile kaynaşmak isterseniz onlar çoktan razı. Pansiyonumuzu yani Eddy ve ailesini internetten buldum. Sonradan öğrendiğime göre, internetteki Eddy’nin yerini öven yazıların hepsini Eddy’nin Amerika’da yaşayan akrabası yazmış. Eğer bir “Casa Particulare”de kalmayı göze almışsanız, bu odalardan çok şey beklememeniz gerekir, ama inanın Kübalıların yaşantısını anlamak için bu pansiyonlarda kalmaktan daha iyi bir fırsat olamaz.

Onca yorgunluğa ve gecenin geç vaktine rağmen heyacanımızdan uyuyamadık ve etrafı görmek için kısa bir yürüyüş yapmaya karar verdik. İkimizde de heyecandan öte bir tedirginlik de yok değildi hani. Hakkında çok az bilgimiz olan bu şehirde ilk kez yürürken her köşe başında toplanmış gençler bizden ateş istedi, turist olduğumuzu hemen anlayabilen kızlar arkamızdan bize İspanyolca bağırdılar. Anlayamamıştık, ama bize laf attıklarını düşündük. Yaptığımız kısa turdan anladık ki, yerinde bir ifade ile “çalmadan oynayan, kıpır kıpır bir halk” ile karşı karşıyaydık. Bu kadar şaşkınlığın yeteceğini düşünerek gezimizi sonlandırıp uyumaya karar verdik.

Sabahleyin, pırıl pırıl bir günle birlikte Havana’ya “Merhaba” dedik. Küba’da Aralık’tan Mart’a kadar kış mevsimi yaşanıyor. Eğer yağmurdan hoşlanmıyorsanız bu zaman aralığında gitmeniz gerekiyor. Çünkü, diğer aylarda özelikle Haziran ortasından Eylül sonuna kadar hiç beklemediğiniz anda çok sıkı muson yağmurlarıyla karşılaşıyorsunuz. Yaz ile kış arasındaki sıcaklık farklılığı çok az. Eğer benim gibi yağmurdan hoşlanıyorsanız, muson yağmurları bulunmaz bir zevk. Ürkütücü bir gök gürültüsünün ardından kuvvetli bir yağmur geliyor, fakat hava hala sıcaklığını koruyor. Sadece havadaki nem azalıyor. Yağmurun hemen sonrası pırıl pırıl bir güneşi buluyorsunuz ve ilginçtir şaşırmıyorsunuz. Yazın daha yüksek olmak üzere her mevsim nem var. Fakat, insanı rahatsız etmiyor.

İlk günümüzü çevreyi ve şehri dolaşarak geçirmeye karar verdik. Kaldığımız bölgenin adı “Vedado”. Şehrin iki merkezi bölgesinden birisi, diğer merkezi bölge Eski Havana anlamına gelen “Viaje Havana”. Vedado bölgesinde merkez Havana Libre Oteli olmak üzere düzenli paralel ve seri sokaklar sıralanmış. Bu bölgede oteller hariç üç katlı bina bulmak mümkün değil, iki katlı bahçeli evler var. Evler oldukça birbirine benzer. İspanyol mimarisi hakim. En belirleyici özelikleri dıştan gözüken estetik kolonları, içeride ise yüksek tavanları ve pergoleli oldukça büyük pencereleri. Şehrin en ilginç yanı ise zamanın sanki 1960’larda durmuş olması. Bir çok ev bakımsız, fakat estetiğini kaybetmemiş. Bu evlerin ilk görünümlerini düşünmek ise insanı hayal alemine sokuyor, büyük bir zevk. Daha bakımlı binaların çoğu devlete ait. Bunlar genelde sanat eğitimi amaçlı. Havana Libre Oteli’nden hafif yokuş aşağı 10 dakikalık bir yürüyüşle Vedado’yu terk ediyorsunuz. Karşınıza deniz ve Malecon Bulvarı çıkıyor. Sahil kayalık, yerel halk bu sahili denize girmek için kullansa da yüzmeye pek müsait değil. Sahil boyunca gece ve gündüz keyifli bir yürüyüş yapmanız mümkün. Uzun bir yürüyüşten sonra eski Havana’ya ulaşıyorsunuz.

Ernest Hemingway uzun süre Küba’da ve Eski Havana’da yaşamış. Onun kaldığı oteli, devamlı içki içtiği tarihi barı gezmeniz mümkün. Eski Havana’nın sokakları Havana’nın diğer sokaklarına göre daha dar. Binalar, genelde üç, bazen de dört katlı olmasına rağmen gözünüzde canlandırdığınızdan biraz daha yüksek. Katların tavanları yüksek. Evlerde iç mekan geniş. Sokakların dar olmasından dolayı binalar birbirlerine çok yakın. Binalardaki balkonlar sokağa taştığından, karşı komşular rahatlıkla birbirlerini görebiliyorlar ve doğal olarak samimi bir ortam içerisindeler.

Yüksek binalardan, şehri seyretmek son derece keyifli. O kadar doğal ve dokunulmamış ki bu manzara gözünüzün önünden hiç gitmesin istiyorsunuz. Basit bir görüntü, fakat huzur bu basitliğin içinde saklı. Şehirdeki hareket çok sevecen. Bunu biraz açalım: yavaş durağan bir şehir değil, diğer yandan insanları koşturup o günü nasıl yaşadıklarını unutturacak bir şehir de değil.

Ufak yokuşlar haricinde şehre düz bir ovaya yayılmış demek mümkün. Şehirde ve hatta ülkede ulaşım sorunu var. Eğer bacaklarınıza güveniyorsunuz, en keyiflisi yürümek. Yürürken şehri doya doya yaşıyorsunuz. Ulaşım için “Camel” olarak adlandırılan ve gerçekten de görünümü nedeniyle deveye benzeyen otobüsler tıklım tıklım dolu. Dolmuş tipi araçlar bulmanız mümkün, fakat bu araçların güzergahını anlayabilmeniz için bu şehirde belirli bir zaman geçirmeniz gerekli. Sınırlı sayıda üzerlerinde damasını görebileceğiniz taksiler mevcut. Ücretleri diğer imkanlara göre daha yüksek. Kaçak çalışan daha ucuz damasız taksiler de mevcut. Bu araçlarda dolaşmak sizin için olmasa da şöför için oldukça sakıncalı, çünkü damasız araçların ücretle yolcu taşıması yasak. Şehir için en keyifli iki ulaşımdan birisi, arkasında iki kişinin rahatlıkla oturabileceği motorlar, bir diğeri arkasında yine iki kişinin oturabileceği bisikletler. Zamanınız varsa, bisikletler çok ilginç. Sürücü, binmeden önce sizinle pazarlık ederken ilk önce ağırlığınızı kestirmeye çalışıyor. Bisikletle gidilebilecek en uzak mesafeye iki kişiye en fazla dört Dolar talep ediyor. Yokuşlarda gönlünüz elvermiyor, siz de iniyor omuz omuza taşıyorsunuz boş bisikleti. Bisikleti siz de ittirmeye başladığınızda sürücü seviniyor, bu manzara karşısında hem utanıyor hem de mutlu oluyorsunuz. Damalı araçlar ve halk otobüsleri hariç tüm ulaşımda pazarlık etmekte yarar var.

En yakın plaj, şehirden yirmi kilometre kadar uzakta. Biz Eddy’nin tavsiyesiyle “Santa Maria”yı seçtik. Muhteşem bir kumsal. İncecik kumlar, dalgasız dümdüz bir okyanus. Okyanusun rengi yeşil ile mavi arasında. Kumsal oldukça uzun. Okyanusun sahildeki son damlasından on metre içeriye kadar incecik bir kum var. Sonrasında palmiyeler yerini alıyor ve kumlar çok az daha irileşiyor. İşte bu kumların geçiş aralığına restoranlar yerleşmiş. Her restorandan ılıman, insanı zevke boğan Küba müzikleri yayılıyor. Küba müziğini sözcüklerle tarif edebilmek mümkün değil. Sadece etkisini tarif edebilirim. Küba Müziği’ni her dinleyişimde ruhumun dinlendiğini hissettim, kıpır kıpır bir heyacana kapıldım. Ne acıdır, yerel halk hizmet haricinde pek ortada yok. Yerel halkın sahilde yabancılarla teması tamamen yasaklanmış durumda. Aslında bu son derece can sıkıcı. Kendinizi cennetin içerisinde yapayalnız hissediyorsunuz.

Şehirden karayolu ile bir buçuk iki saat uzaklıkta başka bir plaj var. İsmini söylediğinizde tüm Kübalıların bir ağızdan söyledikleri tek şey var: “Dünyanın en güzel plajı, Varedero”.

Kübalılar çok haksız sayılmazlar, gerçekten son derece güzel bir kumsal. Pırıldayan ipince bir kuma sahip. Aynı kum yapısı okyanus içerisine doğru süzülüp gidiyor. Ne var ki, sahilde yerel halkın olmaması yine aynı hissi uyandırıyor. Sadece sizin olan fakat cansız bir ortam. O yüzden kumsalını kullandığımız otelin barına yöneliyoruz. Bar yarım ay şeklinde, kumsala yakın ve açık havada. İki barmeni tamamen yabancı uyruklular çevrelemiş. Her ikisi de Kübalı olmasına rağmen, barmenin biri oldukça esprili ve güleryüzlü, devamlı turistlere şakalar yapıyor, diğeri daha sakin tavırlı ve kendinden emin gözüküyor. Ömer ile romlarımızı yudumlarken, Ömer’in gözü sakin tavırlı olan barmenin yakasında yazan ismine takılmış olacak, Ömer soruyor: (İngilizce)

– Senin adın Osmani, biliyor musun Türkiye’de senin adını taşıyan bir çok insan var.

Osmani cevaplıyor.

– Benim dedem Türk’müş zaten, bana dedemin adını koymuşlar.

Şaşırıyoruz ve Osmani’nin hikayesini dinliyoruz. Dedesi 1960’lı yıllarında Küba’ya gelmiş. Adı Osman, Türk’müş. Uzun bir süre Küba’da kalmış ve sonra sır olup Küba’dan habersizce ayrılmış. Genç Osmani onu hiç görememiş, fakat ailesindeki tüm büyükleri ondan saygıyla bahsederler ve onu severlermiş. İşte o yüzden adını Osmani koymuşlar. Bunu anlatırken onun da ismini gururla taşıdığını hissediyorsunuz.

Bu arada barda sessizlik hakim. Diğer tüm turistler çaktırmadan bu hikayeyi dinliyorlar. Osmani, hikayesinin sonuna gelmişti ki barın diğer ucundan iki bey bize doğru yaklaşıyor ve soruyorlar.

– Müslüman mısınız?

Her ikiside elli yaşlarında. Sarışın olanının yaşına göre oldukça dinç bir vücudu var ve ilk bakışta kibirli bir görünüm hissediyorsunuz, esmer olan ise daha mülayim ve sevimli bir havada.

Sorunun nedenini anlamadığımız için biraz da kaygıyla, “Evet” diyoruz. Sarışın olan Ömer’e elini uzatıyor. (İngilizce)

– Benim adım Omar.

Ömer cevaplıyor.

– Benimki de Ömer.

Adam gülüyor, bu sefer göbek adıyla birlikte tekrar ediyor.

– Omar Faruk

Ben gülmeye başlıyorum, çünkü Ömer cevaplıyor.

– Ben de Ömer Faruk.

Soyadlarını söylüyorlar, artık rastlantı devam etmiyor.

Diğerinin adı Kemal. Kemal adını babası, Mustafa Kemal’i çok sevdiği için koymuş. Hikayelerini dinliyoruz. Her ikisi de Boşnak, fakat Kanada’da yaşıyorlar. Konuşmalarından anlaşıldığı kadarıyla, maddi koşulları gayet iyi. Sağlıklarına Küba’nın iklimi iyi geldiği için her yıl Varedero’ya geliyorlarmış. Uzun süre sohbet ediyoruz. Türkiye’deki tüm siyasetçileri ayrıntılı olarak biliyorlar. Türkiye’nin Balkan politikalarının kendilerini ne kadar üzdüğünden bahsediyorlar. Osmanlı’nın kültürü ile yüzyıllardır yaşadıkları halde varis Türkiye’nin kendilerine sahip çıkamadığını dertli dertli anlatıyorlar. Milliyetten çok din kökeninde Müslümanlar’ın birleşmesi gerektiğini, çünkü Hıristiyanların da aynısını yaptığı üzerinde duruyorlar. Ülkelerinde yaşadıkları sıkıntıyı derinden hissettikleri çok açık olduğundan, onları üzmemeye dikkat göstererek, Türkiye’nin yaşadığı coğrafya dahilinde ve bahsettikleri Müslüman ülkelerin şu anki demografik ve kültürel yapılarından dolayı bu kenetlenmenin mümkün olamayacağı düşüncemizi anlatmaya çalışıyoruz.

Uzun ve uzadıkça alkol miktarının arttığı sohbetimiz sonunda, birbirimizin yanaklarını kuvvetlice öpüyoruz. Biz Balkanlar için onlardan, onlar da Türkiye’nin sorunlarını daha önce anlayamadıkları için bizden özür diliyorlar. Arkamızdaki Osmani ise konuşmalarımızı hayretle ve hiçbir bölümünü kaçırmamaya dikkat ederek dinliyor.

Türk kökenli fakat kültürümüzden uzak bir barmen, sadece adı Türk kalmış. İki Bosnalı ile kökenlerimiz farklı, fakat kültürlerimiz yakın. Aslında bu manzara bizlerin uzun süre tartıştığımız konunun cevabı gibi. Ekonomik birliktelik, çıkarlar bozuluncaya kadar sizi bir tutar. Dinsel birliktelik, kurallarınızı ve yaşamınızı çağdaşlaştıramaz. Aşırı milli birliktelik, ya sizi sınırlarınıza hapseder ya da diğer milliyetlere düşmanlığınızı besler. Ama kültürel birliktelik sınırlar olmaksızın, dünyanın bir ucunda, Varedero’da bir barda bile size mutluluk veriyor ve huzur yaratıyor.

Gündüz kumsalda güneşin vücudunuza verdiği sıcaklığı soğutmak için yerel bir içki olan “Mohito”yı yudumlamak üzere Havana’nın gecelerine katılıyorsunuz…

(Yazının ikinci bölümü için tıklayın.)

Yorumlar

İlk yorumu siz yapın

Yanıt Ver

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.




Loading Facebook Comments ...